Hayırlara Vesile Olsun

Bisiklet - Çocuk - Pembe Askılı Elbise

 

En çok yazdığım şehir İstanbul'du.

Oysa ben ilk paramı Ankara'da kazandım.

diye yazdım. 

Sildim ama hemen sonra.

Bir hikâyeye böyle başlayamazdım.

Zaten hep başlamak zordu.

Çünkü başlamak göze almaktı

Kendinle baş başa kalakalmaktı.

Başladıktan sonra sanki 

kendiliğinden olacaktı.

 

Bu hikâyede 

bir tane çocuk, bir tane bisiklet, 

askılı bir de pembe elbise

ve İstanbul mevzu bahis olacaktı.

Pembe askılı elbiseyi sana yakıştırdım,

Çocukluğumdan bir bisiklet çaldım,

terkisine de seni attım.

Büyükada'ya bisikletle gidemezdik,

Onu hiç hesaba katmadım.

 

Bir öykü, 

daha bitmeden bir şiire dönüşür mü? 

Dönüşüyordu biraz düşündüğünde.

Bu şiir de bitecek Eylül ayı bittiğinde 

Çok şükür yılın 9 ayında aklımda yaşadım birisiyle

Ne şanslısın, biraz düşündüğünde,

aklında tutan var senin kısılan gözlerini 

güldüğünde.

Kendi adıma 

nasıl 

memnun 

olduğumu 

anlatamam 

seni ilk gördüğümde.

 

Yine İstanbul'da geçecekti konu

Birinin neler çektiği hiç anlaşılmayacaktı anlatı boyu.

Bir seven bir de sevilen olacaktı.

Özne seven olacaktı,

sevilen de Özne'ye ait eylem kalacaktı.

Sonra yukarıdaki satırlar bir daha okunacaktı.

Taahhüt edilene bakılırsa mevzu bahis iki kişi 

muhtemelen biri erkek biri dişi.

Ama sanki 

bir kişi eksik gibi.

Birinin neler çektiği hiç anlaşılmayacaktı ömür boyu.

 

Sana hiç şiir yazan oldu mu?

Duvarlara adını yazan?

Bana oldu.

Hatırlatsam, onlar şiir değildi ki! der.

Desin, yazanın da şair olmaya niyeti yoktu.

Belediye geldi sildi sonra duvardaki adımı,

ardından fen işleri duvarı yıktı,

sonra hırslı bir müteahhit bina dikti

hızını alamadı. 

Bir şeyler sevilmesin diye çok uğraşıldı.

Bence kentsel dönüşüm çok anlamsızdı.

Ben de yazdım.

Ama tercihim çoğunlukla beyaz kâğıtlardı.

Birini seviyorum diye duvarları kirletmedim,

ağaçları da kazımaya kıyamadım.

Öpüşmekten yorgun düşmemizin nedeni, birbirimize çok uzaklardan koşarak gelmemizdendi. 

Yoksa öpüşmenin nefesimizi kesecek kadar bize garezi yoktu.

Zaten bir şiirin de genelde konuyla pek alakası olmuyordu.

Sevmek bizi memnun eden bir eylemdi,

sevilmek de bir şiir gibi muamma kalacaktı.

Arada kazanan da hep kırtasiyeci olacaktı.

Zira nerede görülmüş, 

birbirini seven iki şairin aynı anda kazandığı.

 

Bir Allah bir de hükümetler vardı. 

Hükümetler ibadethane yaptırır, 

Allah da oraya gitmeyenleri cezalandırırdı. 

Çocukluğum buna şaşırmakla geçti,

ne tuhaftı.

Sonra anladım ki hiç kimse 

benim kadar ya da gibi

sevmiyordu beni fikrimce.

Ben de sloganlar yazdım 

Ankaragücü futbol kulübüne.

Çünkü fikren sevilmektense

herkesin arzusuydu sevilmek gönlünce.

"Her maçta omuz omuza 

Ekmek banarız havuza 

Yazın sıcakta soğukta 

Hep yanındayız Ankara." 

Öyle deme!

Havuza ekmek banma fikri de güzeldi.

En azından taraftarlarla yüksek sesle,

biri tarafından sevilmediğin sürece.

 

Neyse, nerede kalmıştık?

Ha! Gözlerimden hatırladım,

konunun İstanbul'da geçtiğinde dalmıştık.

Çocukluğumun geçtiği mahallede at koştururduk.

Koşarken terkime vurur, en güzel at ben olurdum.

(Merak etme, mevzu bahis hâlâ İstanbul,

konudan ayrılmadık.)

Mahalledeki komşularımızdan 

en sevdiğimdi Ercangil.

Annesi bize çay demler, bisküvi verirdi.

Türk edebiyatından da Behçet Necatigil.

Annem de bana çay demler, bisküvi verirdi.

Ne güzeldi o yıllar, 

çay ve bisküvi ile avutulabilirdi

bütün çocuklar.

Benim de amacım çay bitmeden,

bisküvinin tortusu kaybolmadan damağımda 

hızlıca okumaktı Necatigilin

en güzel telifsiz şiirlerini

Bilhassa,

Biraz sabır, küçük çocuk, biraz sabır, telkinini.

Seneler geçip gider, büyürsün.

Hepsi biter:

Endişeler, o çocuk üzüntün...

Güneş gibi görünürsün.

Biraz sabır, küçük çocuk, biraz sabır.

Büyüdüm. 

Necatigil haklıydı,

Ercangil de Şentepe'den Kayalar'a taşındı.

Necatigil, Beşiktaş Camgöz Sokak'ta yaşadı.

Böylece Necatigil oldu Camgöz olan sokağın adı.

Nüzhetiye Caddesi'ne taşınınca sonra,

fen işlerinin aklı karıştı. 

Olan esnafa oldu. 

Ercangilin sokağının adına Ercangilin adı verilse

onlar bunu yapmazdı. 

Şimdi ve her zaman

bir şiir okusam damağımda bisküvi tadı,

bir bisküvi yesem dimağımda Behçet edebiyatı,

bir adres arasam aklımda fen işleri karışıklığı

hiç eksik olmadı.

Ercangilin de işleri umarım yolundaydı,

zaten evleri de kentsel dönüşürken yıkıldı.

 

Bir başka komşumuzun da bir kızı vardı 

onu pek sevmezdim;

günahı boynuna biraz aptaldı.

Pilli bir bebeği yüz üstü kalınca ağlardı.

Dayısı Almanya'dan mı ne almıştı.

(Güya sorumluluk bilinci mi ne oluşacaktı.

iç parantez: dayısının değil, komşumuzun kızının)

Bebek ağlayınca o kızcağız da ağlardı.

İkisinin de ağlamasında gelişen bir şey olmazdı

ama kafam çatlardı,

üstüme vazife olmayan işlere girişirdim;

mesela düz çevirirdim susardı.

(Kızı değil, bebeğini)

Bana dünyayı kurtarmışım gibi bakardı.

Hak verirdim (kıza değil, bebeğine),

beni de yüz üstü bıraksalar ben de ağlardım. 

Yolunda gidemeyen bir şeylerin 

altını üstüne getirmek bazen çok anlamsızdı.

 

Bisiklet sürmeyi yokuş aşağı öğrendim.

Kırmızı gömleğimin beş mandala tay geldiğini 

sıkı sıkı elinde tuttuğun her şeyin yittiğini 

ve herkesin her yere 

beni de yanına almadan gittiğini.

Daha hızlı sürdüm, yetişemedim 

yiten yitti, giden gitti, beş mandal da güneşte eridi.

Çok şükür yine de aklım başıma gelmedi:

Bir balık aldım sonra.

Kavanozda istirahat halindeydi.

Satan adam uyuduğunu söyledi.

Annem, işporta tezgâhındaki tezgâha güldü, 

balığın olanlara karşı birkaç gün daha

ölüm sessizliği devam etti.

Çok şükür yine de aklım başıma gelmedi:

Türk filmleri biriktirmek istedim

siyah beyaz ve renkli.

Türk filmleri satan adamlar vardı 

gözlüklü, bond çantalı ve kasketli.

VHS kasetlerden cd'lere aktarırlardı filmleri.

Toprağı bol olsun Kadir abi, 

Acımasız kırbacın hep sırtımda ey zaman...

derdi

ve ardından hemen haberler girerdi.

Sonrası neydi,

bir türlü bilemediğimden,

satın almak istedim filmi.

Sondaki şiirin devamı için almak istediğim,

bilhassa tembih edildi.

Bizde katakulli olmaz koçum! dendi,

Bi çizik bile olsa getir geri!

Balıkçı gibi değildi cd'ci sanki

Yaptığı işin kalitesinden emindi.

Üç otuz para verdim, 

ki üç günlük öğle yemeği parasına denkti,

otuzu para üstü gelecekti

ki...

Zabıta geldi, 

tezgâh devrildi, 

eşkali bende mahfuz cd'ci gitti.

Elimde kalan cd bir çırpıda üç otuza tay geldi.

Eve gidildi, 

bir güzel çay demlendi, 

film hevesle seyredildi:

Toprağı bol olsun Kadir abi, 

Acımasız kırbacın hep sırtımda ey zaman...

dedi

ve ardından yine hemen haberler girdi.

Olsun, televizyondan kaydedilmesine rağmen 

yine de Kadir Abi için değerdi. 

 

Sonra insanı ve onun kaderini üçe ayırdım,

annem bakkala ekmek almaya gönderdiğinde.

İsyan etmedim, küfür de etmedim kısmetsizliğe.

Bir şekilde kotarıp, çare bulmalıydım 

en azından ne yapacağımı bileyim diye

elimdekilerle.

Şöyle bi yükselip semaya 

etraflıca bakınca eşrafa:

Budur bahtı güzel,

Bununsa talihi yaver gider,

Bunun da şansı yüzüne güler 

dedim her bir âyana.

Tadından yenmezdi

bir beşerde hepsi bir arada olunca:

Bahtı güzelin talihi yaver, şansı da açık olurdu,

talihi yaver gidenin şansı cebinde dururdu,

Şansı yüzüne gülen de ölmez kurtulurdu.

Her bir âdeme ya hepsi ya da hepsinden birazdı

Gayretine göre bu nasip zamanla artar, azalırdı

Bahtın, talihin, şansın 

yalınayak koşmasak ardından,

bi çekilsek en azından aradan,

vallahi akıtacaktı yaradan.

 

Yeryüzünde herkesin bir mayını vardı,

dikkat edemezsek ansızın patlardı.

Üstüne basanlar

aşkla tanışanlardı.

Aşaka sarmaşık türü bir bitkiydi, 

aşk, bir kelime olarak sarıp sarmalayandı.

Bu ikisi etimolojik bir tesadüf olamazdı.

Gövdesini sevdiği ağaca sarınır,

onu emerek yeşerirdi.

Onun da var olma biçimi bir diğerinin kederiydi.

Ağaç da bu kederle kurur, 

kendini saranla beraber devrilirdi.

 

Bazen herkes kaybederdi.

 

Okla vurulduğunda ölmezdin,

oku çıkarınca kan kaybıydı ölüm sebebin.

Endamının kırılması

ve içimizde kalması 

bu yüzdendi soğuk çeliğin.

Üşürdük sonra

herkesten ve her şeyden.

Kendimizi alıştırmamız biraz da

bu yüzdendi tercih etmediğimiz bir yalnızlığa. 

Basmayalım diye bir daha

yeryüzündeki bir başka mayına. 

Ne yapmalıydı bu durumda?

Zira insan, 

biyolojik bir müptelaydı bir başkasına. 

Ben senin saçlarından başladım seni sevmeye

diyordu bir şair, 

saçlarından başlasak birine meyletmeye

keller ve türbanlılar çok acı çekecekti

sosyolojik bir nedenle. 

Muhtemelen hiç kimse razı olmazdı bu birlikteliğe. 

 

Saç, bence garip bir eklentiydi.

Organ desen organ değil 

ama yokluğu özürlü bir beklentiydi.

Bunu da sildim sonra,

saçlarından ve saçlar hakkında bahsedilmezdi.

Ben senin saçlarından başladım seni sevmeye

diyordu bir şair, 

ama bunlar en samimiyetsiz kafiyelerdi;

bir kadının ilkin saçlarına bakılmazdı.

Gözlerine de bakılmazdı.

Gözlerine maruz kalınır ama bakışlar kaçırılırdı.

Dürüst olmak hep bir kenara,

sürekli başka mazeretler aranırdı,

ellerinden bahsedilirdi, yanaklarından,

tatlı diline varana kadar boynundan, ayaklarından...

bıkmadan, usanmadan tüm sakatatlarından.

Hayır! Bir kadın azminden sevilirdi, 

senden daha fazla olan gayretinden,

yeteneklerinden, yaşamak iştahından...

Yeterince bir arada kalarak sevişebilen 

bir içgüdüydü insan.

Ona yetişemeyen haz, 

ancak o zaman çıkamazdı onun koynundan.

 

Nazım'a da sorsan, bu sebeptendi Piraye;

âşık olmaktan ziyade 

hayran olmayı seçtik.

Kasabın vitrinindeki kedi olmaktan vazgeçtik.

 

Her gün bir şey, 

bazen de bir günde her şey değişiyordu.

Hep bir önceki daha güzelse 

zaman neden ilerliyordu?

Gayet mümkün zannettiğimiz 

nelerin imkânsız olduğunu fark ettiğimiz 

zamandan beri huzursuzuz.

Hep bu bıçak sırtı telaş,

kırmızı çizgiler etrafımıza çizdiğimiz,

penceresiz hayatlar içine kilitlendiğimiz...

Bunlar bizi 

birbirimizle 

sevişmekten 

alıkoyan 

sebeplerimiz.

Şimdi ve sonra pişman edecek hepimizi 

ya gidemediğimiz ya da gelmesini beklediğimiz.

 

Zaman geçiyor.

Zaman, her beş vakitte bir hızla eriyor.

farkında değiliz 

belki de ezanlar bunu hatırlatmak için okunuyor.

Sanmıyorum bir tohumu, 

iki bin yıllık bir zeytin ağacı formunda koruyan

mefhumun

başka şeyleri dert edecek bir güç olduğunu.

 

Sonbaharların en güzeli İstanbul'da yaşanır

İstanbul'da yaşamayanlar için.

 

Farkında mısın,

şair olmadığın hâlde 

artık bir şiirin var senin de.

Müzmin bir hastan olduğum gibi,

üstelik doktor olmadığın hâlde. 

 

Her şey yapılabilir bir beyaz kağıtla ve seninle.

Ben seni yelken yaptım kağıttan gemilerime.

Nereye yüzeceğimi biliyorum, 

Ankaralı olduğum hâlde, Marmara Denizi'nde. 

Gemiye alınıp alınmamak bizim gayretimizde.

 

Yani yazmaya cüret ettiğim,

bir yerlerde, 

en az kendi için bir şeyler yapmaya çalıştığı kadar

senin için de ve senin içinde

kâğıttan gemilere seni yelken yapan biri var.

Üstelik bir edatı bağlaçla ve bulunma hâliyle 

ifade edebilen biri, zekice.

Hadi bana güzel bi şey söyle! desen,

işi gücü bırakıp mutlaka bir cümle bulan,

cevşen gibi boynuna astıklarından olmasa bile

muhakkak uyduran,

sana neler yapmaz. 

 

Bu hikâyeye nasıl başlayacağımı bilemedim.

Hikâye diye başladım, 

şiir oldu,

diyeceklerimin hepsini de söyleyemedim.

Limana varmak üzereyim, 

şimdilik diyeceklerim bu kadar.

Ya da ne diyeceğimi bilemediğimden,

elimden geldiği kadar.

Ayrılığın da sevdaya dâhil olduğu bir şiir var,

ne diyeceğimizi bilememek de sevdaya dâhil olsun,

zaten bizi Türk Dili ve Edebiyatında,

anlarsa sadece Attila İlhan anlar.

 

Her şey yapılabilir askılı bir pembe elbiseyle 

ve seninle.

Ben seni yelken yaptım kağıttan gemilerime.

Sen seç şimdi nereye demir atalım?

Tarabya'ya mı, İstinye'ye mi,

Fenerbahçe mi, Güzelce'ye mi?

Bir tane çocuk, bir tane bisiklet, 

askılı pembe elbise bir de

ve mevzu bahis İstanbul olacaktı ille de

bu hikâyede.

Gökten üç elma düşsün

Elmaları, bize üç dilek hakkı veren martılar yesin,

üç harfliler lambada kalmaya devam etsin.

Çocuk, bu şiiri yazmaya cüret eden olsun,

bisiklet, Büyükada'ya sözümüz olsun,

askılı pembe elbiseyi de 

yelken yapalım teknemize,

rüzgâr hep arkamızda olsun.

Bu şiir de hayırlara vesile olsun.

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar