BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL, KUANTUM KURTARACAK


Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım.

***

İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı.
Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen yarısının yaşadığı ayrılık hikayesine benzeyen ayrılığımın üzerinden tam bir yıl bir ay geçtikten sonra.
Bir önceki yıla göre daha keyifli bir doğum günüm olmasını diliyordum. Ama bunun nasıl olacağına dair de en ufak bir fikrim yoktu. “Bi bara gitsem mesela,” diye aklımdan geçti bi kaç kere, “bütün içkiler benden lan! diye böğürsem. Niye içtiğinizin bi önemi yok, neye içtiğinizi unutmayın yeter!” Kazandığım üç beş kuruş da yetmese, beni şöyle evire çevire bi dövseler. Sonra vazgeçtim tabi bu fikrimden. “Boşuna dayak yemenin bi alametifarikası yok,” diye kendime geldim, “oturayım oturduğum yerde, bu şekliyle daha pansumansız.” Ama kafamda sürekli böylesi mayhoş düşünceler, Oğuz Atay’ın tabiriyle “cam kırıkları” gibi batıyor beynimin her bir umut verici yerine. Kurtulamıyorum. İşe gidiyorum, eve geliyorum sonra bunları sürekli tekrarlıyorum, sonra bunları sürekli tekrarlamak zorunda oluşuma kızıyorum… bi tuhafım ve aslında birçok ülkede herkes bu şekilde yaşamak zorunda olmasına rağmen sadece ben tuhafım sanıyorum. Yılgınlık ya da ne bileyim, sıkıntıdan dolayı bi durgunluk değil bu. İçimde sanki haddinden fazla şişirilmiş bi balon var da patladı patlayacak tedirginliği daha çok. Birçok kadınla tanışıyorum ve hiçbirinin hikayesini bilmeden elinden tutuyorum. Bi sıcaklık avuçlarıma yayılan ama benim değil, hissediyorum, çekip gidecek. Ya da ben gitsin isteyecem bi müddet sonra onun çekip gitme hakkını kullanmasına izin vermeden. Öylesi bir diken üstü hayat. Battı batacak, patladı patlayacak. Çöken Osmanlı İmparatorluğu gibi hissediyorum yani kendimi, daha çok da II. Süleyman gibi. O, otuz dokuz yılını bir kafeste geçiren, kardeşi  IV. Mehmet tahttan indirilince kendisinin tahta çıkması gerektiğini haber vermeye gelen Kızlar Ağası’na,  “ Her gün ölmektense bir gün evvel yeğdir, bir can için ne bu çektiğimiz korku..” diye ağlamaya başlayan, korkmaktan yılmış, cesareti gözyaşlarına bir garip kabullenişle karışmış II. Süleyman gibi.

Elle tutulur bi çıkıntısını ararken hayatın ve kendi imparatorluğuma IV. Murat gibi alkolü yasak etmişken geldi kuzenim Ankara’ya. Ankara, haziranın en ağustos hali; yanıyor ortalık. Ben ve benim gibi fakirler yıllık rutin bir haftalık tatilini yapmamış daha; vücudun bir bölümü parasızlıktan yanık. Biraz daha fazla kazansak ya da ülkenin en egesinde daha az kazanmaya devam ederek yaşasak, tüm vücut bronzlaşacak ama şimdilik kollar dirseklere kadar, yüz de boyuna kadar güneş yanığı. Bir de yürek tabi ama o tamamen kişisel bi yanık; fakirlikle alakası olmayan, her coğrafyanın kendi arabeskinde tutuştuğu bir yanık.

Geçmişten konuştuk biraz. Bir yıl öncesinden, niye terk edildiğimden, neler hissettiğimden, tek kişilik evimden, tek kişilik hobilerimden, aşkın artık bir dış tehlike oluşundan ve bunun için kurduğum çaresiz barikatlarımdan, neler yapmak isteyişlerimden, çelişkilerimden, çelişkileri hiç sevmeyişimden, hiç sevmediğim çelişkilerle yaşayışımın en büyük çelişkim olduğundan, kıldan, yünden ve illa ki hükümetten ve ettiklerinden. Bir iki günlüğüne geldiğini söyledi kuzenim, hemen dönmesi gerekecekmiş ve hiç merak etmeyecekmişim her şey düzelecekmiş. İyimser insandır benim kuzenim. Bu zamana kadar da bütün iyimser tahminleri tuttu. Umut vaat edişi, diğer kuzenlerini olduğu gibi, beni de olduğum gibi sevmesinden. Bir o, bir de kardeşimden öğrendim ben aslına bakarsam insanları olduğu gibi sevebilmeyi. Olup olabildiği kadar yani, elinden başka bi şey gelemeyecek haline kadar, o kadar. Ama hala pratikte eksiğim olduğu söylenebilir. Eylem eksikliğim var benim; olup olabildiği bu kadar olan insanlarla daha fazla karşılaşmaya ihtiyacım.
“Kalk gidelim bi yerlere, bi şeyler yiyelim.” dedi. Bütün mal varlığım bi cep telefonu ve bir adet dizüstü bilgisayar olmasına ve cep telefonumu da yanıma almama rağmen, dış kapıyı altı defa kilitleyip çıktık evden. Kontrol ettim sağı solu, her şey bir dizüstü bilgisayarı korumak için yeteri kadar güvenli. Toplam mal varlığımın yarısı olan cep telefonum, kuzenim ve ben gittik Ankara’nın en lezzetli mekanına. Siparişleri söyleyip, kaldığımız yerden devam ettik muhabbete.
“Biz,” dedi kuzenim, kız arkadaşını da kastederek, “geçen sene Yalova’da bi yere gittik.”
“İyi” dedim, ne güzel, “gezin işte kardeş, hep iş hep iş insan bunalıyor.”
“Öyle değil lan, bi dinle.” dedi. Dinledim, bi sigara yakıp bi de çay söyleyerek.
“Şimdi tam anlatamıyorum, insan ancak deneyimledikten sonra farkına varabiliyor bazı şeylerin ama bu gittiğimiz yer kaplıcaların olduğu yerde bi otel.” diyerek ve gizem olsun diye değil, benim de ancak sonradan başka başka arkadaşlarıma gizemliymiş gibi anlatabileceğim ve tavsiye edebileceğim o yeri ve orada yaşadıklarını anlatmaya başladı. “Bir ay sonra bi seminer düzenlenecek yine orada, Enerji Semineri diyelim biz buna. Sen bu enerji seminerine katıl. Biz sana adresi ve orada kiminle görüşmen gerektiğini filan mail olarak atacaz. Yalnız rezervasyonunu bir an evvel yap ki, sana bi sprey gönderecekler, oraya gitmeden on beş gün süreyle filan o spreyi kullanman gerekecek. Bu bizim sana doğum günü hediyemiz olsun…”
Araya girdim merakımdan: “Sprey mi?”
Devam etti kuzen, asıl hediyeyi de belirterek:
“Yok lan, ne spreyi, spreyden hediye mi olur! Seminerin masraflarını diyorum… masrafı filan dert etme. İş yerinden birkaç gün izin al, sanırım üç gün sürecek yine seminer, sorun olmasın. Biz oraya gidip geldikten sonra sanki başka bi dünya fark ettik, aydınlandık gibi bi şey yani. Bu üstündeki haleti ruhiyenin dağılmasında sana çok etkisi olacak, güven bana.”
Sülalede edebi sanatlarla sadece ben alakadar olduğumdan kardeşim ve kuzenlerim, yaşadıkları onca ilginç anıları olmasına rağmen, anlatamazlar böylesi öykümsü durumlarını her zaman. Yukarıda birkaç satırla ifade ettiği durumla yetinir, daha da ötesine gerek duymazlar. Bu yüzden onlardan herhangi biriyle edilecek herhangi bir sohbette ya senin de olaya dahil olmuş olman lazım anlayabilmen için ya da normal insan zekasından bir kademe yukarıda olmalı kurgu kabiliyetin. Yoksa aha böyle benim gibi bakarak sorarsın en gizem bozucu soruyu:
“Ne diyon oğlum sen, bi bok anlamadım şerefsizim.”
“Lan nesini anlamadın, anlattım ya işte.” dedi kuzenim, sanki anlayamamanın tek taraflı bi kabiliyetsizlik olduğuna karşısındakini inandırırcasına ve masanın altından uzattığı parayı bir an evvel almamı istercesine. “Sen al şunu. Dediğim gibi dert etme masrafı, bu bizim sana doğum günü hediyemiz.”
“Oğlum, bu nasıl gizemli bi doğum günü şeysi lan, parayı niye masanın altından veriyon?”
“Ayıp olmasın şimdi millete karşı, olan var olmayan var kardeş.” dedi.
Hiçbir şey anlamayarak ve kafamda yeteri kadar cam kırığı yokmuşçasına aldım parayı, kuzenim anlamadığıma nihayet kanaat getirdiğinden olsa gerek, biraz daha anlatmaya başladığında:
“Meditasyonlar eşliğinde enerji kontrolünü dengede tutmayı öğrenebileceğin bi seminer bu kardeş. Aynur Hanım var orada, bi de Sabri Bey. Bunlar yönetiyorlar semineri. Aynur Hanım’a bahsedecez biz senden, gittiğinde seni bekliyor olacak zaten. İşini çok iyi yapan bi kadın bu Aynur Hanım, zaten bu işi layıkıyla yapan bir iki insandan biri. O da bi ustasından el almış, yani öyle her önüne gelen öğretmiyor bu işi, böyle el alma-destur verme gibi durumlar var.”
Sorusuz, anlamsız ve sadece elimdeki sigaranın dumanının gözüme kaçmasından sebep gözümü  kırparak bakışımdan anlamış olduysa demek ki kuzenim hala hiçbir şey anlamadığımı,
“Sen ilgileniyordun ya hani bi aralar bu enerji – quantum vs. gibi şeylerle filan… onun gibi işte.” dedi.
“İlgileniyordum da…” dedim, kendimden o kadar emin olmayarak ve konuyla ilgili kendimce araştırdığım onlarca bilgiyi düşünerek, “benimkiler öylesine şeyler, yani, tavşan deliği, paralel evren filan… bu meditasyonu filan hiç yapmadım daha önce. Bilmem de. “
“Bi şey yok zaten, yatıyorsun ya da bi yere oturuyorsun, için geçer gibi oluyor filan… rüyalar görüyorsun…” dedi, daha da anlatamayarak olayı.
Siparişini verdiğimiz yemekler geldi. Garson özenle yerleştirdi masaya türlü lezzetleri. Diğer evrendeki paralelim ne sipariş etti ki diye düşündüm bir an. Diğer evrendeki paralelimin de aynı cam kırıklarından var mıydı ki kafasında?

“Yürüyelim.” dedim ben yemekten sonra restorandan çıkarken, “Yediklerimizi eritiriz biraz hem de sohbet ederiz.”
“Tamam kardeş, yürüyelim.”
“Nasıl olacak şimdi bu meditasyonlar filan, nasıl aydınlanacam ben böyle ampul gibi?”
“Oraya gittiğinde görürsün, şimdi ne anlatsam tuhaf gelecek sana.”
“Zaten tuhaf oğlum anlattıkların, daha ne anlatacan?”
“Merak etme,” dedi gizemli kuzen, “oğlum güvenmiyor musun lan bana, vallaha çok iyi gelecek sana.” diyerek de şiirsel bi ikna üslubu kullanarak.
Bir hayli yürüdük. Ben alışkınım yürümeye ama kuzen değil, o yüzden benim önerdiğim kestirme yollara filan küfür etti biraz, yapacağım işin apış arasına filan bi şeyler koydu, en sonunda da ısdırabımı taciz ederek bi taksi çevirdi yoldan, “gel la gel, öldüm oğlum ben yürümekten.” diyerek. 
“İyi o zaman,” dedim taksiye binerken, “taksiyle gidiyoruz madem, bana gidelim, filtre kahve yapayım, içeriz?”
“İçeriz kardeş.” dedi, “hem vakit erken daha.”

Şehrin sokak lambaları taksinin ön camının yanına ilkokul defterimin en renkli kenar süsü gibi yansırken ışıl ışıl, aklımdan meditasyonlarla, ruhsal dinginlikle ve manevi kurtuluş seminerleriyle alakalı binlerce youtube videosu geçti. Nasıl olacaktı ki bu iş? Hipnoz mu edeceklerdi beni? Lan böbreği filan çalmasınlar o arada? Ya da cüzdanı filan kaparlarsa? Zaten para yok da kimliği filan yeniden çıkarttırmak için elli kağıt istiyor mazlumdan öte duran, tiksinen devletim… ya da hepsini geçtim, gerçekten bende bi sorun mu var ki? E kuzenim öyle diyorsa bi şeyler görüyor demek ki.. bi sorun var demek ki bende dışarıdan belli olan, beni sevenleri tedirgin eden. İyileşemedim mi ki ben daha bu ayrılığın tüberkülozundan arkadaş, ‘Lan gardaş bu nasıl yara?’ Bak işte hayatımın tam da bu noktasına denk geldi senin o devrimci arabeskin Ahmet Kaya! Tahtada çözülemeyen soru(n)ları var bu hayatın, öğretmenlerin ve bilim insanlarının bilmediği. Çalışıp gelip de bir sonraki sözlüye kurtarırız durumu da yok üstelik. Aynı soruyu bir kez daha sormuyor hayat. Aynı yerinden kanamıyor bedenin ve haklısın Ahmet Abi, hep sonradan geliyor aklım başıma, hep sonradan!

“Bir sonraki soldan dönelim usta.” dedim, birden oturduğum mahalleye geldiğimizi fark ederek. Sağda, müsait bi yerde indik. Kuzenim taksi parasını öderken ben de önden gidip apartman kapısını açtım, bekledim bi kaç saniye kuzenimin gelmesini, gelince benim oturduğum daireye doğru ben önde o arkada inerken merdivenleri, “Nasıl bi yer o gittiğiniz Yalova’daki yer?” diye sordum. “Kardeş, nasıl olacak, güzel bi yer işte, böyle havuzlu mavuz…”
“Hassiktiiiiiir..” diyerek sözünü kestim dairenin kapısına gelince.
Benim birkaç adım arkamdan merakla sordu o an iyi ki yanımda olduğuna şükrettiğim kuzenim:
“N’oldu lan?!”
“Hırsız girmiş ya lan eve.”
“Vallaha mı?”
Tedirgin girdim içeri kilitleri kırık kapıdan. Bi sürü küfür ettim. İnsan başına gelen bi musibete çare bulamayınca dili küfre pelesenk oluyor. Akılda kalan son şarkı gibi tekrar ediyor ardı ardına çoğu birbirine benzeyen cümleleri. Arka tarafta kalan odaya yöneldim, yatak odasına sonra, mutfağa, tuvalete filan… her yere baktım. Mantıklı yaptığım bi şey yok. Zaten bu durumda mantıklı yapılacak hiçbir şey yok. Hatta bu ülkede polisi aramak bile yapılabilecek en son mantıklı iş. Evi iki kere daha dağıtıyor polisler, sordukları abuk sabuk sorularla ruhunu birkaç kere daha dağıtıyor; oraya buraya çamaşır suyuyla bile çıkmayan o tozdan sürüyorlar, sağa sola ayakkabılarıyla giriyorlar, bin tane fotoğraf çekiyorlar, onu bunu getir, şunu bunu söyle diye saçma sapan konuşuyorlar, kendi aralarında başka başka bi şeylere gülüyorlar, telsizlerinden o anlamsız kodlamalara yine anlamsız cevaplar verirken senin de o ara kimliğini filan inceleyerek ‘hırsızın hiç mi suçu yok’ dedirtecek kadar bezdirici sorular soruyorlar ve en sinir bozucusu da evine hırsız girdi diye on parmağının izini simsiyah bi şeye daldırıp daldırıp bembeyaz kağıtlara bastırıyorlar. Bu işi de senin elini kendileri tutarak yapıyorlar ki daha da bi çaresiz hisset kendini, daha da bi suçlan evine hırsız girdi diye sanki. Pis bi şey.

Kuzenim de aklındaki küfürleri sırasıyla sıralayarak girdi içeri. Hırsız tarafından kırıldığından kapanmayan kapıyı kapatmaya çalıştı. Ayakkabılarını çıkarırken neler götürüldüğünü sordu.
“Telefon yanımdaydı zaten, bi bilgisayarı götürmüş şerefsiz. Başka da bi şey yok, ne alacak ki?”
İçerideki odaya geçip oturmasını isteyerek sakinleştirmeye çalıştırdım kendimi. Başardım da. Az önceki halimden ziyade daha dingindim mutfakta filtre kahveyi hazırlarken. Ruh halinin anlık değişimlere uğraması… sinirliyken birden sakinleşmesi insanın… ya da ağlarken birden gülmesi filan… çok tehlikeli zihinsel hastalıkların başlangıcı olduğunu düşündüm bunların. Demek ki benim göremediğim sıkıntılarımın dışa yansıması bunlar, kuzen haklı galiba, iyileşmeyen yanlarım var hala ve iyileştirmezsem çok daha kötü dertler açacak başıma bu içinde cam kırıkları depolayan beynim. Bir müddet çokça ağlayıp daha sonra ağlamaktan bunalıp çokça gülme çabasına girince zihin, eksikliğini hissediyor o anki kendini zorladığı durumun tersinin. Yerli yersiz ağlama nöbetlerim bu yüzdendi belki de gecenin bi yarısında uyanıp. Ya da haberleri seyrederken anlamsız gülmelerimin. Bir hastalık adıyla anılmayacak kadar güldürmeli insan kendini ve bir hastalığın derdi olmadan ağlayabilmeli. Başka türlüsü güç, başka türlüsü kemoterapi. Ve kararında sevmeli bir insan başka bir insanı, bu başka türlüsü güç durumlardan uzak durmak için… gereksiz.

“İşte kardeş, bunlar zoruma gidiyor benim.” dedim, kahvelerimizi içerken yaşanan olaya canı sıkılan kuzenime, “Akşama kadar hiçbir mazlumun ahını almayalım diye çaba sarf ettiğimiz halde, akşam olunca alıyorlar ahımızı ansız, habersiz.” Hak verdi. Konuştuk bir müddet birkaç bardak kahve içerek. “Bu enerji semineri iyi gelecek sana, bu talihsizliklerden filan arınacan kardeş.” dedi. Negatif düşüncelerin, negatif sonuçlar doğurduğuna dair tespitlerin olduğunu anlattık birbirimize, olumlu bakmalı hayata dedik, bir sonucun başka bir sonucu hazırlamasında hem fikir olduk, ‘tabii, aynen öyle, hı hı…’ gibi ortak payda kısaltmalarıyla destekledik fikirlerimizi. Her kurduğumuz cümle bi yaraya merhem olsun istedik, en azından kanamayı durdursak, hayat kabuk bağlamada yardımcı olur diye düşündük.

İyiden iyiye sakinleştikten sonra içimi hüzün kaplamaya başladı kuzenim müsaade isteyip giderken. Galiba böyle zamanlarda hissediliyor yalnızlık, yoksa diğer günler yalnız olduğumun hiç farkında değilim. Hep bi uğraşacak bi şeylerim var, kovalayacak kedilerim, yapacak yemeklerim, edilecek tamiratlarım, çağırılacak arkadaşlarım, anlatılacak öykülerim var. Ama böyle ruh halimi daldan dala konduracak hadiseler yaşandıktan ve herkes gitmeye mecbur olduğu yere giderken kalınan kapı arkası durumlarda hissediyorum yalnızlığı. Sadece o anlarda geçiyor zaten aklımdan evlilik isteği. Ama evlenmek isteğinin kendisi de bir psikolojik rahatsızlık zannımca, o duygudan da iyileşmeli. Çoluk çocuğa filan karışmak, bunlardan sebep daha çok çalışmaya mecbur hissetmek kendini, binlerce borcun altına sadece ailemin geleceği için bahanesiyle girmek ve dünya nüfusunun kendi aile bireylerinden ibaret olduğu sanmak… hepsi büyük bir psikolojik sorun. Üstelik bu sorunu edinmende sana en çok katkısı olanlar bizzat senin kendi ailen, annen, baban. Kendilerinin içine düştükleri mutsuz hayatları çocuklarına da yaşatmak isteyen ebeveynler. Lihtenştayn’da doğduk da biz mi istemedik evliliği?! Ama yaşadığın ülke bu. Bu üç tarafı denizlerle çevrili, kapını altı defa kilitlemek zorunda kaldığın, buna rağmen tek seferde kilitlerin kırıldığı, apartmanların ikinci katlarındaki dairelerine kadar demir parmaklıklar takıldığı, polisinin vatandaşın salahiyeti için değil, vatandaştan bi zeval gelmesin diye politikacılarının salahiyetini düşündüğü, siyasilerinin hiçbir vatandaşını düşünmediği, her on yılda bir rejimin tehlikeye girdiği, her adımında başına bi şeyler gelme ihtimaline bir adım daha yaklaştığın, ölmeden atlattığın musibetlere kendini şükretmek zorunda hissettiğin, hep böyle iyi bir şeyler olacakmış da olunca her şey düzene girecekmiş  gibi hissettiğin ama o olması muhtemel iyi şeylerin hiç olmadığı bir kara parçası. Buraya bi çocuk daha getirip de neyin düzelmesini bekleyebilirsin ki.
Kafamdaki cam kırıklarını çoğaltmaktan başka bir işe yaramadığını düşündüm uyanık kalmanın. Uyumak en iyisi gibi. Kendi seçebildiğin rüyalara uyumak. Etrafı şöyle bir toparlayıp, kırılan kapının arkasına da bi sandalye dayayıp yattım. İçimde sadece aynı yere iki defa yıldırım düşmez umudu, zaten soyulduk, tüm mal varlığımızın yarısı gitti, daha ne olacak boş vermişliği yani,  başka bir şey yok.

***

Sabah uyanınca bütün hayatın, nasıl bir hayat yaşadığın, nelere gülüp, nelere sevindiğin birden aklına gelmiyor. O uyku mahmuru dedikleri durum, bir kez daha yeniden uyanabildiğine şaşırma durumu. Yeniden koşabilme, konuşabilme, birilerini sevebilme şansının sana bahşedilmiş olduğu duruma adaptasyon süreci. O kısacık zaman diliminde, yani birine günaydın diyebildiğin süre içersinde, farkına varabiliyorsun bu durumun. Yada sadece ben böyle düşünüyorum, bilmiyorum. Ya da sadece ben ve benim gibi, birilerine günaydın diyemeyenler düşünüyorlar bunları, bunu da bilmiyorum.
Bütün cam kırıkları kafamda olması gereken yerleri almaya başladığında çıktım yatak odasından. Arkasına koyduğum sandalye hafif gelmiş ve artık eskisi kadar güven vermeyen çelik kapı ardına kadar açılmış. Belki de bütün geceyi ardına kadar açık bi kapının ardında uyuyarak geçirmişim. Bi müddet baktım açık kapıya. Apartman otamatı kısa aralıklarla ve benim tepkime göre yandı söndü. Terk edilmiş bi konakta sabahlamış gibi hissettim kendimi. Çocukları eksik bi parkın bankında uyumuş gibi. ‘Yapacak bi şey yok, n’apalım..’ kabullenişi tam da böylesi durumlarda dökülüyor insanın ağzından; her şeye rağmen sabah olduğunda ve sen o ayazı sabaha kadar hiç hissetmediğinde. Kapıyı kapatıp arkasına bi şey koymadan girdim içeri. Kilidi değiştirmeli, daha doğrusu yeni bi kilit almalı, diye düşündüm omlet yaparken. Kapının incinen yerlerini de onarmalı. Bir müddet sonra adi bir mazi olacak bu izleri silmeli kapının yüzünden. Radyoyu açtım. En güzel, en neşeli şarkı çıksın, hayat kaldığı yerden iyi kötü devam etsin istedim, olmadı, reklamlar çıktı. Çayı da demleyip hazırladım kahvaltı masasını. Radyonun frekansını değiştirmeye üşenip dinledim bi süre reklamları. Hiçbirine kanmadım. Sonrasında çıkan şarkıyı da beğenmedim. Ondan sonra çıkan şarkıyı da. O sabah hiçbir şeyin beğenilecek bi yanı kalmamış gibi hissettim. Sadece, hadi bugünü geçtik bari her zaman böyle olmasın, diye diledim.

Masayı toparlayıp üzerimi değiştirdikten sonra çelik kapıyı mecburen açık bırakıp yeni bir kilit almaya gittim. Telaşlı, tedirgin ve hep aklı ardında kalan adımlarla geldim hırdavatçıya. Niye bilmiyorum, evime hırsız girdiğini ve bundan sebep bi kilide ihtiyacım olduğunu anlattım hırdavatçıya.
“Abi bak sen bunlardan al tak.” diyerek bi kilit verdi elime hırdavatçı. “Bunlar tuzaklı kilit.”
“Tuzaklı mı? Tuzaklı ne?”
“Şimdi hırsızlar kilidin göbeğine kadar olan bölümü kırıp giriyorlar ya içeri?”
“Eeee?”
“Hah! İşte bunda kilidin göbeğinin hemen önünde kilidin kolay kırılmasını sağlayacak bi yer var. Kilit oraya kadar kırıldığından göbeğe müdahale edemiyorlar. Allah göstertmesin, aynı şey bi daha olduğunda hırsız kilidi kırsa da içeri giremez. Sen de anahtarı kırık kilide takar rahatlıkla girersin.”
“Yeni mi çıktı bu tuzaklı kilit?” diye sordum elimdeki kilidi incelerken.
“Yooo, hep vardı.”
“E ilk kilidi de ben senden aldım, o zaman niye söylemedin böyle bi şey olduğunu?”
“Abi ne biliiim, şimdi sen hırsız girdi deyince aklıma geldi.”
“Arkadaş illa başımıza kötü bi şey mi gelmesi lazım üst seviye bi güvenlik sistemi tavsiye etmen için. Söylesene şunu zamanında!”

Can sıkıntımın acısını hırdavatçıdan almanın pek de mantıklı bi tarafı olmadığını hırdavatçının alttan almasıyla fark ettiğimde, kilidin parasını ödeyip çıktım dükkandan. Kilidi inceleye inceleye geldim eve. Kapı yine ardına kadar açık. Ev, ev değil, dergah mübarek. Ne olursan ol gel anasını satiim.
Hızlıca taktım yeni tuzaklı kilitleri kapıya. Deneme yaptım, kilitledim, açtım, bi daha kilitledim… kilidin yanında yedek verilen anahtarları geldiklerinde kullanabilsinler diye anneme ve kardeşime paylaştırırken arayıp onlara da anlattım durumu. Pişmanım. Bok var gibi onları da üzdüm.

Öğleden sonra kuzenimle tekrar buluştuk başka bir vesileyle. Parkta yürüdük biraz. Çocukluğumun geçtiği evi yıkıp park yapmış kentsel dönekler. İçinde en çok Ferdi Tayfur ve Ahmet Kaya dinlediğim odamın üstüne de basketbol sahası yapıp parkın adını da Müslüm Gürses Parkı koymuşlar. Anneannemin diktiği dut ağacını kesmeye kıyamamışlar, ne güzel. Tam da o dut ağacının dibinde, beni hiç sevmemesine rağmen, toprağa sarımsak ekmesini öğretmişti bana anneannem. Şimdi orada, o dut ağacının altında oturan çocukların bundan hiç haberi yok.

Arsız hırsızın tüm malvarlığımın yarısına el koymasıyla tamamen aklımdan çıkmıştı bu enerji semineri işi. Kuzenim tekrar hatırlattı, hatırlamaya çalıştığı seminer deneyimini hatırlayabildiği kadar. Sonuna da yine ekledi: “İyi gelecek sana bu seminer, merak etme.”
Akşam olduğunda ertesi günün iş günü olması içimi sıktı. Şimdi işe git, abuk sabuk şeyleri yine yap, sonra eve gel, sonra yine ertesi gün işe gitmek için uyu filan.. sıkıcı şeyler bunlar. Telefondaki interneti kullanarak kuzenimin gönderdiği mailleri kontrol ettim. Aynur Hanım kimdir, enerji seminerleri nedir, bu işler nasıl yapılır… bir çok şeyi araştırdım. Ama anlatılan, yazılan hiçbir şey o kadar da açıklayıcı değildi. “ Anlaşılan,” diye düşündüm, “illa gidip burnumuzu sürtecez, başka türlü olmayacak bu iş.” Mailde ekli olan hesap numaralarına oteldi seminerdi şuydu buydu paralarını havale ettim. Aynur Hanım’ın mail adresine mail atıp, “Ben üstüme düşenleri yaptım, siz de bana biraz ayrıntı verin, bi de şu seminere katılmadan önce kullanmam gereken spreyi de gönderin.” dedim. Belirtilen telefon numaralarını telefonuma kaydedip yattım.

***

Çalıştığım yer benim için bir anlamda ‘mecburiyetler müzesi.’ Ne iş yaptığımın veya yaptığımızın bi önemi yok, hayattaki mecburiyetlerin neleri yapmamıza izin vermediği önemli. Fotoğraflarıyla dünyanın yarısını dünyanın diğer yarısına anlatabilecek sanatsal agresifliği içinde barındıran ama bunu, sadece ailesini geçindirme ‘mecburiyeti’ olduğundan yapamayan, uzmanlığını güzellik sanatları adı altında tamamlayıp tüm dünyanın kadınlarını, hatta erkeklerini, güzelleştirebilecek sihirli parmaklara sahip olan ama bunu küçük kızını büyütmek ‘mecburiyetinde’ olduğundan yapamayan, arkeoloji, ki benim adına sırlar bilimi dediğim, toprağın altında keşfedilmeyi bekleyen insan ırkının geçmişini gün yüzüne çıkarabilecekken türlü nedenlerle bunu yapamayan, hayatındaki disiplini bu ülkenin şimdilerde sadece gaz sıkmak adı altında bir araya gelmiş polis topluluğuna aktarabilecekken bunu aktaramayan, organizasyon becerisiyle tüm dünyayı organize edebilecekken edemeyen, her daim en iyi fiyatları en ihtiyaç duyulduğunda piyasadan eleyerek elde ettiği istatiksel veriyi seninle paylaşabilen ve sırf bu özelliği sayesinde birçok şirketin hammaddeyi ucuza bulabilmesini sağlayacakken başka başka nedenlerle bunu yapamayan kalabalık ve ziyan olmak üzere olan arkadaşlarım ve ben hepimiz bir araya gelmişiz, akşama kadar diğer kamu, kurum ve kişilere taahhüdünü yerine getiremeyen insanlara yeni yeni taahhütler imzalatmak çabasındayız. Çaldığımız her kapı, ismini vermekten imtina eden üçkağıtçılarla dolu, elimizdeki her evrak, yetim hakkı kusarak duruyor birbirinin arasında, “babalar gibi satılan” ülke toprağından elde edilen her bir geliri yabancı sermayeye aktaran aylık faturaları yetiştirmeye çalışıyoruz son ödeme günlerinden önce. Bu ülkenin dört mevsiminde ziyan ediliyor, harcanıyoruz. Bunları düşünerek başladım haftanın ilk iş gününe. Hafta sonumun nasıl geçtiğine dair dertleştim dinlemeyi bilen dostlarımla. Boş kaldığım vakitlerde biraz daha araştırdım meditasyona maruz kalan insanları internetten. Herkes keyifli anlatıyor yaşadığı deneyimin sonucunu ama deneyimi anlatan yok; nasıl yapılır, nasıl yapılmaz, meditasyon sırasında horlamak ayıp mıdır, değil midir, bi ip ucu veren yok. Aynur Hanım’dan beklediğim telefon, İstanbul alan koduyla öğleden sonra geldi. Arayanın, Adını Şimdi Hatırlamadığım Aynur Hanım’ın Asistanının Sekreteri olduğunu, Adını Şimdi Hatırlamadığım Aynur Hanım’ın Asistanının Sekreteri’nden öğrendim. Mailimi almışlar nelere meyil ettiğimi anlamışlar ama bu ve benzeri deneyimler telefonda anlatılamadığından benim mail adresime konuyla ilgili muhtelif sayfa linkleri göndermişler.  Adını Şimdi Hatırlamadığım Aynur Hanım’ın Asistanının Sekreteri’nin aramasının asıl amacı da spreyi gönderecekleri adresi teyit içinmiş. Ne spreymiş arkadaş, sanırsın aşk-ı amber! Telefonda okudukları adresi onayladım, iki gün içinde elime ulaşacağını söylemelerine inandım, karşı ödemeli kargoyla göndereceklerini kabul ettim, kapattım telefonu. Aklımdan ilk geçen, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete idi. Başka izahı yok ki bu kadar gizemin. Şaşkınım ve şaşkınlığımda bu gezegenin birçok payı var. 

***

Spreyin gelmesini beklemekle geçen üç gün boyunca mail adresime atılan linkleri karıştırdım, inceledim. Çokça bir bilgiye erişemedim, yüzeyseldi ve gizemini hala koruyordu meditasyonlara maruz kalanlar. En iyi öğrendiğim, meditasyon sırasındaki duruş pozisyonuydu. Her türlü durabiliyordun gerçi, yatarak, oturarak, tutunarak… ama herkesin sıkça kullandığı, omurga düz bir şekilde yere oturup bağdaş kurarak bekleyiş tarzıydı. Hiçbir siyasinin meditasyon yapamayacağını düşündüm o zaman, hepsi de omurgasız olduklarından. İki gün dedikleri halde üç gün sonra gelmesine sevindim spreyin. Malum, bu ülkede gelmeme ihtimali bile var. En çok da kokusunu merak ettiğimden o merakla açtım kargo paketini. (Asıl olan kokudur bu hayatta. Unutmamayı o sağlar, hatırlamayı, özlemeyi…  her canlının bi kokusu var bu gezegende; kimisi bal kokar, kimisi çiçek, kimisi kestane, kimisi de bok kokar. Herkes ve her şey bi şekilde kokar. Kokusuna göre peşinden gidebilirsin canlıların, inanabilirsin onlara. Yaşadıkça, yaşlandıkça değişir canlıların kokuları: bir bebek kadar saf ve temiz kokmaması bu yüzdendir büyüklerin. Zenginin değil, zenginliğin bi kokusu vardır, fakirin değil, fakirliğin. Her durumun da bi kokusu vardır, yorgunluğun, tembelliğin, hüznün, aşık olmanın, aşık olduğuna pişman olmanın…)  Deli bağlar gibi bağlayarak teslim etmiş kargo firmasına gönderici gönderiyi. Kargo firması da kırılmasın diye bi daha sarmış sarmalamış aynı deliyi. Bir insan kefeni kadar kağıt, naylon, karton çıktı otuz mililitrelik şişenin etrafından. Sağına soluna baktım, görünce “Bu ne la!” dediğim şişenin. İngilizce yazıları okudum ilgisizce. Aynı anda oldu neredeyse, “Dur bi sıkayım..” dememle orama burama sıkışım. “O sprey sizi rahatlatacak, seminere katılacağınız güne hazırlayacak..” dedikleri spreyin kendine faydası yok sanki. Bi kokusu var ama dimağımdaki tatlardan farklı, rahatlatmıyor da üstelik, keyfimi kaçırıyor, bir canlı üstünde koklasam bunu, sarılayım mı boynuna yoksa boğayım mı o boynu bilemem, garip bi şey. Tadına baktım, su gibi. Kuzenimi aradım, hala iyimser gibi. “Sen kullanmaya devam et o spreyi,” dedi, “seminere kadar ihmal etme.”
Seminere on dört gün kala ne idüğü belirsiz bir kokuyla karıştı belirsiz olan ne idüğüm.

***

“Bir insanın başka bir insan tarafından terk edilmesi, tarifi elbet de imkan dahilinde olan ama benim bir türlü tarif edemediğim, bir yara açıyor o insanın içinde. O yaradan giren sonraki hayat, bambaşka bir insana da çevirebiliyor o bünyeyi, yere yığıp bırakabiliyor da. Ben ilkini seçmekten yanaydım hep; yere yığılıp kalmaktansa değişmeye meyilli. Ama bu biraz da yeni öğrendiğin bi kelimeyi nerede, ne zaman kullanmayı bilememenin korkusunu da barındırıyor içinde. Öyle bir duyguya neden oluyor hissettiklerin. “Çükündür” mesela, pancar yerine kullanılırmış Anadolu’da, bi arkadaşım söylemişti. O söyleyebilmişti ama ben o kelimeyi öğrendiğimde kime, nasıl, ne zaman, hangi mevsimde ve ortamda söyleyeceğimi bilememiştim. Bir sır gibi kalmıştı içimde. Çükündür diye bi kelime biliyorum, üstelik de anlamıyla beraber, ama kimseye söyleyemiyorum. Her pancar deyişimde içten içe gülüyorum. Üstelik de her defasında pancar diyebilecek bir ortam buluyorum ki bu da bi tuhaf. Bu değişim de öyle bir şey işte: hiç kimseye, hiçbir mevsimde söylenemeyen, insan içinde sır gibi gizlenen ama herkesin de bi şekilde fark etmesi istenilen. Aklına her gelişinde içten içe seni sevindiren ve her daim de aklına gelebilen. Bir nevi şöyle ya da böyle değil, bir nevinin ta kendisi bu durum. Üstesinden gelebildiğinin takdire şayan görülmesini arzuladığın bir durum. Ama başka bir yandan da bu durumun bizatihi kendisi bir sorun aslında. Herkese iyileştiğini söylemeye çalışmak, aslında iyileşemeyenlerin uğraşı. Belki de bu yüzden deli olmadığını söyleyen hiçbir deliye inanmıyor doktorlar. Birazcık deli olduğunu kabullenmen, zihinsel sağlığının yerinde olduğunun belirtisi sanki, garip. Bir ara bir kadını görmek için İzmir’e gidişim de bunun içindi sanırım; başkalarını da sevebiliyorum artık, terk edildim diye bütün kadınlardan uzak tutmuyorum kendimi diye haykırma isteğinin şehirler arası otobüs bileti halini alması. Hem İzmir hem de cam kenarı bir mutluluk arayışı.   Zor.”

Seminer günü yaklaştıkça ve ben spreyi aralıksız kullandıkça bu yukarıdaki satırlar gibi notlar alıyordum sağa sola. Amaç, after-before analizi; seminerden önce ne idim, seminerden sonra ne olacam. Bu şekilde sanki daha rahat çözümleyebilirmişim gibi kendimi. İnsan denen karmaşık yaratık, çözümlenebilirmiş gibi sanki. Bir imkansızın peşindeyim yani. Ama o aralar çözülebilecekmiş gibi duran bütün imkansızlıklar mümkünmüş gibi. Bütün mümkünler bir arada mümkünmüş gibi. Turgut Uyar gibi… “bütün mümkünlerin kıyısındaymışım gibi..”  Bana gönderilen maillerden birinde de ilgimi çeken ve hatta bu meditasyon işini daha katlanılabilir bi hale getiren bir hatırlatma vardı: Seminere katılmadan önce, gerçekleşmesini istediğiniz dileklerinizi bir kağıda yazıp bi zarfın içine koyun ve ağzını kapatın. En güzel tarafı da buydu. Sanki ne dilesem kabul olacakmış gibi hazırladım dilek zarfımı. Aklıma gelen bütün dileklerimi yazdım. Üç dilekle yetinemedim, fırsat bu fırsat diye ne dilediysem yazdım. Sonra vazgeçip yırtıp attım o yazdığım dilekleri. Bi dosya kağıdı alıp tam ortasına “fazla söze gerek yok, ölene kadar bütün dileklerim kabul olsun.” yazdım. İki gün kendime hak verdim, “en iyisi bu! Ne gerek var tatlı isterim, tuzlu isterim demeye, ne dileyeceksem kabul olsun işte!” diye telkin ettim kendimi. Sonra bunun da gayri ciddi olduğunu düşünüp yine yırttım. Tekrar sıraladım isteklerimi, madde madde, satır satır. Bir iki gün de bunları düşündüm, acaba atladığım bi şeyler var mı diye. Ama ben bunları düşünürken bir yandan da bu sıraladığım dileklerin hepsinin dünyevi arzular olduğunu fark ettim. Manevi dinginlik peşine düşmüş bi aceminin bu kadar dünyevi hayaller kurmasının basit ve utandırıcı olduğuna karar verdim ve o tam sıralı listeyi de yırttım. Dilek dilemekten çok, dileklerimi çok güzel imha edebiliyordum ben. Başıma gelmesini istediğim iyi şeylere karar veremediğimden dolayı geliyordu belki de başıma gelmesini istemediğim kötü şeyler. Buna karar verdim. Ne istediğimi tam olarak bilemesem de istemediklerim belliydi. İstemediklerimse daha önce deneyimlediklerimden dolayı istemediklerim halini aldığından ve hayat denen paradoks da her seferinde öğrendiğin yerden sormadığından, bu istemediklerimi dile getirmemin de bi anlamı yoktu. Lambadan çıkan cinin, insanlara neden üç dilek hakkı verdiğini anladım; fırsatını bulunca kafası karışıyor insanın. Belli bi sınırı olmalı bunun. Üç bunun için güzel bir sayı. Bu çerçeveyle sınırlayıp bir iki gün daha düşündüm ne dileyeceğimi. Sadece bunun için Ankara’da hiç gitmediğim yerlere gittim, zihnim açılsın, biraz farlılık göreyim de farklı düşüneyim diye. “Bir yere, bir yaşam alanına niye ‘Dodurga’ der ki bir yetkili?” diye düşünmeme neden olduğundan vazgeçtim Dodurga’da gezmekten bir akşamüstü. “Solfasol nedir arkadaş, windows’ta word’e yazsam, altını çizer işletim sistemi, böyle dandik melodik yer adı mı olur?” diye bir başka iş günü sonrası Solfasol’da gezmekten vazgeçtiğim gibi.  “Anlaşılan ‘Şose’yi de gülmekten gezemeyecez diye vazgeçtim Şose’den. Hangi Şoseliye sorsam gırgır olsun diye yerin adını, hiçbiri doğru düzgün söyleyemedi: Şoşe, Şoşu, Soso, Şuşu…‘Örnek Mahallesi’nin hiçbir mahalleye örnek teşkil etmediğini anlamakla geçti yine bir akşamüstü.Devamlı içinden geçtiğim ama içini hiç gezmediğim bi yerde farklılık yakalayım o zaman, diyerek gittiğimde fark ettim ‘Aşağı Eğlence’nin o kadar da eğlenceli bi yer olmadığını. İsmine bakarsan vur patlasın çal oynasın ama alakası yok. Tavuk dönerden öte bi eğlencesi yok.

“Dünde edindiğim tecrübeler bilge kılarken beni, bu bilgelik kibirden uzak tutsun bugünde. Ve yarınım bu dengede aydınlansın.” diye yazdım dilek zarfına bir akşam duştan çıktığımda alelacele. O kadar da kafa yormaya, abuk sabuk yerlere gitmeye gerek yokmuş diye düşündüm daha sonra çay koyarken. Üç günlük dünyanın dünü-bugünü-yarını şekillendiriyorsa bizi, özeti budur dileklerimin. Umut Sarıkaya’nın çizdiği bi karikatür geldi aklıma: “Hayatın anlamını bulduktan üç dakika sonra! bi çay koyayım bari.” diyen adam. Çayı koyduğumuza göre, gideyim de internetten Yalova’ya otobüs bileti alayım o zaman.

***

“Sadece bir şehri sevmeme duygusu değil bendeki. Bir şehre kapatılmış hissi var daha çok. Sanki üzerime kilitlemişler kapıyı, çıkma! demişler. Giderken de bütün fırsatları almışlar yanlarına ben bulamayayım diye. Ara sıra penceresinden bakıyorum o şehrin, en çok da Ege tarafına. Bir parça deniz görsem, yüzmeyi hatırlarım ben. Rakının yanında içmeyeceksem –ya da biranın- serbest bırakırım bi balığı. Colayla ya da çayla yenmeyi hak etmek için takılmadı o oltaya, yaşamaya hakkı var derim.” 

Otobüs hızla, Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali’nden çıkarken ben yine annemin “üç Kulfu bi Elham oku” emrine itaatsizlik ederek bu yukarıdaki satırları yazdım not defterime. Bunlar daha kabul edilesi geldi bana, durumu daha bi açıklayıcı hali var sanki. Üç Kulfu bi Elham’la ifade edilecek bi dert değil bu Ankara’ya sıkışmış insan tabiatı.
Kuzenim, annemin, “nereye gidiyo bu çocuk, Yalova’da ne işi var, başına bi şey mi geldi, doğru söyle bak gebertirim…” ısrarlarına (!) dayanamadığından küçük çaplı, masum bir yalan uydurarak, çok yakın bir arkadaşının da beni gönderdiği yere gittiğini ve döndüğünde de arkadaşının hacca gittiğini söylemiş. Annem de “Ay hadi inşallah.” diyerek ikna olmuş. Kuzenim, ben otobüse binmeden önce beni arayıp durumu bana anlattığından, ben annemle bu beyaz yalanı sürdürerek konuştum o aradığında. Gideceğimiz yer hakkında yalan söylemek pek de hoş olmasa da annem ve inanış biçimi açısından gerekliydi. “Biliyorum ben biraz,” dedi annem telefonda, “iyi bi yermiş gittiğin yer.”
“Bakacaz.” dedim, sanki silah zoruyla götürüyorlarmış gibi.
“İyi dinle orda söylenenleri, kendi kendine yorum yapma.” diye tembihledi sonra, “Sen bi laftan olmadık bi anlam çıkarırsın, o anlam da bi işe yaramaz, iyi dinle her cümleyi, birçok anlamı vardır belki.”
“Bir cümlenin birden çok anlamı varsa, hiçbir anlamı yoktur, demiş Aristo ama bakacaz anne.” dedim.
“Ali Usta kim?”
“Ali Usta değil, Aristo!”
“O kim?”
“Boş ver anne, hadi kendine iyi bak, ararım ben seni..”

Bir şekilde helallik aldık diye üstünde durmadım annemle ettiğimiz muhabbetin. Ne yapacağımı bilmediğim bi yere, yanağımı avucumun içine alıp kafamı otobüs camına dayayarak gidiyordum. İnsan, hiç bilmediği bi yere ancak kaçarken gider. Amaç kaçmak çünkü, mevcut ortamdan sıyrılıp bir bilinmeyene razı olmak. Neyden kaçıyordum peki ben? Kimden? Kendimden nereye kadar kaçabilirdim ki? Kafamın içindeki cam kırıklarından, içimdeki düş kırıklarından nereye kadar? Bazen sadece gitmek gerekiyordu herhalde. Bazen sadece hiç düşünmeden varmayı değil, gitmeyi kabullenmek. Bazen sadece her şeyi denize ve onun dalgalarına anlatmak. Okyanusun dibindeki en küçük çakıl taşına varana dek.

***

Uyandığımda gelmek üzereydik. Bi su isteyip mal gibi sağıma soluma baktım. Pencereden dışarı baktığımda yağmuru fark ettim. Yazın ortasında hiç bilmediğim bi yere yağmurla beraber denk geldim ve her şeyin düzeleceğini umut ediyorum. Aferin bana! 

Beni, sevmediğim bir şehrin ılık terminalinden alan otobüs, bilmediğim bir şehrin ıslak terminalinde bıraktı gitti. Sabahın çok erken bir saati olduğundan etrafta hiç kimse yoktu. Bi tane minibüs, onun içinde de uyuyan bir şoför dışında, havlamayan bi köpek ve köpekten kaçmayan bir kediden başka. Köpeği havlatmayayım, kediyi korkutmamayım, şoförün de Allah belasını versin diyerek terminalin tuvaletine gittim. Elimi yüzümü yıkayıp, çaycı çorbacı bakındım etrafta ama terminal sanki terk edilmiş gibi. Yılın bu vakti buralardan gidilmeyecek kadar güzel demek ki buralar, diye iyimser düşündüm ama hiç de mi bi gelen yok arkadaş, bu ne böyle! Sallanan bi sandalyede bi ihtiyara denk gelsem de bana, “buraya en son bilmem kaç yılında bi otobüs geldi, o otobüsten de sen indin” dese inanırım. Yağmurun düşmediği kuru bi yer bulup attım çantayı yere, oturdum üstüne. Hayal gücümü severim, beni her yere götürür. Can sıkıntısından onu soktum devreye bu yalnız terminalde:  
Elli yıl önce gelmişmişim ben aslında buraya. Şehirde yapılan enerji seminerlerinden dolayı oluşan enerjiden paralel bir evrene bi kapı açılmışmış mesela. Ben de uyku mahmuru indiğim otobüsten farkına varmadan o kapıdan geçmişmişim. Sonra da geri çıkamamışmışım. O gün bugündür her sabah, elli yıl önceki sabahı tekrar eden bi sabaha uyanıyormuşmuşum. Bu sallanan sandalyede sallanan amcanın durumu da benden daha vahimmişmiş mesela. Benim uyku mahmuru girdiğim kapıdan onu itmişlermişmiş. Huysuzun tekiymiş de bana elli yıldır her sabah aynı şeyleri söylüyormuş da ben inanmıyormuşum da gelip bu kuru yere oturuyormuşum da sonra da aynı ıssızlığa uyanmak için burada uyuyakalıyormuşmuşum..

Havlayan köpeğin sesiyle irkildim. Şoförün kornaya bastığı yöne döndüm. Kediye dikkat etmedim, kaçtı herhalde.
“Kimi bekliyon sen yeğenim?”
“Eşşeğin zikini bekliyom, kimi bekleyecem anasını satiim..” dememek için toparlanıp adamın yanına gittim. Cebimdeki bileti gösterip, “Şu otobüs firmasıyla geldim ben, Bilmem Ne oteline gidecem.” dedim.
“Şu otobüs firmasının servisi benim, şehir merkezine götürecem ben sizi.” dedi şoför.
“Bizi mi? Biz kim? Benden başka inen olmadı ki.”
Yarım saat sonra “Şu” otobüs firmasının bi otobüsü daha gelecekmiş, ondan inenleri de alıp gidecekmişiz. Hava serinmiş, yağmur da yağıyormuş, ne bekliyormuşum sağda solda, geçip minibüste bekleyecekmişim. “Yok yaaa..” demedim tabii, “hallere bak, hallere! Ne bekletiyorsunuz lan beni burada yarım saat?!” niye deyim, “sizle mi uğraşacam ben, binerim bi taksiye giderim.” demeye de gerek yok, sonuçta bilmiyorum buraları, para da yok üstelik o kadar. “Tamam.” dedim, bindim uyku kokan minibüse.

Hiç geçmek bilmeyen yarım saat boyunca minibüsün tavanına düşen yağmur damlalarını dinledim. Bir müddet sonra ninni gibi geliyor zaten. Az önce kaçan kediyi gördüm, çok da uzağa kaçamamış, hatta onu ilk gördüğüm yerdeki mesafeyle şimdi gördüğüm yere kaçarak bile gidilmez. Nedenini bilmesem de kendimden biliyorum kaçmanın ne demek olduğunu; Ankara’dan Yalova’ya kaçılır mesela. Hatta ben kedi olsam… diye saçma sapan düşüncelere dalmak üzereyken “Şu” otobüs firmasının beklenen diğer otobüsü geldi. Beklenen yolcular ivedi bir şekilde yağmur bahane edilerek minibüse bindirildi ve benim sallanan sandalyede oturan huysuz ihtiyara el sallamamla birlikte şehir merkezine doğru harekete geçildi.

Minibüs ilk ışıklarda durduğunda ben, yerime iyice yerleşip merkeze gidene kadar etrafı izleyeyim bari, diye düşündüm. Ama minibüs, ışıkların lehine yanmasıyla birlikte, vitesi daha üçe bile atmadan yaklaşık iki yüz metre sonra müsait bi yerde durdu. Şehir merkezi burasıymış, karşıda şehir içi minibüs durakları varmış, oradan istediğimiz yere gidebilirmişiz. Bilseydim bu kadar kısa mesafe için beklediğimi sallanan sandalyeli huysuz ihtiyarla hiç muhatap olmazdım, yürüyerek de gelirdim ben buraya.

Başka bir minibüse binmek için indim minibüsten. Diğerleri de indi. Aynı yöne doğru fakat farklı istikametlere yeltenerek geçtik karşıya. Önce çay ocağı sandığım, sonra, “Bildiğin kafe lan bu, kocaman bi şey bu, böyle çay ocağı mı olur!” dediğim yere oturmadan önce öğrendim minibüslerin bir saat sonra seferlerine başlayacağını. Bi çay istedim, bi sigara yaktım. Bunu bir saat sonra yirmi dakikayla arayla yaptığımı da fark ettim kafeden kalkarken. Yoksa ne diye üç çay, üç sigara birden içsin insan. Hep zaman geçsin diye. Bu hesaplamalar bizi bi yere götürmeyecek, bizi daha mantıklı harcamalara yönlendirmeyecek, hiç kimse bu hesaplamalar yüzünden gelirinde bir artış olduğunu göremeyecek… bizden sürekli para isteyecekler, biz de sürekli para vermeye devam edecez. Hep zaman geçsin diye. Hep zamanı bitirelim diye veya zamana yetişelim diye. Onların ‘kolaylık’ diyerek bize sattıklarına biz hep ‘masraf’ diyecez. Kimilerimizin hayatını ‘kolaylıklar’ daha da rahat bir hale getirirken, kimilerimizin hayatını bu ‘masraflar’ daha da tüketecek. Bu ironinin farkına hepimiz er ya da geç varacaz. Bir yerlerde zaman geçsin diye beklerken, bir bardak çay ya da bir dal sigara içerken.
Yolları daha çok, bir mahalle sokaklarına benzeyen Yalova’nın bol yeşilli kenarlarını seyrederek gittim Telmal’e. Ege tabiatından bir parça almışlar da Marmara’ya aşılamışlar sanki. İnsanlarındaki asabiyeti görmezden gelirsek Ege gibi Yalova. Yollarını kaplayan ağaçlar, altından geçen herkese selam verir gibi hışırdıyor. Bu ağaçlar güneşe de şemsiye olur, yağmura da. 
Hatta bu ağaçlar seni tanrıların gazabından bile korur, öyle şefkatli.

Az gittim, uz gittim, dere tepe yoktu bu yüzden bi hayli düz gittikten sonra otelin bulunduğu yere geldim. Usta yazarların her türlü bitkiyi ustaca anlatmasını, erguvanları, begonvilleri, sardunyaları, papatyaları her ayrıntısına kadar betimlemesini kıskanmışımdır her zaman. Benim öyle bir yeteneğim yok. Daha doğrusu beyin denen yorgun organ, biraz farklı çalışıyor bende. Çağrışımları farklı bende betimlenebilir her şeyin. Ama dolmuştan inip de otele doğru yürürken gördüğüm manzarayı betimlemek isterdim. Onlarca çeşit çiçek, ağaç, bitki arasında salınırken “begonvillerin kayın ağaçlarına sarılması bana şunu bunu hatırlattı” filan demek isterdim. Ama benim aklıma Atatürk geldi. 1929’da ilk defa Yalova’ya geldiğinde bu Termal denen yerin yeniden inşasını sağlayan Atatürk. Bu kadar uzun, heybetli ağaçların ve etrafında adını bilmediğim çiçeklerin mağrur duruşlarının nedeni Atatürk. Buradaki Millet Çiftliği’nin yapılışı sırasında ikinci katı çıkan ustalar, bir ağacın kendilerine inşaatın yapımında engel olacağını anlamışlar. Ağacı keserek inşaata devam edeceklerini öğrenen Atatürk, inşaatın temelini kaydırmayı daha uygun görmüş. Millet Çiftliği’nden daha çok Yürüyen Köşk olarak bilinmesi bu yüzden buradaki tarihi yapının. Her bir ağaç, çiçek, bitki ve yeşillik o zamandan kalma torpilli kökleriyle dal, budak, filiz vermiş bu bağışlanmanın hatırına sanki. İsimlerini bilsem hepsini tek tek anar, şekillerini tarif ederim ama bilmiyorum. Öğrenmeye de niyetim yok bu saatten sonra. Hepsi de ’insanın boynuna sarılsa bi mahsuru yok’ denecek kadar renkli, neşeli, konuşkan ve hışırtılı şeyler. Yeni uyanmış receptionistten önce, onların karşılaması iyi oldu beni.

“Günaydın. Ankara’dan geldim, seminer için.. rezervasyonum var..” dedim uyku mahmuru Recep’e. Adı bu mu, bilmiyorum ama bütün receptionistlere Recep diyesim var benim. Çok önceleri ben bunların , ‘Receptionizm’ denen bir fikre inan kişiler olduğunu sanırdım. Daha sonra babamla beraber gerçekleştirdiğim ilk Antalya tatilinde böyle olmadığını öğrendim. Ama kendi haklarını korumak için bir dernek ya da sendika filan kursalar, sonu ‘izm’le biten bi adları olmalı. Kendini bir fikre adayan kişi gibi receptionist.

İsim, kimlik, kağıt, imza işlerinden sonra odamın anahtarını aldım. Kısaca tarif edilen yöne doğru ilerleyip asansöre bindim ve çıktım odama. Aslında tarif etmeseler de bulunabilir bir yerde olur hep asansörler: koridorun sonunda solda ya da sağda. Niyeyse. Bazen de ‘asansör tam karşınızda’ derler. Sen tam, ‘Aha! Bu seferki farklı bi yerde, ne güzel!’ diye düşünürken anlarsın ki sen koridorun başındasın.  Haliyle ‘tam karşımda’ olan asansör de yine koridorun sonunda kalmış olur. Hep oradadır. Hiç değişmez. Takmamak lazım bunları aslında ama… ‘Hey kurbanı olduğumun zihni, ben bu düşüncelerle nereye böyle!’ diyerek açtım odanın kapısını. Bavulu bi köşeye atıp balkona çıktım hemen. Asansörle çıkılabilecek yükseklikte bir odaya yerleşmeme rağmen balkona yakın ağaçlar hala benden ve otelden yüksek, ne güzel. Tam karşımda üstünden buharlar çıkan termal havuza baktım. “Su çok güzel gelsene” der gibi yüzüyordu herkes, başta soğuk ama girince alışıyorsun diyemez bu havuzda hiç kimse çünkü daha girmeden alışıyorsun zaten, sıcacık, yeni pişmiş bir çorba gibi ya da demini almış bir bardak çay gibi dumanı üstünde, ılık ılık bi şey karşımda çarşaf gibi dalgalanan. Bacalarından buharlar çıkan hamamların kubbelerine baktım, kuşların sesini dinledim, bir sigara yakıp fotoğrafını çektim gördüklerimin. Ankara’daki tedirginliğim yavaş yavaş kaybolmaya başladı sanki. ‘Buralarda insanın başına ne gelebilir ki’ rehaveti çöktü içime. ‘Ya da zaten ne gelecekse insanın başına böyle bi yerlerde gelsin’ diyesim geldi. İçeri geçip sırt üstü uzandım yatağa. Ellerimi başımın altına alıp tavana baktım yüzümde anlamsız ama belirgin bir sırıtışla. İnsan mutluluğu aradıkça doyumsuz bir kan emiciye dönüşüyor sanki. Aslında mutluluk kendi kendine süzülüyor insanın içine. Sen hayatın boyunca ona buna şuna ota boka sahip olma isteğinle mutluluğun da anlamını değiştirip saçma sapan arzular girdabında boğuyorsun kendini, hiç gerek yok. Mutluluk bu işte şimdi: üstünden buharlar çıkan su, hışırdayan ağaçlar, öten kuşlar, balkon kapısından ılık rüzgar marifetiyle süzülen tül ve tüm bunlardan sebep yüzünde beliren gülümseme. Ötesi yok. Hiç. “Bombok ediyoruz lan hayatımızı, gülmek yakışıyorken yüzümüze, en dandik şeylere kaş çatıyoruz.” dedim kendi kendime, yüksek sesle. İnsan kendini eleştirirken yüksek sesle yapmalı bunu. Başkalarının dedikleri unutulur ama kendi sesini unutmaz insan.

Hafif içim geçmiş o huzurla. Sanırım bir on ya da on beş dakika filan. Oda fiyatına dahil kahvaltıyı hatırladım. Gidip alayım hakkımı diyerek çıktım odadan. Kuzeni aradım kahvaltı salonuna giderken. Yerleştiğimi, buraların çok güzel olduğunu filan söyledim. O da bana kimlerle görüşmem gerektiğini hatırlattı yine. Seminerin nerede yapılacağını, kaldığım otele fazla uzak olmadığını, hemen otelden çıkınca yukarı doğru yürüyerek havuzu geçince karşımdaki kafenin üstünde olduğunu söyledi. Aynur Hanım’ı iki kere anlattı. Daha bi büyüttü benim gözümde. “Odayı arındırıyordur o şimdi,” dedi, “kötü enerjiyi kovuyordur.” Kadının temizlikten anladığı öyle sağı solu süpürmek değil anlaşılan, daha ruhani, daha mistik. Toz almıyor yani, zerreden arındırıyor eşyayı. Tuhaf. Ürkünç de biraz. Görecez bakalım. Etrafı kolaçan ettim kahvaltı salonuna girince, benim gibi kendini meditasyonlara maruz bırakacak gönüllü var mı diye. Onlarca masası olan kahvaltı salonunun birkaç masası doluydu. “Bunlar da mı seminer için geldi ki?” diye düşündüm salatalıkları tabağıma doldururken. “Günaydın” dedi tam arkamda, sonraları adını öğrendiğim ama şimdi unuttuğum kadın. “Taze görünüyor salatalıklar ha?” diye devam etti sonra benim ‘günaydın’ımı arada kaynatarak. “öyle gibi,” dedim, “yarıdan çoğu su netice, en geç bu bayatlıyor sanki tabiatta.” Böyle, kadınlara söylediğim gereksiz bilgilerden bi ansiklopedi filan yapsalar, editörü ben olurum muhakkak. Mis gibi Termal’in sabahında her su birikintisinin üstünden buharlar çıkarken ve hiç tanımadığım bir kadın sırf birine benzediğimden de değil üstelik, öylesine, bana ‘günaydın’ demişken, benim ettiğim lafa bak. Yok salatalığın çoğu su da, en geç o bayatlıyor da falan da filan da… hay o salatalık benim gözüme girse de… neyse.. “Siz de mi seminer için..?” dedi adını niyeyse hatırlayamadığım kadın. “Evet.” dedim, az önce yaptığım gibi gereksiz bir bilgi aktarımı yapmamaya çalışarak. “Şuraya geçelim mi?” dedi, benimle beraber tabağına birkaç parça bi şeyler daha alan kadın. “Ben de bi arkadaşımın tavsiyesiyle geldim,” diye devam etti masaya otururken. “Aynur Hanım’ı öve öve bitiremedi. Çok merak ediyorum, nasıl bi deneyim yaşayacağım acaba?” Ağzımda, etrafındaki etinden ayrılmış zeytinin çekirdeğini tam çıkaracakken konuşma sırasının bana geçmesiyle dişlerimin arasında kalan zeytin çekirdeğini tekrar dişlerimin ardına atıp çıkmasını erteleyerek, “Ven de meğak ediorum” diye bi ses çıkardım. Allah’tan anladı. “Sizin de mi ilk?” diye sordu. Konuşmasam daha iyi diye düşünerek “hı hı..” dedim sadece. O ara bi suskunluk oldu. Konuşmaktan sıkıldığımı filan düşündü herhalde. Ritimsiz çatal bıçak sesleri duyuldu, diğer masalardaki misafirlerin kahkahalarına kulak verildi, çalışan bir personelin gece nöbetten çıktığı öğrenildi… ben de bu arada ağzıma herhangi bir şey atmıyorum ki konuşma sırası bana geçerse cümle kurabileyim diye. “Bu arada…” diyerek tokalaşmak için elini uzattı, şimdi adını niye hatırlamıyorum lan ben, dediğim kadın adını söyleyerek. Ağzım boş ya benim de rahatlıkla söyledim adımı elini sıkarken. Ama bu seferde benim elime bulaşan yumurta sarısını, tokalaşırken kadının eline bulaştırdım. Böyle küçücük bi şey ama bulaştı işte. ‘Lan,’ dedim içimden, ‘illa bi şekilde rezil edecen kendini, nasıl bi adamsın oğlum sen?’ “Önemli değil,” dedi gülümseyerek, benim mal gibi kadının eline bakarak yumurta sarısına dikkatini çektiğim kadın. Hoşlanmış olsam kadından, hoşlandığım için elim ayağım birbirine karışıyor, derim, öyle bi şey de yok. Oksijen mi çarptı ne, anlamadım ki. ‘Bi de üstüne çay filan dökersek, tam olacak, sıvayacaz iyice’ diye düşünürken dedim zaten, “Çay alacam ben, ister misiniz siz de?” diye sorduğunda, “Yok, ben şey alacam, kahve.” diye.

“Bi sigara da ben alabilir miyim?” dedi, kahvemi alıp masaya döndüğümde çayını yudumlarken benim yaktığım sigarayı göstererek. “ha, tabi, kusura bakmayın, ikram etmeliydim, dangalaklık işt… şey… dalgınlık işte..” dedim paketi uzatırken. Gülümsedi yine sigarayı alırken, “önemli değil” dedi yine, yine suskunluk oldu, yine çatal bıçak sesleri geldi, yine o suskunluğu o bozdu:
“Danışmaya uğradınız mı buraya gelirken?”     
“Yoo, uğramadım, ne danışacaz ki?”
Güldü. “Bi şey danışmak için değil,” dedi, “seminer nerede olacakmış, onu öğrenmek için.”
Kuzenimle konuştuğumu, şu ilerideki kafenin üstünde bir yer varmış, orada yapılacağını söyledim.
“Ha tamam o zaman, biliyorum ben orayı.” dedi. Birkaç fırt daha çekip ziyan ederek söndürürken sigarasını, “Ben bi odama gideyim hazırlanayım, o zaman orada görüşürüz.”
“Görüşürüz.” dedim, “Ben de kalkarım birazdan.”

Bir fincan daha kahve doldurdum kendime. Bir sigara daha yaktım. Kafamı biraz toparlamaya çalıştım. Kuşların seslerini dinledim. Diğer masalardaki sürekli gülen insanlara baktım. Sonra da bu yaptıklarımın tersini yaptım: doldurduğum fincandaki kahveyi içerek fincanı boşaltım. Yaktığım sigarayı bitirerek söndürdüm. Toparlamaya çalıştığım kafam yine cam kırıklarıyla doldu. Kuşların seslerini duymazdan geldim. Masalardakilerin ne yaptığını umursamadım. Ayağa kalkıp toplarken masanın üstündeki sigaramı ve çakmağımı, “beklemenin bi alemi yok, gidelim görelim neler olacak.” dedim. Havuzu geçince karşımda kalan kafenin üstündeki yere giderken, “Hayatımızı bekleyişten bekleyişe tüketiyor ve hepimiz acı içinde ölüyoruz.” diyen Camus’e inat, “Elbet ölecem de ama öyle acı içinde değil Camus efendi!” dedim, en kararlı ruh halimle, “Hadi bakalım!”

 1.  Gün

Büyük, kocaman bir çınar ağacının arkasına konuşlandırılmış Ege beyazı bir konak. Seminerin düzenleneceği bu konağın mavisi eksik sadece. Pencere kenarlarını en azından, maviye boyasalarmış, güzel olurmuş. Ama onlar varaklı cam koymayı tercih etmişler maviye boyamadıkları pencerelere. Konağın önünde devasa bir çınar ağacı. Hatta heybeti öyle büyük ki bırakın konağı, sanırım şehri bu çınar ağacının etrafına kurmuşlar. Ağaç, o iri dallarıyla sanki o konağı orada korumak için var. Gövdesi, yaprakları, aşınan topraktan görünen kökleri, dalları, budakları… her biri kocaman bir ülke gibi. Ağacın etrafını avlu haline getirmişler. Bu avludan başka konağın iki yanındaki merdivenlerden de üst kattaki avlumsu asma kata çıkılıyor. Konağın girişini de o avlumsu asma kata yapmışlar. Çınar ağacının heybetini seyrede seyrede çıktım yandaki merdivenden konağa. Benden önce birkaç kişi gelmiş laflıyorlar kendi aralarında. Onların yanından geçip asma kattan bir kez daha hayranlıkla seyrettim çınar ağacını. Hafif hafif esen ılık rüzgarın yapraklarını hışırdatmasını dinledim. Buradan bakınca şimdi bu güzel ağaç, sanki bütün ülkeyi koruyor. Atatürk’ün şımarttığı filizler nasıl da hakkını vermişler egemenliğin. Özgürlük böyle bir şey demek ki; böyle kocaman, köklü, özgüven abidesi ve hışırtılı bi şey. Seyrettiğim bir filmde duymuştum. Bir baba, kızına ağaçları anlatıyordu: “Her ağaç, yaşayan bir insanın ruh ikizidir.” Benim ruh ikizimin bu olması temennisiyle ‘Beni senin karşılaman iyi oldu.’ dedim gülümseyerek içimden, ‘Sanırım doğru yoldayız.’

Kapıdan bekleyen organizasyon elemanlarına kendimi tanıttım. İçeri buyur ettiler. Kapının önü ayakkabılarla dolmuş ama ayakkabıların içinde insan yok. Merdivenleri çıkarken gördüğüm kalabalık kadar bi o kadar da içeride var anlaşılan. Küçükken gittiğim tedirgin Cuma namazlarını hatırlayarak çıkardım ayakkabıları içeri girerken, ‘Çalmasalar bari lan ayakkabıları. Ta buradan Ankara’ya nasıl gideriz yoksa!’

“Ayakkabıları bi yere koysak bari?” dedim az önce tanıştığım organizasyon elemanına,”Çalmazlar di mi?”
“Yok yok…” dedi gülerek, “bi şey olmaz.” O gülünce ben de güldüm. En azından ciddi olduğumu anlamadı, şaka yapıyorum sandı.

Ayakkabıları ve elemanı kaderiyle baş başa bırakıp geçtim her iki yanında da varaklı pencereler olan yüksek kapıdan. Ben, ne göreceğimi bilmiyordum ama bunu da göreceğimi zannetmiyordum: cami gibi bi yer burası. Yerdeki bütün odayı kaplayan kocaman halının etrafına dizilen sandalyeler secde etmeni engelliyor sadece, o kadar. Sandalyeler birbirine bakacak şekilde, yan yana ve kare oluşturacak şeklinde dizilmiş. Her sandalyenin altında da bir şişe su. Odanın sağında ve solunda kalan duvarlarda asılı iki büyük ayna ve odanın karşısında kalan duvardaki pencereden de konağın arkasında kalan orman görünüyor. Ama orman, bir manzara gibi değil, hemen pencerenin dibinde başlıyor. Öyle ki palamudunu ağzından düşüren bir sincap, o telaşla atlasa peşinden palamudun, içeri girer yanlışlıkla, o kadar yakın. Aynaların arasına geçip oluşacak sonsuzluk halimi merak ettim. Borges adlı, huysuz ihtiyar görünümlü edebiyatçı geldi birden aklıma. Labirentleri ve aynaları, daha doğrusu o imgeleri kullanarak bir insan zihninde, dolayısıyla da kendi zihninde, nasıl ilerlediği geldi. Kendimi onunla aynı yolculuğa çıkmış gibi hissettim bir an. Giriş kapısının sağında üzerinde çay makinesi, peçeteler, kuruyemişler, tatlılar, bardaklar, hurmalar  ve türlü atıştırmalıklar olan bir masa görünce vazgeçtim Borges’i irdelemekten. Sol yanında ise o bana gönderilen ne idüğü belirsiz spreyler ve kitaplar. Odanın ortası boş bırakılmış. Sadece tam ortaya mumlu, çiçekli, perdeli bir alengir konmuş. Katılımcıların adının yazdığı yaka kartları da o alengirin etrafına serpiştirilmiş. İçeri giren herkes isminin yazılı olduğu yaka kartını yerden alıyor. Bir nevi en baştan başlıyor yani herkes kendini düzeltmeye. Bu zaman kadar değer vermediği, istemeden de olsa gücendirip yerlere serdiği ismini yerden kaldırıp gönlünün en kalp köşesine asıyor. Ben pantolonun kemerine taktım tabii ama bunun konuyla alakası yok. Tamamen kişisel tercihim bu benim.

Herkesin istediği sandalyeye oturabildiğini gözlemledikten sonra ben de bir sandalye seçip oturdum. Aynalardan kendimi görmediğime sevindim. Çünkü aynalar çok büyük ve birbirlerine baktıkları için içten içe daha da büyüyerek çoğalıyorlar. Hiç bitmeyen bi yol gibi olmuşlar öyle karşılıklı. Kendilerinde olmayan bir gerçekliği sonsuza sayıda gösterebilme durumu var onların karşı karşıya geldiklerinde. Ama yine de onların arasındaki sonsuzluk halimi merak etmekten alı koyamadım kendimi. Zamanında okuduğum Borges öykülerinden olsa gerek, hala zihnimin labirentlerinde geziniyor huysuz ihtiyar. Sandalyemin altındaki su şişesini alıp bir yudum içtim. İçeri yayılan dingin müziğe kulak verdim. Sadece bu iki şey bile, ayna ile su bile, dünyada pek de fazla bir şeylere ihtiyacın olmadığını hatırlatıyor sana: kendin ve yaşam kaynağın. Yeter herhalde. Yetmeli.

Herkesin geldiğini ve yerini aldığını gören organizasyon elemanları odanın kapısını ve kapının üzerindeki perdeyi kapatıp onlar da yerlerini alıyorlar. Aynur Hanım, kendisinin Aynur Hanım olduğunu söyleyene kadar o kadar da Aynur Hanım gibi görünmüyor. Sade, sıradan, küçücük bi şey. Gözümde büyüttüğümden daha çok, gözümün önünden ayırsam kaybederim gibi bir minyon kadın Aynur Hanım. Konuşmasına su ile başlıyor. İçerek değil ama, özelliklerini anlatarak. Ses tonu rahatlatıcı, tatlı, yumuşak ve yeni yıkanmış bir nevresim takımı gibi. Pet şişedeki suyu ab-ı hayat gibi anlatıyor. Yağmurlu havada su içirme yeteneği var, onu anladım. Niye bu ülkedeyim? Niye bu anne-babaya sahibim? Niye şunu bunu yapıyorum da onu bunu yapmıyorum ya da niye şunlar bunlar benim başıma geliyor da onlar bunlar başımdan öte bir yerlerde başka insanları mutlu ediyor? gibi bu zamana kadar merak ettiğim soru ve sorunlarla devam ediyor konuşması. Herkes cevapları biliyor gibi bakıyor Aynur Hanım’ın yüzüne onu dinlerken. Belli ki bi ben bilmiyorum. Neyse, en azından neyi öğreneceğimi biliyorum artık, bu iyi bi şey. İkili piramitten bahsediyor sonra: “Elinizde bir üçgen olduğunu düşünün…” diyor, “bunlardan birinin ucu size dönük, diğerinin ucuysa karşıya dönük olsun. Şimdi bunları birbirlerine birleştirin. Baklava gibi bir şekil oldu elinizde. Şimdi de bunun üç boyutlu olduğunu düşünün. Biz kendimizi ve enerjisine ihtiyaç  duyduğumuz ya da enerjisinden kurtulmak istediğimiz her şeyi bu ikili piramitlerin içine koyacaz. Ve dört yüce varlığımızdan yardım isteyecez. Bu dört yüce varlığı siz belirleyeceksiniz. Herhangi bir dini ifade de olabilir, tamamen dinden bağımsız bir şeyler de olabilir. Neyin size güç ve ilham verdiğini deneyimleyin ve onları seçin.”

Yaratılan ve yaratılacak olan, ya da kendiliğinden diyelim, olmuş ve olacak olan her güzel şey beni etkileme kudretine sahip. Eminim insanlığın çoğu da aynı dertten muzdarip. Çünkü hayatın anlamı mevzusuna girdi girecek olan Aynur Hanım’ın yanındaki şu kızın gözleri, yaşayan başka hiçbir canlıda yok. Onun derdi ne ki? Sıkıntısı? İç huzursuzluğu? Oturma düzeninde bulunduğum konum, sandalyelerden oluşan kare yapının köşesi. Aynur Hanım’ın tam karşısı değil de Aynur Hanım’a göre kendisinin sağ karşı köşesi. Amaç, her söyleneni direkt benimsemeden, etki altına girmeden analitik düşünceyi kullanmak. Aynur Hanım, sorgulamam gereken bir cümle kurmadı daha. Ama ben bu kızın gözlerinde kaybolduğum müddetçe sorgulamam gereken kocaman bir hayat varmış gibi geliyor. Şimdi ölsem, şimdi gitsem hesap vereceğim, o olduğuna inanılan ahir zamana, tanrıya tek bir şey sormak isterdim: bu güzel gözleri bu zamana kadar benden esirgeyerek benim hayatımda neyin hayırlı gitmesini sağladın? Neydi yani bu kızın gözlerinden beni alıkoyan daha hayırlı bi sebep? Hayır, verdiğin hayata şöyle bir bakıyorum, ki az çok sen de biliyorsun, bi bok yok. Neyse, vardır bi bildiğin. Varsın. Ki bu gözler, olmana sebep.

Kahvaltıda bana sebepsiz yere günaydın diyen kadın paldır küldür girerken içeri, Aynur Hanım da o sırada kırk dakika mola vereceğimizi söylüyordu. 
  
“Özür dilerim hocam yaa…” dedi Aynur Hanım’a, “bi telefon görüşmesi yapmam gerekiyordu da o da uzadı.”

“Rica ederim.” dedi Aynur Hanım, gülümseyerek ve sanki böyle bir durumun olacağını önceden biliyormuşçasına bir sakinlikle, “İkinci seansta katılırsın bize.”

Mola verilmesiyle sandalyelerinden ayaklanan iç huzurdan yoksun topluluk, kapının sağında kalan abur cubur masasına yönelmeye başladıklarında ben de kırk dakikalık molanın “kırk”lık kısmına takılıp kalmıştım oturdum yerde. Kırk, anlamlı bir sayı. Hazmetme, olgunlaşma süresi. Peygamberlerin, ya da önemli insanların diyelim, tercih ettiği bi zaman dilimi: 40 yıl, 40 gün, 40'ta 1 gibi... umarım bilinçli yapılmıştır. Bana sebepsiz yere günaydın diyen ve seminerin ilk seansına geç kalan kadının yerdeki o mumlu-tüllü alengirden adının yazılı olduğu yaka kartını aldığını görünce dağıldı kırk sayısı hakkında düşündüklerim. İlk önce Aynur Hanım’ın sanki böyle bir durumun olacağını önceden biliyormuşçasına bu kadının geç kalmasını sakin karşılamasına bir anlam verdim sonra da kalkıp ben de abur cubur masasına yöneldim. “Yaka kartını almayan bi bu dingil vardı tabii, biliyordu Aynur Hanım bir kişinin gelmediğini, o yüzden şaşırmadı.” diye düşünerek elime aldığım kağıt tabağa bir iki incir, fındık, fıstık, bisküvi filan doldurdum. Bir bardak da çay alıp avlumsu yere çıkmak üzere kapıya yöneldim. Ayakkabıların bıraktığım yerde durduğunu görünce sevindim. Sanki yeni almış gibi bir heyecanla giydim onları. Artık çalınmayacaklarına emin olmanın rahatlığıyla avlumsu yere çıktım. İçeriden çıkan huzursuzlar boş masa ve sandalyeleri kapmışlar bile dışarıdaki. Asma katın geniş olan korkuluklarına elimdekileri bırakarak bi sigara yaktım ve aldığım abur cuburları birer ikişer atarken ağzıma, “bu ikili piramit de neyin nesi ki?” diye düşünmeye başladım. “Derdi kederi bunun içine koyacaz da ne olacak ki?”

Gözleri güzel kıza bakındım. Acaba o da biz dünyalılar gibi fındık, fıstık filan yiyor mu ki böylesi anlamlı kırk dakikalık molalarda? Melekler formunu nasıl korur ki? Kanatları gökyüzünde süzülmesine sebepken, uçmadığı zamanlarda ağır gelir mi ki omuzlarına? Öyle güzel gözleri o surata kondurabilmesi için tanrı neyden ilham almış olabilir ki? Sırat’tan beraber geçerken tüm günahlarının ağırlığını üzerinden üzerime almak ne demek, halı sererim ki ben onun geçeceği Sırat Köprüsü’ne. Göremedim. Çıkmadı herhalde içeriden dışarıya. Devasa gövdesiyle şehri ve ülkeyi koruduğuna inandığım çınar ağacının dallarını incelemeye koyuldum çayımdan ve sigaramdan birer fırt alırken.

“Ay sorma, kapatmadı telefonu iki saat salak herif.” dedi arkamdan adını şimdi bir türlü hatırlamadığım ve insanlara sebepsiz günaydın diyen kadın. “Sormadım ki” dedim, bakışlarımı çınar ağacının gövdesinden ayırmadan. Kısa bir süre bana doğru şaşkın baktığını fark edince döndüm ona doğru gülümseyerek. Bir bardak çay almış, diğer elinde de sigarasıyla gülümsedi bana o da. “Neler anlattı Aynur Hanım?” dedi, “İçeride birkaç kişiye sordum, ikili piramit filan dediler ama anlamadım.” Kafamda biriken cam kırıklarının dağılmasını istediğimden ya da yabancı olduğum şu ortamı kendi adıma biraz ısıtmak istediğimden olsa gerek, “Neyini anlamadın ki?” diyerek başladım muzipliğe:

“Bu piramitler yok mu? Hani uzaylılar mı yaptı yoksa insanoğlu kendi başına mı yaptı bir türlü anlaşılamayan ve bana göre aslında hepsinin de birer yalandan ibaret olduğunu düşündüğüm?”
“Eee?” dedi merakla.
“İşte onları TOKİ yapmış.” dedim kendimi tutamayıp gülerek.

İlk iki saniye anlamadı. Sonraki iki saniyede de anlayınca gülmekten kızamadı kendisini alay konusu yaptığıma. Daha sonra birkaç saniye de beraber güldük. Sonra ben gülmeyi bırakırken o başta kaybettiği iki saniye kadar daha güldü. Ve finalde ikimiz de eşit sürede gülüştük. Ama bu gülüşmenin gidişatını kafamda bu şekilde betimlediğimi anlatmadım ona. Yeni bir şaşkınlığa sebep olmamak için. Çünkü insanları bir defa şaşırttığında seni neşeli buluyorlar. Sürekli şaşırtırsan sana deli diyorlar. Zamanla alışınca da aslında deli olmadığını, yaşam tarzının bu olduğunu sanıyorlar. İşin ilginç tarafı ben hep bu ayrıntıları kafamda betimleyerek yaşıyorum ki Oğuz Atay’ın “Kafamın içi cam kırıklarıyla dolu Olric.” demesini sanırım bu dünyada sadece ben anlıyorum. Keyifli ama zor bi şey bu. Tavsiye etmiyorum.

Ne kadar gülüştüysek artık, zaman su gibi geçmiş. Kırk dakikanın bittiğini söylenince tekrar içeri girmek üzere ayrıldık birbirimizden. Gözlerine hayran olduğum yine yok etrafta. İçeri mi girdi ki? hiç mi içeriden çıkmadı ki? Beni telkin etmene gerek Aynur Hanım! Ben bu gözlerde telkinsiz de kaybolurum! Ayakkabıları umursamadım içeri girerken. Eminim artık, çalmazlar. Herkesin toparlanmasını bekleyen Aynur Hanım, ayaklarının altına aldığı mindere basarak dingin oturuyor sandalyesinde. Önceleri ayakları üşüyor herhalde ki onun için koyuyor minderi ayaklarının altına diye düşünmüştüm ama sonra anladım; sandalyeye oturunca ayakları yere değmiyor. Otuz beş yaşını çoktan geçmiş bir kadın için bu dünyadaki sandalyeler haddinden fazla büyük. Gözleri etrafta üstünden buharlar yükselerek akan şifalı sulardan daha ılık kızı, sırtından tanıdım bu sefer. Diğerleri gibi yerdeki o alengirli şeyin yanına elindeki zarfı bırakıp yerine geçiyordu. Bana da o, günlerce ne dilesem diye düşündüğüm dileklerimi yere, mumların yanına koymamı söylediler. Herkesin özene bezene hazırladığı zarfların yanında benim pantolonumun arka ceninden çıkardığım zarf biraz ezik büzük, kırışık kaldı ama ne yapalım, oldu bi kere. “Lan…” dedim, kendime kızarak, “millet nasıl da değer veriyor dileklerine, senin yaptığına bak.” Yere bırakınca düzelttim biraz zarfı. Elimle şöyle bi bastırdım filan ama yok, “neyse..” deyip geçtim oturdum yerime. “Kırışık da olsa sen yine benim ‘Dünde edindiğim tecrübeler bilge kılarken beni, bu bilgelik kibirden uzak tutsun bugünde. Ve yarınım bu dengede aydınlansın.’ dileğimi kabul et, şekilci olmana gerek yok, niyet temiz.” diye geçirdim aklımdan. “Ha bi de…” diye ekledim iç sesimle, az önce sırtından tanıdığım kızın gözleriyle çarpışınca gözlerim, “Israrcı değilim ama şu kızın gözlerini taşıyan bünyeyi de bana emanet et, duymazlıktan gelmene yok, dedik ya, niyetimiz temiz.”

İkinci seansa başladığımızı belirtir bir şekilde müziği açıp gözlerini kapatarak başını önüne eğdi Aynur Hanım. Müziğin sesi biraz yüksek gibi, diye düşündüm birinci seanstan ikinci seansa geçerken etraftaki değişiklikleri inceleyerek: Sandalyelerin altındaki sular yenileriyle değiştirilmiş, masadaki atıştırmalıklar tazelenmiş ve yerleri değiştirilmiş, çay makinesindeki çay tazelenmiş, incir tabağının masadaki konumu, bilinmeyen bir nedenle benim oturma düzenindeki konumumla aynı yörüngeye yerleştirilmiş. Çok mu aldım acaba bir seferde? Adı üzerinde, atıştırmalık, ne diye tepeleme doldurdun ki tabağı hayvan herif? Bereketli meyve olarak rivayet edilse de çekirdeği, boş konuşmanın hacmini belirlediğinden kestim iç sesimle incir çekirdeğini doldurmayan muhabbetimi. Gözlerini açarken başını hafifçe yukarı kaldırdı Aynur Hanım. Şöyle bir etrafına bakarak herkesin hazır olduğunu düşündü. “Benim her söylediğimi takip etmenize gerek yok.” dedi, “ruhunuza izin verin, sizi nereye götürüyorsa oraya gidin.” Müziğin sesini biraz kıstı, böyle daha iyi. “Şimdi yavaş yavaş kapayın göz kapaklarınızı, müziğe kulak verin, serbest bırakın ruhunuzu ve peşinden onu takip edin.” İnsanın kılcal damarlarına işler mi bi müzik, işlermiş. Çalan öyle bi şey ki her zerrende hissediyorsun melodiyi. “Müzik iyi de hacı, göz kapaklarımızı yavaş yavaş nasıl kapatacaz anlamadım ki! Zaten iki kapağın arası bir santim, onu da böyle yavaş yavaş…” diye düşünürken kapanıyor gözlerim. O tılsımlı gözler de kapattı mı ki kapaklarını, baksam mı ki? “Aman neyse, herkesin ruhu kendine.” Kafamda oynaşan iki sinek dışında konsantremi bozan bi şey yok, bir müddet sonra tamamen izole edebiliyorum kendimi dış dünyadan. Uyuyorum.

Görmem gereken ne idi bilmiyorum ama ben sadece önümde upuzun uzanan bir sahil gördüm. “Gel!” der gibi dalgalanan, Attila İlhan’ın ‘çarşaf gibi’ diye bahsettiği bir denizin sahili. Sahili ve sahile vuran hışırtılı dalgaları seyrettim bir müddet. Benden başka kimse yok. Ya ben erken gelmişim o sahile ya da herkes bir yerlere gitmiş de bir ben kalmışım o sahilde gibi bir his var içimde. Hem bekleyiş hem de terk edilmişlik duygusu bakışlarımla çözmeye çalıştığım sanki. Denizin ufukta masmavi gökyüzüyle buluştuğu yere bakarken uyanıyorum. Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum ama benden önce uyananların yavaş yavaş kendine geldiklerini görüyorum. Kapının solunda kalan masanın üzerindeki tarot kartlarına benzeyen kartlardan çekiyor insanlar rast gele. Bu kartlar onlara hangi spreye ihtiyacı olduğunu söylüyormuş. Çektikleri karta göre fısır fısır sıkıyorlar spreylerden. Ben bulaşmıyorum o masaya. Zaten spreye de uyuz oldum; içsen bile kafa yapmıyor, dandik. Diğer, atıştırmalıkların olduğu masaya bakıyorum. İnsanlar, çaydı, kahveydi, şuydu buydu yiyip içiyorlar. İncir yiyen yok, iyi, hepsi benim! Gözleri güzel olmayan başka bir kız Aynur Hanım’ın yanında ağlıyor. Ama böyle hüngür hüngür değil de için için, ılık ılık. Aynur Hanım saçlarını okşarken kızın, bir yandan da bi şeyler mırıldanıyor kıza, duyamıyorum, önemsemiyorum da. Dışarıda yağmur yağıyor, canım sigara içmek istiyor ve az önce rüyamda gördüğüm o sahilse flu bir edayla kayboluyordu gözlerimin önünden. Kalkıp canımın istediklerini yaptıktan sonra arkasından da tuvalete gittim. “Çişim gelmiş demek ki…” diye düşündüm, “o kadar deniz derya görünce…” başka nasıl yorumlamalı bilemedim.  Döndüğümde meditasyon evresinden çıkanlar bir bir toplanmaya başlamışlar avlumsu asma katta. İçeri girip incir ve diğer atıştırmalıklardan bi tabak yapıp kendime bi de kahve aldım. Dışarı çıkarken “Siz kullanmıyor musunuz sprey, rahatlarsınız?” dedi organizasyonda görevli bi kadın. “Yok.” dedim, “Ben onu sıktıkça sıkılıyorum. Bana ters mi tepiyor ne, anlamadım.”
“Doğru. Bazen de gerilimi artırdığı görülüyor bunların. Ama bu da her şeyin uzun vadede düzeleceğine delalet.” dedi.
“Uzun vadedir bir iç huzursuzluğum var zaten,” dedim, “bana kısa vadeli bi şeyler lazım beni kendime getirecek.”
“Siz bilirsiniz.” diyerek ve gülümseyerek ayrıldı yanımdan.

Sebepsiz yere günaydın diyen kadın diğerleriyle konuşa dursun, ben boş bi masaya geçip oturdum. Sonraki seansın ne zaman başlayacağını bilmediğimden hızlıca attım ağzıma incirleri ve diğer incir olamayan şeyleri. Herkes içeri, deseler bile girmem içeri bi sigara içmeden. Kendimi şehirler arası otobüste mola yerine ne zaman geldiğini bilemeyen yolcu gibi hissettim. Derin bi nefes aldım sigaradan. Zihnim açıldı koca bir yudum da kahveden alınca. İri çınarın yalpaklarında pıtırdayan yağmuru dinlerken notlar aldım kendimce. Yağmur yağmasaydı iyiydi, düşündüm. “Kızın adını hala öğrenemedim albayım. Ne yapayım albayım, cami gibi oda, okunmuyor ki yakasındaki kart! 

Yakasından tutup da öğrenemem ki adını albayım, du bakalım, bulacaz bi yol. ” diye yazarken hikmetinden sual olunmaz Hikmet edasıyla, “İclal!” diye seslendi biri içeri doğru. Gayri ihtiyari çevirdim kafamı sesin geldiği yöne. Daha sonra da içeri tarafa. Benim gözlerine hayran olduğumunun adıymış İclal. Demek ki buralarda ne dilesek oluyor, diye sevindim birden. “İclal mi yoksa İjlal mi acaba?” diye düşünürken kapıdan gözlerini ve kafasını uzatan İclal’in yaka kartına baktım dikkatlice. Hatta o kadar dikkatlice baktım ki tedirgin oldu İclal, dekoltesini kapattı bir eliyle. Kızla daha tanışamadan sapık olduğumu düşünmese bari. “İclal’miş albayım : ) : ) “ diye yazdım notlarımın arasına, güzel gözlü kız manasına gelen “gügök” ifadesini kullanmadan. Zaten niye adını bilmediği bir kıza gügök der ki bi insan, İclal iyi, gügök ne öyle, sütlü Nuriye gibi.

O sevinçle içeri girdim bi müddet sonra diğerleriyle birlikte. İclal, daha önceki seanslarda nereye oturduysa yine orada. Gülümseyerek başımla selamladım İclal’i. O da beni selamladı. Sanki az önce adını ben kendisine sordum da öğrendim gibi bir rahatlık bendeki, niyeyse? Sandalye üzerinde rahat edemeyenler yere uzanmışlar. Cami gibi oda mülteci kampına dönmüş. Onun bunun üzerinden atlayıp geçtim kendi sandalyeme. Uzanmadım ben yere, böylesi daha iyi. Kısa bir süre daha oturduğum yerden bakıp İclal’in gözlerine, müziğin ve Aynur Hanım’ın sesine bıraktım kendimi daha sonra. Beyaz bir ışığı takip etmemizi istedi Aynur Hanım. Ben duvara filan yansıttılar sanarak etrafıma bakarken, “Her şey içimizde, zihnimizde.” demesiyle anladım hayali bir ışık peşinde olduğumuzu. “Bizi ruhumuz götürüyor gitmek istediğimiz yerlere.” diye devam etti Aynur Hanım:

“Işığı takip edin, konsantre olun ve ışığın size açtığı yolda ilerleyin. Ruhunuzu serbest bırakın, hafifleyin ve özgürlüğü hissedin. Bir tüy kadar hafif olduğunuzu hayal edin. ”

Yarım saat kadar sürdü bu atraksiyon da. Uyumadım bu sefer. Diğerleri uyudu ama yine. Sonra yine uyandılar, tekrar kart çektiler, tekrar sprey sıktılar, tekrar çay-kahve içip bir şeyler atıştırdılar, tekrar incir yemediler ve tekrar dışarı çıkıp birbirleriyle konuşmaya başladılar. Huzursuz hissettim ben kendimi bu seansın sonunda. Bir önceki sahil rehaveti yoktu içimde seans bitiminde. Yorgun düştüm hatta, kalkıp dışarı bile çıkasım gelmedi. Bu beyaz ışık olayı mı yaramadı bana anlamadım. Bu ülkede özgürlüğün hayalini bile kurmak yoruyor insanı demek ki. Uzunca bir mola verdiğini söyledi Aynur Hanım. Yemekti, havuzdu, hamamdı her türlü aktiviteden yararlanmamızı rica etti. Bunlar bizi daha dingin kılacakmış. Daha dingin! Yani kafamdaki cam kırıklarını mı yontacak? Yoksa onları tuz ile buz mu edecek? İnanmıyorum hiçbir insanın kafasındaki cam kırıklarının tuz ile buz olacağına. Yontulur belki, törpülenir biraz. Eskisi gibi batmaz böylelikle hatıralar ama öyle un ufak olup da kaybolmaz hiçbir camdan anı. O hatıraları bok var gibi kendimiz sivriltiyoruz kafamızda. Onca düzenbazlığı unutan bu zihin, atamıyor onları bir türlü aklından. Sevmiyorum hatırlamayı artık eskisi gibi. Bir tek anne sütünün tadını hatırlamalı insan; çiğ süt emdiğinin farkında olduğunu unutmamalı.

Biraz kendime geleyim o halde, diye düşündüm. Dışarı çıktım. Avlumsu asma katın her iki yanından inen merdivenlerden orman tarafına en yakın olanından indim ağır ağır. Her adımda gıcırdaması ne güzel basamakların. Her adımı bir maziye çevirmesi. Korkulukların beyaz olması, dev çınarın dallarındaki yaprakların her adımında seni serinletmesi, ormanın tüm yeşilliğiyle seni bağrına çağırması… ne güzel.

Hediyelik eşya satan dükkanları geçtim. Büyük bir kazanda çorba kaynıyor sanki diye düşündüğüm havuzun yanına geldim. Şezlonglarına sere serpe uzanmış insancıklara baktım. Seminere katılanlardan birkaç kişi de orada. Lan, ne ara geldiniz? Ne ara dertleştiniz kendinizle? Benden çok uyudunuz içeride, hiç mi durum değerlendirmesi yapmadınız? Anca yüzelim di mi derdiniz? Sorunları bi çözelim, iç huzura bi erelim derdi bir bana ait bu canına yandığımın termalinde! “Vicdansızlara bak!” diye söylenerek  hamamların olduğu yöne doğru yürüdüm. Kubbelerindeki mimariye baktım. Anlamasam da mimariden, herhangi bir kusurun göze batmasını engelleyecek bir çabada yapıldığı aşikar. Şimdikiler duşa kabini bile onarmaktan aciz, adamlar neler yapmış yoklukta şuna bak. Kadın erkek beraber girilebiliyormuş hamama. Girilmeyen hamamlar da varmış civarda ama en iyi hamam, bu unisex olanıymış. Kadının olduğu her yer güzel tabii. Her yer steril, her yer terbiyeli, her yer edepli, her yer Taksim, her yer direniş!

Meditasyona maruz kaldığımız konağın ardında kalan ormana doğru yöneldim. İstanbul’dan ya da İstanbul’a en yakın yerlerden ve hatta Yalova’nın da içinden buraları ziyarete gelenlerle dolu her yer. Çok kalabalık değil ama yine de teneffüse çıkmış bir öğrenci topluluğunun cırlak yankıması var etrafta. Bir de çokça Arap var. Irkçı değilimdir de bu Arap milletini, bir İsveçliyi sevdiğim kadar sevemedim bir türlü. Hep bi böyle bir Lawrence kurnazlığıyla yaşıyorlarmış gibi. İngilizlerce aldatılan çakallar, hırsını, İngiliz olmayan herkesten alacaklarmış gibi. Çok fazla varlar etrafta. Bütün orta doğu burada teneffüse çıkmış sanki. Su için buraya gelmişler. Öyle dedi, bağı bahçeyi süpüren bir görevliye, “Amca bu kadar Arap orta doğuda yok, dertlerine bunların da yığılmışlar buraya?” diye sorduğumda. “Demek ki…” dedim, “zemzem dedikleri o kadar da şifalı değilmiş, buraya geldiklerine göre?” Amca gülmedi. Gülmüyorlar genelde zaten bizimkiler böylesi konularda şaka yaptığın zaman. Onlar Araplardan daha da ciddiye alıyorlar, Arapların bile inanmakta zorlandığı abidik gubidik safsataları.

Mide suyu, göz suyu, ayak kürü, Valide Sultan Hamamı falan filan, bi sürü şifalı akıntı var. Her yerden fokur fokur sağlık fışkırıyor. En gerekli, en ihtiyaç duyulası yerlere yerleştirilmiş ormanın içinde banklar. Bir sonrakinde otururum, hatta diğerine oturayım, dur olmadı şuraya da bakayım da orada oturayım derken geziveriyorsun kocaman alanı. Bitmiyor öyle hemen ama daha da görmeyi gerektiren bir şey kalmamış gibi geliyor insana. İnsana iyi geliyor, yeşil, doğa, ağaç, su ve bunlardan faydalanırken tabiata da bir faydası olduğuna inandığım börtü böcek. İnsan olana başka ne lazım ki zaten? LCD tv’nin canı cehenneme şu görkemli çınar ağacının seyri varken. Ya da en kristallisinden bir avize ne kadar aydınlatabilir ki şu güzelim güneşin ışıttığı kadar ortalığı? Güzel şeyler bunlar, insanlar kötü sadece.

Bi sigara yaktım, karşıma çıkan ilk banka oturup derin bir nefes çektim içime. Ne buraya gelmeden önce maddeye göz diken hırsız ne de maddeye tapan Ankara topluluğu, hiçbiri de umurumda olmadı bir an. İyi mi geliyor ne bu meditasyonlar? Şuhu içinde olmak böyle bir şey mi ki? Gözlerindeki şifayı benden esirgeyen İclal nerelerde ki? gibi düşünceler sarmalarken her yanımı, mide suyunun fışkırdığı yerdeki banktan bana el sallayan Bayan Günaydın’ı gördüm. Benim onu fark ettiğimi görünce içi bana dönük, el sallamakta olan avucu, gel gel yapmaya başladı. “Neydi bu kadının adı arkadaş yaa..” diye kendime söylenerek kalktım daha yeni oturduğum banktan. Ona doğru yürüyorum ama o hala gel gel yapıyor eliyle. Geliyoruz işte hacı, bi dur, önce o eli bi indir!
“Kopacak elin havada, kopacak.” dedim yanına yaklaştığımda gülümseyerek. İçim huzur dolu ya, saman alevi artık sanki sinir, asabiyet dediğin.
“Ay görmedin sandım.” dedi o da bana gülümseyerek. Yanına oturdum. Elindeki pet şişeyi göstererek, “ İçer misin?” dedi, “Mide suyu, çok iyi geliyormuş mideye.”
Elimdeki sigarayı göstererek, “Yaktım ben bi tane, öksürtüyor o beni.” dedim. Gülüştük. Gülüşürken ve o, “Ay alemsin.” derken ben, niye geldim ki buraya şimdi, oturuyordum öyle bi başıma ifil ifil ne güzel, diye düşündüm. Ama geldik bi kere. Gitsem mi ki? Çok konuşuyor bu yaa.. gibi laflar aklımdan hiç geçmemiş gibi, “Ne yaptın? Yemek filan mı yedin?” diyerek açtım sohbeti. Aferin bana, iyi halt ettim. Anlattı durdu etraftaki lokantaların ıvır zıvır menülerini, benim daha gezmediğim ormanın diğer taraflarındaki adını şimdi hatırlamadığım çiçeklerin fotoğraflarını çektiğini, seminerdeki diğer arkadaşlardan bazılarıyla hemşeri çıktığını, ayak kürü denen yere uğradığını ve ayak bileklerinin şimdi daha da rahatladığını falan filan… susmayacak gibi hiç sanki, bi kapatma yeri olsa basacam parmağımla var gücümle. Ya da fişini çeksem de ilelebet sussa, insanlığa bi faydam olsa benim de. Son nefesi de çekip attığımda sigarayı, “Sen neler yapıyorsun?” dedi bana. Tek nefeste, bir kısa Winston bitene kadar konuşabiliyor, yuh! derken içimden, “Havuza baktım, yanındaki hamama filan… sonra konağın arkasındaki ormanı gezdim biraz.” dedim.
“Ay onu sormuyorum şaşkın.” dedi gülerek. “Ankara’da neler yapıyorsun yani?” dedi gülmeye devam ederek, “Ankara’dan gelmiştin di mi?” diye sıkıştırdı araya gülerken de hiç susmayarak, “Hamam filan diyor bi de yaa…” diye sanki gülerek ölecekmiş gibi sürekli gülerek.
“Ankara’dan geldim.” dedim onun kadar gülmeyerek.
“Eee?” dedi.
“Ne eee, bu işte, Ankara’dan geldim.”
“Ay senin de ağzından vallahi kerpetenle laf alınıyor.” dedi, sanki yine gülmeye başlayacakmış gibi yapıp da şükür ki sadece gülümseyerek.
Gülümsedim ben de. Yaptığım işi söyledim. Onun da bir akrabası aynı işi yapıyormuş. Yapmasa şaşarım zaten. Adını söyleyip tanıyıp tanımadığımı sordu, “Tanımıyorum.” dedim.
“Ara verdiğimizde sürekli bir şeyler yazıyorsun telefona ya da kağıtlara,” dedi, “bak içeride söylenenleri not alıyorsan ben de isterim o notlardan ona göre.” dedi, bu sefer gülmeyi kısa keserek.
“Yok.” dedim, “yani notlar alıyorum da… o notlar başka bir şey için.”
“Ne için? Özel değilse tabii?” diye sordu. Merak etmemesi imkansız zaten.
“Burada gördüklerimi, izlenimlerimi yani, kuzenime ve kardeşime anlatmak için. Ayrıntıları ve daha çok ayrıntılardan vardığım, ya da varacağım diyelim, sonuçları paylaşmak için.”
“Yani?” diye sordu, anlamaya çalışmakla bile uğraşmayarak ve o beyin diye taşıdığı organı hiç yormayarak.
“Yanisi ne, bu işte. Notlar alıyorum ki ayrıntısıyla anlatabileyim diye.”
“Ay roman gibi olur be!” dedi hoşnutsuz.
“Olacak zaten.” dedim bok var gibi. Niye sürekli konuşmak zorunda olmasını sağlayacak çıkışlar yapıyorum ki? Bendeki de saflık işte. Bi şey demesem, sussam, herkes gibi o da susacak belli ki. Bu herkesten biraz daha geç susar ama susar sonunda.
“Ay sen roman filan da mı yazıyorsun yoksa?” dedi şaşkınlığını abartılı bi şekilde gizlemeyerek. 
“Roman demeyelim de öykümsü şeyler işte. Anlatmaya değer gördüğüm birkaç anı.” Ben de susmuyorum arkadaş. Böylesi zamanlarda ne güzel araya giriverir ‘hadi size iyi günleeeeer..’ diyerek çekip gitmek. Ama yalnız yaşamanın yarattığı konuşma isteği işte bilinçaltımdaki. Hem sessizliğe alışıyorsun hem de sessizliği bozabilecek birçok saçmalığa can atıyorsun. Şarkılara eşlik etmem bu yüzden demek ki, yüksek sesli isyan etmem, yüksek sesli düşünmem, bazen içimden mi dışımdan mı konuştuğumu bilememem… hep bu yüzden.
“Yahu ne var bunda şaşıracak?” dedim, içimden söylemek istediğimi yine yanlışlıkla dışımdan söyleyerek. “Günlük filan tutmaz mı insanlar, onun gibi işte.” diye devam ettim. Madem yüksek sesle ifade ettim tepkimi, devamı da gelsin o zaman diye çekinmeyerek:
“Ben sadece her günü yazmıyorum da böyle kendimce anlatılası gördüğüm şeyleri, karakterlerin de üsluplarını düzelterek yazıyorum. Daha edebi olsun diye. Belki bi gün kitap olur diye.”
“Niye?” diye kaldığı yerden devam etti konuşmaya. “ Kim ne konuşuyorsa şeyap yani, aynını yaz yani. Belki şey olur… üslup yani, şeyapar okuyanı, etkiler yani… okuyucu severse üslubun şeyini okur yani. Ama yine de sen bilirsin tabii, kitap bu sonuçta, zor iş yani.”
“Bu şekilde mi yazayım? Senin şeyler ve yanilerden başka bir şey geçmeyen cümleni olduğu gibi aktarsam hangi okuyucu beğenir bu üslubu?”
“Ay öyle oldu di mi?” diyerek gülmeye başladı yeniden ve “Demek ki ben bi şeyler çiziktirmeye kalksam bırak para kazanmayı bi de üstüne para vermem lazım milletin kitabı alması için.” diye saçmalamaya devam etti. Kurduğu bol kahkahalı cümlenin bağlacında da sırtıma böyle ‘ilahi sen’ der gibi vurmadan da edemedi. Garip kadın bu Bayan Günaydın. İyi ki adını unutmuşum. Benim aklımda genelde, Cemal Süreya’nın da dediği gibi, “Bayan Nihayet”lerin isimleri kalıyor. Laf olsun diye değil, tanıştığıma gerçekten memnun olduğum kadınların adı kalıyor. İclal gibi ve adını unutmadığım diğerleri gibi.

Bir müddet daha saçmaladık o bankta. O bir şeyler anlatmaya devam ederken ben tüm farkındalığımla iç sesimle muhabbete devam ettim: “Hamamla havuz güzel görünüyor, yarın girerim onlara da. Akşam yemeğini de şu karşıdaki yerde yerim, güzel bi şeyler yapıyorlar gibi. İclal nerelerde ki? Akşam yemeği yer mi ki İclal? Biz dünyalılar gibi bir sindirim sistemi var mı ki?” Sonra banktan kalkmak için toparlandığını fark ettim yanımda sürekli konuşabilen kadının. Sonra da Aynur Hanım’ın verdiği aranın neredeyse bitmek üzere olduğunu. Bununla geçirdik ya güzelim iki saati güzelim İclal’den uzakta, alacağın olsun hayat!

Tek başıma döndüm tekrar konağa. Bayan Günaydın’ın alacağı bi şeyler varmış otelden, odasından. Zaten hep vardır böyle tiplerin alacağı bi şeyler bi yerlerden: zaman, enerji, yaşama sevinci… insanın iliğini kuruturlar. Git. Pis.

Aynur Hanım’la karşılaştık konağın kapısında. Selamlaştık. Memnuniyetimi sordu, “Fena değil.” dedim. Daha iyi olacakmış, merak etmeyecekmişim. “Tamam” dedim. Spreyleri kullanmadığımı fark etmiş. Kullanmalıymışım. İletişim sorunum varmış benim. İkili diyaloglarda zorlanıyormuşum. Masadan bi sprey alıp gözlerimi kapatmamı söyledi. Kapattım. Her yanıma sıktı spreyi, bu kokunun adı bilmem ne bilmem neymiş, iyi gelecekmiş bana. Sıkmasaydı iyiydi. Keyfimi kaçıracak bu şimdi yine benim. Neyse..

Kısa bir süre sonra üçüncü seans tam kadro başladı. Ben yine sandalyedeki yerimi aldım. Diğer katılımcıların altındaki kat kat battaniyeleri görünce anladım otel odasının kapısında niye “Lütfen battaniyeleri otel odasının dışına çıkartmayın.” diye yazmak zorunda kaldıklarını. Battaniyeyi kapan gelmiş. Bi tek benim odada yazıyor herhalde bu uyarı.

Aynur Hanım, dinginliğini muhafaza ederek katılımcıların yerlerine yerleşmesini bekliyordu. Katılımcıların yerlerine yerleşmesinden bi beklentisi olmaz hiçbir dingin insanın elbette de bu katılımcılar, niyedir bilmem, bir türlü yerlerine yerleşemeyenlerden ibaret insanlar arasından mı seçildi ne, bir türlü yerlerine yerleşemiyorlardı. Birinin battaniyesi altına küçük geldiği için ‘aynı ebattaki’ başka bir battaniyeyle denerken şansını “hah bu oldu!” diye seviniyor, diğeri sandalyesinin dört ayağından birinin diğerlerinden kısa olduğunu iddia ederken bir diğeri kısa olduğu sanılan ayağın aslında yerde katlı duran battaniyenin üstünde kaldığını hatırlatıyor, bir diğeri yere serdiği battaniyeye sırt üstü uzanmışken yerde katlı durarak bir sandalyenin dengesini bozan battaniyeyi başının altına koymak istiyor, başka bir diğeri de –bu elbette Bayan Günaydın- bana, elinde tuttuğu bir battaniyeyi ayaklarımın altına koyabileceğim hakkında akıl fikir veriyordu. Otel yetkililerin ‘Lütfen battaniyeleri oda dışına çıkartmayınız’ uyarısında ne kadar haklı olduklarını düşündüm; bu battaniyeler dışarı çıkartıldığında ortalık karışıyor belli ki. Bak, bir türlü başlayamıyoruz seansa. Ben olsam, megafonlarla anons da ettirirdim: “Sayın misafirlerimiz! Odaların kapısına yazdığımız halde birkaç tane laf anlamaz konuğumuzun battaniyeleri dışarı çıkardığı tespit edilmiştir. Bu battaniyeler en kısa sürede odaya, ait oldukları yere geri getirilmezse elinde battaniye bulunan kişi ya da kişiler, otelimizde kalan diğer misafirlerimizin zaman kaybını önlemek adına görüldükleri yerde vurulacaktır. Ölsünler daha iyi be! Nedir bu kardeşim!”

Ben, daha manalı mevzular düşünmem gerektiği halde, bunun gibi battaniyeli şeyler düşünürken yerleşti her biri en nihayetinde. Aynur Hanım, insanların sebepsiz telaşının bittiğini görünce elindeki taşı tanıttı bize. Pet şişedeki suyu misk-i amber gibi anlatan kadın, tabi ki de taşı, Afrika’daki garip gurebanın emeğiyle toprağın altından çıkmış bilmem kaç kıratlık elmas gibi anlattı. Ben bu taşı yerde görsem, terminaldeki o havlayan köpeğe bile atmam. Attığım taş ürküttüğüm kurbağaya değmez bi kere ama Aynur Hanım o anda, o taşı bin dolara satıyorum dese, bir iki tane andavalın satın alma hevesiyle iki bin yüz dolara filan satılır. “Taş elden ele gezecek ve taş kimin elindeyse o konuşacak sadece” diyerek hemen yanındaki katılımcıya uzattı kutsal taşı Aynur Hanım. “Konuşmak istemeyense…” diye devam etti sonra, “hiçbir şey söylemeden yanındakine verecek taşı. Ve taş böylelikle tekrar bana gelecek.” Hemen yanındaki katılımcı taşı elinde bir iki çevirdikten sonra yanındakine verdi. Herkes güldü. Söyleyecek bir şeyi olmayana gülüyor demek ki insanlar. Ama söyleyecek şeyleri olanları da dinlemiyorlar. Böylesi bir haleti ruhiyede evrimi tamamlama telaşındalar. Biri çıkıp bunlara, bu şekilde evrimi tamamlayamazsınız, demeli. Bir insanın nasıl olur da söyleyecek bir şeyi olmaz? Hiç mi umudu yoktur o insanın, hiç mi hayalleri yoktur? Elindeki o taş kadar da bir hikayesi, bir gönül yarası, bir sevinci yok mudur? Bu kadar eksik midir bu hayatta? Ve bu kadar eksik bir insana bu kadar gülünür mü? Öyleymiş demek ki. Orada karar verdim: Evrimimi tamamladığımda gitmem gereken yer neresi ise ardıma bakmadan, kimseyi beklemeden basıp gidecem ben. Tamam sevimliler ama benim primat olarak kalmaya niyetim yok. Hiçbir şey konuşmadan yanındaki katılımcıya uzatılan taş, o katılımcının da konuşmamasıyla bir diğerine geçti. Daha sonra da başka birine. Hiç kimse konuşmuyor ama bütün primatlar gülüyor. Sadece ben gülmüyorum ve burada iletişim sorunu teşhisi konan da benim. Ben bunlarla nasıl iletişime geçebilirim ki? Konuşmuyor ki bunlar! Bunların anlatacak bir hikayesi yok ki!

Bana birkaç kişi kala bi kadın konuştu: “Ağrılarım vardı buraya gelmeden önce, şimdi yok gibi. İyi hissediyorum kendimi. Daha rahatlamış gibi. Hiç bitmesin istiyorum aslında.” Sonradan öğrendim, kanser tedavisi gördüğünü. Kemoterapi dedikleri şeyin nasıl ısdırap verici bir terapi olduğunu. “Terapi, seans filan deyince korktum aslında, malum, benimkilerle kıyaslanınca, tedirgin oluyor insan.” Utanıyor insan derdinden, kendinden büyük bir derde rastlayınca. Ardındaki insandan ziyade, o insanın derdine saygı duyuyor bana da musallat olmasın diye o dert. Böyleyiz biz insanoğlu olarak; şu hayatın her adımında, kendimizden utanacak bir sebep buluyoruz. O kadar çok ayıbımız var ki büyük büyük bahaneler arıyoruz görmezden gelmek için. Ama sadece insan olanlarımız. Ötesini dertler de ehlileştiremiyor. Ötesine, nasihatleri geçtim, musibetler de çare olmuyor. Diktatörler elbet de ölüyor. Kötüler, hainler, halden anlamazlar ve insafsızlar geberip gidiyor ama geriye kalan aveneleri buna rağmen hala ölümsüz olduklarını sanıyorlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi acı çektirmeye devam ediyorlar; bir haziran ortasında genç yaşlı demeden herkesin kendilerinden önce ölmesi için sağa sola emirler yağdırıyor. Telefonu çıkarıp not aldım: “Yazmasam delirecektim albayım. Baş ağrısı bile çok gelirken bir insan evladına, bir insanın evladına kıyanlara kanserler az bile! Hikmet’ten alışkınsın sen albayım, bu ülkenin onurlu çocuklarının elinden başka bir şey gelmiyor bedduadan başka, affet. ”

Herkes derdinden bir müddet utandıktan sonra, taş, elden ele dolaşarak bana geldi. Diğer katılımcıların ellerinde fazla durmasından olsa gerek, ısınmış biraz. Bildiğin taş ama işte. Bir denizin dibinden çıkmış gibi renkli ama bir denize yanlamasına atsan sekmez. Sekmeyi bile beceremeyen bir taş, bir insanın konuşmasına mı sebep olacak? Konuşmayanlar haklı mı acaba? Onlar da bu kadar şeyi bir arada düşündükten sonra mı vazgeçti konuşmaktan? Sanmıyorum. Kanser tedavisi gören kadının da dahil herkesin beni dinlemek için beklediğini fark ettim. Bir kez daha utanıp derdimden başımı öne eğdim. Gözlerim taşın diğer elime geçişini izlerken, “Beni buraya kuzenim gönderdi,” dedim, “benim bilmediğim ama onun dışarıdan fark ettiği bir derdim varmış, onu fark etmeye geldim.” Çok ayrıntıya giresim gelmedi, diğerleri sanki rahatladı kendi dertlerinden daha küçük ve belirsiz bir derdim olduğu için. Bu yüzden pek de saygı duymadı. Kimileri çorabını çekiştirdi, kimileri saçıyla oynadı, kimileri o lanet battaniyeden hala kurtulamadı ve kimileri de kim olduğu hakkında hiçbir şey düşünmemeye devam etti. Aynur Hanım’a yeterli gelmedi ki söylediklerim, bana bakmaya devam etti. Taş benim elimde olduğundan konuşma hakkı da benim olduğu için hiç kimse de “eee, devam et” diyemedi. Ben kendi isteğimle devam ettim ama sessiz çoğunluğun ricasını kırmayarak: “Ne hissetmem gerektiğini tam olarak bilmiyorum ama bugüne kadar hissettiklerimin dışında da farklı bir şey hissetmedim enerji namına.” dedim. “Havuzlar, hamamlar, sular, ağaçlar, kuşlar… güzel şeyler bunlar, bakacaz.” diyerek uzattım elimdeki sıcak taşı yanımdakine. Yanımdaki heyecanlı bi tip zaten. Ben konuşurken de diğerleri konuşurken de hep bir şeyler söylemek ister gibi bir hali vardı. İki battaniye serdiği halde altına, sabit oturamadı bir türlü yerinde, kıpır kıpır bir telaş. Bütün inciri ben yedim ama harareti onu basmış. Al konuş bakalım, senin derdin hangimizinkinden daha büyük.

“Ben hissettim aslında enerjiyi.” dedi, gözlerini pörtlete pörtlete Aynur Hanım’a. Herkes gülüştü. Niye, anlamadım. Amaç da bu değil miydi kardeşim? Hiç hissetmediğimiz bi şeyleri hissetmek için gelmedik mi biz buraya? Kadın hissetmiş işte. Heyecanıyla pörtleyen gözlerine güldüler demek ki. Yoksa herhangi bir hissiyatın gülünecek herhangi bir tarafı yok. “Rüyamda Arzu’nun içinden bir Arzu daha çıktı.” diye devam etti anlatmaya heyecanlı abla,”Sonra o Arzu’nun içinden bir Arzu daha, bir Arzu daha…bu böyle devam etti.” Taş, benim elimde olmadığı halde kadının heyecanına kapılıp duramadım, sordum: “Arzu kim?” Yaka kartını gösterdi, kendisiymiş. Arzu, herkesin karşısına denk gelecek şekilde oturduğundan, karşısındaki herkes, yaka kartından dolayı, tanıyor Arzu’yu. Ben ve Arzu’nun yanındaki diğer eblehler grubu, açıdan dolayı tanışamadık haliyle kendisiyle. Yine gülüştü Arzu’nun karşısındakiler benim, “Arzu kim?” çıkışıma. Ben ve Arzu’nun yanındakiler açıdan dolayı gülemedik. Zaten de gülünecek bi tarafı da yok Arzu’nun. Matruşka olarak görmüş kendisini rüyasında işte, o kadar. Hayırdır inşallah. “Bir ara yorumlayalım rüyanı.” dedi Aynur Hanım, Arzu, elindeki taşı yanındakine verirken. Başıyla onayladı onu Arzu. Ben Arzu’ya dönüp “Memnun oldum, ben de…” diyerek yakamda olması gerekirken pantolon kemerimde asılı olan kartımı gösterdim. Güldü, “Ben de.” dedi. Sonra da ilkokul bebesi gibi tükenmeyen enerjisiyle, “Ama var ya görmeliydin iç içe nasıl geçmişiz böyle, anlatamam yani.” diyerek devam etti bana anlatmaya. Bir yandan da gözümün ucuyla taşı takip ettiğimden, elden ele gezinen taşın o gözleri güzel kızın eline geçtiğini görünce, “Hişşşşşt tamam, sessiz olalım, Freud diye bi şey var.” diyerek susturdum Arzu’yu. Arzu, benim onu susturduğuma şaşıra dursun, ben, o gözlerin sahibi rüyalarından neler görüyor ki, diye düşünerek pür dikkat ona yoğunlaştım. Hiçbir şey söylemeden uzattı Aynur Hanım’a taşı o da. Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da küçük hanım, diye söylendim yüzüne karşı sessiz sedasız. Mahcup, gözlerini gezdirdi etrafta. İnsan iki çift laf etmez mi? Bilinçaltında yatanı gizlemenin ne anlamı var ki? İyi. Susalım öyle o zaman. Başını önüne eğip ellerini göğsünde kenetledi. Böyle karşılıklı ben sana bakayım, sen bana bakma öyleyse. Senin de mi iletişim sorunun var ki? Tez zamanda şifa bulmanı temenni etmek için bile tanışmamız lazım değil mi? Başını, konuşmak üzere hazırlanan Aynur Hanım’a çevirdi. Değil demek ki? Aynur Hanım, “Aslında herkesin enerjiyi hissetmesi gerekmez.” diye konuşmasına başlarken ben cebimden telefonu çıkarıp yine not aldım: “Konuşmuyor albayım. Adı İclal. C ile yazılıyor ama bunu kendi bile söylemiyor, yakasındaki karttan okuyorum.”

Daha bir yerleşti insanlar oturdukları yere. Aynur Hanım’da hepsinin kulakları. Son bir kez bakıp İclal’e, telefonu cebime koyduktan sonra ben de yoğunlaşıyorum Aynur Hanım’a.

“Herkes enerjiyi hissetmez ama enerji vardır. Kiminin sezgileri kuvvetlidir kiminin de kafasının içindeki resimleri. Taş elindeyken konuşmak ihtiyacı hissedenlerin sezgileri kuvvetlidir, konuşmak istemeyenlerin de kafasındaki resimleri. Şimdi sezgilerinize ve resimlerinize güvenerek kapatın gözlerinizi.” Müziğin sesini biraz açtı Aynur Hanım. “Beyaz bir ışık var göz kapaklarınızın arkasında, onu takip edin.” dedi, ettik. “Sizi nereye götürüyorsa oraya gidin, sorgulamayın.” Sakince kapattım gözlerimi. Uyumasam da olur ama uyusam iyi olur gibi bir dinginlikle. Beyaz ışığı ben hayal ettim tabii, kendiliğinden geleceği yok. Futbol topu büyüklüğünde bir şey olsun istedim. Etrafındaki ışık da alev alev olsun, yanıyor gibi. Elime alıp var gücümle tekmeleyeyim onu ve nereye giderse peşinden gideyim. Ama olmadı. Aklıma küçükken yaptığımız mahalle maçları filan geldi. Bahçeye kaçan toplar, kesilen toplar, kesilmese de bahçede köpek var diye giremediğimiz bahçelerde kalan toplar, mahalleli komünüyle alınan Mikasa toplar… ve ille de haylazlıklar. Belki de ben hayal ettiğim topu var gücümle tekmeledim, şuuraltımda da o ışıklı top beni çocukluğuma götürdü, bu da mümkün, bilemem. Ama ben hala Aynur Hanım’ın sesini duyabildiğimden pek ihtimal vermedim buna. “Gördüğünüz ışıktan hiç ayrılmadan istediğiniz zaman uyanabilirsiniz.” dedi Aynur Hanım. Zihnimdeki mahalle maçından ilk oyuncu değişikliğiyle çıktım; açtım gözlerimi. Etrafıma şöyle bir bakındım. Aynur Hanım, uyuyan bi kadının başucunda, kadının orasına burasına hacı yağı gibi kokan bir şeyler sürüyor. Kadına o hacı yağını sürmeyi gerektirecek ne oldu bilmem ama kadın şimdi sakin, rahatlamış görünüyor. Birkaç kişi yine fırsatı değerlendirip uyumuşlar. Ama çoğunluğun gözleri fal taşı gibi, belli, enerji namına yine tık yok.

Kalktım oturduğum yerden, kendime bir bardak çay doldurup dışarı çıktım. Peşim sıra geldi bütün uyanıklar, bütün uyuyanların üstünden atlayarak. Bir sigara yakıp görkeminden sual olunmaz çınara diktim gözlerimi. Kaç yılda büyüdün ki sen böyle be ağaç? Kaç kişinin çocukluğunu gördün sen? Kaç savaş, kaç kral, kaç doğal afet..?  Aynur Hanım’ın sesini duydum içeriden. Günün son meditasyonuymuş bu, gelmek istersek, güzel bir yere gidiyorlarmış, yemek yemeye. Benimle beraber dışarı çıkan ve bir köşede sigarasını içen, bir arkadaş benim de yemeğe gidip gitmeyeceğimi sordu. “Hamama gidecem ben.” dedim, “Dağ bayır gezmeye gerek yok ilk günden, etrafta bir sürü lokanta var zaten.” Kısa bir süre düşünüp içeri doğru baktıktan sonra, “Ben de gitmem herhalde.” dedi. “Her halde saçma zaten, gitme.” dedim gülümseyerek, “ne gerek var?” O gülümsemedi. ‘her halde’nin üstüne basarak kurmuştum oysa cümleyi, yaptığım kelime oyunu anlaşılsın diye ama anlamadı cancağızım. İyi, gitme, banane o zaman!

Bir bir dışarı çıkmaya başladı içeridekiler karınca topluluğu gibi. Birbirlerine hissettiklerini ya da hissedemediklerini anlatıyorlar heyecanla. Yemeğe gidecek olanlar telaşla otele gitmek üzere merdivenlerden iniyorlar üçer beşer. Bir minibüs kiralamışlar, otelin çıkışında bekliyormuş onları. Plakası da bilmem ne bilmem neymiş. Acele etsinlermiş, çok acıkmışlarmış. Sanırsın akşama kadar bi ben maruz kaldım meditasyonlara; bendeki dinginlik hiç kimse de yok, herkes vur patlasın çal oynasın. Bırak enerjiyi kontrol etmeyi, saldım çayıra mevlam kayıra bunlardaki voltaj. On dakikada dağıldı kalabalık. Ben biraz daha çınarın heybetini seyredip kendimce notlarımı aldıktan sonra ağır aksak adımlarla otelin yolunu tuttum. Havluydu, şorttu, şuydu buydu alıp hamama gidecem, plan bu.

***

Elimde banyo havlusu ve altımda şortla dikildim hamamın kapısına. Kapıdaki turnikeyi zorladım, açılmadı. Bi daha zorladım, yine açılmadı. “Buyurun, ben yardımcı olayım?” dedi, turnikenin yanındaki kulübede duran biri. “Takıldı mı ne, açılmadı bu?” dedim turnikeyi göstererek.
“Buraya ödeme yapıyorsunuz, ben açıyorum turnikeyi.”
“Otel misafirlerine ücretsiz değil mi?”
“ Otelde kalıyorsanız otelden bi kağıt almanız lazım, onu alıp bana vereceksiniz.”
“Ne kağıdı kardeşim,” diye çıkıştım, elimde banyo havlusu ve altımda şortla. “oldu olacak bi de muhtardan ikametgah alalım, tam olsun!”
“Beyefendi,” dedi, sakin bir halde, bendeki asabiyete aldırmadan, “ben bilemem ki sizin otelde kaldığınızı.”
“Bu vaziyette dolmuşla gelmedim ya, otelde kalıyorum işte.” dedim, elimde banyo havlusu ve altımda şortla.
“Recepsiondan alabilirsiniz kağıdı.” dedi, hiç tartışmak istemeyen bir ruh haliyle.

Döndüm tekrar otele gittim, elimde banyo havlusu ve altımda şort ile elinde banyo havlusu ve altında şort olmayan insanların arasından. Receptionist Recep’e anlattım derdimi. Recep, derdimi anlatırken derdimin yarısında arkasına dönüp benim odanın anahtarlarını astıkları yerden kartvizit gibi bi şey uzattı bana. Kulübedeki adamın kağıt dediği böyle kartvizit gibi bir kartmış. Üstünde adım ve otelin adı yazılı. Evirdim çevirdim elimde, “Bu mu?” dedim, “Bu.” dedi Recep de. “Ben de kağıt deyince… ne bileyim… önemli evrak gibi istiyor bi de adam bunu..” diye yakındım güya kulübedeki adamdan ama Recep de kulübedeki adamdan yana, “Bu olmadan giremezsiniz.” dedi bana, sanki diğer galaksilerin anahtarını veriyormuşçasına. Elimde banyo havlusu ve altımda şort varken kendimi haksız hissettim. Bu vaziyette kapılacağın her türlü his saçma olur zaten. İnsanlar bu yüzden giyiniyorlar belki de; haklı çıkabilmek için.

Gerekli kağıtları gerekli mercilere verdikten sonra giriş yaptım hamama. Sırasıyla Kurşunlu Banyo, Sultan Hamamı, Valide Hamamı ve Sıra Banyolar var. Ben Kurşunlu Banyo’ya girdim, niye bilmem, nazar değmesin diye herhalde.

Bu İmparator Justinyen, ağzının tadını biliyormuş. 16 yüzyıl önce böyle bir banyo yaptırmak için neyin eksikliğini hissetmiş olmalı ki? Tamamen keyiften. Bizans döneminin böylesi mimari yapılarla çevrelendiğini görünce insan, Fatih Sultan Mehmed’e hak vermeden edemiyor; İstanbul, sadece bu yapılar için bile fethedilebilir. Eline sağlık İmparator Justinyen, güzel olmuş buralar. Fakat, tabii ki hangi acılar üzerine kurulduysa bu banyo, zaman içersinde savaşlar ve afetler yüzünden tabiat ana yerin dibine gömmüş bu Kurşunlu Banyo’yu. Ta ki 1900 yılında Abdulhamit’in emriyle çıkarılana dek. Üç yıl sürmüş tamiratı. Justinyen bu banyoya ne isim verdi bilmem ama hamamın üstü kurşunla kaplı olduğu için bizimkiler Kurşunlu Banyo diye isimlendirmişler. Ben olsam, fethin de şımarıklığıyla, “Justinyen’den Arak” derdim. Ama tabii, Kurşunlu Banyo diye hitap etmek de güzel.

İçerisinde bir tane kapalı havuzu, saunaları ve duş alma yerleri var. Soyunma odası diye yaptıkları küçük bölmelerden birine elimdeki havluyu bırakıp havuzun olduğu alana gittim. Derin değil, hatta bel hizası, o kadar. Justinyen yüzme bilmiyordu herhalde, adam boğulmasın diye bu kadar bi şey yapmışlar. İyi ki balıklama filan atlamadım. İçeride Osmanlı torunları, o kadarcık havuz da bile, deve güreşi yapıyorlar. Suyun içine girince başka yapılacak hiçbir şey akıllarına gelmiyor. Keşke bunlar, balıklama atlasalardı havuza. Develerin olduğu yerden açılıp kenarlarda kulaç attım biraz. Daldım çıktım. Su çok sıcak olduğundan insan kendini kaynayan bir çorba kazanının içinde hissediyor. Ya da sadece ben öyle hissettim. Diğerleri hissetmemiş olmalı ki güreşiyor. Bi müddet suyun içinde kalıp iyice gevşedikten sonra çıktım havuzdan. Saunaya ve banyolara girdim, pürü pak olarak çıktım Kurşunlu Banyodan. Kurulanıp otele geri döndüm. Bu banyonun kurşunlusu da duşakabini de acıktırıyor insanı. Giyinip tekrar çıktım otelden civardaki lokantalarda bir şeyler yemek için.

***

Çok da farklı bir menüye sahip değil lokantalar: Pideler, kebaplar, çorbalar ve sıcak soğuk içecekler. Kıymalı pide söylesem, ya et taze değilse? Yumurtalı pide söylerim. Ya az yumurta kırıp getirirlerse? Peynirli pidenin içinde de peynir yoktur zaten. Kaşarlı pide? Kaşarlı pideye kaşar koyanı dövüyor sanki esnaf odası, onun içi komple boştur. Sadece ayran garanti görünüyor burada. Kıymalı söylerim, en azından kıymayı az koyacaklarından, taze olmasa da sorun olmaz.  Masanın köşesine bıraktım menüyü. Bir sigara yaktım. Üstün körü kendimi kokladım, burnuma Aynur Hanım’ın sıktığı spreyin kokusu gelince. Ne hamam ne de sonrası alınan duş kokunun çıkmasını sağlamamış; hala ‘iletişim eksikliğime çare olacak’ koku sızlatıyor burun çeperlerimi. Huzursuzluğum bu yüzden demek ki. Altımdaki sandalyeye böylesi iğreti oturuşum bu yüzden. Yaslandım geriye, rahatlamaya çalışarak biraz. Unutulmuyor bu koku denen bok. Bir insanı başka bir insana unutturmayan tek şey koku. Ne verdiği acılar ne de hasreti, kokusu kadar sarsmıyor bir bünyeyi. Ankara’nın o anlamsız Kızılay’ındaki yönünü kaybetmiş gibi koşturan insan kalabalığında eski eşimin kokusunu yanından geçen bir kadından kokladığımda bütün reflekslerimin ve hücrelerimin aniden duruşundan biliyorum. Kalakalmamdan öylece. Bir yerlere tutunma ihtiyacı hissetmemden. Onca insan selinin arasından geçe geçe benim yanımdan mı geçtin be kadın, diye söylenmemden biliyorum. Güzel kokular hep hüzünlü anıları hatırlatıyor, şaşırıyorum. Bu yaşa geldim, daha güzel bir anıyı hatırlattığına şahit olmadım. Hep  gidenleri, ölenleri, çocukluk gibi geçenleri, ilk gençlikleri, nevresim takımlarını, tülbentleri, herkesin bir arada olduğu ama herkesin zamanla birer birer eksildiği o kalabalık bayram sofralarını, içi yaşanmışlıklarla dolu o eski sandıkları, aşkları ya da platonik aşkları… ‘Çok fazla mı platonik aşkı vardı Platon’un?’ diye düşündüm birden, kokunun etkisi bana o lanet olası ayrılığı hatırlatınca kafamdaki cam kırıklarından kurtulmak için. Asıl adının Aristokles olduğunu bildiğim Eflatun’un, geniş omuzları yüzünden, Yunanca geniş anlamına gelen Platon adıyla anılmasının belki de piramitler gibi yalan olabilme ihtimalini düşündüm. Omuzları değil, belki gönlü geniş diye Platon dediler ona. Yunan mitolojisinde omuzları geniş olmayan adam mı var? Hepsi babayiğit, hepsi de bi şeyin tanrısı ya da bir tanrının oğlu. Herkesin omzunun geniş olduğu bir yerde senin geniş omuzlarından dolayı bir lakapla anılman çok mantıklı değil. Gönlün genişti senin, kesinlikle gönlünde barındırdığın birkaç platonik aşktan sebep sana Platon dediler. Dört ana erdemden değil, sen bana platonik aşklarından bahset Platon! Ki senin tüm erdemlerinin dönüp dolaşıp çıktığı yer sevgi idi. Bir nedeni olmalı, bu, yolu sevgiye çıkan erdem araştırmalarının.
“Karar verdiniz mi?” dedi garson, ben bu hallerde düşlerden düşüncelere geçerken.
“Verdim. Omuzları geniş olduğundan değil, gönlü geniş olduğundan Platon diyorlar Eflatun’a.” diyecek oldum, vazgeçtim, “Bi kıymalı pide bi de ayran.” dedim.
“Kıymalı kalmadı abi.”
“Yumurtalı pide olsun o zaman.”
“Yumurtadaaaa… kalmadı sanırım abi, yine bi sorayım istersen içeri, emin değilim ama?”
“Var olduğundan emin olduğun ne var kardeş?”
“Peynirli var, kaşarlı var abi.”
“Ayranın varlığından da eminsen peynirli pide getir o zaman.” dedim iyice sıkılarak olmayanları tercih etmekten.

Ticaretin, insanlardan para alabilmek için sağlam bahaneler üretme sanatı olduğunu düşünmüşümdür hep. Sadece arz-talep doğrusunda ilerlediği yavan gelir bana. Bu yüzden ‘pide’, arz-talep doğrusunda ise ‘pide çeşitleri’ o yavan doğrultuda olmamalıdır. Pideye çeşit katmak, hayal gücüyle oluşa gelir; bir yumurtayı pide denen ekmeğin içinde hayal etmekle başlar her şey ve talep edenin fikri etkilenmek istenir. Karnı acıkanın da menüden seçim yapması bu yüzden, etkilendiğinden. Yoksa her şey yavan olsa, ticaret bir sanat gibi düşünülmese mesela, içinde herhangi bir şey olmayan bir pide de amaca hizmet edebilir, arz-talebi karşılayabilir, acıkanı doyurabilir. Amaç, tüketiciden biraz daha fazla para alabilmek ve etrafındaki diğer lokantalardan daha fazla kazanabilmek olduğundandır kıymalı, yumurtalı, peynirli ve kaşarlı. Şu an içinde oturduğum işletme bunun farkında değil. Pide çeşitlerini bir sanata hizmet gibi değil de gereklilikten yapıyor. Onu da eksik yapıyor.

Ben bu düşüncelerle nereye böyle, diye okumuştum bir kitapta. Allah kahretsin ki her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünebiliyorum. Biraz araştırınca kitaplar buna, Obsesif kompulsif bozukluk diyor. Kardeşimse “otu boku takma oğlum kafana” diyor. Kardeşim daha samimi. Kitaplar bir kaç satır sonra doktora görünmemi tavsiye ediyor, samimi değil yani, başından savıyor. Olduyu, olmuşu, olması muhtemeli, olmasa noluru, olsa da oluru, olmasa da oluru… her şeyi düşünmekle geçiyor ömrüm ama nedense vardığım sonuçlar hep, kıymalı pide arzularken peynirli pideye fit olmak. Belki de hiç düşünmemeliyim. Tam olacakmış gibi olup da olmayanlar belki de tam bu yüzden oluyor. Benim gönlümle değil de bana inat sanki dönüyor bu dünya. Ya da Birhan Keskin’in dediği gibi: Haricimde dönüyor, dönüyorsa bu dünya.

Mecburiyetten sipariş ettiğim peynirli pideyi yedikten sonra ikram edilen çayla bir sigara daha içip çıktım lokantadan. Otele dönüp odamın balkonundan ormanı seyrettim biraz. Üzerinden buharlar çıkan havuzlara, akıntılara, kaynaklara uzun uzun bakıp “Ne güzel lan bunlar.” dedim. Günümüzün eblehliğiyle başımı telefonun ekranına gömüp sosyal medya hesaplarımda gevezelik ettim biraz. En beğendiğim yerde olduğum halde başkalarının bulunduğu yerleri beğendim. Gün içi aldığım notları toparladım. Kardeşime ve kuzenime olanı biteni anlattım. Seminere katılanların topluca gittikleri yerden döndüklerini gördüm. İclal de aralarında mı ki? diye baktım, göremedim. Onun yerine bana, sebepsiz günaydın diyen kadının aşağıdan el salladığını gördüm. Ben de ona el sallarken, “Deli mi ne bu da arkadaş, tuhaf kadın.” dedim. Mışıl bir uykuya yatarcasına koydum kafamı yastığa. Tam da bir yastıkta kocayacakken şu başımıza gelenlere bak, diye uyumak yerine düşüncelere dalmak üzereyken Attila İlhan şiirinden aldığım güçle, “Aysel git başımdan, uğraştırma beni şimdi kendinle” diyerek, dağıttım kafamda birikmesi muhtemel cam kırıklarını. Uyudum. Farkında olmadan. Bir farklılığım olmadan, tüm, uykuyla bütün sorunlarının çözüleceğine inanan insanlar gibi.

 2. Gün
Suyundan havasına kadar tiksindiğim Ankara’nın dışında olmaktan bir kez daha mutlu olarak uyandım sabah erken saatlerde. Otelin çeşmelerinden akan suların da kaynak sularından geldiğini söylemişti seminere katılan bir arkadaş bir önceki gün. Bu yüzden sabah sabah havuz başındaki kulübeye giriş kağıdıydı boktu püsürdü götürmeye çalışmaktansa bol mineralli duşakabine girip, telefondaki mp3’ten de Schubert’in Ave Maria’sını dinleyerek duş aldım. Ne güzel zamanın kontrolünün senin elinde olması. Uzun uzun duş alabilmek. Sabah sekizde iş başı telaşından uzakta kuş seslerinin Ave Maria operasına karışması. İliklerine kadar şifalı sularla yıkanman, arınman… ne güzel.

Kahvaltı salonuna girerken gözlerim, sebepsiz günaydın diyen kadını aradı. Yoktu. Ya erkenden geldi yedi, gitti ya henüz gelmedi ya da akşam herhangi bir şeye gülerken veya herhangi bir şey hakkında hiç susmadan konuşurken veya da herhangi birine sırf herhangi birine benziyor diye usulca sokulup iyi akşamlar filan derken öldü. Benim temennim, seri bir katile usulca sokulup iyi akşamlar dilemiş olması.

Bir tabak alıp birkaç çeşit peynir koydum, başka bir tabak alıp birkaç tane yumurta, bal, domates falan filanla doldurdum içini. Çaya ve ağaçlara en yakın masaya oturdum. Aldığım duşun ve dinlediğim müziğin dinginliyle huşu içinde yaptım kahvaltımı. Enerji seminerine geldim ama ben sadece güzel bir kahvaltıyla da enerji dolu hissedebiliyorum kendimi. O kadar meditasyona, uyuyup uyanmaya filan gerek yok gibi. Bana üç öğün kahvaltı versinler sonra da ben herkese bunun mutlulukla ne kadar ilgisi olduğunu anlatayım. Üşenmem hiç. Cemal Süreya bunun şiirini yazmış, ben üşenir miyim hiç. Eski karım… (artık eskiyen manasında değil ama, eskimesin, kıyamam, eski zamanlarda beni seven kadın) pazar günleri telaşsız, geç saatlerde yaptığımız kahvaltılarda eksik etmezdi yumurtayı. Tek uğraşı, göz göz kalmasıydı yumurta sarılarının tavanın içinde. Ben öyle seviyorum diye bu uğraşı. Ekmeği rahat banayım diye, eline sağlık diyeyim diye. Pazar sabahı erken kalkıp yumurtaları göz göz pişirmek telaşı da sevdaya dahil olsun diye. İştahsız bir çocuk gibi önümdeki haşlanmış yumurta sarılarıyla oynarken gülümsediğimi hissettim. Eski zamanların sahanda yumurta kıvamındaki ayrıntılar gülümsetiyor insanı. “Sizi terk eden insanları anarken yaptığınız kahvaltıları düşünün. Kahvaltılar hep keyiflidir. Kahvaltılar hep sevdaya dahildir.” diye yazdım notlarımın arasına. Bir çay daha doldurdum. Ardından bir kahve. Sonra yine çay. Kahve. Ve yine çay. Her bir fincana bir sigara ekledim. İki kere daha geçti aklımdan, sen benim eski değil, eskimeyen karımsın, dediğim karım. Bu kadar çok insan olmasa etrafta ağlardım. Bu kadar çok insanın arasından geçip seminerin yapılacağı konağa gittim ben de. Yolda giderken de ağlamadım. Gülümsedim. Diğer öğünleri kaçırsam da olur artık, dedim gülümserken, kahvaltılara yetişsem yeter, çünkü kahvaltılar sevdaya dahil, diğer öğünler zaruret.

Saat onda başlayacaktı ikinci günün semineri. Ben konağa geldiğimde saat ona bir vardı ama birkaç kişi dışında hala ortada kimse yoktu. “Günaydın” dedi, arkadaşlar, “Size de” dedim ben de. İçeri girdim. Masadaki atıştırmalıklara yöneldim, beklerken öylesine atıştırayım diye. Bademler, üzümler, kuru pastalar, salatalıklar, meyveler, sular, seller, çaylar, çorbalar, kahveler… her şey var yine. Ama sadece incir yok, incir yerine hurma koymuşlar. O da olur. Yerim ben. Birkaç tane alıp bir peçeteye koydum. Bir kağıt bardağa da kahve doldurup tekrar çıktım dışarı. Boş olan bir masaya oturdum. Tam sigaramı yakacakken bir ses, “Dün akşam niye gelmedin, çok eğlendik.” dedi arkamdan herhangi bir seri katile sırf herhangi birine benziyor diye usulca sokulup merhaba demediği için hala hayatta olan kadın. “Yol yorgunuydum, bu akşam eşlik ederim.” dedim. Birçok boş sandalye olmasına rağmen,” Ay şuraya oturayım bari..” diyerek benim masama oturdu. Yavaş yavaş toplanan katılımcılarla merhabalaştı, sebepsiz yere güldü, saçma sapan sorular sordu yine etrafındakilere. Bana dönüp kahvaltıdan bahsetti sonra. Yiyecek bir şey bulamamış, peynir filan da yemek istememiş, rahmetli annesi kahvaltıda pırasa yemeği bile yermiş, o da ondan alışmış da bi pırasa yemeği olsaymış, canı çekmişmişmiş… Aynur Hanım’a göre var olan iletişim sorunum, sanırım burada, bu kadını tanıdığım anda oluştu. Yoksa benim iletişimle ilgili bir sorunum yoktu. Olamazdı da. Bu kadar çok ve saçma konuşan insanlarla tanıştıkça oluşa gelir bir insanda iletişim problemi; sırf bu tiplerle iletişime geçmeyeyim diye. Ben Ankara’daki arkadaşlarımdan memnunum oysa ki; çok konuşan saçma sapan konuşmaz, saçma sapan konuşan çok konuşmaz, dengelidirler. Ama bu kadın… hiçbir şey söylemedim, iç sesimin dışarı çıkmamasına özen göstererek kendi düşüncelerimle muhatap oldum. Böyle daha iyi. Aşağıdaki dükkanlara göz gezdirdim. Bir kuaförden gelen fön makinesinin sesine odaklandım. Cebimden telefonu çıkarıp notlarımın arasına, “Fönün sesi uzaktan kulağa hoş gelir.” diye yazdım. Sonuna da gülücük işareti koydum. Hala etraftaki insanlarla konuşacak bir şeyler bularak konuşan kadına baktım göz ucumla. İçimdeki sese mukayyet olarak, “Senin de bana verebileceğin tek ilham, aha bu fönlü laf işte.” dedim.

Saat on buçuğa geldiğinde bütün katılımcıların toplanmış olduğunu söyledi Aynur Hanım. Saat onda başlaması gereken ikinci gün semineri, katılımcıların hepsinin Türk olmasından dolayı, saat on buçukta ‘gecikmesiz’ başladı. Almanların ataları ne güzel söylemiş: “Biz, saat on ikiyi otuz beş geçerken on iki buçuk demeyiz.” Bizim atalarımız da hala, “Aman canım, geç olsun da güç olmasın.” Kabullenişiyle her yere, her şeye vaktinden sonra ulaşıyor. Ya sabır.

Aynur Hanım elindeki taşı hatırlattı. Bir önceki günden aşina olduğum için kendisine, çok fazla takılmadım taşa bu sefer. Daha çok, taş elden ele gezerken herkesin de konuşmaya hevesli olduğuna takıldım bu sefer. Bir önceki gün ağzını bıçak açmayanları bugün susturmak mümkün değil. Hatta öyle ki; konuşması biten kişi taşı diğerine verdikten hemen sonra tekrar almak istiyor, unuttuğu birkaç hadiseyi daha anlatabilmek için. İyi ama. Konuşsunlar. Daha farklı enerjiyle doluyor oda herkes konuşunca. Herkes ne hissettiğini söylediği sürece değişiyor dünya. Susmasınlar.

Taşı eline alıp da susmak istemeyen herkesi dinledim. Analiz ettim söylediklerini. Herkesin ortak paydasını bulup oluşan ya da oluşmakta olan bir sorunu bulmak istedim. Kendi derdimden bihaber olduğum için, bulduğum sorunu kendime yakıştıracağım ki çare arayışlarına gireyim. Doğal olan, herkesin geceyi çok güzel uyuyarak geçirmesi. Doğal olmayansa herkesin buna şaşırması. Ortak nokta bu: Herkes gece, deliksiz uyuduğuna şaşırıyor. Uyku problemleri var demek ki hepsinin de. Bunun için buralara kadar gelmişler. Ama bunun yapılan meditasyonlarla bi alakası olmamalı; her yerden şifalı su şırıltıları gelirken, bu sulardan gece gündüz buharlar yükselirken, böcek demeye dilimin varmadığı orman sevimlileri geceleri bir ninni edasıyla öterken uyuyamamak mümkün değil ki. Hiç mi uyumuyorlar bunlar acaba? Yazık. Elden ele gezerken ısınan taş yine bana geldiğinde, birbirlerinden etkilenerek sürekli çok güzel bir uykudan bahsedenlere ben de, “Benim uykuyla bir problemim yoktu zaten.” dedim. “Düğün salonunda bile uyuyabilirim. Askerde hatta, terhis olacak bir arkadaşı halayla türküyle yolcu ederlerken uyuya kalmışlığım var bi köşede. O derece yani.” Güldüler. Bu kadar uyuyamayan bir araya gelmişken benim bu halime gülmekte haklılar. İyi ki dövmediler. “Peki, seni etkileyen bir şey oldu mu dün gece?” dedi Aynur Hanım, “Bir farkındalık yaşadın mı?” Ankara’dayken aklımdan çıkmayan ve aklımdan çıkmadıkça da beni sinirlendiren ayrılığımı, boşanma işlemlerini, adliye koridorlarındaki halimi, eve giren hırsızı ve tüm emeklerin yer ile yeksan oluşunu düşünmekten vazgeçemediğim halde burada, düşüncelerimi –en azından- ertelemeye başladığımı fark ettim. “Gece bir şeyler olduğunu zannetmiyorum da…” dedim Aynur Hanım’a, “sabah uyandığımdan beri daha iyimserim. Bu güzel bi şey.”

Teşekkür etti Aynur Hanım, eklemek istediğim bir şey yoksa taşı yanımdaki arkadaşa vermemi rica etti. Verdim. O da güzel uyumuş, bol bol onu anlattı. Sonra o da taşı yanındakine verdi. Ama Aynur Hanım ona teşekkür etmedi. Yanındaki de anlattı uykuyla, uyuyamamakla ilgili dertlerini ve sanıyormuş burada bu derdi son bulacakmış. Diğerleri de benzer uykulu şeyler anlattılar. Dinlemedim çok fazla onları. Semineri yaptığımız odanın kapısını ve perdesini henüz kapatmadıklarından dışarıdaki dev çınar ağacını görebiliyordum, onu seyrettim ben. Ardındaki konağı, ormanı, ilçeyi, şehri ve hatta ülkeyi hışır hışır koruyuşuna hayran kaldım yine. Ankara’da hayvanat bahçesine tıkılarak müebbet hapis cezası verilen sincapları salıverip bu çınar ağacıyla tanıştırmak istedim. Dallarına gelen baharın tadını çıkarsınlar istedim. Hemen arkamda ketılda kaynayan suyun damlalar halinde süzülüşünü seyrettim sonra biraz. Çıkan buharın tavana kadar ulaşıp da bir bulut kütlesi gibi odayı sarışını hayal ettim. Yanımdaki arkadaşın kolundaki Fenerbahçe futbol takımının dövmesini gördüm. “Bu kadar da sevilir mi arkadaş bir futbol takımı?” dedim şaşkınlıkla fısıldayarak. “Fenerbahçe genç takımındayım ben abi.” dedi. “E ileride Galatasaray’a satılırsan ne olacak?” dedim, güldü. İclal’in eline kadar ulaştığını gördüm daha sonra taşın. Ne diyecek acaba, diye diktim kulakları ona doğru. Geceyi nasıl geçirmiş acaba? Hiçbir şey söylemeden taşı Aynur Hanım’a uzattı. Herkes konuştu, bir tek o konuşmadı. Üstü açık mı yattı ki sabaha kadar? Korkulu rüyalar mı gördü de anlatmak istemedi? Uyumadı mı ki yoksa sabaha kadar? Kimi düşündü ki? O iki dünya güzeli göz, hangi yüz uğruna kapanmadı ki tüm gece?

Kısa bir ara vereceğini söyledi Aynur Hanım İclal’den taşı aldığında. Kalkmadım ben yerimden. Birkaç kişi sigara için çıktı dışarı ama onlar da hemen döndü. Fenerbahçe genç takımında oynayan arkadaş bana hangi takımı tuttuğumu sordu. “Takım tutmuyorum ben,” dedim, “ama Beşiktaş gol atsın istiyorum hep. Beşiktaş gol atsın, çArşı sevinsin istiyorum.” Yine güldü. Güleç yüzlü, Fenerbahçeli bir çocuk. Renkli çocuk. Beşiktaş gol atınca o da sevinsin.

Seminer görevlileri herkesin geldiğinden emin olduktan sonra odanın kapısını ve perdeleri kapattılar. İkinci günün ilk meditasyonu başlamak üzereydi. Perde, tamamen kapanırken son bir kez daha baktım ulu ağaca. Tatlı rüyalar, der gibi salladı sanki bana yapraklarını. Tamam, büyük büyük camiler yine yapılsın, görkemli kiliseler filan hizmete açılıp oldukları yerlerde yine kalsınlar ama bu ulu çınar ağaçlarına da hakları verilsin. Adres tarif ederken mesela, “köşedeki caminin solundan dön” diyecek kadar çok camiye ihtiyacımız olmasın. Daha çok, “şu heybetli ağacın arkasındaki sokaktan dön” denecek kadar çok ağacımız olsun. Camilerin verdiği huzuru sadece Müslümanlar hisseder, kiliselerin verdiği huzuru sadece Hıristiyanların hissettiği gibi. Ama görkemli bir ağacın gölgesi her dinden insanı serinletir. Her dinden insanı aynı ferahlıkta bir araya getirir. Suyu paylaştırır, çay ikram ettirir. Hacı Mehmet Efendiyle Yorgo Efendi, sadece bir ağacın altında tavla oynayabilir.

“Hayatınızda meleklere yer açın.” dedi Aynur Hanım, müziğin sesini tam kıvamına getirmeye çalışırken. Oturduğum sandalyeden indim, yere uzandım. Hayatımda meleklere yer açmak çabasında olmak istediğimden değil, bir de böyle deneyeyim diye. Yan yana denk gelmiştik bu sefer, bana ilk gün sebepsiz yere günaydın diyen kadınla. Fısıldayarak, “Battaniye vereyim mi?” dedi, altındaki üç tane battaniyeyi göstererek. “Verme.” dedim, gözlerimi tavana dikip Aynur Hanım’a odaklanarak. “Ay sen ömürsün yaaa..” dedi fısıltıyla gülerek. Pek önemsemedim, müziğin akışına ve Aynur Hanım’ın sözlerine bıraktım kendimi: “Melekler hayatımızın her alanındalar. İlişkilerimizde, iş ile ilgili konularda, yalnız yürüdüğümüz yollarda, kurduğumuz hayallerde… kısaca her yerdeler. Hatta hayallerimizin ne olduğunu keşfetmek için bile bize yardımcı olmaya hazırlar. Tek yapmamız gereken, onlara bize yardım etmesi için izin vermek.” İnce bir keman sesiyle beraber, Aynur Hanım’ın sesi sanki bir maddeye dönüştü ve havada süzüle süzüle bana ulaşıyor gibiydi. Ellerimi başımın altına koydum. Böyle daha iyi. “Ben onlara bir şans verdim;” diye devam etti Aynur Hanım, “meleklerime bana yardım etmelerini söyledim ve onlarla kol kola ilerlediğimde bana neler olabileceğini, gücümün nelere yeteceğini gördüm. Hayatımda gözle görülür değişiklikler fark ettim. Küçük ama etkili mucizelere şahit oldum. Onlara öyle alıştım ki artık herkesin olması imkansız dediklere şeylere gülümsüyorum sadece.”

Başmeleklerden bahsetti sonra. “Chamuel beni hiç yalnız bırakmadı.” dedi, “siz de ondan bir şeyler isteyebilirsiniz.” Chamuel’e melek de dese Aynur Hanım, bana daha çok çatık kaşlı, dediğim dedik, huysuz bir ihtiyar gibi geldi Chamuel. Bu yüzden benim de ona Kamil diyesim geldi; daha sevimli oldu bu isimle anınca onu, daha bir iyilik sever, daha bir insan canlısı, daha bir Hulisi Kentmen.
Müziğin ve Aynur Hanım’ın sesi birlikte kapattılar sanki göz kapaklarımı. Uyudum desem, duyuyorum daha sesleri ama sesler de yorgan gibi; üzerime örtülüyor. Küçücük bir aralıktan bile bakmak istemiyorum dünyaya, kapalı kalsın gözlerim ama hayat devam etsin istiyorum. Bütün vücudum, yattığım yere eriyerek akıyor sanki. Ellerimdeki o keyifli uyuşukluk bütün hücrelerime yayılarak söndürüyor sanki beni. İçimde bir yerlere gitme telaşı ama kalkacak halim yok.

Cibinlik gibi tüller sarmış her yanımı. Katı, karmaşık beyaz kumaş kalabalığının ortasında gibiyim. Daha sonra yavaş yavaş yumuşuyor etrafımdaki perdemsi yoğunluk. Sisli bir hal alıyor ortalık ama hala görebildiğim hiçbir şey net değil. “Şu duman kalksa, şu çarşaf gibi şeylerden bir kurtulsam…” demeye kalmadı iyiden iyiye dağılmaya başladı sis de. Ama hala ortada gezinen flu bir gıcıklık var. Elimi savuruyorum sağa sola dağıtmak için, geçmiyor, üflesem diyorum, saçmalık, öyle bir şey. Kendi kendine dağılmasını bekliyorum. Çok geçmeden biraz daha beliriyor renkler. O anlamsız ve nemli beyaz kendi kendine yok olacak sanki. Patika gibi bir yol görüyorum. Karayolları tarafından yapılmış gibi değil de, insanlar ve araçlar hep oradan geçtiğinden kendi kendine oluşmuş bir köy yolu gibi. Tekerleklerin geçtiği yollar bitkisiz, kel, ortası nemli çimenlik. Kıvrıla kıvrıla uzuyor bir bilinmeyene. Ufukta bir şeyler var ama… şu sis bi dağılsa… meraklı ve tedirgin, ufuktan gözümü ayırmadan yavaş yavaş yürüyorum yoldan. Birden yanı başımdaki sisler dağılıp ufukta yoğunlaşıyor. Ufuk ve patika yolun ilerideki kısmı artık hiç görünmüyor. Sisin dağıldığı yere doğru dönüyorum ufku görmekten iyice umudu kesince. Türbe gibi bir mezara bakıyorum. Etrafı işlemeli demirlerle çevrilmiş, mezar taşı olmayan, dört bacaklı bir kubbenin altına konuşlandırılmış bir mezara. Büyük bir viyadüğün altına yapılmış gibi sanki. Daha doğrusu o mezar hep oradaymış da viyadük onun üstüne yapılmış gibi kıdemi var türbemsi şeyin. Mezarın başında, üzerinde dizlerine kadar uzanan siyah bir palto giymiş, ellerini de cebine sokmuş bekleyen biri var. Biraz daha ilerliyorum kim olduğunu görebilmek için. Sisler biraz daha dağılıyor kim olduğunu görebilmem için. Kendime benzetiyorum önce. Daha dikkatli bakıyorum ama sis henüz tam dağılmış değil. Biraz daha ilerliyorum ve bir aynaya bakar gibi mezarın başında ellerim, dizlerime kadar inen paltomun cebinde mezarı seyredenken görüyorum kendimi. Bu baktığımızın kimin mezarı olduğunu merak ediyorum. Göz göze gelmek istiyorum kendimle, olmuyor. Mezardan başını hiç kaldırmayan kendimle yüz yüze gelemiyorum bir türlü. Etrafıma bakınıyorum, mezarın kime ait olduğuna dair bir ipucu arıyorum ama… yok. Sahipsiz gibi mezar. Biraz daha bakınırken sağa sola mezarın birden sislerle kapandığını fark ediyorum. Yavaş adımlarla ve sanki bir duvara tutunur gibi etrafımdaki sislere tutunarak ilerliyorum. Ortalığı yine bembeyaz bir yoğunluk kaplıyor ve tamamen kayboluyor gözlerimin önünden mezar. Başka bir tarafta sislerin seyreldiğini görüyorum, hindibağ otuna üflediğinde dağılan pamukçuklar gibi hızla açılıyor oradaki yoğunluk. Küçük bir çocuk. Tanıyorum sanki. Kafasını uzatmış gülümsüyor bana. ona doğru ilerliyorum. Babamın en son evlendiği kadından olan ve şu an yurt dışında yaşayan oğlu bu. Kardeşim yani ama ben daha hiç görmedim. Sadece fotoğraflarından tanıyorum. “Lan bu ne alaka şimdi?” diye söylenirken birden dağılan sislerin arasından diğer kardeşimin beyaz bir yastığa başını koymuş huzurlu bir şekilde uyurkenki hali görünüyor. Yastığın diğer ucunda da ben varım. Ben de uyuyorum. Karşılıklı yüz yüze vermiş çok huzurlu bir şekilde uyuyoruz. Gülümsüyorum. Biraz daha seyredecekken o huzurlu uykuyu birden yine her taraf sislerle ve o cibinlik tüllerle örtülüyor. Beyaz bir derinlik gibi gözümün önünde yoğunlaşan görüntü korkutucu bir hal almaya başlarken uyanıyorum. Ama irkilerek değil, huzurla, geri dönmüş gibi sanki.

Yerimde doğrulup sağıma soluma baktım. Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum ama benden önce uyananlar olmuş, odanın hemen hemen yarısı boşalmış. İclal’in olduğu yöne baktım, o da yok, çıkmış. Nereye gitti ki? Kalkıp, üzerinde atıştırmalıkların olduğu masaya yöneldim. İncir yerine hurma yedim. Bir bardak çay doldurup dışarı çıktım. Avluda İclal’e bakındım pakette kalan son sigarayı yakarken. Göremedim. Soramadım da etraftakilere nerede olabileceğini. Bir elimde çay, diğerinde sigarayla dikildim öylece avlunun ortasında az önce gördüğüm uykunun huzuruyla. “Sprey sıkmak isterseniz…” diyerek diğer masayı gösterdi bana elemanlardan biri. “Yok.” dedim, ona da gülümseyerek, “Huzurluyum, tadımız kaçmasın şimdi.” Bir önceki gün benim gibi otelde kalmayı tercih ederek diğerleriyle yemeğe gitmeyen arkadaş el salladı oturduğu yerden. Karşısındaki sandalyeyi gösterdi. Ona doğru yönelip oturdum karşısındaki sandalyeye. “Merhaba hocam.” dedim, içimdeki huzuru dizginleyemeyerek, sanki konuşmaya çok hevesliymişim gibi, “nasıl geçti?”
“İyiydi.” dedi, “İçim rahatlamış bir şekilde uyandım.”
“Ben de.” dedim. Kısa bir süre sustuk. Ben telefona notlar aldım, o da anlamsız bir şekilde sağa sola baktı. İçeriden çıkan bir kadın, “Nasılsınız Nusret Bey?” dedi. İkimiz de sesin geldiği yöne döndük. Nusret Bey, “İyiyim iyiyim, teşekkür ederim.” dedi huzurla gülerek, “Eşimden ayrıldım, oğlumu da hafta iki kez görüyorum, mutluyum.”
“Ben de eşimden ayrıldım ama senin kadar mutlu değilim.” dedim Nusret Bey’e, “Üstelik bizde çocuk da yoktu. Nasıl oldu senin böyle?”
Güldü Nusret Bey konuştuğu kadına el sallarken ve konuştuğu kadın da onu başıyla onaylarken. ‘Bırak şimdi Nusret karıya kıza yavşamayı da anlat hele, nasıl oldu hacı bu iş?’ demek istesem de bekledim bir müddet kadınla cilveleşmesini Nusret’in. Suratında yapmacık bir gülücükle kadına yeteri kadar el salladıktan sonra bana döndü Nusret daha samimi bir gülüşle. “Hocam merak etme, sen de ne kadar huzura kavuştuğunun farkına varacaksın.”
“Nasıl olacak o iş?” Alay ederek sormadım. Gerçekten merak ettiğimden sordum. Gerçekten artık huzura ermek istediğimden, Zeki Müren’i başkalarını da düşünerek ya da hiç kimseyi düşünmeyerek sadece Zeki Müren dinlemiş olmak için dinlemek istediğimden sordum.
“Bilgi, bedene indiğinde.” dedi.
“Kitap mı okuyalım yani? Nedir? Ne bilgisi?”
“Bilgi!” dedi, kelimenin üstüne basarak, “Farkındalığını anlayacak kadar bilgi sadece.”
“Hocam ben daha senin ne dediğini anlamadım, ne bilgisi? Sorup da öğrenebileceğimiz bi şey mi bu yoksa yaşayarak kavranabilir bi şey mi? Aç biraz konuyu, vaktimiz var, moladayız, çaylar şirketten.”
“Anlatılır bir şey değil ki bu. Birdenbire oluyor. Her şeyin farkına varma durumu gibi, suyun altından birden çıkıp da nefes almak gibi. Hani yaşayarak öğrenilebilir desem, o da değil. O kadar zamansız ve tam da ne yaşadığını bilmeden oluyor ki sen sadece olduğunun, tamamlandığının farkına varıyorsun.”
“Peki burada mı oluyor? Sen burada mı eriştin o bilgiye yani?”
“Bilmiyorum. Sadece tek bildiğim huzurlu olduğum. Renkleri görebildiğim, sesleri duyabildiğim.”
“Sesler derken? Gaipten gelen sesler gibi mi?”
Güldü. “Yok hocam, ne gaibi..” yine güldü. “Deli değiliz biz ya da olmayan seslerin bize bi şeyler fısıldadığını sana herhangi bir meczup. Biz kendi kişisel özgürlüğümüzün peşindeyiz.” Bu sefer daha az güldü.

Sandalyeye yaslandım. Elimi cebime attım bi sigara yakayım diye ama sonradan fark ettim az önce söndürdüğümü son sigarayı. Nusret kendi paketinden ikram etti bi tane, aldım yaktım. Bi Nusret’e, bi sigaraya sonra da gökyüzüne baktım.
“Bu yaşa geldim,” dedi otuz beş ya da kırk yaşında olduğunu tahmin ettiğim Nusret, “daha bir kez olsun kendi kararımı kendim vermiş olmadığımı fark ettim.”
“Nasıl yani?” dedim, merakla.
“Hep bi şeyler oluyor ve ben, o olan şeyler üzerinden karar veriyorum. Bak sana kendi hikayemi anlatayım ama kimseye söylemeni istemiyorum. Sadece bilgiye kavuşmanı kolaylaştırabilir diye anlatmakta bi sakınca görmüyorum. ”

Dinledim Nusret’i. Arada, bir iki daha sigarasından içerek ve içeri gidip birkaç bardak daha çay alarak ve ille de incir yerine hurma yiyerek. Acıklı bir hikayesi var. Ama gülümseyerek anlattı hepsini. Hiç pişman değilmiş gibi yaşadıklarından. Sanki bu yaşadıklarını hiç yaşamasa hatırı kalırmış gibi. Hatta hayata bir daha gelse aynı şeyleri yaşamaktan pişman olmayacakmış gibi. Çünkü bunlar bilgiye kavuşmasını sağlamış. Bunlarmış Nusret’in pişmesine sebep ateş; ham iken Nusret değilmiş o, bir garip Ademoğluymuş sadece. Şimdi pişmiş. Daha doğrusu ham olduğunun farkına varmış, bundan sonrası zaten pişmekmiş.

Ben Nusret’e ve hikayesine kaptırmışken kendimi, Aynur Hanım geldi başımıza. “Nusret Bey geçen sene de katıldı bize, deneyimlidir kendisi.” dedi bana. Bir Nusret’e bir de Aynur Hanım’a bakıp başımla onayladım. “Birkaç arkadaş daha var, uyanmadılar daha, onları bekliyoruz.” dedi Aynur Hanım. “O zaman…” dedim Aynur Hanım’a, “ben benim odadan bi sigara alıp geleyim.”  Nusret’e de, ”Hikayeni paylaştığın için sağol hocam.” dedim.

Otele giderken Nusret’in bu yaşa gelip de hala kendi kararını bir türlü kendinin veremeyişini düşündüm. Haklıydı. Biz sadece tercih ediyorduk, karar vermiyorduk. Karar vermek bu ülkede bir tercih meselesi değildi. Daha da ince düşünüldüğünde tercih etmek, bir karara varmaktı sadece, karar vermek değil. Ve bunu da sadece en akıllılarımız yapıyordu. Çoğu insan tercih bile edemiyordu, kendisine verilene razı oluyordu. Hayat bizi bir yoldan kendi isteğimiz dışında, türlü tesadüflerle ve başlangıçlarla yürütüyor ve bir çatalın tam ortasında bırakıyordu. Bizim ‘kendi kararımızı kendimizin verdiğini sandığımız’ yere yani. Çok fazla olasılık sunulmuyordu bize; iki ya da üç yol. Zaten daha fazlası da sunulsa iyice karar veremez hale geliyorduk. Bunu düşününce dileklerimi yazdığım –daha doğrusu yazmak için nasıl zorlandığım- zaman geldi aklıma. Koşullar bizi oluşturuyor, biz, acılarımızı seçiyoruz yol ayrımlarında. Hayal gücümüzü elimizden almışlar. O çatala gelene kadar yürüdüğümüz yolu bile kendileri belirlemişler. Koşulları hep kendilerine göre ayarlamışlar. Dilek dileyemez hale sokmuşlar bizi. Kimler bunlar? Devletler, aileler, ağabeyler, akrabalar, konu komşular, yaşadığımız ülkenin tekdüze ve sığ insanları, sürekli heyecanlı şeylere ayıp-günah-yasak diyenler, şerefsizler, yasak ve sınır koyucu insanlık düşmanları bunlar. Kendilerini temize çıkarmanın yolunu da bulmuşlar; çatala geldiğin zaman tercih ettiğin yol hatalıysa senin suçun olarak kabul ediyorlar. “Kendi kararını kendin verdin oğlum/kızım/vatandaşım/komşum/arkadaşım” diyorlar. Seçtiğin yol hatalı değilse bile, seçebileceğin türlü yolları elinden aldıkları için sana kötünün iyisini bırakmış oluyorlar. Doğduğundan beri mesela, seni büyümen, okula gitmen, bir işe girmen, evlenmen, çoluk çocuğa karışman konusunda yönlendirmişler. Ülken de ailen de tüm bunları ellerindeki yetersizliklere rağmen yapmışlar. (‘Yetersizlik’ kelimesi burada, elinden başka bir şey gelemeyişin çaresizliği anlamında değil, elinden başka bir şey gelmeyecek kadar beceriksiz oldukları, bir insan yetiştirmeyi bilmediklerini kendilerinden bile saklayacak kadar korkak oldukları, ‘rızkını Allah verir’ safsatasına aldanıp da bir insan büyütmenin sadece o insanın karnını doyurmak, soğuktan korumak olduğunu sananlar anlamında, edebi bir çerçeve ve parantezler içinde açıklama ihtiyacı duyularak, emin bir ifadeyle kullanılmıştır.) Sonra da sen büyüdüğünde,seni, okul tercihinde, iş tercihinde ve eş tercihinde bir çatalın ortasında -kucağında belki de bir çocukla- bırakmışlar. Yapacağın tercihin sadece senin kararın olacağına dair inandırmışlar seni. Yalan! Kendi kararımızı kendimizin verebildiği bir yaş yok. Sadece tercih ediyoruz biz. Bütün kişisel gelişim kitaplarının yapraklarını yırtayım ki öyle ‘seni sen yapan senin kararların’ gibi beylik lafları cümle içinde kullanmak bile yakışmıyor bu yaşadığımız hayata. ‘Seçtiğin yol senindir’ diyerek kişisel gelişemezsin. Koşullandığın –ve daha da kötüsü- koşullandırıldığın, yol senindir. En büyük özgürlüğümüz bu. Bütün bunlarından kurtulmamızı sağlayacak olan spiritüel gerçeklikten başka inanabileceğimiz bir şey yok elimizde. O da bize tercihlerimizi biz doğmadan önce yaptığımızı söylüyor; anne-babamızı kendimizin seçtiğini, yaşayacağımız coğrafyayı, evleneceğimiz insanı, yapacağımız işi… her şeyi, ta en başından kendimizin seçtiğini söylüyor. Farkına vardığımızda pişman olduğumuz tüm tercihlerin sebebinin biz olduğunu söylüyor. Diğerlerinden tek farkı, daha dürüst olması. Ama diğerleriyle ortak özelliği, kötünün iyisi olması. İnanması güç. Geri dönebilme ve tercihlerimizi değiştirme şansımızın olmadığı bir evrende kilitli kalmış gibi hissetmemizin sebebi bu.

Yalnız hissettim birden kendimi. Zaten bir yalnızlık hissi hep vardı da bu hissettiğim başka bir şeydi. Tek başına kalmış gibi kocaman evrende. Nereye  gitsem sonsuz bir boşluk, ufuksuz bir karanlık gibi. Her şeyin anlamsız olduğu ne kadar da mantıklı geliyordu şimdi. Hiç’liğe ulaşmanın ne de erdemli bir şey olduğu ne kadar da huzurlu geliyordu. Ölüm olduğu için, bir vade ile sınırlanan bir hayat yaşadığımız için şanslıyız aslında. Ölüm diye bir gerçekliğin farkında olduğumuz sürece katlanabiliriz bu tercihlerimizden bihaber olduğumuz yaşamlara. Ve o zaman gelene kadar da katlanabilecek uğraşlar bulmalıyız. Tarkovski diye bir adam var. Sovyet Sosyalist Rusya’sından. Yazar ve yönetmen. Şiirsel sinema yapan bir adam. Bizdeki Zeki Demirkubuz yani bir anlamda bana göre. Demiş ki: “Dünya mükemmel olmadığı için sanat var.” O, bulmuş bu anlamsızlıkta uğraşacak bir şeyler kendi için. Sanat; müzik, edebiyat, tiyatro, sinema… belki de bu yüzden iyi geliyor bize, hayal gücümüzü elimizden alanların yeni yeni hayaller kurmamıza engel olamadıkları tek boyut sanat. Güzel bir şarkıda, filmde, kitapta ya da oyunda kendimizi hiç olamayacağımız yerlerde olabilirmiş gibi hissetmemizin nedeni sadece sanat. Kendi hayatlarımız kendi tercihlerimizden oluşmadığı için sanat var. Dünya mükemmel olamadığı için sanat var.

Durdum birden otelin girişine birkaç adım kala. Konaktan otele gelen bu yolda bu zamana kadar yaşadığım hayatın farkına vardım da ne oldu şimdi, diye düşündüm. Değiştirmek istesen, değiştiremiyorsun. Son vermek istesen, öyle bir cesarete sahip değilsin; ardında bırakacağın insanları bir şey fark ettin diye üzmek o kadar da anlamlı değil, en azından sanat kadar değil. “Offff …” diye iç çektim çaresiz, “ Bu kafamdaki cam kırıklarının da bu yürekteki düş kırıklıkların da Allah belasını versin.” Otele yürümeye devam ederken kendi duyacağım bir sesle, “Yedi günde yarattığımız dünya / mutlu olurduk, pastel koksa / olanlar oldu tanrım / bütün bu olanların ağırlığından beni kolla.” diye bir dilek diledim Didem Madak gibi. Yine sanata sığınıyor işte insan. İnsan, yine sanat, iyi ki var diyor.

Otelin lobisinden geçip asansöre doğru yürürken İclal ve gözlerinin bana doğru geldiğini gördüm asansörün olduğu taraftan. Demek ki otele gelmiş afacan. Uyku sersemi kafamdan hiç geçmemişti buraya geleceği. Çişe mişe gitti diye düşünüyor işte insan birden olması gerektiği yerde görmeyince olması gerektiği yerde olması gereken insanı. Telaşlı adımlarla bana doğru geldiğini görünce aklıma Hülya Koçyiğit’in Ediz Hun’a koşarak sarıldığı onlarca sahne gelse de zar zor muhafaza ettim Cüneyt Arkın duşumu. Bu gelişle bana bi sarılsa gol olacak, bu gülüşle bana bi gelse gelişine sarılacam. Ama gülümseyerek ve koşturarak ve ille de gözlerini beynimin en anı muhafaza eden yerine mıhlayarak geçti yanımdan. Ofsayt işte! Buz gibi hem de. O’nun rüzgarıyla döndü sanki bedenim O’nun ardından O’na doğru. O’ndan bana akan bir şey olduğundan değil, benden O’na akan bir şeyler olabileceğinden döndü O da birden bana, soru soran o güzel imla kılavuzu gözlerle. Ne desem şimdi? Kalıyor insan öyle. O imlalı gözler sana bakınca unutuyor birden insan noktayı, virgülü nereye koyacağını. Zaten önce kelime vardı, bu imlalar hep sonraki müfredat diye düşünüp, “Hocaya söyle beni yok yazmasın, bi sigara alıp gelecem.” dedim, ilk aklıma gelen kelimelerle. Güldü. Gülmekten koşturamadı bir an. Ne güzel de gülmekten koşturamıyordu o an. Koşturamasın hiç. Telaşsız bir hayat yaşasın. Ben onu güldürürüm hep. Bak, anlık bir Türkçe yetersizliğinde bile bilinçaltım ta lise heyecanlarıma kadar gitti de, yok yazmasın hoca, dedim. En liseli heyecanımla güldürüm ben seni. Hayat, bildiğim tarafından sorduğu sürece esirgemem senden kopyaları. Sıfır yedi kalem ucumu seninle paylaşırım, silgimin yarısını dişimle kopartır, sen aklındaki kötü hatıraları sil diye uzatırım sana. Ben seninle mezun olayım da bu hayattan, takdiri hak etmesem de olur, rica ederim, ben teşekkür ederim.

“Tarkovski’nin dediklerine ekleyeceklerim var” dedim, asansöre binince kendi kendime. “Dünya mükemmel olmadığı için sanat ve kadın var.” Benim ta buralara gelmemi sağlayan da bir kadın, bana buralarda sırf gözleri güzel diye heyecanlar yaşatan da bir kadın. Dünya gerçekten mükemmel değil. Bu kadınlar bunun için varlar, salınıyorlar ortalarda. Sanat gibiler hepsi de. Kimisi acıklı filmlerin başrolünde hissettiriyor bizi, kimisi de buram buram aşk kokan Zeki Müren filmlerinde. Bir kadın gönlünden uzak tuttu beni diye hiçbir kadını gönlümdeki salıncakta sallamayacam derken, bak yine düştüm ofsayta. O kadar da ahkam kesmiştim kendime, hiçbir kadın çok fazla sevilmeyi hak etmiyor diye. Ama olmuyor işte. Yine sevilebiliyor, yeniden sevilebiliyor en öğrenci kimliği heveslerle. Bir kadının açtığı yarayı yine bir başka kadından başkası pansuman edemiyor. En çok da kendime kestiğim ahkamlardan sonra ne yapacağımı bilmiyorum ben. Bir başkasına kestiğim ahkamların sonradan onlara verdiği enerjiyi görünce de imreniyorum. İnsan denen organizmanın sanırım bir tek kendine faydası yok. Olmasın, daha iyi. Varlığımızın nedeni bu demek ki; bir diğerimizi yerden kaldırmak.

Odaya girip önceden toplu aldığım sigara kartonundan bir paket sigara aldım, çıktım. Asansörün yukarı çıktığını görünce beklemedim onu. Zaten birinci kat, paldır küldür inerim ben aşağı. Hızla lobiyi geçip çıktım otelin kapısından dışarı. İclal gibi koşar adımlarla konağa doğru seğirttim. Kafamdaki cam kırıklarının yerini artık bu zamana kadar düştüğüm ofsaytlar almaya başlamıştı o telaşla. Onlar da bir nevi cam kırığı olsa da sonradan gülerek hatırlanan anılar kıvamına geliyorlar. Bir futbolcu olmamasına rağmen Sadri Alışık, hep onu düşündüm düştüğüm ofsaytlarda, atamadığım gollerde ve birkaç sefer çıktığım hakim karşısında. Bir kadının gözleri dört defa lacivert olur mu diye hiç şaşırmadım. Alelade bir çift gözü bile dört defa lacivert görecek kadar promil yoğunluğu var bu bünyede. Sadece biri gelsin çalkalasın yeter. Ben kendimden damıtıyorum zaten. Bu da gol olmasa da ve hatta gol olmayacağını çoğu zaman bile bile gelişine sarılıyorum. Ben şutumu çekeyim de en alengirli cümlelerimle, o yar bu gönlün ağlarına takılmasa da olur.

Konağa vardığımda herkes içeri girmiş ama hiç kimse meditasyona maruz kalmamıştı. Aynur Hanım yeni geçiyordu yerine. Bayan Günaydın, benim bir önceki seansta uzandığım yere battaniye seriyordu. Görmemiş gibi yapıp İclal’e yakın bir yere geçtim oturdum. Üç beş insanın diğer tarafından gülümseyerek, “Yok yazılmadın.” dedi İclal. “Eyvallah.” dedim ben de ona gülümseyerek. Eyvallah ne demekse? Ne alakaysa o, gülümserken gerilen dudaklara karşı? Kıymet bilmezmiş gibi, güler yüze aldanmazmış gibi, o gözlerle ilgilenmezmiş gibi, mal gibi… düzelttim kendimce, “sağol, bitanesin sen afacan.” Kızla daha iki çift lafımız yok doğru dürüst, üstüne de onun “bitanecik” olduğunu iddia ettim. Bir an evvel seansa geçsek de uyusam ben yine, diye düşündüm; uyanık kaldıkça asılsız iddialarda bulunurum.

Müziği ayarladı yine Aynur Hanım, telkinlerini üfledi zihnimizin en kuytu köşelerine. Gözlerim artık ağır ağır kapanmayı öğrendi, uyudum. Daha doğrusu uyumak istediğim için uyuduğumu sandım, rüya görmek istediğim için etrafımdaki fısıltıları rüyamdaki muhabbetler sandım, gözlerim hiç aralanmasın isterken kırpışan göz kapaklarımdan içeri süzülen gün ışığını aydınlanma sandım… uyur uyanık bir vaziyette bu şekilde birçok kez yanıldım. Herkes en dingin halindeyken açtım gözlerimi. Etrafıma bakındım, en çok da İclal’e baktım. Bir kadını uyurken izlemenin de bir ayrıcalık olduğunu anladım. Bir yıl öncesine kadar en sevdiğim kadını izlerdim böyle, eşimi, hala uyanmamış olan diğer yanımı yani. Hem uyansın bana gülsün isterdim hem de hiç bitmesin bu seyir. Karmaşık duygularla sevmekti en büyük maharetim. Sevdiğin bir kadının koynunda uyanmak ne demekti, ilk onda anlamıştım. Sonraları uyandığım hiçbir kadının koynunu benzetememiştim ona. Hiçbir sevişmenin sabahı o kadar ılık olamamıştı. Hiçbir kahvaltının mutlulukla alakası yoktu başka kadınlarla, içimdeki hayvanı doyurma telaşıydı sadece kahvaltılar.

Bir bardak çay alıp dışarı çıktım. Bir sigara yaktım verandanın parmaklarına kollarımı koyup aşağıdaki abuk subuk insanları seyrederek. Hep mi bu aldatma hissiyle sevecem birilerini? Boşanmışız, ayrılıp ortak devrimlerimizden vazgeçmişiz, her ikimizde kendi devrimimizin derdindeyiz ama ben hala nerede kiminle sevişsem ve nerede kimi sevsem hep bu içimdeki aldatma korkusuyla huzursuzum. Nusret ne kadar haklı ki? Sahiden geçecek mi her şey? Bir başka kadın boynuna aklımdaki tek kadının kokusunu unutup da sarılabilecek miyim? Bilmiyorum. Nusret’in değişmeye başladığı yerdeyim. Ve en azından Nusret kadar huzurlu olabilmeye meyilliyim, o kadar. Gerisi zaman. Gerisi sabır. Gerisi onlarca yazıya dökülmüş hikayeler olacak, eminim.

Arkamdaki masaya dönüp küllükte söndürdüm sigaramı. Çayımdan bir yudum daha alarak kollarımı dayadığım verandanın korkuluklarına sırtımı yasladım. Bakmadım aşağıdaki abuk subuk insanlara bu sefer. Cebimden telefonu çıkarıp not defterini açtım. “İnan bana albayım,” diye yazdım, “ne bir satır küfür ettim ona ne de beddua, ayrıldı benden diye. İmam Hatip mezunuyum ben albayım, şiddetli değil benim sevmelerim, belki şeddeli seviyorum, bu kadar aslında kusurum. 1+1 evim var, kirasını düzenli ödediğim. Bir odasında yüzünü ve kokusunu sonradan unuttuğum kadınlarla düzüşüyorum, diğer odasında da bunlardan nasıl pişman olduğumu yazıyorum. İçimdeki hayvanı ehlileştirip ağız tadıyla şevişemiyor, sevemiyorum hiç kimseyi albayım. İyileşir miyim albayım? Benden adam olur mu yoksa benden en fazla bu kadar mı?”

Bir sigara daha yaktım telefonu kapatıp cebime koyduktan sonra. Anlamsızca sağa sola baktım, anlamlı nasıl bakıldığını zaten bilmiyorum, çayımdan birkaç yudum daha aldım. Birer ikişer çıkmaya başladı içeridekiler. Kimisinin yüzünde huzur, kimisinin yüzünde hayal kırıklığı, kimisinde korku, hüzün ya da şaşkınlık. Başımıza ne geleceğini bilmediğimiz bir uykuya yatıyoruz ve rüyalarda bizi bu hallere sokanları arıyoruz. Ya da bizi bu hallere sokanlardan nasıl kurtulacağımızın ipuçlarını. Bir bilinçaltımız var, her şeyi ona soruyoruz. Her şeyi bizzat kendimiz depoladığımız halde ona. Kaybolan çorabının tekini aramak gibi bir şey bu; nereye koyduysan orada ama koyduysan bul gibi de bir durum. Yüzünde huzurla çıkanlar, bulmuş olmalılar çoraplarının tekini. Hayal kırıklığı taşıyanlar, umut ettikleri yerlerden eli boş dönenler. Ama korkuyla çıkanları anlamakta güçlük çekiyorum. Daha hangi görmezden geldikleri yaşanmışlıklar varsa bilinçaltlarında, sanırım onlara da rastlamışlar, ne yapacaklarını bilemiyorlar. Hüzünlü bir ifadeyle çıkış yapanlar benden zaten; diğer parçalarının yanlarında olmasıyla bütün sorunların çözülebileceğine inanlar. Kendilerini eksik hissedenler. Ama bu mümkün olmayınca da küfür bile edemeyenler, hala şeddeli sevenler. Şaşkınlıkla çıkış yapanların tedavisi olduğuna inanmıyorum, kronik onlar, hala durumu kabullenememişler, bir çorap, diğerinin yanında nasıl olmaz, bunun suçlusu nasıl ben olabilirim şaşkınlığı, hallolur bir sorun değil.

Herkes kendi arasında gerekli gereksiz konuştuktan, bolca sigara ve çay içten sonra Aynur Hanım’ın toplanıyoruz çağrısıyla tekrar içeri girdik. Aynur Hanım taş vermedi bu sefer, “Konuşmak isteyen, paylaşmak isteyen varsa dinleyebiliriz.” dedi. Rüyalarından şaşkınlıkla uyananlar konuştu sadece. Hiç iyileşemeyecek olanlar, tedaviye cevap vermeyecek olanlar. Zaten sordukları soruların da bir cevabı yoktu Aynur Hanım’da.

Herkesin söyleyecekleri çıkınca içinden, Aynur Hanım, yerde o mumlu tüllü alengirin etrafında, içinde dileklerimizin bulunduğu zarfları göstererek, “Sıra dileklerinizin gerçekleşmesine geldi.” dedi, gülümseyerek. Sanki herkesin dileğini bir bir gerçekleştirecekmiş gibi gülümseyen bu kadının ne yapacağını merak ederek dinledim. “Size biraz zaman verecem hazırlanmanız için, daha sonra otelin önünde buluşup Sabri Bey’in bizim için bulduğu bir yere gidecez. Son meditasyonu, bugün, orada gerçekleştirecez. Ve sizden dileklerinizle vedalaşmanızı isteyecem. Vazgeçmek gibi değil ama, kabul olması için artık sizden çıkmaları ve tabiata karışmaları gerekiyor. Meditasyon sırasında ruhunuz size ne fısıldıyorsa kabul edin; suya diyorsa, suya bırakın dileklerinizin yazılı olduğu kağıdı. Ateşe diyorsa, yakın. Toprak ise, gömün. Rüyalarınızda size gösterilene göre hareket edin, çağrıya kulak verin.”

Kimse telaş yapmadan aldı yerden zarfını. Ben de. Gidilecek yere varış için gerekli araçlar ayarlandı. Kim kimin yanında gitsin, kim kimi takip etsin falan filan. Nusret bana uzaktan işaret etti kendisiyle gelmem için. “Olur.” der gibi salladım başımı. Nedendir bilmem, İclal’e denk gelemiyoruz zaten, Bayan Günaydın ile de o yol çekilmez şimdi, diğerlerinin yanına sıkışmanın da bir anlamı yok. En iyisi Nusret. Hem kafamda cam kırıklarına dönüşmek üzere olan birçok cümlenin müsebbibi oldu bugün Nusret, konuşuruz oradan, buradan, ruhtan ve aydınlamadan.
“Çok oyalanmayalım arkadaşlar,” dedi Aynur Hanım, herkes otele gidip öte beri almak için konaktan çıkarken, “alacağımızı alıp hemen inelim otelin önüne.”
“Pek bi alacağım yok benim,” dedim Nusret’e, “arabanın rengini, modelini, plakasını söyle de ben bekleyeyim seni orada.”

Plaka tamam, model de bilindik ama ay taşı grisi nasıl bi renk arkadaş! Sen kaç kere aya gittin de o renk senin zihninde yer etti? İnsan kırmızıya özenir, maviye özenir olmadı lacivert filan ama ay taşı grisi ne? Model herkeste var, bari renk sadece nevi şahsıma münhasır olsun diye mi aldın onu sen? Bu kadar aydınlanmanın ne alemi var Nusret? Ne kadar uçtun sen bilemedim ki ben? Ay taşı diyor, bi de bunun grisi diyor arkadaş, yuh!

Konaktan aşağıya, otoparka kadar söylenerek indim. Söylediği modeli aradı gözlerim ilk önce, daha sonra plakalara baktım. Ay taşı grisi nemenem bi renktir anlarız nasıl olsa plakadan ve modelden bulunca arabayı. Ben plaka kontrolü yaparken diğerleri de üçer beşer binmeye başladılar araçlara. Herkesin bindiği araç beyaz, siyah, yeşil, şu, bu… ne güzel. Bizim bineceğimiz araç, Ay taşı. Bi de grisi. Öyle önümüze gelen her ay taşına da binemiyoruz, grisi olacak illa. Ya sabır!
Cik cik, diye bi sesle doğruldum, plakasını okuyabilmek için eğildiğim bi aracın yanından. Dörtlüleri yanıp sönen araca baktım, model tutuyor. Plaka da tamam. Bu muymuş ay taşı grisi? Koyu gri bu. Çok gri yani. Bana göre yani. Yani bi gri vardır, bi de çok gri vardır. Çok griye koyu gri dersin, ayırırsın griden. Ay taşı grisi niye diyeyim ki ben buna? Hadi, en fazla bir de açık gri olsun. Ki o da bana göre çok gri olmayanla aynı bi yerde. Nusret’e bakındım. Arabayı bulduğuma göre, kapıları uzaktan açan da o olmalı. “Bekletmedim di mi? Gidiyor bizimkiler. Gerçi ben yolu biliyorum ama yine de onlarla beraber gidelim, ayrı gayrı olmasın şimdi.” diye diye bindik arabaya. “Güzel bi yer, gideceğimiz yer, ferah, çok ferah.” diyerek çalıştırdı Nusret aracı. Gri ve grinin tonları hakkında hiçbir söylemeyerek bağladım emniyet kemerimi, çıktık otelden ay taşı grisi bir muamma ile.

***

Bu Yalova’nın, özellikle de Termal bölgesinin Ege ile bi alakası olması. Seçuk’taki Meryem Ana Evi’ne giderken geçtiğim Bülbüldağı’nın eteklerine bu kadar mı benzer bu yol? Şu kıvrıla kıvrıla giden, ağaçların arasındaki? Şu solumda gördüğüm Marmara Denizi’nin ne farkı var oradaki Ege Denizi’nden? Aynı sanki? “Üveyizpınar köyü burası.” dedi Nusret. “Bizim gideceğimiz yer biraz daha ileride, beş-altı kilometre sonra.”

Nusret’in, Üveyizpınar köyü dediği yer pek de Şirince’ye benzemiyor. Burayı Ege’den ayıran tek özellik belki de bu. Beş-altı kilometre sonra varacağımız yer de Sudüşen Şelalesiymiş. Nusret daha önce birkaç kere gelmiş. Çok huzurlu bir yermiş. “Şu doğanın güzelliğine bak.” dedi Nusret, solunda kalan ağaçların eteklerinin denizle buluştuğu yeri göstererek, “Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyoruz, sadece doğup koşturup deli gibi onu bunu sahiplenip geberip gidiyoruz şu güzelim dünyada.”

“Öyle.” deyip sustum, yoğun yeşillik görüp de birden hayatını sorgulama ihtiyacı duyan ve ille de Ay taşı grisi arabalara meraklı olan Nusret’e. Kısa bir sessizlik oldu haliyle. Telefonumu çıkardım cebimden, tarihe not düşmeli akla üşüşenleri:

Ağacı, birçok ağaç yan yana iken severiz biz millet olarak, kuşları, hepsi bir anda öttüğünde, yağmuru ve karı tüm şehre yağdığında, karıncaları, koloni halinde, fahişeleri, hepsine aynı anda baktığımız genel ev pencerelerinde, çocukları, parkta bir arada oynarken. Onun dışında, tek başına gördüğümüzde bu güzelliklerin, dalını koparırız, üstüne basarız, üzeriz, incitiriz onları, sapanla vururuz gözünün yaşına bakmadan. Çoksa, bir aradaysa, kıymetini biliriz her şeylerin. Azsa, çoğalmasına izin vermeyiz. Bi tuhafız. Tek kişi hak arama mücadelesine girse, deli, deriz, bunu yüzlerce kişi yapsa, var herhalde bir bildikleri, deriz. Herkesi sevdiğimizi söyleriz, tek tek nefret ederiz eşimizden dostumuzdan. Nasıl böyle olunur bilmem ama ben bu dünyaya geldiğimde böyleydi. Devam ettirmek hiç içimden gelmediği için sıkılıyorum belki de bu hayattan. Bitse de gitsek hissiyatım, bu yüzden belki de.

“Eeee hocam,” dedi Nusret, sessizlikten sıkılmış olduğunu belirtir gibi sanki. “Senin ayrılık olayın nasıl oldu? Bi yaramazlık filan mı ettin?”

Telefonu kapatıp cebime koydum. Nusret de diğerleri gibi, yani bu ülkede ayrılığın sebebini ilk önce erkekte arayan diğer canlılar gibi. Onlara göre erkek, geri dönüşü olmayan, telafisi mümkün olmayan bir hata yapar ve kadın onu terk eder. Bu da genelde erkeğin başka bir kadınla eşini aldatmasıdır.
“Yok.” dedim, “Benim bir yaramazlığım olmadı, hatta ben sıkıcı bile denecek kadar sadakate önem veririm.”
“E o zaman… yoksa yenge mi… yani kusura bakma aklıma geldi de..”

Bu da ayrılığın altında yatan ikinci sebeptir bu ülkede; kadının erkeği aldatması. Genelde pek dile getirilmez, çekinilir. Çünkü genelde kadınlar bunu yapmaz, erkeklerden daha dirayetlidir. Ama sonuç olarak bu ülkede ayrılığın temel nedeni aldatılmaktır. Birbirlerinin bedenlerinde terleme sözü vermiş insanların başka bir bedenle terleme durumu, ayrılık sebebidir. Diğer her şey, her türlü olumsuzluk, parasızlık, sıkılganlık, anlaşamama, uyuşamama, dayak, istismar, hakların gözetilmemesi, hor görülme, ten uyumsuzluğu vs. gibi nedenler bir şekilde giderilebilir gibi görünür.

“Onun da bir yaramazlığı yok.” dedim. “Yani aldatmak ya da aldatılmak değildi bizim derdimiz. Bitti öylesine. Aslında ben de anlam veremiyorum, yani bakıyorum etrafıma, adamlar eşlerini üçüncü kattan aşağı atıyorlar ama buna rağmen tekrar aşağı inip attıkları yerden devam edebiliyorlarken hayatlarına, bizim ayrılığımızda bitişe dair bir tık sesi yok, bir kırılma sesi, bir incinme hassaslığı ya da ne bileyim, böyleyken böyle oldu, suçlu benim ya da o, diyebilecek bir öznesi yok durumun. Bitti işte.”
“Yazık olmuş.” dedi Nusret. Ve herkes gibi ekledi: “Hayırlısı olsun.”

Toprak, asfaltsız bir yola bıraktık arabaları. Tabii Nusret de Ay taşı grisi arabasını. Yoğun bir yeşillik, ağaçlık ve nehir şırıltısı çağırıyor insanı o toprak yolun sonunda. Tahta bir köprü yapmışlar. En son insan eli değmiş yer de o köprü zaten, o köprüden sonra insanın çok da etkili olmadığı bir tabiatın koynuna girdik. Aynur Hanım, grup lideri sıfatıyla önden giderek sağı solu acemi bir tur rehberi gibi anlattı bize. Sudüşen şelalesinin yanına kadar etrafı seyrederek ve bu, sanki terk edilmiş ama ara sıra gelinmek üzere bilinçli terk edilmiş yere hayran olarak. Diğer arkadaşlar, bir fanustan çıkmışçasına nefes almaya başladılar derin derin. Artık teşhisi koyabilirim sanırım: Bu arkadaşlar uyunmayan ve nefes alınamayan bir coğrafyadan gelmişler. Bir tedaviye ihtiyaçları var gibi abartılı bir şekilde dile getiriyorlar bu dertlerini.

Civardaki inşaat firmalarının molozlarını bu şelaleye döktüklerini söyledi Aynur Hanım, arkadaşlardan biri daha önce Sudüşen şelalesinin daha görkemli, daha kuvvetli aktığını söyleyince. “Üstelik de şelalenin düştüğü yerde biriken bu su daha berraktı ama şimdi çamur suyu olmuş.” dedi. İnsan eli değmemiş ama insan dışkısı rezil etmeye yetmiş bu güzelim yeri. Çok güzel akan bir suyu, çok güzel yetişen bir ağacı ya da ne bileyim çok güzel olan tabiatı insan denen evrim yetersizi bir varlık niye kullanılamaz, seyredilemez, gölgesinde ferahlanamaz bir hale getirir ki? Yaptıkları saçma sapan toplu konutları pazarlarken kullandıkları en önemli sloganları “yeşillikler arasında, doğanın kucağında, tabiattan bir parça” olmasına rağmen niye kendi metre karelerinin dışında kalan alanları böyle acımasızca katlederler? “Orospu çocukları!” dedi İclal. Hemen yanı başımdaymış. Hiç de fark edemedim. Bir, yanı başımda oluşunu, bir de bazı şerefsizlerin cinsiyetçi küfürleri bir kadının ağzından duymayı ne kadar da çok hak ettiklerini.

Yine de şelalenin düştüğü yerde oluşan o bulanık gölete girmek istedi birkaç kişi. Hatta hazırlıklı bile gelmişler; pantolonlarının altına kamufle ettikleri şortlarıyla dalıverdiler dibi görünmeyen suya. Daha önceden kendiliğinden oluşmuş bir ağaç kovuğunun yanına gittiğini gördüm İclal’in. Daha sonra da kovuğun içine girişini ve oradan seyredişini insanları. Daha önce bir ağaç kovuğunun bağrına bastığı bir insan görmemiştim, bunu da gördüm. Güzel bir kadının, kocaman bir ağaç kovuğuna sığınışını da gördüm. Rahatsız etmedim onu, uzaktan seyrettim. Dilime, sözlerini hatırlayamadığım bir şarkı takıldı, “bir gün insandan kaçarsam, elbet bir ağaca sığınırım.” diye fısıldadım hatırlayabildiğim kadarıyla.  Ağacı kıskandım bir ara, göz göze gelmemeye çalıştım bu ezikliğim fark edilmesin diye İclal’le.

Bir işletmecinin, içinde bulunduğu doğaya minimum zararla açtığı bir işletmenin verandasına çıktık daha sonra hep birlikte. Suya girip de ıslananlar birkaç dakika sonra katıldı bize. “Şu bankların ve masaların orada yiyeceğiz yemeğimizi arkadaşlar.” dedi Aynur Hanım. “Ama önce dileklerimizle ilgili kısa bir meditasyon yapacaz.” Çalışanlar, hepimize yetecek kadar sandalye ve tabureyle doldurdular verandayı. Herkes bir sandalyeye oturup ellerinde tuttukları dilekleriyle Aynur Hanım’a kulak verdiler.

Herkesin hazır olduğunu anladıktan ve gerekli sessizliği sağladıktan sonra, “Gözlerimizi yavaşça kapatıyoruz ve bulunduğumuz yerde kendimizi olabildiğince rahat hissetmeye çalışıyoruz.” dedi Aynur Hanım. Hiç kimseden ses çıkmayınca tabiatın tınısı daha bir belirgin oluyor. Suyun akarkenki, kuşun öterkenki ve ağaçların hışırdarkenki sesi daha bir ruhani, daha bir dünya dışıymış gibi, daha bir insanlığından utanılası ve çaresiz hissettiriyor kendini. “Her şeyin daha güzele dönüşmesini sağlayacak dileklerinizi, “ diye devam etti Aynur Hanım, “ruhunuz neyi söylüyorsa onu yapın; ateş görürseniz yakın, su görürseniz suya bırakın, toprak ise gömün… bırakın ruhunuz size fısıldasın ne yapacağınızı, ona kulak verin.” Bana bir şey demedi ruh. Ama diğerlerine bir şeyler demiş olmalı ki birer ikişer uyanarak suya, ateşe gitmeye başladılar. Bir müddet oturdum yerimde, onları seyrettim. İclal’in suya doğru gittiğini gördüm. Nuset’in ve Bayan Günaydın’ın ateş yaktıklarını. Diğerlerinin de onlara ve İclal’e eşlik ettiklerini. Ben toprağa gömmeye karar verdim. Ruhum, herhangi bir fikir beyan etmese de toprak berekettir, diye düşündüm. Kim bilir, yeşerir yine umutlarım, dallarım, budaklarım, köklerim… Elimle ayağımla yoklayarak kendimce en yumuşak alanı buldum. Birkaç karış derinliğe ulaşana kadar kazdım, gömdüm zarfı toprağın içine. Üzerini iyice kapattım ve oranın daha önce kazıldığı anlaşılmasın diye de çer çöp attım üstüne. İki ağacın arasına bağlanmış hamağın yanına gidip yattım üzerine. Ateşi yakıp da abartanlara, dileklerini suya atıp da peşinden nereye gittiğine bakmaya çalışarak koşturanlara, benim gibi gömmek isteyip de toprağı kazmaya üşenerek taşların altına filan sıkıştıranlara güldüm biraz. Kafamı hamağa yaslayıp kapattım gözlerimi yüzümde asılı kalan gülümsemeye aldırmadan. Yerden destek alıp salladım kendimi. Bıraktım tüm bedeni doğanın kucağına ve insancıkların telaşlı seslerinin ortasına. Böylesi daha iyi.

Ne kadar zaman öyle kaldım bilmiyorum, uyudum mu, içim mi geçti biraz, onu da hatırlamıyorum. Hatırlayamadığım ya da bilmediğim şeyler olduğuna böyle zamanlarda o kadar seviniyorum ki… zamanın benim haricimde geçişine ve benim zamana o anlarda dahil olmadığıma… o kadar seviniyorum ki.  Birleştirilmeye çalışılan masaların ve bankların sesleriyle bakındım etrafa. Kalkıp yardım ettim onlara. Hep birlikte yerleştik masalara. Herkese uyup ben de balık istedim. Herkesle birlikte yedim. Ardından çay söyledim, bir sigara yaktım, bir çay daha söyledim, bir sigara daha yaktım. Akan nehri seyrettim, hışırdayan ağaçları… kısa bir süre, çay içen İclal’i. “İclal değil de sana Elif demek güzel olur.” diye düşündüm. “Kutsal bir kitabın ilk harfi gibi, her şeye yeniden başlamak gibi.”

Havanın kararmasını beklemedik. Zaten biz geri dönene kadar kararırmış hava. Her şeyi belki de biraz bu yüzden alelacele yaptık. Yani benim onlara eşlik ettiğim zamanlarda alelacele. Yoksa benim o kadar da acelem yoktu buranın bağrından gitmeye. Tahta köprüyü doymuş ve dileklerimizin kabul olacağından emin bir şekilde geçip araçlara bindik. Nusret’le yolda hiç konuşmadık. Sadece bir köy bakkalı gibi bir yerde durup sigara alırken bir iki lafladık. Bu yüzden diğerlerinden on dakika sonra filan giriş yaptık otele.

Temiz hava, yemek ve dileklerin kabulü ile rehavete kapılmış insanlar otelin lobisindeki koltuklara atmışlar kendilerini. Hiçbirinin odasına çıkacak hali yok, yığılmışlar oldukları yere. Göz göze geldiklerimle iyi gecelerleşip asansöre yöneldiğimde İclal’i gördüm. Tam kapı kapanacakken yetiştim. Sesli güldü benim asansöre atlar gibi bindiğimi görünce. Sesli derken, kibardan bir kademe yukarıda, edepsizden bir kademe aşağıda. Ne güzel de öyle dengeli gülüyor.

Hepi topu bir kat çıkacağımızdan, “Ben Ankara'da yaşıyorum, sen hangi şehirde yaşıyorsun, yarın mı dönüyorsun yoksa daha burada mısın?" sorularının özetini tek bir soruda toplayıp, “Yarın mı dönüyorsun Ankara’ya?” dedim ben de gülümseyerek. “Yok.” dedi, toparlar gibi kafasında soruyu, darmadağın olmuş gibi belleği. Ne güzel de darmaduman oluyor o gözlerin ardındaki zihni, ne kadar da seyredilesi.
“Ben İstanbul.” dedi sonra. “Siz Ankaralı mısınız?”
"Ankarasızım ben,” dedim, “ yani Ankara'da yaşıyorum da o kadar Ankara sevgisi yok içimde." Önce anlamadı, sonra anladı, bütün bunların hepsi, saniyenin onda biri gibi kısa bi sürede yansıdı mimiklerine. "Hımm anladım.." derken ineceğimiz kata geldik.

Asansörden çıkarken “Vaktin varsa sohbet edelim biraz?” dedim. Bu da "Sırf gözlerin güzel diye her hafta sonu ya da on beş günde bir, olmadı ayda bir İstanbul'a gelebilirim. O kadar Ankarasızım ki sadece gözlerin güzel diye İstanbulspor'un amigosu olur, bütün tezahüratların öznesini sen yapabilirim." dememek için sorduğum başka bi özet soruydu. 
"Yorgunum biraz," dedi, "şu enerji, meditasyonlar filan halsiz bırakıyor, uyuyacam." 
"İyi geceler." dedim, ısrar etmedim, döndüm odama.

Üzerimdekilerden kurtulup rahat bir şeyler giyindim. Reseptiyonist Recep’i arayıp bir kahve istedim. Kahvenin gelmesini beklerken telefona gelen mesajları kurcaladım. Kahve geldiğinde sigara paketimi de alıp balkona çıktım. Gece leylak ve tomurcuk koksun istedim. Kokmadı. Ya da ben leylak ve tomurcuğu hiç koklamadığımdan kokan şeyin ne olduğunu anlamadım. Ama yine de havada asılı duran kokuya leylak ve tomurcuk adını verdim. Bir sigara yakıp bir yudum da kahvemden alarak tütün ve kahve kokusunu da ekledim havaya telefonun not defterini açarken. Ciğerlerime acımadan içime çektiğim dumanı dışarı üflerken, “Bizim ondan hoşlandığımız gibi hoşlanmadı bizden albayım.” diye yazdım. “Aslında bakma albayım, biz de pek bir kimseden hoşlanmıyoruz. Biz herhangi birinden hoşlanmayı seviyoruz. Yoksa İstanbulspor küme düşse, küme ne! Bir kadını sevmeyi seviyoruz biz. Benciliz aslında biz biraz. Edebiyatımıza figüran arıyoruz. Bayan Nihayet diye biri var mı, bilemem. Karşılaşır mıyız onunla bir köşe başında ya da bulutun güneşi gölgelediği bir yeryüzünde, onu da bilemem. Eski eşim albayım, o da bizi bizim onu sevdiğimiz kadar sevmiyordu. Biz, bir müddet sevilebiliyoruz. Kabul edelim. Unutamadım onu diye kızıyorsun, biliyorum. Ama unuttum, desem yalan olmaz mı albayım? Onca anı, onca kucaklaşma,  onca el ele gezilen sokaklar, onca günler ve sonrasında onsuz günler unutulsa ayıp olmaz mı? Evime girmeden önce döndüğüm ve ne tesadüf ki hep de adı bana sorulan sokağa onun adını vermişler, unutmak ne mümkün? Gecenin ayazına, itine, köpeğine, yılan gibi gözleri parlayan kedilerine aldırmadan iki kere söküp çıkarttıysam da yerinden o tabelayı, çöp kutularına atmaya kıyamadım, yanıma alıp eve de götüremedim. Attım öyle sağa sola gelişi güzel. Ta ki belediye çalışanları ya da civardaki esnaf kaldırıp yeniden asıncaya kadar yerine, yerlerde süründü biricik unutulmazım.”

 3. Gün
Sabah beşte uyandım. Oksijen bol olduğundan bünye uykuya ihtiyaç duymuyor belli ki. Rüya görmedim. Yani güya görmedim; bir sürü bir şeyler gördüm ama bir kurguya oturtmak zor. Karışık şeyler. Her şeylerden bir şeyler. Anlamsız.

Erkenden aşağı inip kahvaltımı yaptım. Sebepsiz yere günaydın diyen kimse olmadan. Sürekli masaya konan sineklerden bunaldım, masa değiştirdim. Onlar benden bunalmamış olmalı ki onlar da geldi. Böyle bir işletmeye bu kadar sinek, ne gerek? Anlamadım. Üçer beşer, birer ikişer geldi sonra ben kahvemi çayımı yudum yudum içerken diğer arkadaşlar. Hepsi de benim erkenden geldiğime şaşırdı. Hepsine de sırayla, “uyku tutmadı, erken uyandım bugün, hı hı, oksijen bol ya ondan, temiz hava uyutmuyor…” falan filan dedim. Aynur Hanım ve eşi Sabri Bey geldiler sonra. Sanırım kahvaltı yapmış onlar da. Ellerinde birer fincanla hepimizle günaydınlaşarak bir masaya geçtiler. Müsaade isteyip sinekleri de kendi masamda bırakarak onların masasına geçtim.

“Nasıl gidiyor?” diye sordu Sabri Bey. Aynur Hanım zaten cevabı biliyor. Ya da biliyormuş gibi bakabiliyor.
“Daha iyiyim.” dedim, benden ayrılamayan sineklere el avuç savururken.
“İyisin iyi.” dedi Aynur Hanım, halimden memnunmuşçasına. Kendi halinden zaten memnun. Ya da memnunmuş gibi durabiliyor.
Konu nasıl benim yurtdışına çıkma isteğime geldi hatırlamıyorum ama “Ayşe Hanım’ın sana yardımı dokunabilir.” dedi Aynur Hanım. “Konsolos mu,” dedim, “Ayşe Hanım?” değilmiş ama yurtdışına çıkmak için vize işlerini bir kanal üzerinden halledebiliyormuş, bir fikir alsam iyi olurmuş, bilgi edinirmişim, neden olmasınmış. “Danışırım bir ara.” dedim.

Bir müddet sinekleri beraber kovduk. Birer fincan daha kahve içtik. Tabiattan ve Atatürk’ten konuştuk. Sonra onlar müsaade isteyip kalktılar. Odayı hazırlamaları gerektiğine hak verip uğurladım onları. Bir fincan daha kahve koyup kendime, seans başlayana kadar ne yapmam gerektiğini düşündüm. Son gün, eşyaları toplamalı, sağı solu şöyle bir gezip gitmediğim yerlere gitmeli, her şeyi ve her yeri görmeli, bana iyi gelen bu yeri unutmamak için zihinsel çaba sarf etmeli, diye düşündüm kahvemi içerken. Kalkarken oteldeki sineklerin kadrolu olup olmadığını sordum garsona. Değillermiş güldüğü kadarıyla. “Zaten bu kadar gereksiz istihdam bir işletmeyi batırır, kovun gitsin, ne tutuyorsunuz bu kadar haşeratı burada.” diyerek ayrıldım masadan yönetim kurulu üyesi edasıyla.

Odama çıkıp eşyalarımı toparladım. Resepsiyonist Recep’ten hesabı kapatmasını istedim. Extraydı, extra değildi, bu da mı extra olur kardeşimleri ödeyip konağa gittim. Sabri Bey, “Birazdan başlarız,” dedi, “arkadaşlar da gelsin, bavulu buraya bırakabilirsin.” Abur cuburların olduğu masanın altına koydum bavulumu. “Etrafta bir tur atıp gelirim ben.” dedim, masadan bir incir bir de hurma alırken. Sadece incir ve hurmayla bütün bir günü tok geçirebileceğime artık kanaat getirirken.

Sanırım bundan sonra aşk ile pek işim olmaz, diyerek bulunduğum erken hükmümden sebep, hiç gitmemiştim Aşk Merdiveni dedikleri merdivenlere. Hatırı kalmasın diye oraya gittim.
Ortalama büyüklükteki bir ağacın her iki yanından yukarı doğru çıkan basamaklar görünüyor ilk önce, tam karşısında durunca. O ortalama büyüklükteki ağaç, köklü bir umut vaat etse de insana, merdivenlerin sağ tarafındaki basamaklardan çıktığında sola doğru kıvrılan basamaklarla “gördüğün gibi aşk olayında bir bok yok, soldaki basamaklardan aşağı inerek hiç başlamamış gibi başladığın yere geri dönebilirsin.” mesajı veriyor. Merak muallakından sebep olsa gerek, sen devam etmek istiyorsun tırmanmaya basamakları. Aşk Merdiveni’nin başlangıç noktasına benzeyen ikinci etabını da umutla çıkıyorsun. Ama malum döngü o basamakların sonunda da sana bir vazgeçme fırsatı veriyor: “hâlâ başladığın yere dönebilirsin, gel hocam, devam etme, ağzımızın tadı bozulmasın.” der gibi fısıldıyor aksi yönden aşağı inen basamaklar. Ama sen, yine uslanmıyorsun. Ve ikinci kez başlangıca dönme şansı veren, aşağı inen o basamaklar yerine sağındaki nereye gittiği belli olmayan başka basamakları tırmanmaya devam ediyorsun. Tedirgin, meraklı, heyecanlı çıkıyorsun onları da. Yolun sonuna geldiğinde bakıyorsun ki bi bok yok. Tekrar geldiğin basamaklardan aşağı pişmanlıkla iniyorsun. Ama bu seferki keyifli ya da heyecanlı değil. Anlaşılan o ki aşk şeysi o kadar güldürüklü değil. Aşkın kendisi, bilinmezliği tatlı. İkinci etabın tepesinde, o bilinmeze giden basamakların başladığı yerde bir oturma yeri var. Orada biraz oturup karar vermek lazım; devam mı etsem yoksa tadında bırakıp başlangıca geri mi dönsem? Bana kalırsa, ilk virajda, yeniden ve yeniyle başlamayı göze alarak dönmeli. Bana kalırsa… bunu bana bugüne kadar kalmayan heyecanlardan edindiğim tecrübeyle söylüyorum. En azından sonuna kendin karar verebildiğin bi macera olur.

Merdivenlerden aşağı inip, başlangıç noktasındaki basamağa oturdum. Her şeyi telefonun not defterine yazmama rağmen yine de yanımda bir küçük kalem taşımak adeti edindiğime sevindim. “Martin amcanın oğlu demiş ki, ” -Martin Luther King'in -diye yazdım basamağın en düz yerine, “İlk adımı inançla atın. Merdivenin tamamını görmek zorunda değilsiniz.”
Kalkıp konağa doğru yürüdüm. Merdivenin tamamını göremediğim ama ilk adımı inançla attığım birkaç anıyı düşündüm. Merdivenin tamamını görebilenler de var bu hayatta, ne şans! Ne güzel! Onlara imrendim. Kıskanmıyor insan böylesi basamaklı vazgeçişlerini hatırladığında, imreniyor sadece. İnsan olmanın en imrenilesi yeri bu olsa gerek.  

Konağa geldiğimde herkesin içeri girmeye başladığını gördüm. İclal, kapıdan girmek üzereyken beni gördü, gülümsedi. Bayan Günaydın da vardı yanında, o da gülümsedi ama ben, İclal’in gülümsemesine sebep olduğuma sevindim. Bayan Günaydın kendi halinde gülümsesin, ben ne sebep olayım ne de mani, diye düşündüm. “Koş koş, yok yazılacan.” dedi İclal. Nasıl da heyecan katıyor insan hayatına afacan. Koşar gibi yaptım. Ki bu, onun için yapabileceklerimin en kolayı. İclal’le bir merdivenin tamamı çıkılmamalı, ilk adımı atmayı göze almalı onunla, diye geçirdim aklımdan, bütün bir hayatı aynı İclal’le geçirmemeli insan.

Bu son günümüzün nasıl geçeceğini anlattı Aynur Hanım. Sonunu bildiğin bir filmi izlemek gibi oldu böyle yapınca ama bu da iyi; keyfimi kaçırmadı. Sandalyeye oturmadım, yere uzandım yine. Müziğin sesini ayarladı ve artık bir ritüel halini alan telkinlerine başladı Aynur Hanım. Gözlerimizi yavaşça kapattık ve uykunun en rem haline en mışıl huzurla kıvrıldık.

Bir mağaranın içinde olduğumu görüyorum bu sefer. Nereye gittiğimi bilmeden, tedirgin adımlarla yürüyorum. Kısa bir süre yürüdükten sonra birçok girişi olan tünellerle karşılaşıyorum mağaranın içinde. Bir ülkenin, iç ülkeleri gibi bunlar. Sanki hepsinde ayrı bir coğrafya var gibi. Duruyorum. Tünellerin girişlerine bakıyorum. “Yol ayrımı gibi bir yerdeyim yine”, diye düşünüyorum. “Koşullar beni yine, kendi kararımı verdiğimi sandığım yere getirdi, ne yapmalıyım, hangisinden geçmeliyim?” yanımda birinin olduğunu hissediyorum. Göremiyorum ama hissediyorum. Beyazlar içinde, sakallı, ak sakallı dededen daha feylesof bir hali var sanki. Gözlerimi tünellerin girişinden ayıramadığım için, kim olduğuna dönüp bakamıyorum. Aynur Hanım’ın Chamuel dediği melek olduğunu sanıyorum. Feylesof hali gitmesin diye yine Kamil diyesim geliyor. “Eee?” diyorum, Kamil’e bakmadan, “Nereye gidecez, hangi kapıdan geçecez?” Gri bir sis kaplıyor birden her yanı. Tünellerin kapıları belli belirsiz bir hal almaya başlıyor sisin yoğunluğundan. Sis dağılsın diye elimle zorluyorum, üflüyorum, saçmalıyorum ama dağılmıyor. Kamil’e dönüp bakmak istiyorum ama o da sislerin arasına karışıyor ve kayboluyor. “Şu sisi bi dağıtsam…” diyorum, “girecem bi kapıdan, neyse ne, görüp öğrenecem ama…” dağıtamıyorum, gittikçe yoğunlaşan sislerin arasında kendim de kaybolarak yoğun bir beyazlığın görüntüsüyle uyanıyorum.

Yerimde oturur vaziyete geçip etrafımdaki insanlara baktım. Uyuyorlardı çoğu. Birkaçı ise uyumaya çalışıyordu. İclal’i uyurken biraz daha seyrettim. En çok da bu seyrin bir rüyadan ibaret olmadığına sevindim.
Bir bardak çay alıp dışarı çıktım. Avluda Aynur Hanım tek başına oturmuş sigara içiyordu. Yanına oturdum. Gördüğüm rüyayı anlattım. “Kamil yol göstermeyecekse bana, ne işi var orada?” diye sordum. Onu ben anlamlandıracakmışım. Belki de gitmek istediğim tünellerin hiçbiri de benim için hayırlı değilmiş, o yüzden sislerle önü kapatılmış. Belki de Kamil diye biri aslında hiç yokmuş, ya da gördüğüm aslında Kamil olmayabilirmiş. Dikkatle dinledikten sonra Aynur Hanım’ı kafamı kaldırıp o muhteşem ağacın neredeyse bulutlarla kucaklaştığı yere baktım. “Belki de hiç doğmadım, ana rahminde kaldığım süre içindeyim hala ve bu yaşadıklarım, dahil olacağım dünyanın bir fragmanı sadece.” diye düşündüm. “Sence?” dedi Aynur Hanım. Aklımdan geçeni yüksek sesle söylediğimi düşündüm bir an ama ona baktığımda kendi söylediklerinin benim tarafımdan nasıl anlaşıldığını merak ettiğinden sorduğunu anladım. “İyi bence.” dedim, “Girmediğim tünelde hayır yokmuş yani benim anladığım.” Güldü. Sigarasını söndürdükten sonra sandalyeden kalkarken içeri gitmesi gerektiğini, sonraki seans için uzun bir ara vereceğini, bazı arkadaşların hala otelden çıkış yapmadıklarını söyledi. “Tamam.” dedim, “ben de biraz sağı solu gezerim onlar hazırlanıp tekrar buraya gelene kadar.”

Birkaç boş pet şişe topladım etraftan; kendime şifalı sulardan bir buket yaptım. Mide suyu, göz suyu, şu suyu, bu suyu ne varsa aldım. Bu organlarla bir sorunum olduğundan değil, olmamaya devam etmesi için. Ya da Oğuz Atay’ın dediği gibi: Karınca gibi insan, öte beri taşımasını seviyor yuvasına. Konağa dönüp çantaya yerleştirdim şişeleri. Çay içsem mi? diye düşünüp vazgeçtim sonra. Tekrar merdivenlere yöneldim ormanı bir daha gezmek için. Bayan Günaydın’ı gördüm aşağıda. Daha doğrusu birden önüme çıktığı için görmezlikten gelemedim. İnsan şanssız olmaya görsün, hep istemediklerine tosluyor bu dünyanın köşe başlarında.
“Etrafı gezmeye gidiyorsan beraber gezelim mi?” dedi gülerek Bayan Günaydın.
Olmaz! diyemedim, “Olur.” dedim.
“Şurada bir şey var, onu göstereyim sana, buharlı muharlı bi baca.”

Peşine takıldım. Birkaç metre ilerideki bir asma köprüden geçtik. Ortalama bir insan boyundaki, gerçekten de bir bacaya benzeyen çıkıntının önünde durduk. Sadece yüzümü kaplayacak genişlikteki delikten sağa sola savulmadan direkt yukarı doğru çıkan buharı göstererek, “Koy yüzün oraya, içine çek buharı.” dedi sinsice gülümseyerek. Nedense, ne dediyse yaptım. Yüzümü o deliğe yerleştirmemle beraber içime çektim kokuyu. Genzimde anında yer eden ve insanın ayaklarını tek nefeste bile uyuşturan o koku nasıl tarif edilir bilmem ama benim şirazem evrende hiç bilmediğim noktalara dağıldı birden. Bütün sinüslerimin açılmasını fırsat bildiğinden midir nedir, beynimin en ince noktalarına kadar yayıldı o koku. Aniden çektim yüzümü delikten. Elimle ağzımı, yüzümü ovuşturdum yüzüme erimiş naylon gibi yapışan kokudan sanki bu şekilde kurtulabilecekmişim gibi.

“Bu ne hacı?” dedim, ekşimiş, buruşmuş suratımla, “Ne biçim bir koku bu, nevrim döndü!”
“Sülfür.” dedi, sanki her sabah uyandıktan sonra bununla yıkıyor da yüzünü, o rahatlık var ses tonunda.
“Niye koklattın ki bana bunu, madem sülfür olduğunu biliyorsun, ne istedin ki benden?”

Güldü. Gülerken de kolumdan çekiştirerek az önce geçtiğimiz asma köprüye doğru giderek. Huylandığımdan muhtemelen, hiç kaşınmayan yerlerimi kaşıyarak düştüm yine peşine. Dirseklerimin içini, koltuk altlarımı koklayarak takip ettim onu. Az önce kokladığım şey gibi kokmuyorum ama öyle koktuğumu sanıyorum ki bu daha kötü. Yüzümdeki, sanki az önce bir kilo limon yemiş buruşukluğu da atamıyorum bir türlü. Bayan Günaydın’a sadece Bayan Günaydın demekten öte, zıbarasıca, yatıp da kalkamayasıca ve Türk üslubuna yer etmiş onlarca küfrü haklı bir gururla savurarak tezgahında dut dolu ihtiyar bir adamın yanına kadar geldik. “Dut ısmarlayayım da sana barışalım.” dedi bu sefer sinsice olmayan bir gülüşle. Dut satan amcanın hemen yanı başındaki çeşmeye yöneldim hiçbir şey demeden. Elimi yüzümü yıkayıp iyice kokladım kendimi. Koku üstüme sinmemiş ama genzimde hala yakıcı bir tad var. Kafamı da suyun altına sokup saçlarımı da yıkadım iyice. Başka türlü ferahlamanın mümkünü yok sanki. Sular saçlarımdan dökülsün diye avuçlarımla sıvazladım iyice çeşmenin yanındaki banka oturarak. “Al al, dut ye, ağzının tadı değişsin.” diyerek uzattı aldığı dutlardan bir avuç. “Benim de nevrim dönmüştü ilk kokladığımda.” dedi sonra yine gülerek. “E hacı, madem kötü, niye koklatıyorsun bana da, vicdansız mısın sen?” dedim, ağzıma attığım birkaç tane dutun genzimdeki kokuyu bastırmasından memnun kalarak.

“İnsan, hacı, der mi bir bayana Allah aşkına! Bi de kitap filan yazıyorsun.” dedi konuyu tamamen umursamayarak ve sitemkar.
“Ağzımı dayadın bacaya sonra da dünyanın en acı kokusunu koklattın cebren ve hile ilen, hacı, az bile sana.” dedim, “Hem hacının nesi var, daha samimi değil mi?”
“Değil!” dedi, bu sefer gülmeyerek. “Hacı deme, Derya, de.”
“Derya niye diyeyim?”
“E adım o da o yüzden.” Elindeki poşetten bir avuç daha dut aldım. “Tamam,” dedim, “bundan sonra ben sana Derya diyecem, sen de benim kafamı sağa sola sokmayacan o zaman.”
“Anlaştık.” diyerek gülümsedi. Ben de dut yiyerek gülümsedim.

Yukarılara, aşağılara, gördüğümüz yerleri yeniden görmeye, görmediğimiz yerleri de görmeye ve gezmeye devam ettik bir müddet. Üç gündür adı bir türlü aklıma gelmeyen kadının, bu sefer de adını söylemeye fırsat bulamadım.

Tepedeki merdivenleri de çıktıktan ve oraları da gezip gördükten sonra bir banka oturup birer sigara yaktık. Nedense hiç susmayan Derya, sigaralarımız bitene kadar hiç konuşmadı. Ben de konuşsun diye uğraşmadım. Kuşların sesine bırakıp kendimi aşağıda kalan insancıkları izledim. Genzimdeki sülfür kokusu tamamen kaybolmuştu. İzmaritleri çöp kutusuna atıp, ağır aksak adımlarla tekrar aşağıya inip konağa doğru yöneldik. Aynur Hanım’ın verdiği ara bitmek üzereydi. Konağa geldiğimizde Derya, tuvalete gitmek için ayrıldı benden. Ben de hiçbir yere takılmadan dosdoğru konağa çıktım. “Bir arkadaş daha gelecek, otele ödeme yapıyor sanırım, birazdan başlarız.” dedi kapıda duran Sabri Bey. Başımı sallayıp, “Derya Hanım da geliyor birazdan, tuvalete gitti.” dedim. Sonrasında içeri girip oturmamla beraber çok sürmedi eksiklerin tamamlanması; gelmeyenler de geldi.

Aynur Hanım, göz ucuyla şöyle bir bakıp bize, partnerli çalışmaya geçeceğimizi söyledi. Kendi enerjimizi bir diğerimize aktarabilme durumundan bahsetti. Bu mümkünmüş. İnsandaki fazla, fazla olarak kalmıyor insanda demek ki. Enerjini bile paylaşabilme özelliğin varken bu kadar mal, mülk istifi nedendir, bilmem. “Aaaaah ah” diye iç çektim kendi kendime, “Ta çocukken farkına varabilseydim keşke bunların, ta çocukken beynimi zehirlemelerine izin vermeseydim keşke bu toplum denen gereksiz, anlamsız kalabalığın; ta çocukken,ihtiyacımdan fazlasının haram olduğunu söyleyen Ebu Zer’i tanısaydım…”

Herkesi herkesle eşleştirdi Aynur Hanım. Bana Şaduman diye bir kadın düştü. İyi kadın Şaduman, burada bulunduğum süre içersinde hiç asık görmedim yüzünü, hep gülüyor. Kısa boylu, kısa saçlı ve sürekli dalından koparabildiği meyveleri yerken gördüğüm bir kadın. Amaç, mevcut enerjiyi paylaşmak olduğundan, hem enerji veren kişi hem de enerji alan kişi olacağız sırasıyla. Aynur Hanım’ın direktifleriyle bu alışverişin pozisyonuna münasip uzandı  Şaduman önüme. Bendeki enerjiyi –fazlaysa tabii- ona vermem için alnından ve şakaklarından tuttum. Daha sonra da Aynur Hanım’ın komutuyla önümde uzanan Şaduman’ın ayakucuna geçip ayaklarından tuttum. Bu süre içersinde hep güldü Şaduman. Ben de güldüm. Benden enerji adına bir şeyler gittiğini hissetmedim ben. Demek ki bana kadarmış bendeki enerji; paylaşacak kadar yoğun değil yani, tasarruflu kullanmalı yani, bir tek kendime hayrım var yani.

Yer değiştirmemizi söyledi Aynur Hanım. Herkes, az önce enerji verdiklerinden enerji alacak şimdi. Benden bir şey gitmediğine göre, istemeye de yüzüm yok, diye düşündüm. Şaduman’ın önüne uzanıp ellerini alnıma koymasını bekledim. Usulca koydu ellerini şakaklarıma Şaduman. Ovalar gibi gezdirdi parmaklarını. Gülümsediğimi hissettim, sonra da Şaduman’ın sürekli gülen halinin enerjisinin bana aktığını. Yaklaşık bir dakika sonra Nasrettin Hoca belirdi gözlerimin önünde. Eşeğe ters binmiş halinin silüeti. Seyrettim onu kısa bir süre. Hoca Nasrettin’in silüeti belli belirsiz kaybolurken gözümün önünden büyük bir ağaç kovuğunun resmi belirginleşti gözlerimin önünde. Bir müddet de o kovuğu seyrettim. Tamamen uyumuş değilim, duyabiliyorum etrafımdaki sesleri, insanların birbirlerine fısıltıyla bir şeyler dediklerini, ama anlamıyorum. En sade ve yüksek olan ses, Aynur Hanım’ın: Ayakuçlarımıza geçmesini istiyor enerji vericilerin. Şaduman, ellerinin arasındaki başımı yavaşça yere bırakıp ayaklarımdan tuttu. Gülen bir yüz belirdi bu sefer de gözlerimin önünde. Tanıdık birinin yüzü olduğunu fark ettim ve dikkatlice incelemeye çalıştım gördüğüm yüzü. İyice belirginleştikçe anladım, gördüğüm yüzün Zübeyde Hanım’a ait olduğunu, Atatürk’ün annesi Zübeyde Hanım’ a. Etrafımdaki insanların fısıltıları yükselmeye başladı birden. Birbirlerine verdikleri enerjiyi kaldıramayan, bayılanlar olmuş. Açmadım gözlerimi etrafa bakmak için, gözlerimin önünde sırasıyla belirginleşen Nasrettin Hoca, Ağaç Kovuğu ve Zübeyde Hanım’ı izledim gülümseyerek.

Güle, oynaya, heyecanlı heyecanlı anlattım gördüklerimi Şaduman’a ara verdiğimizde. Fenerbahçe dövmesi olan arkadaş da yanımıza gelmişti, ona da anlattım. Gülüşmelerimize şaşırarak gelen Aynur Hanım’a da anlattım ardından. Kim gelse, gelişine anlatacam, öyle bir hal var içimde. Sanki zaman koşa koşa geçiyor gibi. Güneş daha bir parlıyor, kuşların sesine ötmek denmez, şakıyor gibi. “Çok güzel.” dedi Aynur Hanım, gülümseyerek, “Bunun yorumlamasını kendin yapmalısın, bağlantı kur hayatınla, bütün kökleri görmüşsün.” “Tamam.” dedim, neyi nasıl yapacağımı bilmeden. Hep böyle olmalı insan sanki, hep böyle kalmalı. Neyin, nasıl yapılacağını bilmediği halde böyle bir tuhaf mutlu hissetmeli sanki. İclal’e baktım. İçeride, az önce aldıkları enerjiyi kaldıramayarak bayılıp, ağlayanları sakinleştiriyordu. “Güzel kız.” dedi Şaduman, yanımda sigarasını yakarken ve sonra da kadınların, o her gizemi çözdükten ve her şeyi anladıktan sonra kalkan tek kaşını kaldırarak. O kaşın kalktığını gördükten sonra kendimi gizlemeyecek kadar alıştım kadınların bu “evreka gülümsemelerine”. Böyle zamanlarda, yüreğinden yakalandığında yani, kaçmak için uğraşmayacaksın, mümkünse itiraf edeceksin, mümkün değilse susacaksın. Ben bütün mümkünlerin kıyısında olduğumu en az Turgut Uyar kadar bildiğimden, susmayı tercih ettim. Çünkü susmak, sana isnat edilen her şeyi sessizce kabullenmekti. Çünkü bu isnat, buraların en güzel gözleriydi. Çünkü bu gözler, her şeyi kabullenmekten alıkoymasındı insanı.

Bayılanların ve ağlayanların kendine gelmesiyle tekrar toplandık. Yere oturup ellerimi dizlerime bağlayarak dinledim Aynur Hanım’ın veda konuşmasını. İlk gün içimde beliren o acemi tedirginliğin yerini ayrılık hüznü aldı sanki. Çok mu çabuk alışıyorum ben? “Alışamadım bir türlü” dediğim hiçbir şey yok gibi sanki. Belki sadece bu: Her şeye çok çabuk alışabilmeme bir türlü alışamadım. Hayat, kocaman bir paradoks, ne garip. Hüzünlüydüm ama mutluydum da bir yandan. Kursağımdan bir türlü gitmek bilmeyen o misket tanesi kadar huzursuzluk bir an için yok gibiydi. Korkmadan yutkunabilmek, ne kadar keyifli. “Bugün ölmem herhalde.” diye düşündüm,” insan mutluyken ölmez herhalde. Ruh, mutlu bir bedeni niye terk etsin ki? Mutsuzluktur insanın canının bedenden çekilmesine sebep. Gayri safi milli hasılası ve kişi başına düşen milli geliri yüksek ülkelerde bu yüzden uzun yaşıyor insanlar. Sürekli mutlular, bu yüzden ölemiyorlar.”

“Burada deneyimledikleriniz,” dedi Aynur Hanım, elinde henüz ne olduğunu bilmediğim kağıtları tutarken, “size hayatta çok şey ve en önemlisi huzur kazandıracak. Lütfen vazgeçmeyin, isteyin, dileyin, sizin için hayırlı ise olmaması imkansız.” En az Aristo ve bir o kadar da İbni Sina kadar haklıydı Aynur Hanım: Deneyim bilgisi en değerli bilgiydi. Yılmadan, usanmadan ve Ankara’dan kalkıp Yalova’ya kadar hiç üşenmeden gelerek almıştım ben bu bilgiyi. Kendimi takdir ettim. En telepatik halimle kuzenime ve hayat arkadaşına da teşekkür ettim, vesile oldukları için.

Bir sürü soru ve uğultunun içinde elinde tuttuğu kağıtları dağıtmaya başladı Aynur Hanım herkesin ismini tek tek okuyarak. Katılım sertifikalarıymış o elinde tuttuğu kağıtlar. Benim adımı okuduğunda kendimi birden ilkokuldaki diploma töreninde hissettim. Ben bitirdiğimi sanırken aslında her şeye daha yeni başladığımı belgeleyen o kenarları benim defterimin kenarlarına çizdiğim süslere benzeyen belgeyi alırkenki çocuksu halime. Bitti diye sevinmekten daha çok, aslında daha yeni başlıyor olmamın bilinciyle olgunlaştırdım o çocuksu halimi Aynur Hanım’ın elinden alırken sertifikamı. Oturduğum yerde inceledim bir müddet kağıdı. Etraftaki seslere aldırmadan, parmak uçlarımla incitmekten korkar gibi tuttuğum sertifikayı almaya hak kazanmanın haklı gururuyla gülümsedim. Tamamlamış olmak ne kadar da huzur verici bir duygu. Aynı hassasiyetle tuttuğum kağıttan kaldırıp başımı İclal’e baktım. İlkokulda da Tülay’a bakmıştım benzer bir haleti ruhiye ile. Siyah önlüklerin içinde bembeyaz parlayan pürüzsüz yüzü tıpkı İclal gibi benden başka herkesle paylaşıyordu sevincini. O zaman üzülmüştüm ama şimdi üzülmedim. O zaman ile şimdi arasındaki zaman içinde alıştığımdan belki de olayların istediğim gibi sonuçlanmamasına ve olayları olduğu gibi bırakıp yürüyüp devam etmeye. Böylesi daha iyi diyemem; yani olayların istediğim gibi sonuçlanmaması. Ama olduğu gibi bırakıp da yürüyüp gitmek, gerçekten rahatlatıcı, tavsiye ederim. Bu yüzden belki de yüzümdeki gülümsemeyi hiç bozmadan ve hatta bozulmasın diye hiç uğraşmadan kalkıp demlikte kalan son çayı bir bardağa doldurup dışarı çıktım. Elimdeki sertifikayı verandadaki masalardan birine bırakıp bir sigara yaktım. Her yere hatta bütün ülkeye dağılmış olan dallarından birine bir arkadaşın omzuna atar gibi attım elimi o haşmetli, iri ve babacan ağacın. Göz ucumla az önce edindiğim sertifikaya bakıp bir nefes daha çekerek sigaramdan bir arkadaşın omzuna vurur gibi vurdum elimi ağacın verandaya taşmış kalın dalına. Aklıma izlediğim bir Türk filminin repliği geldi, sadece kendim duyabilecek kadar söylemekten çekinmedim: Başladık Muzaffer, arkası gelir!

Sanki herkese kısa bir süre için vedalaşma süresi verilmiş gibi birden “memnun oldumlar, umarım yine görüşürüzler, bak İstanbul’da aramazsan vallahi küserimler, öpüşmeler, el sıkışmalar, mutlaka yine bir araya gelelimler…” havada uçuştu. O garip hengamede birkaç kişinin elini sıkarak ve “ben de memnun oldum” diyerek içeri girip masanın altına koyduğum bavulumu aldım. Sağa sola şöyle bir göz gezdirip bir şeylerim kalmış mı diye bakındım. Duvarda asılı olan, ilk günden beri Borges’e inat ortasına geçip de kendimi seyretmekten sakındığım, karşılıklı birbirine bakan iki büyük aynanın ortasında durup önce birine sonra da diğerine baktım. Her ikisinin içinde de sonsuza kadar gidiyor gibiydim yine; olduğum yerde durmama rağmen, her ikisinin içinde de küçüle küçüle ilerliyordum. Milyonlarca benliğim oluşmuş gibiydi. Bu yaşıma kadar oluşturduğum milyonlarca paralel evreni bundan daha iyi göremezdim sanırım. Rüya olabilme ihtimalini düşündüm bütün bu olanların, hatta oluşturduğum milyonlarca paralel evrenin her birinin bir diğerinin rüyası olabilme ihtimalini. Rüyasında rüya gören birini görmek gibi; sonsuz, garip bir şey. Hatta öyle ki o an, senin de başka birinin rüyası olma ihtimalin var gibi. Oluştuk mu yoksa bir başkaları tarafında oluşturuluyor muyuz? Buna bir karar versek sanki her şey rayına oturacakmış gibi. Yani başımıza gelen onca şeyi biz mi seçtik, yoksa hak mı ettik gibi. Bilemedim. Sanırım bilemiyoruz da. Ama ileride bilir miyiz, onu da bilmiyorum. Borges’i de gerçeklerüstü ve sembolist bir yazar yapan bu düşüncelerdi herhalde; duvara karşılıklı asılı duran iki aynanın arasında kalmasıyla irdelemiş olmalı insan zihninin dehlizlerini. Bence Nobel’i hak ediyordu, hakkını yediler adamın. En azından hep hayalini kurduğu devasa bir kütüphanenin başına geçtiğinde ailesinden gelen bir hastalık sebebiyle görme yeteneğini tamamen kaybetmesinin ve “bana aynı anda hem 800.000 kitabı hem de karanlığı veren tanrının muhteşem ironisi!” şeklindeki kibar isyanının hatırına, Nobel’i hak ediyordu. Belki de… kim bilir, seçtiklerimiz, hak edeceklerimizi engelliyor. Artık, en azından bundan sonra, bir daha paralel bir evren oluşturmamam gerektiğini düşündüm. Yeteri kadar çoğalmışım zaten bu güneş sisteminde. “Umarım,” dedim, kendi kendime, “yeni bir paralel evren oluşturmayacak kararlar alabilirim. Hak ettiklerimi seçimlerimle kendimden uzaklaştırmam. Umarım, umalım.”

Dışarıdaki sesler ve manasız telaş kesilmişti. Elimde bavulumla eski Türk filmlerindeki esas oyuncuların Sağmalcılar Cezaevi’nden çıktığı gibi çıktım varaklı camların ortasındaki kapıdan. Az önce benim dallarına sarıldığım ağacın gölgesindeki masada oturduğunu gördüm Derya’nın. Herhangi bir şey sormadan ama neden gitmediğini sorar gibi baktım yüzüne. “Ay herkes birden gitti ayol, kaldım öyle ben de burada.” dedi. Bütün gitmelere alışmışım gibi, bütün gitmelerin yaraları sanki hala sızlamıyor gibi, bilmiş bir edayla, “E herkes gider zaten Derya.” dedim. Oturduğu sandalyeden kalkarken, “Aman sen de… çok bilmiş.. illa bi şey diyecen.” diyerek, benim az önce büründüğüm Türk filmlerindeki jön tavrımı alaşağı edip, “Gel seninle de vedalaşalım, vedalaşmadık.” demesiyle gülümseyerek kollarını açıp bana doğru gelmesi bir oldu. Karşımdaki o anaç tavra kendi karakterimle cevap versem, “Git öte, manyak kadın.” derdim. Ama kendim olmaktansa elimde bavulumla eski Türk filmlerindeki esas oyuncuları Sağmalcılar Cezaevi’nin önünde bekleyen aşırı sevinçli arkadaşlarının karakterlerine büründüm. Giderayak, böylesi daha iyi geldi. O da tanıştığına memnun olmuş, İstanbul’a yolum düşerse muhakkak görüşmeliymişiz. Alelacele yazdırdığı telefon numarasını ara sıra aramazsam darılırmış. Daha doğrusu “dalılılım” dedi ama ben gülünce o da “da-rı-lı-rım” diye heceleyerek düzeltti. Haklı aslında, darılmak kolay, darılırım demek zor.

Otelin önündeki otoparkın yanında bekleyen taksilerden birine bindirerek kurtulmakla vedalaşmak arasında bir duyguyla el salladım Derya’nın ardından. Derya’yı taksiye biraz alelacele bindirip de şoföre Derya’nın yerine “feribot iskelesine” dediğimden, taksici de bir telaşımız var sanıp ben daha dışarıdan Derya’nın kapısını kapatmadan hareket ettirdi aracı. Kapı, benim itme hızımla değil de aracın ani kalkışıyla kapandı bir bakıma. O hızla ben de taksilerin hemen yanında bekleyen minibüslerden birine binip “şehir merkezine kaptan” dedim. Şoför, tabii ki sakin, “Araba dolsun gideriz abi.” dedi. Haklı tabii, bi taksi değil sonuçta, minibüs bu. Beş lira para uzatıp “Bi kişi alsana kaptan.” dedim. Sonu “kaptanla” biten bir cümlemi bari yerine getirsin de içim rahat etsin diye belki de.

***

Ankara’ya geldiğimde Aynur Hanım’ın üç gündür tekrarladığı “Bu üç günün sonunda baktığınız her şey değişmiş, anlam kazanmış olacak” temennisi gerçekleşmedi tabii; neticede sihirli bir sopayla dokunmadık akıp giden zamana, temenni ettik, ruhu teselli ettik. “Hala bi boka benzemiyon da Ankara, zamanla değişirsin umarım.” diyerek metroya binip evimin yolunu tuttum.

Eve kadar sabredemeyip yaşadığım son üç günün muhasebesini yaptım kendimce metronun karanlık tünellerinde hızla geçen duvar manzarasını camdan seyrederek. Tüm bu yaşadıklarımızın kendi tercihimiz olduğunu söylemişti Aynur Hanım. Başımıza gelen bütün şeylerin tercihlerimizden kaynaklandığını, kendimizin seçtiğini. Sevap günah kavramlarını çoktan aştığımdan olsa gerek, “O zaman doğru veya yanlış diye de bir şey yok hayatta, “ diye düşündüm, “yaptıklarımız ve yaptıklarımızın sonuçları var. Toprağa ne ektiğimiz önemli yani, armut tohumu ekip de elma beklemek saçma olur.” Genel özeti buydu sanki diye, yaşadığım son üç günü anlamış olmama sevindim biraz. Ama biraz; çünkü bu fark ediş, olsa olsa bu işin başlığı olabilir sadece. Daha bunun giriş-gelişme-sonuç kısımları var. Daha bunun, kafamda toparlayamadığım cam kırıkları var. “Kime sormalı?” diye bir çaresizlik esti içimden. Daha sonra hemen aklıma kuzenimin tavsiye ettiği kitaplar geldi. “Onların faydası olabilir” diye yine teselli ettim kendimi. “Yarından tezi yok okuyabildiğim kadar okumalı.”

İneceğim durağın adını söyleyen mekanik ablanın sesiyle ayırdım gözlerimi ve düşüncelerimi akıp giden tünel manzarasından. Tam karşımda oturan iki kişinin konuştuklarına takıldı kulağım inmek için kapıya yanaşırken. “Ne yaptın aşk meşk işlerini?” diyordu biri bir diğerine. Bir diğeri de “Valla kurtuldum, artık takmıyorum o işleri ben. Rahatladım lan yemin ederim.” dedi. İçten söyledi ama bunu, bir kamyon yükü iç huzurla dile geldi sanki çocuğun rahatlığı. Vagondan inerken gayri ihtiyari baktım yüzlerine. Yirmili yaşlarda varlar hemen hemen. Aklıma çok önceleri okuduğum bir dergi geldi. Sofokles’ten bahsediyordu yazar. Antik Yunan edebiyatının üç büyük tregedya yazarında biri olan Sofokles’ten. Sofokles, aşkla arasının nasıl olduğunu soran bir arkadaşına, “Bu işten kurtulduğuma nasıl sevindiğimi bilemezsiniz. Deli ve belalı bir efendinin elinden kurtulmuş gibiyim.” demiş. Sofokles, az önce iç huzurunu kendi cümleleriyle ifade eden bi çocukta reerkarne olmadıysa bu çocuk, Sofokles’in bilgeliğine erişmiş. “Bak,” dedim kendi kendime, evin kapısını açarken,” bırak Sofokles olmayı, bu çocuk kadar bile olamadın sen. Birini sevdin diye bu hallere düşmemişin gibi, hala yok gözü güzel, yok adı İclal, yok tabiat da yok böcek de çiçek de sayıkla dur.” Böyle ansızın kıyasları var hayatın, bir başkasının hatalarıyla kendi hatalarını yüzleştirdiği anlık karşılaştırmaları. İçinden çıkamadığın, yenildiğin durumları, içinden çıkmayı başarmış, yenmiş başkalarıyla aynı vagona sıkıştırmaları var hayatın. Ve ne gariptir ki aynı vagonda da olsak, komşunun çocuğu bizi hep burun farkıyla geçiyor. Piç!

Ertesi gün, işten sonra kuzenimle konuştum. Konuyla ilgili kitap isimleri aldım. Kitapevine gidip, her şey daha güzel ve anlaşılabilir olsun diye, Yuvaya Yolculuk isimli kitabı almaya karar verdim. Raflarda şöyle bir dolandıktan sonra kitabı buldum. Kişi başına düşen gelir, yok denecek kadar az olduğu için her Türk okur gibi önce fiyat etiketine baktım. “İyi bari,” dedim kendi kendime, “en azından bu harcamaya yetebilecek bir gelir düzeyindeyiz.” Kitabı fazla inceleme ihtiyacı duymadan kasaya gittim. Önümdeki birkaç müşteri ödemesini yaptıktan sonra sıra bana geldi. Kitabı uzattım, elimi cüzdanıma attım. Kitabın arkasında yazan fiyat kadar parayı hazırladım bir çırpıda. Kasiyer kız, kitabın barkodunu okuttuğu ekrana bakarak yanındaki diğer kasiyer kıza kitapla ilgili bir şeyler söyledi. Diğer kasiyer kız da gelip ekrana ve kitabın arkasındaki fiyata baktı. Umursamaz bir tavırla, “Etiketi değiştirmişlerdir, önemli değil, sen ekrandaki fiyattan al ödemeyi.” dedi. Diğer kasiyer kız, sorunu kendince çözdüğünden emin bir şekilde yerine dönerken benim kitabı ekrana okutan kasiyer kız da bana kitabın fiyatından, yani benim önceden, kitabın arkasındaki fiyata bakarak hazırladığım paradan iki lira fazla fiyat söyledi. İtiraz ettim, “Niye? Kitabın arkasında yazan fiyat daha düşük?” Anormal bir durum değilmiş gibi bir sakinlikle, “Yanlış etiketlendirmiş olabilirler arkadaşlar ya da müşteriler bazen fiyat etiketlerini değiştirebiliyorlar. “ dedi. Yani demek istediği, ortada kurumsal bir hata yok, kurumsal bir dalgınlık var ya da kurumumuz birçok üçkağıtçının bir arada yaşadığı bir şehirde olduğundan aldatmaya yönelik bir komplo var. Ama burada fiyatların tercümanı barkod okuma sistemi var, bu yalan söylemez, ekranda ne yazıyorsa o. “Bu kadar okumaya hevesli bir topluluk mu var da adam üşenmeden fiyat etiketi basıp gelip kitabın üstüne yapıştıracak? Belli ki sizin hatanız bu, güncellememişsiniz fiyatı.” dedim. “Olabilir.” dedi kasiyer kız, sıkıcı, sinir bozucu bir sakinlikle. “Ama ben ekranda yazan fiyatı almak zorundayım.” Kendi haleti ruhiyeni ne kadar da değiştirsen faydası yok, yaşadığın toplumun ruhu bozuk olduktan sonra, büyük bir çoğunluk da bu bozukluğa aldırış etmeden yaşadıktan sonra, yapacak pek fazla bir şey yok, sen de onlar gibi davranıyorsun. Sen de onlar gibi davranmadan hareket edemiyorsun, nefes alamıyorsun, izin vermiyorlar. Hazırladığım paraya iki lira daha ekleyip daha fazla uzatmadan ekran hazretleri ne diyorsa ödeyip çıktım kitapevinden. Her şey daha güzel ve anlaşılabilir olsun diye daha attığım ilk adımda iki lira kaybettim. Ve ben güya, kazanmaya oynuyorum, dur bakalım, sonu nereye çıkacak.

Elimde kitapla alıveriş merkeziden çıkıp belediyenin park dediği ama aslına bakarsan etrafındaki koca koca binaların salonu kadar bile bir büyüklüğe sahip olmayan yeşil alana, bir ağacın altına oturdum. Zaten sadece bir tane ağaç var. Onu da muhtemelen parka ismini veren tabelayı asmak için kesmemişler.

Bir sigara yakıp kitabı çıkardım içine koydukları poşetten. Birkaç sayfasına göz atıp arka kapağını okumaya başladığımda gülümsemeye başladım:

“Bu büyüleyici mesel, görünüşte sıradan bir adamın, Michael Tomas’ın öyküsünü anlatır. Sevgilisinden ayrıldıktan sonra evine giren hırsızla hayatı değişen otuz beş yaşındaki Michael Tomas, bilge bir melek tarafından ziyaret edilir ve bu melek ona, hayattan gerçekten ne beklediğini sorar. Michael, tek isteğinin yuvaya dönmek olduğunu söyler. Yuvaya dönebilmesi için Michael’ın önce meleklerle, bilge öğretmenlerle ve hatta karanlık varlıklarla dolu şaşırtıcı bir yerde bir dizi serüven ve sınavdan geçmesi gerekecektir. Bu onun hayal edemeyeceği kadar duygusal, mizah dolu ve huşu verici bir yolculuk olacaktır.”

                                                                                                           Temmuz, 2014 / Ağustos 2015



  
 

 


 



       
  
     
     

     



  

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar