![]() |
BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL,
KUANTUM KURTARACAK
Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı
olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman
sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit
Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi
ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o
şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz
durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak
algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da
anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o
tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım.
***
İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı.
Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve
ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen
yarısının yaşadığı ayrılık hikayesine benzeyen ayrılığımın üzerinden tam bir
yıl bir ay geçtikten sonra.
Bir önceki yıla göre daha keyifli bir doğum günüm olmasını
diliyordum. Ama bunun nasıl olacağına dair de en ufak bir fikrim yoktu. “Bi
bara gitsem mesela,” diye aklımdan geçti bi kaç kere, “bütün içkiler benden
lan! diye böğürsem. Niye içtiğinizin bi önemi yok, neye içtiğinizi unutmayın
yeter!” Kazandığım üç beş kuruş da yetmese, beni şöyle evire çevire bi
dövseler. Sonra vazgeçtim tabi bu fikrimden. “Boşuna dayak yemenin bi
alametifarikası yok,” diye kendime geldim, “oturayım oturduğum yerde, bu
şekliyle daha pansumansız.” Ama kafamda sürekli böylesi mayhoş düşünceler, Oğuz
Atay’ın tabiriyle “cam kırıkları” gibi batıyor beynimin her bir umut verici
yerine. Kurtulamıyorum. İşe gidiyorum, eve geliyorum sonra bunları sürekli
tekrarlıyorum, sonra bunları sürekli tekrarlamak zorunda oluşuma kızıyorum… bi
tuhafım ve aslında birçok ülkede herkes bu şekilde yaşamak zorunda olmasına
rağmen sadece ben tuhafım sanıyorum. Yılgınlık ya da ne bileyim, sıkıntıdan
dolayı bi durgunluk değil bu. İçimde sanki haddinden fazla şişirilmiş bi balon
var da patladı patlayacak tedirginliği daha çok. Birçok kadınla tanışıyorum ve
hiçbirinin hikayesini bilmeden elinden tutuyorum. Bi sıcaklık avuçlarıma
yayılan ama benim değil, hissediyorum, çekip gidecek. Ya da ben gitsin
isteyecem bi müddet sonra onun çekip gitme hakkını kullanmasına izin vermeden.
Öylesi bir diken üstü hayat. Battı batacak, patladı patlayacak. Çöken Osmanlı
İmparatorluğu gibi hissediyorum yani kendimi, daha çok da II. Süleyman gibi. O,
otuz dokuz yılını bir kafeste geçiren, kardeşi
IV. Mehmet tahttan indirilince kendisinin tahta çıkması gerektiğini
haber vermeye gelen Kızlar Ağası’na, “
Her gün ölmektense bir gün evvel yeğdir, bir can için ne bu çektiğimiz korku..”
diye ağlamaya başlayan, korkmaktan yılmış, cesareti gözyaşlarına bir garip
kabullenişle karışmış II. Süleyman gibi.
Elle tutulur bi çıkıntısını ararken hayatın ve kendi
imparatorluğuma IV. Murat gibi alkolü yasak etmişken geldi kuzenim Ankara’ya.
Ankara, haziranın en ağustos hali; yanıyor ortalık. Ben ve benim gibi fakirler
yıllık rutin bir haftalık tatilini yapmamış daha; vücudun bir bölümü
parasızlıktan yanık. Biraz daha fazla kazansak ya da ülkenin en egesinde daha
az kazanmaya devam ederek yaşasak, tüm vücut bronzlaşacak ama şimdilik kollar
dirseklere kadar, yüz de boyuna kadar güneş yanığı. Bir de yürek tabi ama o
tamamen kişisel bi yanık; fakirlikle alakası olmayan, her coğrafyanın kendi
arabeskinde tutuştuğu bir yanık.
Geçmişten konuştuk biraz. Bir yıl öncesinden, niye terk
edildiğimden, neler hissettiğimden, tek kişilik evimden, tek kişilik
hobilerimden, aşkın artık bir dış tehlike oluşundan ve bunun için kurduğum
çaresiz barikatlarımdan, neler yapmak isteyişlerimden, çelişkilerimden,
çelişkileri hiç sevmeyişimden, hiç sevmediğim çelişkilerle yaşayışımın en büyük
çelişkim olduğundan, kıldan, yünden ve illa ki hükümetten ve ettiklerinden. Bir
iki günlüğüne geldiğini söyledi kuzenim, hemen dönmesi gerekecekmiş ve hiç
merak etmeyecekmişim her şey düzelecekmiş. İyimser insandır benim kuzenim. Bu
zamana kadar da bütün iyimser tahminleri tuttu. Umut vaat edişi, diğer
kuzenlerini olduğu gibi, beni de olduğum gibi sevmesinden. Bir o, bir de
kardeşimden öğrendim ben aslına bakarsam insanları olduğu gibi sevebilmeyi.
Olup olabildiği kadar yani, elinden başka bi şey gelemeyecek haline kadar, o
kadar. Ama hala pratikte eksiğim olduğu söylenebilir. Eylem eksikliğim var
benim; olup olabildiği bu kadar olan insanlarla daha fazla karşılaşmaya
ihtiyacım.
“Kalk gidelim bi yerlere, bi şeyler yiyelim.” dedi. Bütün
mal varlığım bi cep telefonu ve bir adet dizüstü bilgisayar olmasına ve cep
telefonumu da yanıma almama rağmen, dış kapıyı altı defa kilitleyip çıktık
evden. Kontrol ettim sağı solu, her şey bir dizüstü bilgisayarı korumak için
yeteri kadar güvenli. Toplam mal varlığımın yarısı olan cep telefonum, kuzenim
ve ben gittik Ankara’nın en lezzetli mekanına. Siparişleri söyleyip, kaldığımız
yerden devam ettik muhabbete.
“Biz,” dedi kuzenim, kız arkadaşını da kastederek, “geçen
sene Yalova’da bi yere gittik.”
“İyi” dedim, ne güzel, “gezin işte kardeş, hep iş hep iş
insan bunalıyor.”
“Öyle değil lan, bi dinle.” dedi. Dinledim, bi sigara yakıp
bi de çay söyleyerek.
“Şimdi tam anlatamıyorum, insan ancak deneyimledikten sonra
farkına varabiliyor bazı şeylerin ama bu gittiğimiz yer kaplıcaların olduğu
yerde bi otel.” diyerek ve gizem olsun diye değil, benim de ancak sonradan
başka başka arkadaşlarıma gizemliymiş gibi anlatabileceğim ve tavsiye
edebileceğim o yeri ve orada yaşadıklarını anlatmaya başladı. “Bir ay sonra bi
seminer düzenlenecek yine orada, Enerji Semineri diyelim biz buna. Sen bu
enerji seminerine katıl. Biz sana adresi ve orada kiminle görüşmen gerektiğini
filan mail olarak atacaz. Yalnız rezervasyonunu bir an evvel yap ki, sana bi
sprey gönderecekler, oraya gitmeden on beş gün süreyle filan o spreyi kullanman
gerekecek. Bu bizim sana doğum günü hediyemiz olsun…”
Araya girdim merakımdan: “Sprey mi?”
Devam etti kuzen, asıl hediyeyi de belirterek:
“Yok lan, ne spreyi, spreyden hediye mi olur! Seminerin
masraflarını diyorum… masrafı filan dert etme. İş yerinden birkaç gün izin al,
sanırım üç gün sürecek yine seminer, sorun olmasın. Biz oraya gidip geldikten
sonra sanki başka bi dünya fark ettik, aydınlandık gibi bi şey yani. Bu
üstündeki haleti ruhiyenin dağılmasında sana çok etkisi olacak, güven bana.”
Sülalede edebi sanatlarla sadece ben alakadar olduğumdan
kardeşim ve kuzenlerim, yaşadıkları onca ilginç anıları olmasına rağmen,
anlatamazlar böylesi öykümsü durumlarını her zaman. Yukarıda birkaç satırla
ifade ettiği durumla yetinir, daha da ötesine gerek duymazlar. Bu yüzden
onlardan herhangi biriyle edilecek herhangi bir sohbette ya senin de olaya dahil
olmuş olman lazım anlayabilmen için ya da normal insan zekasından bir kademe
yukarıda olmalı kurgu kabiliyetin. Yoksa aha böyle benim gibi bakarak sorarsın
en gizem bozucu soruyu:
“Ne diyon oğlum sen, bi bok anlamadım şerefsizim.”
“Lan nesini anlamadın, anlattım ya işte.” dedi kuzenim,
sanki anlayamamanın tek taraflı bi kabiliyetsizlik olduğuna karşısındakini
inandırırcasına ve masanın altından uzattığı parayı bir an evvel almamı
istercesine. “Sen al şunu. Dediğim gibi dert etme masrafı, bu bizim sana doğum
günü hediyemiz.”
“Oğlum, bu nasıl gizemli bi doğum günü şeysi lan, parayı
niye masanın altından veriyon?”
“Ayıp olmasın şimdi millete karşı, olan var olmayan var
kardeş.” dedi.
Hiçbir şey anlamayarak ve kafamda yeteri kadar cam kırığı
yokmuşçasına aldım parayı, kuzenim anlamadığıma nihayet kanaat getirdiğinden
olsa gerek, biraz daha anlatmaya başladığında:
“Meditasyonlar eşliğinde enerji kontrolünü dengede tutmayı
öğrenebileceğin bi seminer bu kardeş. Aynur Hanım var orada, bi de Sabri Bey.
Bunlar yönetiyorlar semineri. Aynur Hanım’a bahsedecez biz senden, gittiğinde
seni bekliyor olacak zaten. İşini çok iyi yapan bi kadın bu Aynur Hanım, zaten
bu işi layıkıyla yapan bir iki insandan biri. O da bi ustasından el almış, yani
öyle her önüne gelen öğretmiyor bu işi, böyle el alma-destur verme gibi
durumlar var.”
Sorusuz, anlamsız ve sadece elimdeki sigaranın dumanının
gözüme kaçmasından sebep gözümü kırparak
bakışımdan anlamış olduysa demek ki kuzenim hala hiçbir şey anlamadığımı,
“Sen ilgileniyordun ya hani bi aralar bu enerji – quantum
vs. gibi şeylerle filan… onun gibi işte.” dedi.
“İlgileniyordum da…” dedim, kendimden o kadar emin olmayarak
ve konuyla ilgili kendimce araştırdığım onlarca bilgiyi düşünerek, “benimkiler
öylesine şeyler, yani, tavşan deliği, paralel evren filan… bu meditasyonu filan
hiç yapmadım daha önce. Bilmem de. “
“Bi şey yok zaten, yatıyorsun ya da bi yere oturuyorsun,
için geçer gibi oluyor filan… rüyalar görüyorsun…” dedi, daha da anlatamayarak
olayı.
Siparişini verdiğimiz yemekler geldi. Garson özenle
yerleştirdi masaya türlü lezzetleri. Diğer evrendeki paralelim ne sipariş etti
ki diye düşündüm bir an. Diğer evrendeki paralelimin de aynı cam kırıklarından
var mıydı ki kafasında?
“Yürüyelim.” dedim ben yemekten sonra restorandan çıkarken,
“Yediklerimizi eritiriz biraz hem de sohbet ederiz.”
“Tamam kardeş, yürüyelim.”
“Nasıl olacak şimdi bu meditasyonlar filan, nasıl
aydınlanacam ben böyle ampul gibi?”
“Oraya gittiğinde görürsün, şimdi ne anlatsam tuhaf gelecek
sana.”
“Zaten tuhaf oğlum anlattıkların, daha ne anlatacan?”
“Merak etme,” dedi gizemli kuzen, “oğlum güvenmiyor musun
lan bana, vallaha çok iyi gelecek sana.” diyerek de şiirsel bi ikna üslubu
kullanarak.
Bir hayli yürüdük. Ben alışkınım yürümeye ama kuzen değil, o
yüzden benim önerdiğim kestirme yollara filan küfür etti biraz, yapacağım işin
apış arasına filan bi şeyler koydu, en sonunda da ısdırabımı taciz ederek bi
taksi çevirdi yoldan, “gel la gel, öldüm oğlum ben yürümekten.” diyerek.
“İyi o zaman,” dedim taksiye binerken, “taksiyle gidiyoruz
madem, bana gidelim, filtre kahve yapayım, içeriz?”
“İçeriz kardeş.” dedi, “hem vakit erken daha.”
Şehrin sokak lambaları taksinin ön camının yanına ilkokul
defterimin en renkli kenar süsü gibi yansırken ışıl ışıl, aklımdan
meditasyonlarla, ruhsal dinginlikle ve manevi kurtuluş seminerleriyle alakalı
binlerce youtube videosu geçti. Nasıl olacaktı ki bu iş? Hipnoz mu edeceklerdi
beni? Lan böbreği filan çalmasınlar o arada? Ya da cüzdanı filan kaparlarsa?
Zaten para yok da kimliği filan yeniden çıkarttırmak için elli kağıt istiyor
mazlumdan öte duran, tiksinen devletim… ya da hepsini geçtim, gerçekten bende
bi sorun mu var ki? E kuzenim öyle diyorsa bi şeyler görüyor demek ki.. bi sorun
var demek ki bende dışarıdan belli olan, beni sevenleri tedirgin eden.
İyileşemedim mi ki ben daha bu ayrılığın tüberkülozundan arkadaş, ‘Lan gardaş
bu nasıl yara?’ Bak işte hayatımın tam da bu noktasına denk geldi senin o
devrimci arabeskin Ahmet Kaya! Tahtada çözülemeyen soru(n)ları var bu hayatın,
öğretmenlerin ve bilim insanlarının bilmediği. Çalışıp gelip de bir sonraki
sözlüye kurtarırız durumu da yok üstelik. Aynı soruyu bir kez daha sormuyor
hayat. Aynı yerinden kanamıyor bedenin ve haklısın Ahmet Abi, hep sonradan
geliyor aklım başıma, hep sonradan!
“Bir sonraki soldan dönelim usta.” dedim, birden oturduğum
mahalleye geldiğimizi fark ederek. Sağda, müsait bi yerde indik. Kuzenim taksi
parasını öderken ben de önden gidip apartman kapısını açtım, bekledim bi kaç
saniye kuzenimin gelmesini, gelince benim oturduğum daireye doğru ben önde o
arkada inerken merdivenleri, “Nasıl bi yer o gittiğiniz Yalova’daki yer?” diye
sordum. “Kardeş, nasıl olacak, güzel bi yer işte, böyle havuzlu mavuz…”
“Hassiktiiiiiir..” diyerek sözünü kestim dairenin kapısına
gelince.
Benim birkaç adım arkamdan merakla sordu o an iyi ki yanımda
olduğuna şükrettiğim kuzenim:
“N’oldu lan?!”
“Hırsız girmiş ya lan eve.”
“Vallaha mı?”
Tedirgin girdim içeri kilitleri kırık kapıdan. Bi sürü küfür
ettim. İnsan başına gelen bi musibete çare bulamayınca dili küfre pelesenk
oluyor. Akılda kalan son şarkı gibi tekrar ediyor ardı ardına çoğu birbirine
benzeyen cümleleri. Arka tarafta kalan odaya yöneldim, yatak odasına sonra,
mutfağa, tuvalete filan… her yere baktım. Mantıklı yaptığım bi şey yok. Zaten
bu durumda mantıklı yapılacak hiçbir şey yok. Hatta bu ülkede polisi aramak
bile yapılabilecek en son mantıklı iş. Evi iki kere daha dağıtıyor polisler,
sordukları abuk sabuk sorularla ruhunu birkaç kere daha dağıtıyor; oraya buraya
çamaşır suyuyla bile çıkmayan o tozdan sürüyorlar, sağa sola ayakkabılarıyla
giriyorlar, bin tane fotoğraf çekiyorlar, onu bunu getir, şunu bunu söyle diye
saçma sapan konuşuyorlar, kendi aralarında başka başka bi şeylere gülüyorlar,
telsizlerinden o anlamsız kodlamalara yine anlamsız cevaplar verirken senin de
o ara kimliğini filan inceleyerek ‘hırsızın hiç mi suçu yok’ dedirtecek kadar
bezdirici sorular soruyorlar ve en sinir bozucusu da evine hırsız girdi diye on
parmağının izini simsiyah bi şeye daldırıp daldırıp bembeyaz kağıtlara
bastırıyorlar. Bu işi de senin elini kendileri tutarak yapıyorlar ki daha da bi
çaresiz hisset kendini, daha da bi suçlan evine hırsız girdi diye sanki. Pis bi
şey.
Kuzenim de aklındaki küfürleri sırasıyla sıralayarak girdi
içeri. Hırsız tarafından kırıldığından kapanmayan kapıyı kapatmaya çalıştı.
Ayakkabılarını çıkarırken neler götürüldüğünü sordu.
“Telefon yanımdaydı zaten, bi bilgisayarı götürmüş şerefsiz.
Başka da bi şey yok, ne alacak ki?”
İçerideki odaya geçip oturmasını isteyerek sakinleştirmeye
çalıştırdım kendimi. Başardım da. Az önceki halimden ziyade daha dingindim
mutfakta filtre kahveyi hazırlarken. Ruh halinin anlık değişimlere uğraması…
sinirliyken birden sakinleşmesi insanın… ya da ağlarken birden gülmesi filan…
çok tehlikeli zihinsel hastalıkların başlangıcı olduğunu düşündüm bunların.
Demek ki benim göremediğim sıkıntılarımın dışa yansıması bunlar, kuzen haklı
galiba, iyileşmeyen yanlarım var hala ve iyileştirmezsem çok daha kötü dertler
açacak başıma bu içinde cam kırıkları depolayan beynim. Bir müddet çokça
ağlayıp daha sonra ağlamaktan bunalıp çokça gülme çabasına girince zihin,
eksikliğini hissediyor o anki kendini zorladığı durumun tersinin. Yerli yersiz
ağlama nöbetlerim bu yüzdendi belki de gecenin bi yarısında uyanıp. Ya da
haberleri seyrederken anlamsız gülmelerimin. Bir hastalık adıyla anılmayacak
kadar güldürmeli insan kendini ve bir hastalığın derdi olmadan ağlayabilmeli.
Başka türlüsü güç, başka türlüsü kemoterapi. Ve kararında sevmeli bir insan
başka bir insanı, bu başka türlüsü güç durumlardan uzak durmak için… gereksiz.
“İşte kardeş, bunlar zoruma gidiyor benim.” dedim,
kahvelerimizi içerken yaşanan olaya canı sıkılan kuzenime, “Akşama kadar hiçbir
mazlumun ahını almayalım diye çaba sarf ettiğimiz halde, akşam olunca alıyorlar
ahımızı ansız, habersiz.” Hak verdi. Konuştuk bir müddet birkaç bardak kahve
içerek. “Bu enerji semineri iyi gelecek sana, bu talihsizliklerden filan
arınacan kardeş.” dedi. Negatif düşüncelerin, negatif sonuçlar doğurduğuna dair
tespitlerin olduğunu anlattık birbirimize, olumlu bakmalı hayata dedik, bir
sonucun başka bir sonucu hazırlamasında hem fikir olduk, ‘tabii, aynen öyle, hı
hı…’ gibi ortak payda kısaltmalarıyla destekledik fikirlerimizi. Her kurduğumuz
cümle bi yaraya merhem olsun istedik, en azından kanamayı durdursak, hayat
kabuk bağlamada yardımcı olur diye düşündük.
İyiden iyiye sakinleştikten sonra içimi hüzün kaplamaya
başladı kuzenim müsaade isteyip giderken. Galiba böyle zamanlarda hissediliyor
yalnızlık, yoksa diğer günler yalnız olduğumun hiç farkında değilim. Hep bi
uğraşacak bi şeylerim var, kovalayacak kedilerim, yapacak yemeklerim, edilecek
tamiratlarım, çağırılacak arkadaşlarım, anlatılacak öykülerim var. Ama böyle ruh
halimi daldan dala konduracak hadiseler yaşandıktan ve herkes gitmeye mecbur
olduğu yere giderken kalınan kapı arkası durumlarda hissediyorum yalnızlığı.
Sadece o anlarda geçiyor zaten aklımdan evlilik isteği. Ama evlenmek isteğinin
kendisi de bir psikolojik rahatsızlık zannımca, o duygudan da iyileşmeli. Çoluk
çocuğa filan karışmak, bunlardan sebep daha çok çalışmaya mecbur hissetmek
kendini, binlerce borcun altına sadece ailemin geleceği için bahanesiyle girmek
ve dünya nüfusunun kendi aile bireylerinden ibaret olduğu sanmak… hepsi büyük
bir psikolojik sorun. Üstelik bu sorunu edinmende sana en çok katkısı olanlar
bizzat senin kendi ailen, annen, baban. Kendilerinin içine düştükleri mutsuz
hayatları çocuklarına da yaşatmak isteyen ebeveynler. Lihtenştayn’da doğduk da
biz mi istemedik evliliği?! Ama yaşadığın ülke bu. Bu üç tarafı denizlerle
çevrili, kapını altı defa kilitlemek zorunda kaldığın, buna rağmen tek seferde
kilitlerin kırıldığı, apartmanların ikinci katlarındaki dairelerine kadar demir
parmaklıklar takıldığı, polisinin vatandaşın salahiyeti için değil, vatandaştan
bi zeval gelmesin diye politikacılarının salahiyetini düşündüğü, siyasilerinin
hiçbir vatandaşını düşünmediği, her on yılda bir rejimin tehlikeye girdiği, her
adımında başına bi şeyler gelme ihtimaline bir adım daha yaklaştığın, ölmeden
atlattığın musibetlere kendini şükretmek zorunda hissettiğin, hep böyle iyi bir
şeyler olacakmış da olunca her şey düzene girecekmiş gibi hissettiğin ama o olması muhtemel iyi
şeylerin hiç olmadığı bir kara parçası. Buraya bi çocuk daha getirip de neyin
düzelmesini bekleyebilirsin ki.
Kafamdaki cam kırıklarını çoğaltmaktan başka bir işe
yaramadığını düşündüm uyanık kalmanın. Uyumak en iyisi gibi. Kendi seçebildiğin
rüyalara uyumak. Etrafı şöyle bir toparlayıp, kırılan kapının arkasına da bi
sandalye dayayıp yattım. İçimde sadece aynı yere iki defa yıldırım düşmez
umudu, zaten soyulduk, tüm mal varlığımızın yarısı gitti, daha ne olacak boş
vermişliği yani, başka bir şey yok.
***
Sabah uyanınca bütün hayatın, nasıl bir hayat yaşadığın,
nelere gülüp, nelere sevindiğin birden aklına gelmiyor. O uyku mahmuru
dedikleri durum, bir kez daha yeniden uyanabildiğine şaşırma durumu. Yeniden
koşabilme, konuşabilme, birilerini sevebilme şansının sana bahşedilmiş olduğu
duruma adaptasyon süreci. O kısacık zaman diliminde, yani birine günaydın
diyebildiğin süre içersinde, farkına varabiliyorsun bu durumun. Yada sadece ben
böyle düşünüyorum, bilmiyorum. Ya da sadece ben ve benim gibi, birilerine
günaydın diyemeyenler düşünüyorlar bunları, bunu da bilmiyorum.
Bütün cam kırıkları kafamda olması gereken yerleri almaya
başladığında çıktım yatak odasından. Arkasına koyduğum sandalye hafif gelmiş ve
artık eskisi kadar güven vermeyen çelik kapı ardına kadar açılmış. Belki de
bütün geceyi ardına kadar açık bi kapının ardında uyuyarak geçirmişim. Bi
müddet baktım açık kapıya. Apartman otamatı kısa aralıklarla ve benim tepkime
göre yandı söndü. Terk edilmiş bi konakta sabahlamış gibi hissettim kendimi.
Çocukları eksik bi parkın bankında uyumuş gibi. ‘Yapacak bi şey yok,
n’apalım..’ kabullenişi tam da böylesi durumlarda dökülüyor insanın ağzından;
her şeye rağmen sabah olduğunda ve sen o ayazı sabaha kadar hiç
hissetmediğinde. Kapıyı kapatıp arkasına bi şey koymadan girdim içeri. Kilidi
değiştirmeli, daha doğrusu yeni bi kilit almalı, diye düşündüm omlet yaparken.
Kapının incinen yerlerini de onarmalı. Bir müddet sonra adi bir mazi olacak bu
izleri silmeli kapının yüzünden. Radyoyu açtım. En güzel, en neşeli şarkı
çıksın, hayat kaldığı yerden iyi kötü devam etsin istedim, olmadı, reklamlar
çıktı. Çayı da demleyip hazırladım kahvaltı masasını. Radyonun frekansını
değiştirmeye üşenip dinledim bi süre reklamları. Hiçbirine kanmadım. Sonrasında
çıkan şarkıyı da beğenmedim. Ondan sonra çıkan şarkıyı da. O sabah hiçbir şeyin
beğenilecek bi yanı kalmamış gibi hissettim. Sadece, hadi bugünü geçtik bari
her zaman böyle olmasın, diye diledim.
Masayı toparlayıp üzerimi değiştirdikten sonra çelik kapıyı
mecburen açık bırakıp yeni bir kilit almaya gittim. Telaşlı, tedirgin ve hep
aklı ardında kalan adımlarla geldim hırdavatçıya. Niye bilmiyorum, evime hırsız
girdiğini ve bundan sebep bi kilide ihtiyacım olduğunu anlattım hırdavatçıya.
“Abi bak sen bunlardan al tak.” diyerek bi kilit verdi elime
hırdavatçı. “Bunlar tuzaklı kilit.”
“Tuzaklı mı? Tuzaklı ne?”
“Şimdi hırsızlar kilidin göbeğine kadar olan bölümü kırıp
giriyorlar ya içeri?”
“Eeee?”
“Hah! İşte bunda kilidin göbeğinin hemen önünde kilidin
kolay kırılmasını sağlayacak bi yer var. Kilit oraya kadar kırıldığından göbeğe
müdahale edemiyorlar. Allah göstertmesin, aynı şey bi daha olduğunda hırsız
kilidi kırsa da içeri giremez. Sen de anahtarı kırık kilide takar rahatlıkla
girersin.”
“Yeni mi çıktı bu tuzaklı kilit?” diye sordum elimdeki
kilidi incelerken.
“Yooo, hep vardı.”
“E ilk kilidi de ben senden aldım, o zaman niye söylemedin
böyle bi şey olduğunu?”
“Abi ne biliiim, şimdi sen hırsız girdi deyince aklıma
geldi.”
“Arkadaş illa başımıza kötü bi şey mi gelmesi lazım üst
seviye bi güvenlik sistemi tavsiye etmen için. Söylesene şunu zamanında!”
Can sıkıntımın acısını hırdavatçıdan almanın pek de mantıklı
bi tarafı olmadığını hırdavatçının alttan almasıyla fark ettiğimde, kilidin
parasını ödeyip çıktım dükkandan. Kilidi inceleye inceleye geldim eve. Kapı
yine ardına kadar açık. Ev, ev değil, dergah mübarek. Ne olursan ol gel anasını
satiim.
Hızlıca taktım yeni tuzaklı kilitleri kapıya. Deneme yaptım,
kilitledim, açtım, bi daha kilitledim… kilidin yanında yedek verilen
anahtarları geldiklerinde kullanabilsinler diye anneme ve kardeşime
paylaştırırken arayıp onlara da anlattım durumu. Pişmanım. Bok var gibi onları
da üzdüm.
Öğleden sonra kuzenimle tekrar buluştuk başka bir vesileyle.
Parkta yürüdük biraz. Çocukluğumun geçtiği evi yıkıp park yapmış kentsel
dönekler. İçinde en çok Ferdi Tayfur ve Ahmet Kaya dinlediğim odamın üstüne de
basketbol sahası yapıp parkın adını da Müslüm Gürses Parkı koymuşlar.
Anneannemin diktiği dut ağacını kesmeye kıyamamışlar, ne güzel. Tam da o dut
ağacının dibinde, beni hiç sevmemesine rağmen, toprağa sarımsak ekmesini
öğretmişti bana anneannem. Şimdi orada, o dut ağacının altında oturan
çocukların bundan hiç haberi yok.
Arsız hırsızın tüm malvarlığımın yarısına el koymasıyla
tamamen aklımdan çıkmıştı bu enerji semineri işi. Kuzenim tekrar hatırlattı,
hatırlamaya çalıştığı seminer deneyimini hatırlayabildiği kadar. Sonuna da yine
ekledi: “İyi gelecek sana bu seminer, merak etme.”
Akşam olduğunda ertesi günün iş günü olması içimi sıktı.
Şimdi işe git, abuk sabuk şeyleri yine yap, sonra eve gel, sonra yine ertesi
gün işe gitmek için uyu filan.. sıkıcı şeyler bunlar. Telefondaki interneti
kullanarak kuzenimin gönderdiği mailleri kontrol ettim. Aynur Hanım kimdir,
enerji seminerleri nedir, bu işler nasıl yapılır… bir çok şeyi araştırdım. Ama
anlatılan, yazılan hiçbir şey o kadar da açıklayıcı değildi. “ Anlaşılan,” diye
düşündüm, “illa gidip burnumuzu sürtecez, başka türlü olmayacak bu iş.” Mailde ekli
olan hesap numaralarına oteldi seminerdi şuydu buydu paralarını havale ettim.
Aynur Hanım’ın mail adresine mail atıp, “Ben üstüme düşenleri yaptım, siz de
bana biraz ayrıntı verin, bi de şu seminere katılmadan önce kullanmam gereken
spreyi de gönderin.” dedim. Belirtilen telefon numaralarını telefonuma kaydedip
yattım.
***
Çalıştığım yer benim için bir anlamda ‘mecburiyetler
müzesi.’ Ne iş yaptığımın veya yaptığımızın bi önemi yok, hayattaki
mecburiyetlerin neleri yapmamıza izin vermediği önemli. Fotoğraflarıyla
dünyanın yarısını dünyanın diğer yarısına anlatabilecek sanatsal agresifliği
içinde barındıran ama bunu, sadece ailesini geçindirme ‘mecburiyeti’ olduğundan
yapamayan, uzmanlığını güzellik sanatları adı altında tamamlayıp tüm dünyanın
kadınlarını, hatta erkeklerini, güzelleştirebilecek sihirli parmaklara sahip
olan ama bunu küçük kızını büyütmek ‘mecburiyetinde’ olduğundan yapamayan, arkeoloji,
ki benim adına sırlar bilimi dediğim, toprağın altında keşfedilmeyi bekleyen
insan ırkının geçmişini gün yüzüne çıkarabilecekken türlü nedenlerle bunu
yapamayan, hayatındaki disiplini bu ülkenin şimdilerde sadece gaz sıkmak adı
altında bir araya gelmiş polis topluluğuna aktarabilecekken bunu aktaramayan,
organizasyon becerisiyle tüm dünyayı organize edebilecekken edemeyen, her daim
en iyi fiyatları en ihtiyaç duyulduğunda piyasadan eleyerek elde ettiği
istatiksel veriyi seninle paylaşabilen ve sırf bu özelliği sayesinde birçok
şirketin hammaddeyi ucuza bulabilmesini sağlayacakken başka başka nedenlerle
bunu yapamayan kalabalık ve ziyan olmak üzere olan arkadaşlarım ve ben hepimiz
bir araya gelmişiz, akşama kadar diğer kamu, kurum ve kişilere taahhüdünü yerine
getiremeyen insanlara yeni yeni taahhütler imzalatmak çabasındayız. Çaldığımız
her kapı, ismini vermekten imtina eden üçkağıtçılarla dolu, elimizdeki her
evrak, yetim hakkı kusarak duruyor birbirinin arasında, “babalar gibi satılan”
ülke toprağından elde edilen her bir geliri yabancı sermayeye aktaran aylık
faturaları yetiştirmeye çalışıyoruz son ödeme günlerinden önce. Bu ülkenin dört
mevsiminde ziyan ediliyor, harcanıyoruz. Bunları düşünerek başladım haftanın
ilk iş gününe. Hafta sonumun nasıl geçtiğine dair dertleştim dinlemeyi bilen
dostlarımla. Boş kaldığım vakitlerde biraz daha araştırdım meditasyona maruz
kalan insanları internetten. Herkes keyifli anlatıyor yaşadığı deneyimin
sonucunu ama deneyimi anlatan yok; nasıl yapılır, nasıl yapılmaz, meditasyon
sırasında horlamak ayıp mıdır, değil midir, bi ip ucu veren yok. Aynur
Hanım’dan beklediğim telefon, İstanbul alan koduyla öğleden sonra geldi.
Arayanın, Adını Şimdi Hatırlamadığım Aynur Hanım’ın Asistanının Sekreteri
olduğunu, Adını Şimdi Hatırlamadığım Aynur Hanım’ın Asistanının Sekreteri’nden
öğrendim. Mailimi almışlar nelere meyil ettiğimi anlamışlar ama bu ve benzeri
deneyimler telefonda anlatılamadığından benim mail adresime konuyla ilgili
muhtelif sayfa linkleri göndermişler.
Adını Şimdi Hatırlamadığım Aynur Hanım’ın Asistanının Sekreteri’nin
aramasının asıl amacı da spreyi gönderecekleri adresi teyit içinmiş. Ne
spreymiş arkadaş, sanırsın aşk-ı amber! Telefonda okudukları adresi onayladım,
iki gün içinde elime ulaşacağını söylemelerine inandım, karşı ödemeli kargoyla
göndereceklerini kabul ettim, kapattım telefonu. Aklımdan ilk geçen, bindik bir
alamete gidiyoruz kıyamete idi. Başka izahı yok ki bu kadar gizemin. Şaşkınım
ve şaşkınlığımda bu gezegenin birçok payı var.
***
Spreyin gelmesini beklemekle geçen üç gün boyunca mail
adresime atılan linkleri karıştırdım, inceledim. Çokça bir bilgiye erişemedim,
yüzeyseldi ve gizemini hala koruyordu meditasyonlara maruz kalanlar. En iyi
öğrendiğim, meditasyon sırasındaki duruş pozisyonuydu. Her türlü durabiliyordun
gerçi, yatarak, oturarak, tutunarak… ama herkesin sıkça kullandığı, omurga düz
bir şekilde yere oturup bağdaş kurarak bekleyiş tarzıydı. Hiçbir siyasinin
meditasyon yapamayacağını düşündüm o zaman, hepsi de omurgasız olduklarından.
İki gün dedikleri halde üç gün sonra gelmesine sevindim spreyin. Malum, bu
ülkede gelmeme ihtimali bile var. En çok da kokusunu merak ettiğimden o merakla
açtım kargo paketini. (Asıl olan kokudur bu hayatta. Unutmamayı o sağlar,
hatırlamayı, özlemeyi… her canlının bi
kokusu var bu gezegende; kimisi bal kokar, kimisi çiçek, kimisi kestane, kimisi
de bok kokar. Herkes ve her şey bi şekilde kokar. Kokusuna göre peşinden
gidebilirsin canlıların, inanabilirsin onlara. Yaşadıkça, yaşlandıkça değişir
canlıların kokuları: bir bebek kadar saf ve temiz kokmaması bu yüzdendir
büyüklerin. Zenginin değil, zenginliğin bi kokusu vardır, fakirin değil,
fakirliğin. Her durumun da bi kokusu vardır, yorgunluğun, tembelliğin, hüznün,
aşık olmanın, aşık olduğuna pişman olmanın…) Deli bağlar gibi bağlayarak teslim etmiş kargo
firmasına gönderici gönderiyi. Kargo firması da kırılmasın diye bi daha sarmış
sarmalamış aynı deliyi. Bir insan kefeni kadar kağıt, naylon, karton çıktı otuz
mililitrelik şişenin etrafından. Sağına soluna baktım, görünce “Bu ne la!” dediğim
şişenin. İngilizce yazıları okudum ilgisizce. Aynı anda oldu neredeyse, “Dur bi
sıkayım..” dememle orama burama sıkışım. “O sprey sizi rahatlatacak, seminere
katılacağınız güne hazırlayacak..” dedikleri spreyin kendine faydası yok sanki.
Bi kokusu var ama dimağımdaki tatlardan farklı, rahatlatmıyor da üstelik,
keyfimi kaçırıyor, bir canlı üstünde koklasam bunu, sarılayım mı boynuna yoksa
boğayım mı o boynu bilemem, garip bi şey. Tadına baktım, su gibi. Kuzenimi
aradım, hala iyimser gibi. “Sen kullanmaya devam et o spreyi,” dedi, “seminere
kadar ihmal etme.”
Seminere on dört gün kala ne idüğü belirsiz bir kokuyla
karıştı belirsiz olan ne idüğüm.
***
“Bir insanın başka bir
insan tarafından terk edilmesi, tarifi elbet de imkan dahilinde olan ama benim
bir türlü tarif edemediğim, bir yara açıyor o insanın içinde. O yaradan giren sonraki
hayat, bambaşka bir insana da çevirebiliyor o bünyeyi, yere yığıp bırakabiliyor
da. Ben ilkini seçmekten yanaydım hep; yere yığılıp kalmaktansa değişmeye
meyilli. Ama bu biraz da yeni öğrendiğin bi kelimeyi nerede, ne zaman
kullanmayı bilememenin korkusunu da barındırıyor içinde. Öyle bir duyguya neden
oluyor hissettiklerin. “Çükündür” mesela, pancar yerine kullanılırmış
Anadolu’da, bi arkadaşım söylemişti. O söyleyebilmişti ama ben o kelimeyi
öğrendiğimde kime, nasıl, ne zaman, hangi mevsimde ve ortamda söyleyeceğimi
bilememiştim. Bir sır gibi kalmıştı içimde. Çükündür diye bi kelime biliyorum,
üstelik de anlamıyla beraber, ama kimseye söyleyemiyorum. Her pancar deyişimde
içten içe gülüyorum. Üstelik de her defasında pancar diyebilecek bir ortam
buluyorum ki bu da bi tuhaf. Bu değişim de öyle bir şey işte: hiç kimseye,
hiçbir mevsimde söylenemeyen, insan içinde sır gibi gizlenen ama herkesin de bi
şekilde fark etmesi istenilen. Aklına her gelişinde içten içe seni sevindiren ve
her daim de aklına gelebilen. Bir nevi şöyle ya da böyle değil, bir nevinin ta
kendisi bu durum. Üstesinden gelebildiğinin takdire şayan görülmesini
arzuladığın bir durum. Ama başka bir yandan da bu durumun bizatihi kendisi bir
sorun aslında. Herkese iyileştiğini söylemeye çalışmak, aslında
iyileşemeyenlerin uğraşı. Belki de bu yüzden deli olmadığını söyleyen hiçbir
deliye inanmıyor doktorlar. Birazcık deli olduğunu kabullenmen, zihinsel
sağlığının yerinde olduğunun belirtisi sanki, garip. Bir ara bir kadını görmek
için İzmir’e gidişim de bunun içindi sanırım; başkalarını da sevebiliyorum
artık, terk edildim diye bütün kadınlardan uzak tutmuyorum kendimi diye
haykırma isteğinin şehirler arası otobüs bileti halini alması. Hem İzmir hem de
cam kenarı bir mutluluk arayışı. Zor.”
Seminer günü yaklaştıkça ve ben spreyi aralıksız kullandıkça
bu yukarıdaki satırlar gibi notlar alıyordum sağa sola. Amaç, after-before
analizi; seminerden önce ne idim, seminerden sonra ne olacam. Bu şekilde sanki
daha rahat çözümleyebilirmişim gibi kendimi. İnsan denen karmaşık yaratık,
çözümlenebilirmiş gibi sanki. Bir imkansızın peşindeyim yani. Ama o aralar
çözülebilecekmiş gibi duran bütün imkansızlıklar mümkünmüş gibi. Bütün
mümkünler bir arada mümkünmüş gibi. Turgut Uyar gibi… “bütün mümkünlerin
kıyısındaymışım gibi..” Bana gönderilen
maillerden birinde de ilgimi çeken ve hatta bu meditasyon işini daha
katlanılabilir bi hale getiren bir hatırlatma vardı: Seminere katılmadan önce, gerçekleşmesini istediğiniz dileklerinizi bir
kağıda yazıp bi zarfın içine koyun ve ağzını kapatın. En güzel tarafı da
buydu. Sanki ne dilesem kabul olacakmış gibi hazırladım dilek zarfımı. Aklıma
gelen bütün dileklerimi yazdım. Üç dilekle yetinemedim, fırsat bu fırsat diye
ne dilediysem yazdım. Sonra vazgeçip yırtıp attım o yazdığım dilekleri. Bi
dosya kağıdı alıp tam ortasına “fazla söze gerek yok, ölene kadar bütün
dileklerim kabul olsun.” yazdım. İki gün kendime hak verdim, “en iyisi bu! Ne
gerek var tatlı isterim, tuzlu isterim demeye, ne dileyeceksem kabul olsun
işte!” diye telkin ettim kendimi. Sonra bunun da gayri ciddi olduğunu düşünüp
yine yırttım. Tekrar sıraladım isteklerimi, madde madde, satır satır. Bir iki
gün de bunları düşündüm, acaba atladığım bi şeyler var mı diye. Ama ben bunları
düşünürken bir yandan da bu sıraladığım dileklerin hepsinin dünyevi arzular
olduğunu fark ettim. Manevi dinginlik peşine düşmüş bi aceminin bu kadar
dünyevi hayaller kurmasının basit ve utandırıcı olduğuna karar verdim ve o tam
sıralı listeyi de yırttım. Dilek dilemekten çok, dileklerimi çok güzel imha
edebiliyordum ben. Başıma gelmesini istediğim iyi şeylere karar veremediğimden
dolayı geliyordu belki de başıma gelmesini istemediğim kötü şeyler. Buna karar
verdim. Ne istediğimi tam olarak bilemesem de istemediklerim belliydi.
İstemediklerimse daha önce deneyimlediklerimden dolayı istemediklerim halini
aldığından ve hayat denen paradoks da her seferinde öğrendiğin yerden
sormadığından, bu istemediklerimi dile getirmemin de bi anlamı yoktu. Lambadan
çıkan cinin, insanlara neden üç dilek hakkı verdiğini anladım; fırsatını
bulunca kafası karışıyor insanın. Belli bi sınırı olmalı bunun. Üç bunun için
güzel bir sayı. Bu çerçeveyle sınırlayıp bir iki gün daha düşündüm ne
dileyeceğimi. Sadece bunun için Ankara’da hiç gitmediğim yerlere gittim, zihnim
açılsın, biraz farlılık göreyim de farklı düşüneyim diye. “Bir yere, bir yaşam
alanına niye ‘Dodurga’ der ki bir yetkili?” diye düşünmeme neden olduğundan
vazgeçtim Dodurga’da gezmekten bir akşamüstü. “Solfasol nedir arkadaş,
windows’ta word’e yazsam, altını çizer işletim sistemi, böyle dandik melodik
yer adı mı olur?” diye bir başka iş günü sonrası Solfasol’da gezmekten
vazgeçtiğim gibi. “Anlaşılan ‘Şose’yi de
gülmekten gezemeyecez diye vazgeçtim Şose’den. Hangi Şoseliye sorsam gırgır
olsun diye yerin adını, hiçbiri doğru düzgün söyleyemedi: Şoşe, Şoşu, Soso,
Şuşu…‘Örnek Mahallesi’nin hiçbir mahalleye örnek teşkil etmediğini anlamakla
geçti yine bir akşamüstü.Devamlı içinden geçtiğim ama içini hiç gezmediğim bi
yerde farklılık yakalayım o zaman, diyerek gittiğimde fark ettim ‘Aşağı
Eğlence’nin o kadar da eğlenceli bi yer olmadığını. İsmine bakarsan vur
patlasın çal oynasın ama alakası yok. Tavuk dönerden öte bi eğlencesi yok.
“Dünde edindiğim tecrübeler bilge kılarken beni, bu bilgelik
kibirden uzak tutsun bugünde. Ve yarınım bu dengede aydınlansın.” diye yazdım
dilek zarfına bir akşam duştan çıktığımda alelacele. O kadar da kafa yormaya,
abuk sabuk yerlere gitmeye gerek yokmuş diye düşündüm daha sonra çay koyarken.
Üç günlük dünyanın dünü-bugünü-yarını şekillendiriyorsa bizi, özeti budur
dileklerimin. Umut Sarıkaya’nın çizdiği bi karikatür geldi aklıma: “Hayatın
anlamını bulduktan üç dakika sonra! bi çay koyayım bari.” diyen adam. Çayı
koyduğumuza göre, gideyim de internetten Yalova’ya otobüs bileti alayım o
zaman.
***
“Sadece bir şehri
sevmeme duygusu değil bendeki. Bir şehre kapatılmış hissi var daha çok. Sanki
üzerime kilitlemişler kapıyı, çıkma! demişler. Giderken de bütün fırsatları
almışlar yanlarına ben bulamayayım diye. Ara sıra penceresinden bakıyorum o
şehrin, en çok da Ege tarafına. Bir parça deniz görsem, yüzmeyi hatırlarım ben.
Rakının yanında içmeyeceksem –ya da biranın- serbest bırakırım bi balığı. Colayla
ya da çayla yenmeyi hak etmek için takılmadı o oltaya, yaşamaya hakkı var
derim.”
Otobüs hızla, Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali’nden
çıkarken ben yine annemin “üç Kulfu bi Elham oku” emrine itaatsizlik ederek bu
yukarıdaki satırları yazdım not defterime. Bunlar daha kabul edilesi geldi
bana, durumu daha bi açıklayıcı hali var sanki. Üç Kulfu bi Elham’la ifade
edilecek bi dert değil bu Ankara’ya sıkışmış insan tabiatı.
Kuzenim, annemin, “nereye gidiyo bu çocuk, Yalova’da ne işi
var, başına bi şey mi geldi, doğru söyle bak gebertirim…” ısrarlarına (!)
dayanamadığından küçük çaplı, masum bir yalan uydurarak, çok yakın bir
arkadaşının da beni gönderdiği yere gittiğini ve döndüğünde de arkadaşının
hacca gittiğini söylemiş. Annem de “Ay hadi inşallah.” diyerek ikna olmuş.
Kuzenim, ben otobüse binmeden önce beni arayıp durumu bana anlattığından, ben
annemle bu beyaz yalanı sürdürerek konuştum o aradığında. Gideceğimiz yer
hakkında yalan söylemek pek de hoş olmasa da annem ve inanış biçimi açısından
gerekliydi. “Biliyorum ben biraz,” dedi annem telefonda, “iyi bi yermiş
gittiğin yer.”
“Bakacaz.” dedim, sanki silah zoruyla götürüyorlarmış gibi.
“İyi dinle orda söylenenleri, kendi kendine yorum yapma.”
diye tembihledi sonra, “Sen bi laftan olmadık bi anlam çıkarırsın, o anlam da
bi işe yaramaz, iyi dinle her cümleyi, birçok anlamı vardır belki.”
“Bir cümlenin birden çok anlamı varsa, hiçbir anlamı yoktur,
demiş Aristo ama bakacaz anne.” dedim.
“Ali Usta kim?”
“Ali Usta değil, Aristo!”
“O kim?”
“Boş ver anne, hadi kendine iyi bak, ararım ben seni..”
Bir şekilde helallik aldık diye üstünde durmadım annemle
ettiğimiz muhabbetin. Ne yapacağımı bilmediğim bi yere, yanağımı avucumun içine
alıp kafamı otobüs camına dayayarak gidiyordum. İnsan, hiç bilmediği bi yere
ancak kaçarken gider. Amaç kaçmak çünkü, mevcut ortamdan sıyrılıp bir
bilinmeyene razı olmak. Neyden kaçıyordum peki ben? Kimden? Kendimden nereye
kadar kaçabilirdim ki? Kafamın içindeki cam kırıklarından, içimdeki düş
kırıklarından nereye kadar? Bazen sadece gitmek gerekiyordu herhalde. Bazen
sadece hiç düşünmeden varmayı değil, gitmeyi kabullenmek. Bazen sadece her şeyi
denize ve onun dalgalarına anlatmak. Okyanusun dibindeki en küçük çakıl taşına
varana dek.
***
Uyandığımda gelmek üzereydik. Bi su isteyip mal gibi sağıma
soluma baktım. Pencereden dışarı baktığımda yağmuru fark ettim. Yazın ortasında
hiç bilmediğim bi yere yağmurla beraber denk geldim ve her şeyin düzeleceğini
umut ediyorum. Aferin bana!
Beni, sevmediğim bir şehrin ılık terminalinden alan otobüs,
bilmediğim bir şehrin ıslak terminalinde bıraktı gitti. Sabahın çok erken bir
saati olduğundan etrafta hiç kimse yoktu. Bi tane minibüs, onun içinde de
uyuyan bir şoför dışında, havlamayan bi köpek ve köpekten kaçmayan bir kediden
başka. Köpeği havlatmayayım, kediyi korkutmamayım, şoförün de Allah belasını
versin diyerek terminalin tuvaletine gittim. Elimi yüzümü yıkayıp, çaycı
çorbacı bakındım etrafta ama terminal sanki terk edilmiş gibi. Yılın bu vakti
buralardan gidilmeyecek kadar güzel demek ki buralar, diye iyimser düşündüm ama
hiç de mi bi gelen yok arkadaş, bu ne böyle! Sallanan bi sandalyede bi ihtiyara
denk gelsem de bana, “buraya en son bilmem kaç yılında bi otobüs geldi, o
otobüsten de sen indin” dese inanırım. Yağmurun düşmediği kuru bi yer bulup
attım çantayı yere, oturdum üstüne. Hayal gücümü severim, beni her yere
götürür. Can sıkıntısından onu soktum devreye bu yalnız terminalde:
Elli yıl önce gelmişmişim ben aslında buraya.
Şehirde yapılan enerji seminerlerinden dolayı oluşan enerjiden paralel bir
evrene bi kapı açılmışmış mesela. Ben de uyku mahmuru indiğim otobüsten farkına
varmadan o kapıdan geçmişmişim. Sonra da geri çıkamamışmışım. O gün bugündür
her sabah, elli yıl önceki sabahı tekrar eden bi sabaha uyanıyormuşmuşum. Bu sallanan
sandalyede sallanan amcanın durumu da benden daha vahimmişmiş mesela. Benim
uyku mahmuru girdiğim kapıdan onu itmişlermişmiş. Huysuzun tekiymiş de bana
elli yıldır her sabah aynı şeyleri söylüyormuş da ben inanmıyormuşum da gelip
bu kuru yere oturuyormuşum da sonra da aynı ıssızlığa uyanmak için burada
uyuyakalıyormuşmuşum..
Havlayan köpeğin sesiyle irkildim. Şoförün kornaya bastığı
yöne döndüm. Kediye dikkat etmedim, kaçtı herhalde.
“Kimi bekliyon sen yeğenim?”
“Eşşeğin zikini bekliyom, kimi bekleyecem anasını satiim..”
dememek için toparlanıp adamın yanına gittim. Cebimdeki bileti gösterip, “Şu
otobüs firmasıyla geldim ben, Bilmem Ne oteline gidecem.” dedim.
“Şu otobüs firmasının servisi benim, şehir merkezine
götürecem ben sizi.” dedi şoför.
“Bizi mi? Biz kim? Benden başka inen olmadı ki.”
Yarım saat sonra “Şu” otobüs firmasının bi otobüsü daha
gelecekmiş, ondan inenleri de alıp gidecekmişiz. Hava serinmiş, yağmur da
yağıyormuş, ne bekliyormuşum sağda solda, geçip minibüste bekleyecekmişim. “Yok
yaaa..” demedim tabii, “hallere bak, hallere! Ne bekletiyorsunuz lan beni
burada yarım saat?!” niye deyim, “sizle mi uğraşacam ben, binerim bi taksiye
giderim.” demeye de gerek yok, sonuçta bilmiyorum buraları, para da yok üstelik
o kadar. “Tamam.” dedim, bindim uyku kokan minibüse.
Hiç geçmek bilmeyen yarım saat boyunca minibüsün tavanına
düşen yağmur damlalarını dinledim. Bir müddet sonra ninni gibi geliyor zaten.
Az önce kaçan kediyi gördüm, çok da uzağa kaçamamış, hatta onu ilk gördüğüm
yerdeki mesafeyle şimdi gördüğüm yere kaçarak bile gidilmez. Nedenini bilmesem
de kendimden biliyorum kaçmanın ne demek olduğunu; Ankara’dan Yalova’ya kaçılır
mesela. Hatta ben kedi olsam… diye saçma sapan düşüncelere dalmak üzereyken
“Şu” otobüs firmasının beklenen diğer otobüsü geldi. Beklenen yolcular ivedi
bir şekilde yağmur bahane edilerek minibüse bindirildi ve benim sallanan
sandalyede oturan huysuz ihtiyara el sallamamla birlikte şehir merkezine doğru
harekete geçildi.
Minibüs ilk ışıklarda durduğunda ben, yerime iyice yerleşip
merkeze gidene kadar etrafı izleyeyim bari, diye düşündüm. Ama minibüs,
ışıkların lehine yanmasıyla birlikte, vitesi daha üçe bile atmadan yaklaşık iki
yüz metre sonra müsait bi yerde durdu. Şehir merkezi burasıymış, karşıda şehir
içi minibüs durakları varmış, oradan istediğimiz yere gidebilirmişiz. Bilseydim
bu kadar kısa mesafe için beklediğimi sallanan sandalyeli huysuz ihtiyarla hiç
muhatap olmazdım, yürüyerek de gelirdim ben buraya.
Başka bir minibüse binmek için indim minibüsten. Diğerleri
de indi. Aynı yöne doğru fakat farklı istikametlere yeltenerek geçtik karşıya.
Önce çay ocağı sandığım, sonra, “Bildiğin kafe lan bu, kocaman bi şey bu, böyle
çay ocağı mı olur!” dediğim yere oturmadan önce öğrendim minibüslerin bir saat
sonra seferlerine başlayacağını. Bi çay istedim, bi sigara yaktım. Bunu bir
saat sonra yirmi dakikayla arayla yaptığımı da fark ettim kafeden kalkarken.
Yoksa ne diye üç çay, üç sigara birden içsin insan. Hep zaman geçsin diye. Bu
hesaplamalar bizi bi yere götürmeyecek, bizi daha mantıklı harcamalara
yönlendirmeyecek, hiç kimse bu hesaplamalar yüzünden gelirinde bir artış
olduğunu göremeyecek… bizden sürekli para isteyecekler, biz de sürekli para
vermeye devam edecez. Hep zaman geçsin diye. Hep zamanı bitirelim diye veya
zamana yetişelim diye. Onların ‘kolaylık’ diyerek bize sattıklarına biz hep
‘masraf’ diyecez. Kimilerimizin hayatını ‘kolaylıklar’ daha da rahat bir hale
getirirken, kimilerimizin hayatını bu ‘masraflar’ daha da tüketecek. Bu
ironinin farkına hepimiz er ya da geç varacaz. Bir yerlerde zaman geçsin diye
beklerken, bir bardak çay ya da bir dal sigara içerken.
Yolları daha çok, bir mahalle sokaklarına benzeyen
Yalova’nın bol yeşilli kenarlarını seyrederek gittim Telmal’e. Ege tabiatından
bir parça almışlar da Marmara’ya aşılamışlar sanki. İnsanlarındaki asabiyeti
görmezden gelirsek Ege gibi Yalova. Yollarını kaplayan ağaçlar, altından geçen
herkese selam verir gibi hışırdıyor. Bu ağaçlar güneşe de şemsiye olur, yağmura
da.
Hatta bu ağaçlar seni tanrıların gazabından bile korur, öyle şefkatli.
Az gittim, uz gittim, dere tepe yoktu bu yüzden bi hayli düz
gittikten sonra otelin bulunduğu yere geldim. Usta yazarların her türlü bitkiyi
ustaca anlatmasını, erguvanları, begonvilleri, sardunyaları, papatyaları her
ayrıntısına kadar betimlemesini kıskanmışımdır her zaman. Benim öyle bir
yeteneğim yok. Daha doğrusu beyin denen yorgun organ, biraz farklı çalışıyor bende.
Çağrışımları farklı bende betimlenebilir her şeyin. Ama dolmuştan inip de otele
doğru yürürken gördüğüm manzarayı betimlemek isterdim. Onlarca çeşit çiçek,
ağaç, bitki arasında salınırken “begonvillerin kayın ağaçlarına sarılması bana
şunu bunu hatırlattı” filan demek isterdim. Ama benim aklıma Atatürk geldi.
1929’da ilk defa Yalova’ya geldiğinde bu Termal denen yerin yeniden inşasını
sağlayan Atatürk. Bu kadar uzun, heybetli ağaçların ve etrafında adını
bilmediğim çiçeklerin mağrur duruşlarının nedeni Atatürk. Buradaki Millet
Çiftliği’nin yapılışı sırasında ikinci katı çıkan ustalar, bir ağacın
kendilerine inşaatın yapımında engel olacağını anlamışlar. Ağacı keserek
inşaata devam edeceklerini öğrenen Atatürk, inşaatın temelini kaydırmayı daha
uygun görmüş. Millet Çiftliği’nden daha çok Yürüyen Köşk olarak bilinmesi bu
yüzden buradaki tarihi yapının. Her bir ağaç, çiçek, bitki ve yeşillik o
zamandan kalma torpilli kökleriyle dal, budak, filiz vermiş bu bağışlanmanın
hatırına sanki. İsimlerini bilsem hepsini tek tek anar, şekillerini tarif
ederim ama bilmiyorum. Öğrenmeye de niyetim yok bu saatten sonra. Hepsi de ’insanın
boynuna sarılsa bi mahsuru yok’ denecek kadar renkli, neşeli, konuşkan ve
hışırtılı şeyler. Yeni uyanmış receptionistten önce, onların karşılaması iyi
oldu beni.
“Günaydın. Ankara’dan geldim, seminer için.. rezervasyonum
var..” dedim uyku mahmuru Recep’e. Adı bu mu, bilmiyorum ama bütün receptionistlere
Recep diyesim var benim. Çok önceleri ben bunların , ‘Receptionizm’ denen bir
fikre inan kişiler olduğunu sanırdım. Daha sonra babamla beraber
gerçekleştirdiğim ilk Antalya tatilinde böyle olmadığını öğrendim. Ama kendi
haklarını korumak için bir dernek ya da sendika filan kursalar, sonu ‘izm’le
biten bi adları olmalı. Kendini bir fikre adayan kişi gibi receptionist.
İsim, kimlik, kağıt, imza işlerinden sonra odamın anahtarını
aldım. Kısaca tarif edilen yöne doğru ilerleyip asansöre bindim ve çıktım
odama. Aslında tarif etmeseler de bulunabilir bir yerde olur hep asansörler:
koridorun sonunda solda ya da sağda. Niyeyse. Bazen de ‘asansör tam karşınızda’
derler. Sen tam, ‘Aha! Bu seferki farklı bi yerde, ne güzel!’ diye düşünürken
anlarsın ki sen koridorun başındasın.
Haliyle ‘tam karşımda’ olan asansör de yine koridorun sonunda kalmış
olur. Hep oradadır. Hiç değişmez. Takmamak lazım bunları aslında ama… ‘Hey
kurbanı olduğumun zihni, ben bu düşüncelerle nereye böyle!’ diyerek açtım
odanın kapısını. Bavulu bi köşeye atıp balkona çıktım hemen. Asansörle
çıkılabilecek yükseklikte bir odaya yerleşmeme rağmen balkona yakın ağaçlar
hala benden ve otelden yüksek, ne güzel. Tam karşımda üstünden buharlar çıkan
termal havuza baktım. “Su çok güzel gelsene” der gibi yüzüyordu herkes, başta
soğuk ama girince alışıyorsun diyemez bu havuzda hiç kimse çünkü daha girmeden
alışıyorsun zaten, sıcacık, yeni pişmiş bir çorba gibi ya da demini almış bir
bardak çay gibi dumanı üstünde, ılık ılık bi şey karşımda çarşaf gibi
dalgalanan. Bacalarından buharlar çıkan hamamların kubbelerine baktım, kuşların
sesini dinledim, bir sigara yakıp fotoğrafını çektim gördüklerimin. Ankara’daki
tedirginliğim yavaş yavaş kaybolmaya başladı sanki. ‘Buralarda insanın başına
ne gelebilir ki’ rehaveti çöktü içime. ‘Ya da zaten ne gelecekse insanın başına
böyle bi yerlerde gelsin’ diyesim geldi. İçeri geçip sırt üstü uzandım yatağa.
Ellerimi başımın altına alıp tavana baktım yüzümde anlamsız ama belirgin bir
sırıtışla. İnsan mutluluğu aradıkça doyumsuz bir kan emiciye dönüşüyor sanki.
Aslında mutluluk kendi kendine süzülüyor insanın içine. Sen hayatın boyunca ona
buna şuna ota boka sahip olma isteğinle mutluluğun da anlamını değiştirip saçma
sapan arzular girdabında boğuyorsun kendini, hiç gerek yok. Mutluluk bu işte
şimdi: üstünden buharlar çıkan su, hışırdayan ağaçlar, öten kuşlar, balkon
kapısından ılık rüzgar marifetiyle süzülen tül ve tüm bunlardan sebep yüzünde
beliren gülümseme. Ötesi yok. Hiç. “Bombok ediyoruz lan hayatımızı, gülmek
yakışıyorken yüzümüze, en dandik şeylere kaş çatıyoruz.” dedim kendi kendime,
yüksek sesle. İnsan kendini eleştirirken yüksek sesle yapmalı bunu.
Başkalarının dedikleri unutulur ama kendi sesini unutmaz insan.
Hafif içim geçmiş o huzurla. Sanırım bir on ya da on beş
dakika filan. Oda fiyatına dahil kahvaltıyı hatırladım. Gidip alayım hakkımı
diyerek çıktım odadan. Kuzeni aradım kahvaltı salonuna giderken. Yerleştiğimi,
buraların çok güzel olduğunu filan söyledim. O da bana kimlerle görüşmem
gerektiğini hatırlattı yine. Seminerin nerede yapılacağını, kaldığım otele
fazla uzak olmadığını, hemen otelden çıkınca yukarı doğru yürüyerek havuzu
geçince karşımdaki kafenin üstünde olduğunu söyledi. Aynur Hanım’ı iki kere
anlattı. Daha bi büyüttü benim gözümde. “Odayı arındırıyordur o şimdi,” dedi,
“kötü enerjiyi kovuyordur.” Kadının temizlikten anladığı öyle sağı solu
süpürmek değil anlaşılan, daha ruhani, daha mistik. Toz almıyor yani, zerreden
arındırıyor eşyayı. Tuhaf. Ürkünç de biraz. Görecez bakalım. Etrafı kolaçan
ettim kahvaltı salonuna girince, benim gibi kendini meditasyonlara maruz
bırakacak gönüllü var mı diye. Onlarca masası olan kahvaltı salonunun birkaç
masası doluydu. “Bunlar da mı seminer için geldi ki?” diye düşündüm
salatalıkları tabağıma doldururken. “Günaydın” dedi tam arkamda, sonraları
adını öğrendiğim ama şimdi unuttuğum kadın. “Taze görünüyor salatalıklar ha?”
diye devam etti sonra benim ‘günaydın’ımı arada kaynatarak. “öyle gibi,” dedim,
“yarıdan çoğu su netice, en geç bu bayatlıyor sanki tabiatta.” Böyle, kadınlara
söylediğim gereksiz bilgilerden bi ansiklopedi filan yapsalar, editörü ben
olurum muhakkak. Mis gibi Termal’in sabahında her su birikintisinin üstünden
buharlar çıkarken ve hiç tanımadığım bir kadın sırf birine benzediğimden de
değil üstelik, öylesine, bana ‘günaydın’ demişken, benim ettiğim lafa bak. Yok
salatalığın çoğu su da, en geç o bayatlıyor da falan da filan da… hay o
salatalık benim gözüme girse de… neyse.. “Siz de mi seminer için..?” dedi adını
niyeyse hatırlayamadığım kadın. “Evet.” dedim, az önce yaptığım gibi gereksiz
bir bilgi aktarımı yapmamaya çalışarak. “Şuraya geçelim mi?” dedi, benimle
beraber tabağına birkaç parça bi şeyler daha alan kadın. “Ben de bi arkadaşımın
tavsiyesiyle geldim,” diye devam etti masaya otururken. “Aynur Hanım’ı öve öve
bitiremedi. Çok merak ediyorum, nasıl bi deneyim yaşayacağım acaba?” Ağzımda,
etrafındaki etinden ayrılmış zeytinin çekirdeğini tam çıkaracakken konuşma
sırasının bana geçmesiyle dişlerimin arasında kalan zeytin çekirdeğini tekrar
dişlerimin ardına atıp çıkmasını erteleyerek, “Ven de meğak ediorum” diye bi
ses çıkardım. Allah’tan anladı. “Sizin de mi ilk?” diye sordu. Konuşmasam daha
iyi diye düşünerek “hı hı..” dedim sadece. O ara bi suskunluk oldu. Konuşmaktan
sıkıldığımı filan düşündü herhalde. Ritimsiz çatal bıçak sesleri duyuldu, diğer
masalardaki misafirlerin kahkahalarına kulak verildi, çalışan bir personelin
gece nöbetten çıktığı öğrenildi… ben de bu arada ağzıma herhangi bir şey
atmıyorum ki konuşma sırası bana geçerse cümle kurabileyim diye. “Bu arada…”
diyerek tokalaşmak için elini uzattı, şimdi adını niye hatırlamıyorum lan ben,
dediğim kadın adını söyleyerek. Ağzım boş ya benim de rahatlıkla söyledim adımı
elini sıkarken. Ama bu seferde benim elime bulaşan yumurta sarısını,
tokalaşırken kadının eline bulaştırdım. Böyle küçücük bi şey ama bulaştı işte.
‘Lan,’ dedim içimden, ‘illa bi şekilde rezil edecen kendini, nasıl bi adamsın
oğlum sen?’ “Önemli değil,” dedi gülümseyerek, benim mal gibi kadının eline
bakarak yumurta sarısına dikkatini çektiğim kadın. Hoşlanmış olsam kadından,
hoşlandığım için elim ayağım birbirine karışıyor, derim, öyle bi şey de yok.
Oksijen mi çarptı ne, anlamadım ki. ‘Bi de üstüne çay filan dökersek, tam
olacak, sıvayacaz iyice’ diye düşünürken dedim zaten, “Çay alacam ben, ister
misiniz siz de?” diye sorduğunda, “Yok, ben şey alacam, kahve.” diye.
“Bi sigara da ben alabilir miyim?” dedi, kahvemi alıp masaya
döndüğümde çayını yudumlarken benim yaktığım sigarayı göstererek. “ha, tabi,
kusura bakmayın, ikram etmeliydim, dangalaklık işt… şey… dalgınlık işte..”
dedim paketi uzatırken. Gülümsedi yine sigarayı alırken, “önemli değil” dedi
yine, yine suskunluk oldu, yine çatal bıçak sesleri geldi, yine o suskunluğu o
bozdu:
“Danışmaya uğradınız mı buraya gelirken?”
“Yoo, uğramadım, ne danışacaz ki?”
Güldü. “Bi şey danışmak için değil,” dedi, “seminer nerede
olacakmış, onu öğrenmek için.”
Kuzenimle konuştuğumu, şu ilerideki kafenin üstünde bir yer
varmış, orada yapılacağını söyledim.
“Ha tamam o zaman, biliyorum ben orayı.” dedi. Birkaç fırt
daha çekip ziyan ederek söndürürken sigarasını, “Ben bi odama gideyim
hazırlanayım, o zaman orada görüşürüz.”
“Görüşürüz.” dedim, “Ben de kalkarım birazdan.”
Bir fincan daha kahve doldurdum kendime. Bir sigara daha
yaktım. Kafamı biraz toparlamaya çalıştım. Kuşların seslerini dinledim. Diğer
masalardaki sürekli gülen insanlara baktım. Sonra da bu yaptıklarımın tersini
yaptım: doldurduğum fincandaki kahveyi içerek fincanı boşaltım. Yaktığım
sigarayı bitirerek söndürdüm. Toparlamaya çalıştığım kafam yine cam
kırıklarıyla doldu. Kuşların seslerini duymazdan geldim. Masalardakilerin ne
yaptığını umursamadım. Ayağa kalkıp toplarken masanın üstündeki sigaramı ve
çakmağımı, “beklemenin bi alemi yok, gidelim görelim neler olacak.” dedim.
Havuzu geçince karşımda kalan kafenin üstündeki yere giderken, “Hayatımızı
bekleyişten bekleyişe tüketiyor ve hepimiz acı içinde ölüyoruz.” diyen Camus’e
inat, “Elbet ölecem de ama öyle acı içinde değil Camus efendi!” dedim, en
kararlı ruh halimle, “Hadi bakalım!”
Büyük, kocaman bir çınar ağacının arkasına konuşlandırılmış
Ege beyazı bir konak. Seminerin düzenleneceği bu konağın mavisi eksik sadece.
Pencere kenarlarını en azından, maviye boyasalarmış, güzel olurmuş. Ama onlar
varaklı cam koymayı tercih etmişler maviye boyamadıkları pencerelere. Konağın
önünde devasa bir çınar ağacı. Hatta heybeti öyle büyük ki bırakın konağı,
sanırım şehri bu çınar ağacının etrafına kurmuşlar. Ağaç, o iri dallarıyla
sanki o konağı orada korumak için var. Gövdesi, yaprakları, aşınan topraktan
görünen kökleri, dalları, budakları… her biri kocaman bir ülke gibi. Ağacın
etrafını avlu haline getirmişler. Bu avludan başka konağın iki yanındaki
merdivenlerden de üst kattaki avlumsu asma kata çıkılıyor. Konağın girişini de
o avlumsu asma kata yapmışlar. Çınar ağacının heybetini seyrede seyrede çıktım
yandaki merdivenden konağa. Benden önce birkaç kişi gelmiş laflıyorlar kendi
aralarında. Onların yanından geçip asma kattan bir kez daha hayranlıkla
seyrettim çınar ağacını. Hafif hafif esen ılık rüzgarın yapraklarını
hışırdatmasını dinledim. Buradan bakınca şimdi bu güzel ağaç, sanki bütün
ülkeyi koruyor. Atatürk’ün şımarttığı filizler nasıl da hakkını vermişler
egemenliğin. Özgürlük böyle bir şey demek ki; böyle kocaman, köklü, özgüven
abidesi ve hışırtılı bi şey. Seyrettiğim bir filmde duymuştum. Bir baba, kızına
ağaçları anlatıyordu: “Her ağaç, yaşayan bir insanın ruh ikizidir.” Benim ruh
ikizimin bu olması temennisiyle ‘Beni senin karşılaman iyi oldu.’ dedim
gülümseyerek içimden, ‘Sanırım doğru yoldayız.’
Kapıdan bekleyen organizasyon elemanlarına kendimi tanıttım.
İçeri buyur ettiler. Kapının önü ayakkabılarla dolmuş ama ayakkabıların içinde
insan yok. Merdivenleri çıkarken gördüğüm kalabalık kadar bi o kadar da içeride
var anlaşılan. Küçükken gittiğim tedirgin Cuma namazlarını hatırlayarak
çıkardım ayakkabıları içeri girerken, ‘Çalmasalar bari lan ayakkabıları. Ta
buradan Ankara’ya nasıl gideriz yoksa!’
“Ayakkabıları bi yere koysak bari?” dedim az önce tanıştığım
organizasyon elemanına,”Çalmazlar di mi?”
“Yok yok…” dedi gülerek, “bi şey olmaz.” O gülünce ben de
güldüm. En azından ciddi olduğumu anlamadı, şaka yapıyorum sandı.
Ayakkabıları ve elemanı kaderiyle baş başa bırakıp geçtim
her iki yanında da varaklı pencereler olan yüksek kapıdan. Ben, ne göreceğimi
bilmiyordum ama bunu da göreceğimi zannetmiyordum: cami gibi bi yer burası. Yerdeki
bütün odayı kaplayan kocaman halının etrafına dizilen sandalyeler secde etmeni
engelliyor sadece, o kadar. Sandalyeler birbirine bakacak şekilde, yan yana ve kare
oluşturacak şeklinde dizilmiş. Her sandalyenin altında da bir şişe su. Odanın
sağında ve solunda kalan duvarlarda asılı iki büyük ayna ve odanın karşısında
kalan duvardaki pencereden de konağın arkasında kalan orman görünüyor. Ama
orman, bir manzara gibi değil, hemen pencerenin dibinde başlıyor. Öyle ki
palamudunu ağzından düşüren bir sincap, o telaşla atlasa peşinden palamudun,
içeri girer yanlışlıkla, o kadar yakın. Aynaların arasına geçip oluşacak
sonsuzluk halimi merak ettim. Borges adlı, huysuz ihtiyar görünümlü edebiyatçı
geldi birden aklıma. Labirentleri ve aynaları, daha doğrusu o imgeleri
kullanarak bir insan zihninde, dolayısıyla da kendi zihninde, nasıl ilerlediği
geldi. Kendimi onunla aynı yolculuğa çıkmış gibi hissettim bir an. Giriş
kapısının sağında üzerinde çay makinesi, peçeteler, kuruyemişler, tatlılar,
bardaklar, hurmalar ve türlü
atıştırmalıklar olan bir masa görünce vazgeçtim Borges’i irdelemekten. Sol
yanında ise o bana gönderilen ne idüğü belirsiz spreyler ve kitaplar. Odanın
ortası boş bırakılmış. Sadece tam ortaya mumlu, çiçekli, perdeli bir alengir
konmuş. Katılımcıların adının yazdığı yaka kartları da o alengirin etrafına
serpiştirilmiş. İçeri giren herkes isminin yazılı olduğu yaka kartını yerden
alıyor. Bir nevi en baştan başlıyor yani herkes kendini düzeltmeye. Bu zaman
kadar değer vermediği, istemeden de olsa gücendirip yerlere serdiği ismini
yerden kaldırıp gönlünün en kalp köşesine asıyor. Ben pantolonun kemerine
taktım tabii ama bunun konuyla alakası yok. Tamamen kişisel tercihim bu benim.
Herkesin istediği sandalyeye oturabildiğini gözlemledikten
sonra ben de bir sandalye seçip oturdum. Aynalardan kendimi görmediğime
sevindim. Çünkü aynalar çok büyük ve birbirlerine baktıkları için içten içe
daha da büyüyerek çoğalıyorlar. Hiç bitmeyen bi yol gibi olmuşlar öyle
karşılıklı. Kendilerinde olmayan bir gerçekliği sonsuza sayıda gösterebilme
durumu var onların karşı karşıya geldiklerinde. Ama yine de onların arasındaki
sonsuzluk halimi merak etmekten alı koyamadım kendimi. Zamanında okuduğum
Borges öykülerinden olsa gerek, hala zihnimin labirentlerinde geziniyor huysuz
ihtiyar. Sandalyemin altındaki su şişesini alıp bir yudum içtim. İçeri yayılan
dingin müziğe kulak verdim. Sadece bu iki şey bile, ayna ile su bile, dünyada
pek de fazla bir şeylere ihtiyacın olmadığını hatırlatıyor sana: kendin ve
yaşam kaynağın. Yeter herhalde. Yetmeli.
Herkesin geldiğini ve yerini aldığını gören organizasyon elemanları
odanın kapısını ve kapının üzerindeki perdeyi kapatıp onlar da yerlerini
alıyorlar. Aynur Hanım, kendisinin Aynur Hanım olduğunu söyleyene kadar o kadar
da Aynur Hanım gibi görünmüyor. Sade, sıradan, küçücük bi şey. Gözümde
büyüttüğümden daha çok, gözümün önünden ayırsam kaybederim gibi bir minyon
kadın Aynur Hanım. Konuşmasına su ile başlıyor. İçerek değil ama, özelliklerini
anlatarak. Ses tonu rahatlatıcı, tatlı, yumuşak ve yeni yıkanmış bir nevresim
takımı gibi. Pet şişedeki suyu ab-ı hayat gibi anlatıyor. Yağmurlu havada su
içirme yeteneği var, onu anladım. Niye bu ülkedeyim? Niye bu anne-babaya
sahibim? Niye şunu bunu yapıyorum da onu bunu yapmıyorum ya da niye şunlar
bunlar benim başıma geliyor da onlar bunlar başımdan öte bir yerlerde başka insanları
mutlu ediyor? gibi bu zamana kadar merak ettiğim soru ve sorunlarla devam
ediyor konuşması. Herkes cevapları biliyor gibi bakıyor Aynur Hanım’ın yüzüne
onu dinlerken. Belli ki bi ben bilmiyorum. Neyse, en azından neyi öğreneceğimi
biliyorum artık, bu iyi bi şey. İkili piramitten bahsediyor sonra: “Elinizde
bir üçgen olduğunu düşünün…” diyor, “bunlardan birinin ucu size dönük,
diğerinin ucuysa karşıya dönük olsun. Şimdi bunları birbirlerine birleştirin.
Baklava gibi bir şekil oldu elinizde. Şimdi de bunun üç boyutlu olduğunu
düşünün. Biz kendimizi ve enerjisine ihtiyaç duyduğumuz ya da enerjisinden kurtulmak
istediğimiz her şeyi bu ikili piramitlerin içine koyacaz. Ve dört yüce
varlığımızdan yardım isteyecez. Bu dört yüce varlığı siz belirleyeceksiniz.
Herhangi bir dini ifade de olabilir, tamamen dinden bağımsız bir şeyler de
olabilir. Neyin size güç ve ilham verdiğini deneyimleyin ve onları seçin.”
Yaratılan ve yaratılacak olan, ya da kendiliğinden diyelim,
olmuş ve olacak olan her güzel şey beni etkileme kudretine sahip. Eminim
insanlığın çoğu da aynı dertten muzdarip. Çünkü hayatın anlamı mevzusuna girdi
girecek olan Aynur Hanım’ın yanındaki şu kızın gözleri, yaşayan başka hiçbir
canlıda yok. Onun derdi ne ki? Sıkıntısı? İç huzursuzluğu? Oturma düzeninde
bulunduğum konum, sandalyelerden oluşan kare yapının köşesi. Aynur Hanım’ın tam
karşısı değil de Aynur Hanım’a göre kendisinin sağ karşı köşesi. Amaç, her
söyleneni direkt benimsemeden, etki altına girmeden analitik düşünceyi
kullanmak. Aynur Hanım, sorgulamam gereken bir cümle kurmadı daha. Ama ben bu
kızın gözlerinde kaybolduğum müddetçe sorgulamam gereken kocaman bir hayat
varmış gibi geliyor. Şimdi ölsem, şimdi gitsem hesap vereceğim, o olduğuna
inanılan ahir zamana, tanrıya tek bir şey sormak isterdim: bu güzel gözleri bu
zamana kadar benden esirgeyerek benim hayatımda neyin hayırlı gitmesini
sağladın? Neydi yani bu kızın gözlerinden beni alıkoyan daha hayırlı bi sebep?
Hayır, verdiğin hayata şöyle bir bakıyorum, ki az çok sen de biliyorsun, bi bok
yok. Neyse, vardır bi bildiğin. Varsın. Ki bu gözler, olmana sebep.
Kahvaltıda bana sebepsiz yere günaydın diyen kadın paldır
küldür girerken içeri, Aynur Hanım da o sırada kırk dakika mola vereceğimizi
söylüyordu.
“Özür dilerim hocam yaa…” dedi Aynur Hanım’a, “bi telefon
görüşmesi yapmam gerekiyordu da o da uzadı.”
“Rica ederim.” dedi Aynur Hanım, gülümseyerek ve sanki böyle
bir durumun olacağını önceden biliyormuşçasına bir sakinlikle, “İkinci seansta
katılırsın bize.”
Mola verilmesiyle sandalyelerinden ayaklanan iç huzurdan
yoksun topluluk, kapının sağında kalan abur cubur masasına yönelmeye
başladıklarında ben de kırk dakikalık molanın “kırk”lık kısmına takılıp
kalmıştım oturdum yerde. Kırk, anlamlı bir sayı. Hazmetme, olgunlaşma süresi.
Peygamberlerin, ya da önemli insanların diyelim, tercih ettiği bi zaman dilimi: 40 yıl, 40 gün, 40'ta 1
gibi... umarım bilinçli yapılmıştır. Bana sebepsiz yere günaydın diyen ve
seminerin ilk seansına geç kalan kadının yerdeki o mumlu-tüllü alengirden
adının yazılı olduğu yaka kartını aldığını görünce dağıldı kırk sayısı hakkında
düşündüklerim. İlk önce Aynur Hanım’ın sanki böyle bir durumun olacağını
önceden biliyormuşçasına bu kadının geç kalmasını sakin karşılamasına bir anlam
verdim sonra da kalkıp ben de abur cubur masasına yöneldim. “Yaka kartını
almayan bi bu dingil vardı tabii, biliyordu Aynur Hanım bir kişinin
gelmediğini, o yüzden şaşırmadı.” diye düşünerek elime aldığım kağıt tabağa bir
iki incir, fındık, fıstık, bisküvi filan doldurdum. Bir bardak da çay alıp
avlumsu yere çıkmak üzere kapıya yöneldim. Ayakkabıların bıraktığım yerde
durduğunu görünce sevindim. Sanki yeni almış gibi bir heyecanla giydim onları.
Artık çalınmayacaklarına emin olmanın rahatlığıyla avlumsu yere çıktım.
İçeriden çıkan huzursuzlar boş masa ve sandalyeleri kapmışlar bile dışarıdaki.
Asma katın geniş olan korkuluklarına elimdekileri bırakarak bi sigara yaktım ve
aldığım abur cuburları birer ikişer atarken ağzıma, “bu ikili piramit de neyin
nesi ki?” diye düşünmeye başladım. “Derdi kederi bunun içine koyacaz da ne
olacak ki?”
Gözleri
güzel kıza bakındım. Acaba o da biz dünyalılar gibi fındık, fıstık filan yiyor
mu ki böylesi anlamlı kırk dakikalık molalarda? Melekler formunu nasıl korur
ki? Kanatları gökyüzünde süzülmesine sebepken, uçmadığı zamanlarda ağır gelir
mi ki omuzlarına? Öyle güzel gözleri o surata kondurabilmesi için tanrı neyden
ilham almış olabilir ki? Sırat’tan beraber geçerken tüm günahlarının ağırlığını
üzerinden üzerime almak ne demek, halı sererim ki ben onun geçeceği Sırat
Köprüsü’ne. Göremedim. Çıkmadı herhalde içeriden dışarıya. Devasa gövdesiyle
şehri ve ülkeyi koruduğuna inandığım çınar ağacının dallarını incelemeye
koyuldum çayımdan ve sigaramdan birer fırt alırken.
“Ay
sorma, kapatmadı telefonu iki saat salak herif.” dedi arkamdan adını şimdi bir
türlü hatırlamadığım ve insanlara sebepsiz günaydın diyen kadın. “Sormadım ki”
dedim, bakışlarımı çınar ağacının gövdesinden ayırmadan. Kısa bir süre bana
doğru şaşkın baktığını fark edince döndüm ona doğru gülümseyerek. Bir bardak
çay almış, diğer elinde de sigarasıyla gülümsedi bana o da. “Neler anlattı
Aynur Hanım?” dedi, “İçeride birkaç kişiye sordum, ikili piramit filan dediler
ama anlamadım.” Kafamda biriken cam kırıklarının dağılmasını istediğimden ya da
yabancı olduğum şu ortamı kendi adıma biraz ısıtmak istediğimden olsa gerek,
“Neyini anlamadın ki?” diyerek başladım muzipliğe:
“Bu
piramitler yok mu? Hani uzaylılar mı yaptı yoksa insanoğlu kendi başına mı
yaptı bir türlü anlaşılamayan ve bana göre aslında hepsinin de birer yalandan
ibaret olduğunu düşündüğüm?”
“Eee?”
dedi merakla.
“İşte
onları TOKİ yapmış.” dedim kendimi tutamayıp gülerek.
İlk
iki saniye anlamadı. Sonraki iki saniyede de anlayınca gülmekten kızamadı
kendisini alay konusu yaptığıma. Daha sonra birkaç saniye de beraber güldük.
Sonra ben gülmeyi bırakırken o başta kaybettiği iki saniye kadar daha güldü. Ve
finalde ikimiz de eşit sürede gülüştük. Ama bu gülüşmenin gidişatını kafamda bu
şekilde betimlediğimi anlatmadım ona. Yeni bir şaşkınlığa sebep olmamak için.
Çünkü insanları bir defa şaşırttığında seni neşeli buluyorlar. Sürekli
şaşırtırsan sana deli diyorlar. Zamanla alışınca da aslında deli olmadığını,
yaşam tarzının bu olduğunu sanıyorlar. İşin ilginç tarafı ben hep bu
ayrıntıları kafamda betimleyerek yaşıyorum ki Oğuz Atay’ın “Kafamın içi cam
kırıklarıyla dolu Olric.” demesini sanırım bu dünyada sadece ben anlıyorum.
Keyifli ama zor bi şey bu. Tavsiye etmiyorum.
Ne
kadar gülüştüysek artık, zaman su gibi geçmiş. Kırk dakikanın bittiğini
söylenince tekrar içeri girmek üzere ayrıldık birbirimizden. Gözlerine hayran
olduğum yine yok etrafta. İçeri mi girdi ki? hiç mi içeriden çıkmadı ki? Beni
telkin etmene gerek Aynur Hanım! Ben bu gözlerde telkinsiz de kaybolurum!
Ayakkabıları umursamadım içeri girerken. Eminim artık, çalmazlar. Herkesin
toparlanmasını bekleyen Aynur Hanım, ayaklarının altına aldığı mindere basarak
dingin oturuyor sandalyesinde. Önceleri ayakları üşüyor herhalde ki onun için koyuyor
minderi ayaklarının altına diye düşünmüştüm ama sonra anladım; sandalyeye
oturunca ayakları yere değmiyor. Otuz beş yaşını çoktan geçmiş bir kadın için
bu dünyadaki sandalyeler haddinden fazla büyük. Gözleri etrafta üstünden
buharlar yükselerek akan şifalı sulardan daha ılık kızı, sırtından tanıdım bu
sefer. Diğerleri gibi yerdeki o alengirli şeyin yanına elindeki zarfı bırakıp
yerine geçiyordu. Bana da o, günlerce ne dilesem diye düşündüğüm dileklerimi
yere, mumların yanına koymamı söylediler. Herkesin özene bezene hazırladığı
zarfların yanında benim pantolonumun arka ceninden çıkardığım zarf biraz ezik
büzük, kırışık kaldı ama ne yapalım, oldu bi kere. “Lan…” dedim, kendime
kızarak, “millet nasıl da değer veriyor dileklerine, senin yaptığına bak.” Yere
bırakınca düzelttim biraz zarfı. Elimle şöyle bi bastırdım filan ama yok,
“neyse..” deyip geçtim oturdum yerime. “Kırışık da olsa sen yine benim ‘Dünde
edindiğim tecrübeler bilge kılarken beni, bu bilgelik kibirden uzak tutsun
bugünde. Ve yarınım bu dengede aydınlansın.’ dileğimi kabul et, şekilci olmana
gerek yok, niyet temiz.” diye geçirdim aklımdan. “Ha bi de…” diye ekledim iç
sesimle, az önce sırtından tanıdığım kızın gözleriyle çarpışınca gözlerim, “Israrcı
değilim ama şu kızın gözlerini taşıyan bünyeyi de bana emanet et, duymazlıktan
gelmene yok, dedik ya, niyetimiz temiz.”
İkinci
seansa başladığımızı belirtir bir şekilde müziği açıp gözlerini kapatarak
başını önüne eğdi Aynur Hanım. Müziğin sesi biraz yüksek gibi, diye düşündüm
birinci seanstan ikinci seansa geçerken etraftaki değişiklikleri inceleyerek:
Sandalyelerin altındaki sular yenileriyle değiştirilmiş, masadaki
atıştırmalıklar tazelenmiş ve yerleri değiştirilmiş, çay makinesindeki çay
tazelenmiş, incir tabağının masadaki konumu, bilinmeyen bir nedenle benim
oturma düzenindeki konumumla aynı yörüngeye yerleştirilmiş. Çok mu aldım acaba
bir seferde? Adı üzerinde, atıştırmalık, ne diye tepeleme doldurdun ki tabağı
hayvan herif? Bereketli meyve olarak rivayet edilse de çekirdeği, boş
konuşmanın hacmini belirlediğinden kestim iç sesimle incir çekirdeğini doldurmayan
muhabbetimi. Gözlerini açarken başını hafifçe yukarı kaldırdı Aynur Hanım.
Şöyle bir etrafına bakarak herkesin hazır olduğunu düşündü. “Benim her
söylediğimi takip etmenize gerek yok.” dedi, “ruhunuza izin verin, sizi nereye
götürüyorsa oraya gidin.” Müziğin sesini biraz kıstı, böyle daha iyi. “Şimdi
yavaş yavaş kapayın göz kapaklarınızı, müziğe kulak verin, serbest bırakın
ruhunuzu ve peşinden onu takip edin.” İnsanın kılcal damarlarına işler mi bi
müzik, işlermiş. Çalan öyle bi şey ki her zerrende hissediyorsun melodiyi.
“Müzik iyi de hacı, göz kapaklarımızı yavaş yavaş nasıl kapatacaz anlamadım ki!
Zaten iki kapağın arası bir santim, onu da böyle yavaş yavaş…” diye düşünürken
kapanıyor gözlerim. O tılsımlı gözler de kapattı mı ki kapaklarını, baksam mı
ki? “Aman neyse, herkesin ruhu kendine.” Kafamda oynaşan iki sinek dışında
konsantremi bozan bi şey yok, bir müddet sonra tamamen izole edebiliyorum
kendimi dış dünyadan. Uyuyorum.
Görmem
gereken ne idi bilmiyorum ama ben sadece önümde upuzun uzanan bir sahil gördüm.
“Gel!” der gibi dalgalanan, Attila İlhan’ın ‘çarşaf gibi’ diye bahsettiği bir
denizin sahili. Sahili ve sahile vuran hışırtılı dalgaları seyrettim bir
müddet. Benden başka kimse yok. Ya ben erken gelmişim o sahile ya da herkes bir
yerlere gitmiş de bir ben kalmışım o sahilde gibi bir his var içimde. Hem
bekleyiş hem de terk edilmişlik duygusu bakışlarımla çözmeye çalıştığım sanki.
Denizin ufukta masmavi gökyüzüyle buluştuğu yere bakarken uyanıyorum. Ne kadar
zaman geçti hatırlamıyorum ama benden önce uyananların yavaş yavaş kendine
geldiklerini görüyorum. Kapının solunda kalan masanın üzerindeki tarot
kartlarına benzeyen kartlardan çekiyor insanlar rast gele. Bu kartlar onlara
hangi spreye ihtiyacı olduğunu söylüyormuş. Çektikleri karta göre fısır fısır
sıkıyorlar spreylerden. Ben bulaşmıyorum o masaya. Zaten spreye de uyuz oldum;
içsen bile kafa yapmıyor, dandik. Diğer, atıştırmalıkların olduğu masaya
bakıyorum. İnsanlar, çaydı, kahveydi, şuydu buydu yiyip içiyorlar. İncir yiyen
yok, iyi, hepsi benim! Gözleri güzel olmayan başka bir kız Aynur Hanım’ın
yanında ağlıyor. Ama böyle hüngür hüngür değil de için için, ılık ılık. Aynur
Hanım saçlarını okşarken kızın, bir yandan da bi şeyler mırıldanıyor kıza,
duyamıyorum, önemsemiyorum da. Dışarıda yağmur yağıyor, canım sigara içmek
istiyor ve az önce rüyamda gördüğüm o sahilse flu bir edayla kayboluyordu
gözlerimin önünden. Kalkıp canımın istediklerini yaptıktan sonra arkasından da
tuvalete gittim. “Çişim gelmiş demek ki…” diye düşündüm, “o kadar deniz derya
görünce…” başka nasıl yorumlamalı bilemedim. Döndüğümde meditasyon evresinden çıkanlar bir
bir toplanmaya başlamışlar avlumsu asma katta. İçeri girip incir ve diğer
atıştırmalıklardan bi tabak yapıp kendime bi de kahve aldım. Dışarı çıkarken
“Siz kullanmıyor musunuz sprey, rahatlarsınız?” dedi organizasyonda görevli bi
kadın. “Yok.” dedim, “Ben onu sıktıkça sıkılıyorum. Bana ters mi tepiyor ne,
anlamadım.”
“Doğru.
Bazen de gerilimi artırdığı görülüyor bunların. Ama bu da her şeyin uzun vadede
düzeleceğine delalet.” dedi.
“Uzun
vadedir bir iç huzursuzluğum var zaten,” dedim, “bana kısa vadeli bi şeyler
lazım beni kendime getirecek.”
“Siz
bilirsiniz.” diyerek ve gülümseyerek ayrıldı yanımdan.
Sebepsiz
yere günaydın diyen kadın diğerleriyle konuşa dursun, ben boş bi masaya geçip
oturdum. Sonraki seansın ne zaman başlayacağını bilmediğimden hızlıca attım
ağzıma incirleri ve diğer incir olamayan şeyleri. Herkes içeri, deseler bile
girmem içeri bi sigara içmeden. Kendimi şehirler arası otobüste mola yerine ne
zaman geldiğini bilemeyen yolcu gibi hissettim. Derin bi nefes aldım sigaradan.
Zihnim açıldı koca bir yudum da kahveden alınca. İri çınarın yalpaklarında
pıtırdayan yağmuru dinlerken notlar aldım kendimce. Yağmur yağmasaydı iyiydi,
düşündüm. “Kızın adını hala öğrenemedim albayım. Ne yapayım albayım, cami gibi
oda, okunmuyor ki yakasındaki kart!
Yakasından tutup da öğrenemem ki adını
albayım, du bakalım, bulacaz bi yol. ” diye yazarken hikmetinden sual olunmaz
Hikmet edasıyla, “İclal!” diye seslendi biri içeri doğru. Gayri ihtiyari çevirdim
kafamı sesin geldiği yöne. Daha sonra da içeri tarafa. Benim gözlerine hayran
olduğumunun adıymış İclal. Demek ki buralarda ne dilesek oluyor, diye sevindim
birden. “İclal mi yoksa İjlal mi acaba?” diye düşünürken kapıdan gözlerini ve
kafasını uzatan İclal’in yaka kartına baktım dikkatlice. Hatta o kadar
dikkatlice baktım ki tedirgin oldu İclal, dekoltesini kapattı bir eliyle. Kızla
daha tanışamadan sapık olduğumu düşünmese bari. “İclal’miş albayım : ) : ) “
diye yazdım notlarımın arasına, güzel gözlü kız manasına gelen “gügök”
ifadesini kullanmadan. Zaten niye adını bilmediği bir kıza gügök der ki bi
insan, İclal iyi, gügök ne öyle, sütlü Nuriye gibi.
O
sevinçle içeri girdim bi müddet sonra diğerleriyle birlikte. İclal, daha önceki
seanslarda nereye oturduysa yine orada. Gülümseyerek başımla selamladım
İclal’i. O da beni selamladı. Sanki az önce adını ben kendisine sordum da
öğrendim gibi bir rahatlık bendeki, niyeyse? Sandalye üzerinde rahat
edemeyenler yere uzanmışlar. Cami gibi oda mülteci kampına dönmüş. Onun bunun
üzerinden atlayıp geçtim kendi sandalyeme. Uzanmadım ben yere, böylesi daha
iyi. Kısa bir süre daha oturduğum yerden bakıp İclal’in gözlerine, müziğin ve
Aynur Hanım’ın sesine bıraktım kendimi daha sonra. Beyaz bir ışığı takip
etmemizi istedi Aynur Hanım. Ben duvara filan yansıttılar sanarak etrafıma
bakarken, “Her şey içimizde, zihnimizde.” demesiyle anladım hayali bir ışık
peşinde olduğumuzu. “Bizi ruhumuz götürüyor gitmek istediğimiz yerlere.” diye
devam etti Aynur Hanım:
“Işığı
takip edin, konsantre olun ve ışığın size açtığı yolda ilerleyin. Ruhunuzu
serbest bırakın, hafifleyin ve özgürlüğü hissedin. Bir tüy kadar hafif
olduğunuzu hayal edin. ”
Yarım
saat kadar sürdü bu atraksiyon da. Uyumadım bu sefer. Diğerleri uyudu ama yine.
Sonra yine uyandılar, tekrar kart çektiler, tekrar sprey sıktılar, tekrar
çay-kahve içip bir şeyler atıştırdılar, tekrar incir yemediler ve tekrar dışarı
çıkıp birbirleriyle konuşmaya başladılar. Huzursuz hissettim ben kendimi bu
seansın sonunda. Bir önceki sahil rehaveti yoktu içimde seans bitiminde. Yorgun
düştüm hatta, kalkıp dışarı bile çıkasım gelmedi. Bu beyaz ışık olayı mı
yaramadı bana anlamadım. Bu ülkede özgürlüğün hayalini bile kurmak yoruyor
insanı demek ki. Uzunca bir mola verdiğini söyledi Aynur Hanım. Yemekti,
havuzdu, hamamdı her türlü aktiviteden yararlanmamızı rica etti. Bunlar bizi
daha dingin kılacakmış. Daha dingin! Yani kafamdaki cam kırıklarını mı
yontacak? Yoksa onları tuz ile buz mu edecek? İnanmıyorum hiçbir insanın
kafasındaki cam kırıklarının tuz ile buz olacağına. Yontulur belki, törpülenir
biraz. Eskisi gibi batmaz böylelikle hatıralar ama öyle un ufak olup da
kaybolmaz hiçbir camdan anı. O hatıraları bok var gibi kendimiz sivriltiyoruz
kafamızda. Onca düzenbazlığı unutan bu zihin, atamıyor onları bir türlü
aklından. Sevmiyorum hatırlamayı artık eskisi gibi. Bir tek anne sütünün tadını
hatırlamalı insan; çiğ süt emdiğinin farkında olduğunu unutmamalı.
Biraz
kendime geleyim o halde, diye düşündüm. Dışarı çıktım. Avlumsu asma katın her iki
yanından inen merdivenlerden orman tarafına en yakın olanından indim ağır ağır.
Her adımda gıcırdaması ne güzel basamakların. Her adımı bir maziye çevirmesi.
Korkulukların beyaz olması, dev çınarın dallarındaki yaprakların her adımında
seni serinletmesi, ormanın tüm yeşilliğiyle seni bağrına çağırması… ne güzel.
Hediyelik
eşya satan dükkanları geçtim. Büyük bir kazanda çorba kaynıyor sanki diye
düşündüğüm havuzun yanına geldim. Şezlonglarına sere serpe uzanmış insancıklara
baktım. Seminere katılanlardan birkaç kişi de orada. Lan, ne ara geldiniz? Ne
ara dertleştiniz kendinizle? Benden çok uyudunuz içeride, hiç mi durum
değerlendirmesi yapmadınız? Anca yüzelim di mi derdiniz? Sorunları bi çözelim,
iç huzura bi erelim derdi bir bana ait bu canına yandığımın termalinde! “Vicdansızlara
bak!” diye söylenerek hamamların olduğu
yöne doğru yürüdüm. Kubbelerindeki mimariye baktım. Anlamasam da mimariden,
herhangi bir kusurun göze batmasını engelleyecek bir çabada yapıldığı aşikar.
Şimdikiler duşa kabini bile onarmaktan aciz, adamlar neler yapmış yoklukta şuna
bak. Kadın erkek beraber girilebiliyormuş hamama. Girilmeyen hamamlar da varmış
civarda ama en iyi hamam, bu unisex olanıymış. Kadının olduğu her yer güzel
tabii. Her yer steril, her yer terbiyeli, her yer edepli, her yer Taksim, her
yer direniş!
Meditasyona
maruz kaldığımız konağın ardında kalan ormana doğru yöneldim. İstanbul’dan ya
da İstanbul’a en yakın yerlerden ve hatta Yalova’nın da içinden buraları
ziyarete gelenlerle dolu her yer. Çok kalabalık değil ama yine de teneffüse
çıkmış bir öğrenci topluluğunun cırlak yankıması var etrafta. Bir de çokça Arap
var. Irkçı değilimdir de bu Arap milletini, bir İsveçliyi sevdiğim kadar
sevemedim bir türlü. Hep bi böyle bir Lawrence kurnazlığıyla yaşıyorlarmış
gibi. İngilizlerce aldatılan çakallar, hırsını, İngiliz olmayan herkesten
alacaklarmış gibi. Çok fazla varlar etrafta. Bütün orta doğu burada teneffüse
çıkmış sanki. Su için buraya gelmişler. Öyle dedi, bağı bahçeyi süpüren bir
görevliye, “Amca bu kadar Arap orta doğuda yok, dertlerine bunların da
yığılmışlar buraya?” diye sorduğumda. “Demek ki…” dedim, “zemzem dedikleri o
kadar da şifalı değilmiş, buraya geldiklerine göre?” Amca gülmedi. Gülmüyorlar
genelde zaten bizimkiler böylesi konularda şaka yaptığın zaman. Onlar
Araplardan daha da ciddiye alıyorlar, Arapların bile inanmakta zorlandığı
abidik gubidik safsataları.
Mide
suyu, göz suyu, ayak kürü, Valide Sultan Hamamı falan filan, bi sürü şifalı
akıntı var. Her yerden fokur fokur sağlık fışkırıyor. En gerekli, en ihtiyaç
duyulası yerlere yerleştirilmiş ormanın içinde banklar. Bir sonrakinde
otururum, hatta diğerine oturayım, dur olmadı şuraya da bakayım da orada
oturayım derken geziveriyorsun kocaman alanı. Bitmiyor öyle hemen ama daha da
görmeyi gerektiren bir şey kalmamış gibi geliyor insana. İnsana iyi geliyor,
yeşil, doğa, ağaç, su ve bunlardan faydalanırken tabiata da bir faydası
olduğuna inandığım börtü böcek. İnsan olana başka ne lazım ki zaten? LCD tv’nin
canı cehenneme şu görkemli çınar ağacının seyri varken. Ya da en
kristallisinden bir avize ne kadar aydınlatabilir ki şu güzelim güneşin
ışıttığı kadar ortalığı? Güzel şeyler bunlar, insanlar kötü sadece.
Bi
sigara yaktım, karşıma çıkan ilk banka oturup derin bir nefes çektim içime. Ne
buraya gelmeden önce maddeye göz diken hırsız ne de maddeye tapan Ankara
topluluğu, hiçbiri de umurumda olmadı bir an. İyi mi geliyor ne bu
meditasyonlar? Şuhu içinde olmak böyle bir şey mi ki? Gözlerindeki şifayı
benden esirgeyen İclal nerelerde ki? gibi düşünceler sarmalarken her yanımı,
mide suyunun fışkırdığı yerdeki banktan bana el sallayan Bayan Günaydın’ı
gördüm. Benim onu fark ettiğimi görünce içi bana dönük, el sallamakta olan
avucu, gel gel yapmaya başladı. “Neydi bu kadının adı arkadaş yaa..” diye
kendime söylenerek kalktım daha yeni oturduğum banktan. Ona doğru yürüyorum ama
o hala gel gel yapıyor eliyle. Geliyoruz işte hacı, bi dur, önce o eli bi
indir!
“Kopacak
elin havada, kopacak.” dedim yanına yaklaştığımda gülümseyerek. İçim huzur dolu
ya, saman alevi artık sanki sinir, asabiyet dediğin.
“Ay
görmedin sandım.” dedi o da bana gülümseyerek. Yanına oturdum. Elindeki pet
şişeyi göstererek, “ İçer misin?” dedi, “Mide suyu, çok iyi geliyormuş mideye.”
Elimdeki
sigarayı göstererek, “Yaktım ben bi tane, öksürtüyor o beni.” dedim. Gülüştük.
Gülüşürken ve o, “Ay alemsin.” derken ben, niye geldim ki buraya şimdi,
oturuyordum öyle bi başıma ifil ifil ne güzel, diye düşündüm. Ama geldik bi
kere. Gitsem mi ki? Çok konuşuyor bu yaa.. gibi laflar aklımdan hiç geçmemiş gibi,
“Ne yaptın? Yemek filan mı yedin?” diyerek açtım sohbeti. Aferin bana, iyi halt
ettim. Anlattı durdu etraftaki lokantaların ıvır zıvır menülerini, benim daha
gezmediğim ormanın diğer taraflarındaki adını şimdi hatırlamadığım çiçeklerin
fotoğraflarını çektiğini, seminerdeki diğer arkadaşlardan bazılarıyla hemşeri
çıktığını, ayak kürü denen yere uğradığını ve ayak bileklerinin şimdi daha da
rahatladığını falan filan… susmayacak gibi hiç sanki, bi kapatma yeri olsa
basacam parmağımla var gücümle. Ya da fişini çeksem de ilelebet sussa,
insanlığa bi faydam olsa benim de. Son nefesi de çekip attığımda sigarayı, “Sen
neler yapıyorsun?” dedi bana. Tek nefeste, bir kısa Winston bitene kadar konuşabiliyor,
yuh! derken içimden, “Havuza baktım, yanındaki hamama filan… sonra konağın
arkasındaki ormanı gezdim biraz.” dedim.
“Ay
onu sormuyorum şaşkın.” dedi gülerek. “Ankara’da neler yapıyorsun yani?” dedi
gülmeye devam ederek, “Ankara’dan gelmiştin di mi?” diye sıkıştırdı araya
gülerken de hiç susmayarak, “Hamam filan diyor bi de yaa…” diye sanki gülerek
ölecekmiş gibi sürekli gülerek.
“Ankara’dan
geldim.” dedim onun kadar gülmeyerek.
“Eee?”
dedi.
“Ne
eee, bu işte, Ankara’dan geldim.”
“Ay
senin de ağzından vallahi kerpetenle laf alınıyor.” dedi, sanki yine gülmeye başlayacakmış
gibi yapıp da şükür ki sadece gülümseyerek.
Gülümsedim
ben de. Yaptığım işi söyledim. Onun da bir akrabası aynı işi yapıyormuş.
Yapmasa şaşarım zaten. Adını söyleyip tanıyıp tanımadığımı sordu,
“Tanımıyorum.” dedim.
“Ara
verdiğimizde sürekli bir şeyler yazıyorsun telefona ya da kağıtlara,” dedi,
“bak içeride söylenenleri not alıyorsan ben de isterim o notlardan ona göre.”
dedi, bu sefer gülmeyi kısa keserek.
“Yok.”
dedim, “yani notlar alıyorum da… o notlar başka bir şey için.”
“Ne
için? Özel değilse tabii?” diye sordu. Merak etmemesi imkansız zaten.
“Burada
gördüklerimi, izlenimlerimi yani, kuzenime ve kardeşime anlatmak için.
Ayrıntıları ve daha çok ayrıntılardan vardığım, ya da varacağım diyelim,
sonuçları paylaşmak için.”
“Yani?”
diye sordu, anlamaya çalışmakla bile uğraşmayarak ve o beyin diye taşıdığı
organı hiç yormayarak.
“Yanisi
ne, bu işte. Notlar alıyorum ki ayrıntısıyla anlatabileyim diye.”
“Ay
roman gibi olur be!” dedi hoşnutsuz.
“Olacak
zaten.” dedim bok var gibi. Niye sürekli konuşmak zorunda olmasını sağlayacak
çıkışlar yapıyorum ki? Bendeki de saflık işte. Bi şey demesem, sussam, herkes
gibi o da susacak belli ki. Bu herkesten biraz daha geç susar ama susar
sonunda.
“Ay
sen roman filan da mı yazıyorsun yoksa?” dedi şaşkınlığını abartılı bi şekilde
gizlemeyerek.
“Roman
demeyelim de öykümsü şeyler işte. Anlatmaya değer gördüğüm birkaç anı.” Ben de
susmuyorum arkadaş. Böylesi zamanlarda ne güzel araya giriverir ‘hadi size iyi
günleeeeer..’ diyerek çekip gitmek. Ama yalnız yaşamanın yarattığı konuşma
isteği işte bilinçaltımdaki. Hem sessizliğe alışıyorsun hem de sessizliği
bozabilecek birçok saçmalığa can atıyorsun. Şarkılara eşlik etmem bu yüzden
demek ki, yüksek sesli isyan etmem, yüksek sesli düşünmem, bazen içimden mi
dışımdan mı konuştuğumu bilememem… hep bu yüzden.
“Yahu
ne var bunda şaşıracak?” dedim, içimden söylemek istediğimi yine yanlışlıkla
dışımdan söyleyerek. “Günlük filan tutmaz mı insanlar, onun gibi işte.” diye
devam ettim. Madem yüksek sesle ifade ettim tepkimi, devamı da gelsin o zaman
diye çekinmeyerek:
“Ben
sadece her günü yazmıyorum da böyle kendimce anlatılası gördüğüm şeyleri,
karakterlerin de üsluplarını düzelterek yazıyorum. Daha edebi olsun diye. Belki
bi gün kitap olur diye.”
“Niye?”
diye kaldığı yerden devam etti konuşmaya. “ Kim ne konuşuyorsa şeyap yani,
aynını yaz yani. Belki şey olur… üslup yani, şeyapar okuyanı, etkiler yani…
okuyucu severse üslubun şeyini okur yani. Ama yine de sen bilirsin tabii, kitap
bu sonuçta, zor iş yani.”
“Bu
şekilde mi yazayım? Senin şeyler ve yanilerden başka bir şey geçmeyen cümleni
olduğu gibi aktarsam hangi okuyucu beğenir bu üslubu?”
“Ay
öyle oldu di mi?” diyerek gülmeye başladı yeniden ve “Demek ki ben bi şeyler
çiziktirmeye kalksam bırak para kazanmayı bi de üstüne para vermem lazım
milletin kitabı alması için.” diye saçmalamaya devam etti. Kurduğu bol
kahkahalı cümlenin bağlacında da sırtıma böyle ‘ilahi sen’ der gibi vurmadan da
edemedi. Garip kadın bu Bayan Günaydın. İyi ki adını unutmuşum. Benim aklımda
genelde, Cemal Süreya’nın da dediği gibi, “Bayan Nihayet”lerin isimleri
kalıyor. Laf olsun diye değil, tanıştığıma gerçekten memnun olduğum kadınların
adı kalıyor. İclal gibi ve adını unutmadığım diğerleri gibi.
Bir
müddet daha saçmaladık o bankta. O bir şeyler anlatmaya devam ederken ben tüm
farkındalığımla iç sesimle muhabbete devam ettim: “Hamamla havuz güzel
görünüyor, yarın girerim onlara da. Akşam yemeğini de şu karşıdaki yerde yerim,
güzel bi şeyler yapıyorlar gibi. İclal nerelerde ki? Akşam yemeği yer mi ki İclal?
Biz dünyalılar gibi bir sindirim sistemi var mı ki?” Sonra banktan kalkmak için
toparlandığını fark ettim yanımda sürekli konuşabilen kadının. Sonra da Aynur
Hanım’ın verdiği aranın neredeyse bitmek üzere olduğunu. Bununla geçirdik ya
güzelim iki saati güzelim İclal’den uzakta, alacağın olsun hayat!
Tek
başıma döndüm tekrar konağa. Bayan Günaydın’ın alacağı bi şeyler varmış
otelden, odasından. Zaten hep vardır böyle tiplerin alacağı bi şeyler bi
yerlerden: zaman, enerji, yaşama sevinci… insanın iliğini kuruturlar. Git. Pis.
Aynur
Hanım’la karşılaştık konağın kapısında. Selamlaştık. Memnuniyetimi sordu, “Fena
değil.” dedim. Daha iyi olacakmış, merak etmeyecekmişim. “Tamam” dedim.
Spreyleri kullanmadığımı fark etmiş. Kullanmalıymışım. İletişim sorunum varmış
benim. İkili diyaloglarda zorlanıyormuşum. Masadan bi sprey alıp gözlerimi
kapatmamı söyledi. Kapattım. Her yanıma sıktı spreyi, bu kokunun adı bilmem ne
bilmem neymiş, iyi gelecekmiş bana. Sıkmasaydı iyiydi. Keyfimi kaçıracak bu
şimdi yine benim. Neyse..
Kısa
bir süre sonra üçüncü seans tam kadro başladı. Ben yine sandalyedeki yerimi
aldım. Diğer katılımcıların altındaki kat kat battaniyeleri görünce anladım
otel odasının kapısında niye “Lütfen battaniyeleri otel odasının dışına
çıkartmayın.” diye yazmak zorunda kaldıklarını. Battaniyeyi kapan gelmiş. Bi
tek benim odada yazıyor herhalde bu uyarı.
Aynur
Hanım, dinginliğini muhafaza ederek katılımcıların yerlerine yerleşmesini
bekliyordu. Katılımcıların yerlerine yerleşmesinden bi beklentisi olmaz hiçbir
dingin insanın elbette de bu katılımcılar, niyedir bilmem, bir türlü yerlerine
yerleşemeyenlerden ibaret insanlar arasından mı seçildi ne, bir türlü yerlerine
yerleşemiyorlardı. Birinin battaniyesi altına küçük geldiği için ‘aynı
ebattaki’ başka bir battaniyeyle denerken şansını “hah bu oldu!” diye
seviniyor, diğeri sandalyesinin dört ayağından birinin diğerlerinden kısa
olduğunu iddia ederken bir diğeri kısa olduğu sanılan ayağın aslında yerde
katlı duran battaniyenin üstünde kaldığını hatırlatıyor, bir diğeri yere
serdiği battaniyeye sırt üstü uzanmışken yerde katlı durarak bir sandalyenin
dengesini bozan battaniyeyi başının altına koymak istiyor, başka bir diğeri de
–bu elbette Bayan Günaydın- bana, elinde tuttuğu bir battaniyeyi ayaklarımın
altına koyabileceğim hakkında akıl fikir veriyordu. Otel yetkililerin ‘Lütfen
battaniyeleri oda dışına çıkartmayınız’ uyarısında ne kadar haklı olduklarını
düşündüm; bu battaniyeler dışarı çıkartıldığında ortalık karışıyor belli ki.
Bak, bir türlü başlayamıyoruz seansa. Ben olsam, megafonlarla anons da
ettirirdim: “Sayın misafirlerimiz! Odaların kapısına yazdığımız halde birkaç
tane laf anlamaz konuğumuzun battaniyeleri dışarı çıkardığı tespit edilmiştir.
Bu battaniyeler en kısa sürede odaya, ait oldukları yere geri getirilmezse
elinde battaniye bulunan kişi ya da kişiler, otelimizde kalan diğer
misafirlerimizin zaman kaybını önlemek adına görüldükleri yerde vurulacaktır.
Ölsünler daha iyi be! Nedir bu kardeşim!”
Ben,
daha manalı mevzular düşünmem gerektiği halde, bunun gibi battaniyeli şeyler
düşünürken yerleşti her biri en nihayetinde. Aynur Hanım, insanların sebepsiz
telaşının bittiğini görünce elindeki taşı tanıttı bize. Pet şişedeki suyu
misk-i amber gibi anlatan kadın, tabi ki de taşı, Afrika’daki garip gurebanın
emeğiyle toprağın altından çıkmış bilmem kaç kıratlık elmas gibi anlattı. Ben
bu taşı yerde görsem, terminaldeki o havlayan köpeğe bile atmam. Attığım taş
ürküttüğüm kurbağaya değmez bi kere ama Aynur Hanım o anda, o taşı bin dolara
satıyorum dese, bir iki tane andavalın satın alma hevesiyle iki bin yüz dolara
filan satılır. “Taş elden ele gezecek ve taş kimin elindeyse o konuşacak
sadece” diyerek hemen yanındaki katılımcıya uzattı kutsal taşı Aynur Hanım.
“Konuşmak istemeyense…” diye devam etti sonra, “hiçbir şey söylemeden
yanındakine verecek taşı. Ve taş böylelikle tekrar bana gelecek.” Hemen
yanındaki katılımcı taşı elinde bir iki çevirdikten sonra yanındakine verdi.
Herkes güldü. Söyleyecek bir şeyi olmayana gülüyor demek ki insanlar. Ama
söyleyecek şeyleri olanları da dinlemiyorlar. Böylesi bir haleti ruhiyede
evrimi tamamlama telaşındalar. Biri çıkıp bunlara, bu şekilde evrimi
tamamlayamazsınız, demeli. Bir insanın nasıl olur da söyleyecek bir şeyi olmaz?
Hiç mi umudu yoktur o insanın, hiç mi hayalleri yoktur? Elindeki o taş kadar da
bir hikayesi, bir gönül yarası, bir sevinci yok mudur? Bu kadar eksik midir bu
hayatta? Ve bu kadar eksik bir insana bu kadar gülünür mü? Öyleymiş demek ki.
Orada karar verdim: Evrimimi tamamladığımda gitmem gereken yer neresi ise
ardıma bakmadan, kimseyi beklemeden basıp gidecem ben. Tamam sevimliler ama
benim primat olarak kalmaya niyetim yok. Hiçbir şey konuşmadan yanındaki
katılımcıya uzatılan taş, o katılımcının da konuşmamasıyla bir diğerine geçti.
Daha sonra da başka birine. Hiç kimse konuşmuyor ama bütün primatlar gülüyor.
Sadece ben gülmüyorum ve burada iletişim sorunu teşhisi konan da benim. Ben
bunlarla nasıl iletişime geçebilirim ki? Konuşmuyor ki bunlar! Bunların
anlatacak bir hikayesi yok ki!
Bana
birkaç kişi kala bi kadın konuştu: “Ağrılarım vardı buraya gelmeden önce, şimdi
yok gibi. İyi hissediyorum kendimi. Daha rahatlamış gibi. Hiç bitmesin
istiyorum aslında.” Sonradan öğrendim, kanser tedavisi gördüğünü. Kemoterapi
dedikleri şeyin nasıl ısdırap verici bir terapi olduğunu. “Terapi, seans filan
deyince korktum aslında, malum, benimkilerle kıyaslanınca, tedirgin oluyor
insan.” Utanıyor insan derdinden, kendinden büyük bir derde rastlayınca.
Ardındaki insandan ziyade, o insanın derdine saygı duyuyor bana da musallat
olmasın diye o dert. Böyleyiz biz insanoğlu olarak; şu hayatın her adımında,
kendimizden utanacak bir sebep buluyoruz. O kadar çok ayıbımız var ki büyük
büyük bahaneler arıyoruz görmezden gelmek için. Ama sadece insan olanlarımız.
Ötesini dertler de ehlileştiremiyor. Ötesine, nasihatleri geçtim, musibetler de
çare olmuyor. Diktatörler elbet de ölüyor. Kötüler, hainler, halden anlamazlar
ve insafsızlar geberip gidiyor ama geriye kalan aveneleri buna rağmen hala
ölümsüz olduklarını sanıyorlar. Hiç ölmeyecekmiş gibi acı çektirmeye devam
ediyorlar; bir haziran ortasında genç yaşlı demeden herkesin kendilerinden önce
ölmesi için sağa sola emirler yağdırıyor. Telefonu çıkarıp not aldım: “Yazmasam
delirecektim albayım. Baş ağrısı bile çok gelirken bir insan evladına, bir
insanın evladına kıyanlara kanserler az bile! Hikmet’ten alışkınsın sen
albayım, bu ülkenin onurlu çocuklarının elinden başka bir şey gelmiyor
bedduadan başka, affet. ”
Herkes
derdinden bir müddet utandıktan sonra, taş, elden ele dolaşarak bana geldi.
Diğer katılımcıların ellerinde fazla durmasından olsa gerek, ısınmış biraz. Bildiğin
taş ama işte. Bir denizin dibinden çıkmış gibi renkli ama bir denize
yanlamasına atsan sekmez. Sekmeyi bile beceremeyen bir taş, bir insanın
konuşmasına mı sebep olacak? Konuşmayanlar haklı mı acaba? Onlar da bu kadar
şeyi bir arada düşündükten sonra mı vazgeçti konuşmaktan? Sanmıyorum. Kanser
tedavisi gören kadının da dahil herkesin beni dinlemek için beklediğini fark
ettim. Bir kez daha utanıp derdimden başımı öne eğdim. Gözlerim taşın diğer
elime geçişini izlerken, “Beni buraya kuzenim gönderdi,” dedim, “benim
bilmediğim ama onun dışarıdan fark ettiği bir derdim varmış, onu fark etmeye
geldim.” Çok ayrıntıya giresim gelmedi, diğerleri sanki rahatladı kendi
dertlerinden daha küçük ve belirsiz bir derdim olduğu için. Bu yüzden pek de
saygı duymadı. Kimileri çorabını çekiştirdi, kimileri saçıyla oynadı, kimileri
o lanet battaniyeden hala kurtulamadı ve kimileri de kim olduğu hakkında hiçbir
şey düşünmemeye devam etti. Aynur Hanım’a yeterli gelmedi ki söylediklerim,
bana bakmaya devam etti. Taş benim elimde olduğundan konuşma hakkı da benim
olduğu için hiç kimse de “eee, devam et” diyemedi. Ben kendi isteğimle devam
ettim ama sessiz çoğunluğun ricasını kırmayarak: “Ne hissetmem gerektiğini tam
olarak bilmiyorum ama bugüne kadar hissettiklerimin dışında da farklı bir şey
hissetmedim enerji namına.” dedim. “Havuzlar, hamamlar, sular, ağaçlar, kuşlar…
güzel şeyler bunlar, bakacaz.” diyerek uzattım elimdeki sıcak taşı yanımdakine.
Yanımdaki heyecanlı bi tip zaten. Ben konuşurken de diğerleri konuşurken de hep
bir şeyler söylemek ister gibi bir hali vardı. İki battaniye serdiği halde
altına, sabit oturamadı bir türlü yerinde, kıpır kıpır bir telaş. Bütün inciri
ben yedim ama harareti onu basmış. Al konuş bakalım, senin derdin
hangimizinkinden daha büyük.
“Ben
hissettim aslında enerjiyi.” dedi, gözlerini pörtlete pörtlete Aynur Hanım’a.
Herkes gülüştü. Niye, anlamadım. Amaç da bu değil miydi kardeşim? Hiç
hissetmediğimiz bi şeyleri hissetmek için gelmedik mi biz buraya? Kadın
hissetmiş işte. Heyecanıyla pörtleyen gözlerine güldüler demek ki. Yoksa
herhangi bir hissiyatın gülünecek herhangi bir tarafı yok. “Rüyamda Arzu’nun içinden
bir Arzu daha çıktı.” diye devam etti anlatmaya heyecanlı abla,”Sonra o
Arzu’nun içinden bir Arzu daha, bir Arzu daha…bu böyle devam etti.” Taş, benim
elimde olmadığı halde kadının heyecanına kapılıp duramadım, sordum: “Arzu kim?”
Yaka kartını gösterdi, kendisiymiş. Arzu, herkesin karşısına denk gelecek
şekilde oturduğundan, karşısındaki herkes, yaka kartından dolayı, tanıyor
Arzu’yu. Ben ve Arzu’nun yanındaki diğer eblehler grubu, açıdan dolayı
tanışamadık haliyle kendisiyle. Yine gülüştü Arzu’nun karşısındakiler benim,
“Arzu kim?” çıkışıma. Ben ve Arzu’nun yanındakiler açıdan dolayı gülemedik.
Zaten de gülünecek bi tarafı da yok Arzu’nun. Matruşka olarak görmüş kendisini
rüyasında işte, o kadar. Hayırdır inşallah. “Bir ara yorumlayalım rüyanı.” dedi
Aynur Hanım, Arzu, elindeki taşı yanındakine verirken. Başıyla onayladı onu
Arzu. Ben Arzu’ya dönüp “Memnun oldum, ben de…” diyerek yakamda olması
gerekirken pantolon kemerimde asılı olan kartımı gösterdim. Güldü, “Ben de.”
dedi. Sonra da ilkokul bebesi gibi tükenmeyen enerjisiyle, “Ama var ya
görmeliydin iç içe nasıl geçmişiz böyle, anlatamam yani.” diyerek devam etti
bana anlatmaya. Bir yandan da gözümün ucuyla taşı takip ettiğimden, elden ele
gezinen taşın o gözleri güzel kızın eline geçtiğini görünce, “Hişşşşşt tamam,
sessiz olalım, Freud diye bi şey var.” diyerek susturdum Arzu’yu. Arzu, benim
onu susturduğuma şaşıra dursun, ben, o gözlerin sahibi rüyalarından neler
görüyor ki, diye düşünerek pür dikkat ona yoğunlaştım. Hiçbir şey söylemeden
uzattı Aynur Hanım’a taşı o da. Güzel olduğunuz kadar küstahsınız da küçük
hanım, diye söylendim yüzüne karşı sessiz sedasız. Mahcup, gözlerini gezdirdi
etrafta. İnsan iki çift laf etmez mi? Bilinçaltında yatanı gizlemenin ne anlamı
var ki? İyi. Susalım öyle o zaman. Başını önüne eğip ellerini göğsünde
kenetledi. Böyle karşılıklı ben sana bakayım, sen bana bakma öyleyse. Senin de
mi iletişim sorunun var ki? Tez zamanda şifa bulmanı temenni etmek için bile
tanışmamız lazım değil mi? Başını, konuşmak üzere hazırlanan Aynur Hanım’a
çevirdi. Değil demek ki? Aynur Hanım, “Aslında herkesin enerjiyi hissetmesi
gerekmez.” diye konuşmasına başlarken ben cebimden telefonu çıkarıp yine not
aldım: “Konuşmuyor albayım. Adı İclal. C ile yazılıyor ama bunu kendi bile
söylemiyor, yakasındaki karttan okuyorum.”
Daha
bir yerleşti insanlar oturdukları yere. Aynur Hanım’da hepsinin kulakları. Son
bir kez bakıp İclal’e, telefonu cebime koyduktan sonra ben de yoğunlaşıyorum
Aynur Hanım’a.
“Herkes
enerjiyi hissetmez ama enerji vardır. Kiminin sezgileri kuvvetlidir kiminin de
kafasının içindeki resimleri. Taş elindeyken konuşmak ihtiyacı hissedenlerin
sezgileri kuvvetlidir, konuşmak istemeyenlerin de kafasındaki resimleri. Şimdi
sezgilerinize ve resimlerinize güvenerek kapatın gözlerinizi.” Müziğin sesini
biraz açtı Aynur Hanım. “Beyaz bir ışık var göz kapaklarınızın arkasında, onu
takip edin.” dedi, ettik. “Sizi nereye götürüyorsa oraya gidin, sorgulamayın.”
Sakince kapattım gözlerimi. Uyumasam da olur ama uyusam iyi olur gibi bir
dinginlikle. Beyaz ışığı ben hayal ettim tabii, kendiliğinden geleceği yok. Futbol
topu büyüklüğünde bir şey olsun istedim. Etrafındaki ışık da alev alev olsun,
yanıyor gibi. Elime alıp var gücümle tekmeleyeyim onu ve nereye giderse peşinden
gideyim. Ama olmadı. Aklıma küçükken yaptığımız mahalle maçları filan geldi.
Bahçeye kaçan toplar, kesilen toplar, kesilmese de bahçede köpek var diye
giremediğimiz bahçelerde kalan toplar, mahalleli komünüyle alınan Mikasa
toplar… ve ille de haylazlıklar. Belki de ben hayal ettiğim topu var gücümle
tekmeledim, şuuraltımda da o ışıklı top beni çocukluğuma götürdü, bu da mümkün,
bilemem. Ama ben hala Aynur Hanım’ın sesini duyabildiğimden pek ihtimal
vermedim buna. “Gördüğünüz ışıktan hiç ayrılmadan istediğiniz zaman
uyanabilirsiniz.” dedi Aynur Hanım. Zihnimdeki mahalle maçından ilk oyuncu
değişikliğiyle çıktım; açtım gözlerimi. Etrafıma şöyle bir bakındım. Aynur
Hanım, uyuyan bi kadının başucunda, kadının orasına burasına hacı yağı gibi
kokan bir şeyler sürüyor. Kadına o hacı yağını sürmeyi gerektirecek ne oldu
bilmem ama kadın şimdi sakin, rahatlamış görünüyor. Birkaç kişi yine fırsatı
değerlendirip uyumuşlar. Ama çoğunluğun gözleri fal taşı gibi, belli, enerji
namına yine tık yok.
Kalktım
oturduğum yerden, kendime bir bardak çay doldurup dışarı çıktım. Peşim sıra
geldi bütün uyanıklar, bütün uyuyanların üstünden atlayarak. Bir sigara yakıp
görkeminden sual olunmaz çınara diktim gözlerimi. Kaç yılda büyüdün ki sen
böyle be ağaç? Kaç kişinin çocukluğunu gördün sen? Kaç savaş, kaç kral, kaç
doğal afet..? Aynur Hanım’ın sesini
duydum içeriden. Günün son meditasyonuymuş bu, gelmek istersek, güzel bir yere
gidiyorlarmış, yemek yemeye. Benimle beraber dışarı çıkan ve bir köşede
sigarasını içen, bir arkadaş benim de yemeğe gidip gitmeyeceğimi sordu. “Hamama
gidecem ben.” dedim, “Dağ bayır gezmeye gerek yok ilk günden, etrafta bir sürü
lokanta var zaten.” Kısa bir süre düşünüp içeri doğru baktıktan sonra, “Ben de
gitmem herhalde.” dedi. “Her halde saçma zaten, gitme.” dedim gülümseyerek, “ne
gerek var?” O gülümsemedi. ‘her halde’nin üstüne basarak kurmuştum oysa cümleyi,
yaptığım kelime oyunu anlaşılsın diye ama anlamadı cancağızım. İyi, gitme,
banane o zaman!
Bir
bir dışarı çıkmaya başladı içeridekiler karınca topluluğu gibi. Birbirlerine
hissettiklerini ya da hissedemediklerini anlatıyorlar heyecanla. Yemeğe gidecek
olanlar telaşla otele gitmek üzere merdivenlerden iniyorlar üçer beşer. Bir
minibüs kiralamışlar, otelin çıkışında bekliyormuş onları. Plakası da bilmem ne
bilmem neymiş. Acele etsinlermiş, çok acıkmışlarmış. Sanırsın akşama kadar bi
ben maruz kaldım meditasyonlara; bendeki dinginlik hiç kimse de yok, herkes vur
patlasın çal oynasın. Bırak enerjiyi kontrol etmeyi, saldım çayıra mevlam
kayıra bunlardaki voltaj. On dakikada dağıldı kalabalık. Ben biraz daha çınarın
heybetini seyredip kendimce notlarımı aldıktan sonra ağır aksak adımlarla
otelin yolunu tuttum. Havluydu, şorttu, şuydu buydu alıp hamama gidecem, plan
bu.
***
Elimde
banyo havlusu ve altımda şortla dikildim hamamın kapısına. Kapıdaki turnikeyi
zorladım, açılmadı. Bi daha zorladım, yine açılmadı. “Buyurun, ben yardımcı
olayım?” dedi, turnikenin yanındaki kulübede duran biri. “Takıldı mı ne,
açılmadı bu?” dedim turnikeyi göstererek.
“Buraya
ödeme yapıyorsunuz, ben açıyorum turnikeyi.”
“Otel
misafirlerine ücretsiz değil mi?”
“
Otelde kalıyorsanız otelden bi kağıt almanız lazım, onu alıp bana
vereceksiniz.”
“Ne
kağıdı kardeşim,” diye çıkıştım, elimde banyo havlusu ve altımda şortla. “oldu
olacak bi de muhtardan ikametgah alalım, tam olsun!”
“Beyefendi,”
dedi, sakin bir halde, bendeki asabiyete aldırmadan, “ben bilemem ki sizin
otelde kaldığınızı.”
“Bu
vaziyette dolmuşla gelmedim ya, otelde kalıyorum işte.” dedim, elimde banyo
havlusu ve altımda şortla.
“Recepsiondan
alabilirsiniz kağıdı.” dedi, hiç tartışmak istemeyen bir ruh haliyle.
Döndüm
tekrar otele gittim, elimde banyo havlusu ve altımda şort ile elinde banyo
havlusu ve altında şort olmayan insanların arasından. Receptionist Recep’e
anlattım derdimi. Recep, derdimi anlatırken derdimin yarısında arkasına dönüp
benim odanın anahtarlarını astıkları yerden kartvizit gibi bi şey uzattı bana.
Kulübedeki adamın kağıt dediği böyle kartvizit gibi bir kartmış. Üstünde adım
ve otelin adı yazılı. Evirdim çevirdim elimde, “Bu mu?” dedim, “Bu.” dedi Recep
de. “Ben de kağıt deyince… ne bileyim… önemli evrak gibi istiyor bi de adam
bunu..” diye yakındım güya kulübedeki adamdan ama Recep de kulübedeki adamdan
yana, “Bu olmadan giremezsiniz.” dedi bana, sanki diğer galaksilerin anahtarını
veriyormuşçasına. Elimde banyo havlusu ve altımda şort varken kendimi haksız
hissettim. Bu vaziyette kapılacağın her türlü his saçma olur zaten. İnsanlar bu
yüzden giyiniyorlar belki de; haklı çıkabilmek için.
Gerekli
kağıtları gerekli mercilere verdikten sonra giriş yaptım hamama. Sırasıyla
Kurşunlu Banyo, Sultan Hamamı, Valide Hamamı ve Sıra Banyolar var. Ben Kurşunlu
Banyo’ya girdim, niye bilmem, nazar değmesin diye herhalde.
Bu
İmparator Justinyen, ağzının tadını biliyormuş. 16 yüzyıl önce böyle bir banyo
yaptırmak için neyin eksikliğini hissetmiş olmalı ki? Tamamen keyiften. Bizans
döneminin böylesi mimari yapılarla çevrelendiğini görünce insan, Fatih Sultan
Mehmed’e hak vermeden edemiyor; İstanbul, sadece bu yapılar için bile
fethedilebilir. Eline sağlık İmparator Justinyen, güzel olmuş buralar. Fakat,
tabii ki hangi acılar üzerine kurulduysa bu banyo, zaman içersinde savaşlar ve
afetler yüzünden tabiat ana yerin dibine
gömmüş bu Kurşunlu Banyo’yu. Ta ki 1900 yılında Abdulhamit’in emriyle
çıkarılana dek. Üç yıl sürmüş tamiratı. Justinyen bu banyoya ne isim verdi
bilmem ama hamamın üstü kurşunla kaplı olduğu için bizimkiler Kurşunlu Banyo
diye isimlendirmişler. Ben olsam, fethin de şımarıklığıyla, “Justinyen’den
Arak” derdim. Ama tabii, Kurşunlu Banyo diye hitap etmek de güzel.
İçerisinde
bir tane kapalı havuzu, saunaları ve duş alma yerleri var. Soyunma odası diye
yaptıkları küçük bölmelerden birine elimdeki havluyu bırakıp havuzun olduğu alana
gittim. Derin değil, hatta bel hizası, o kadar. Justinyen yüzme bilmiyordu
herhalde, adam boğulmasın diye bu kadar bi şey yapmışlar. İyi ki balıklama
filan atlamadım. İçeride Osmanlı torunları, o kadarcık havuz da bile, deve
güreşi yapıyorlar. Suyun içine girince başka yapılacak hiçbir şey akıllarına
gelmiyor. Keşke bunlar, balıklama atlasalardı havuza. Develerin olduğu yerden
açılıp kenarlarda kulaç attım biraz. Daldım çıktım. Su çok sıcak olduğundan
insan kendini kaynayan bir çorba kazanının içinde hissediyor. Ya da sadece ben
öyle hissettim. Diğerleri hissetmemiş olmalı ki güreşiyor. Bi müddet suyun
içinde kalıp iyice gevşedikten sonra çıktım havuzdan. Saunaya ve banyolara
girdim, pürü pak olarak çıktım Kurşunlu Banyodan. Kurulanıp otele geri döndüm.
Bu banyonun kurşunlusu da duşakabini de acıktırıyor insanı. Giyinip tekrar
çıktım otelden civardaki lokantalarda bir şeyler yemek için.
***
Çok
da farklı bir menüye sahip değil lokantalar: Pideler, kebaplar, çorbalar ve
sıcak soğuk içecekler. Kıymalı pide söylesem, ya et taze değilse? Yumurtalı
pide söylerim. Ya az yumurta kırıp getirirlerse? Peynirli pidenin içinde de
peynir yoktur zaten. Kaşarlı pide? Kaşarlı pideye kaşar koyanı dövüyor sanki
esnaf odası, onun içi komple boştur. Sadece ayran garanti görünüyor burada.
Kıymalı söylerim, en azından kıymayı az koyacaklarından, taze olmasa da sorun
olmaz. Masanın köşesine bıraktım menüyü.
Bir sigara yaktım. Üstün körü kendimi kokladım, burnuma Aynur Hanım’ın sıktığı
spreyin kokusu gelince. Ne hamam ne de sonrası alınan duş kokunun çıkmasını
sağlamamış; hala ‘iletişim eksikliğime çare olacak’ koku sızlatıyor burun
çeperlerimi. Huzursuzluğum bu yüzden demek ki. Altımdaki sandalyeye böylesi
iğreti oturuşum bu yüzden. Yaslandım geriye, rahatlamaya çalışarak biraz.
Unutulmuyor bu koku denen bok. Bir insanı başka bir insana unutturmayan tek şey
koku. Ne verdiği acılar ne de hasreti, kokusu kadar sarsmıyor bir bünyeyi.
Ankara’nın o anlamsız Kızılay’ındaki yönünü kaybetmiş gibi koşturan insan
kalabalığında eski eşimin kokusunu yanından geçen bir kadından kokladığımda
bütün reflekslerimin ve hücrelerimin aniden duruşundan biliyorum. Kalakalmamdan
öylece. Bir yerlere tutunma ihtiyacı hissetmemden. Onca insan selinin arasından
geçe geçe benim yanımdan mı geçtin be kadın, diye söylenmemden biliyorum. Güzel
kokular hep hüzünlü anıları hatırlatıyor, şaşırıyorum. Bu yaşa geldim, daha
güzel bir anıyı hatırlattığına şahit olmadım. Hep gidenleri, ölenleri, çocukluk gibi geçenleri,
ilk gençlikleri, nevresim takımlarını, tülbentleri, herkesin bir arada olduğu
ama herkesin zamanla birer birer eksildiği o kalabalık bayram sofralarını, içi
yaşanmışlıklarla dolu o eski sandıkları, aşkları ya da platonik aşkları… ‘Çok
fazla mı platonik aşkı vardı Platon’un?’ diye düşündüm birden, kokunun etkisi
bana o lanet olası ayrılığı hatırlatınca kafamdaki cam kırıklarından kurtulmak
için. Asıl adının Aristokles olduğunu bildiğim Eflatun’un, geniş omuzları
yüzünden, Yunanca geniş anlamına gelen Platon adıyla anılmasının belki de
piramitler gibi yalan olabilme ihtimalini düşündüm. Omuzları değil, belki gönlü
geniş diye Platon dediler ona. Yunan mitolojisinde omuzları geniş olmayan adam
mı var? Hepsi babayiğit, hepsi de bi şeyin tanrısı ya da bir tanrının oğlu.
Herkesin omzunun geniş olduğu bir yerde senin geniş omuzlarından dolayı bir
lakapla anılman çok mantıklı değil. Gönlün genişti senin, kesinlikle gönlünde
barındırdığın birkaç platonik aşktan sebep sana Platon dediler. Dört ana
erdemden değil, sen bana platonik aşklarından bahset Platon! Ki senin tüm
erdemlerinin dönüp dolaşıp çıktığı yer sevgi idi. Bir nedeni olmalı, bu, yolu
sevgiye çıkan erdem araştırmalarının.
“Karar
verdiniz mi?” dedi garson, ben bu hallerde düşlerden düşüncelere geçerken.
“Verdim.
Omuzları geniş olduğundan değil, gönlü geniş olduğundan Platon diyorlar
Eflatun’a.” diyecek oldum, vazgeçtim, “Bi kıymalı pide bi de ayran.” dedim.
“Kıymalı
kalmadı abi.”
“Yumurtalı
pide olsun o zaman.”
“Yumurtadaaaa…
kalmadı sanırım abi, yine bi sorayım istersen içeri, emin değilim ama?”
“Var
olduğundan emin olduğun ne var kardeş?”
“Peynirli
var, kaşarlı var abi.”
“Ayranın
varlığından da eminsen peynirli pide getir o zaman.” dedim iyice sıkılarak
olmayanları tercih etmekten.
Ticaretin,
insanlardan para alabilmek için sağlam bahaneler üretme sanatı olduğunu
düşünmüşümdür hep. Sadece arz-talep doğrusunda ilerlediği yavan gelir bana. Bu
yüzden ‘pide’, arz-talep doğrusunda ise ‘pide çeşitleri’ o yavan doğrultuda
olmamalıdır. Pideye çeşit katmak, hayal gücüyle oluşa gelir; bir yumurtayı pide
denen ekmeğin içinde hayal etmekle başlar her şey ve talep edenin fikri
etkilenmek istenir. Karnı acıkanın da menüden seçim yapması bu yüzden,
etkilendiğinden. Yoksa her şey yavan olsa, ticaret bir sanat gibi düşünülmese
mesela, içinde herhangi bir şey olmayan bir pide de amaca hizmet edebilir,
arz-talebi karşılayabilir, acıkanı doyurabilir. Amaç, tüketiciden biraz daha
fazla para alabilmek ve etrafındaki diğer lokantalardan daha fazla kazanabilmek
olduğundandır kıymalı, yumurtalı, peynirli ve kaşarlı. Şu an içinde oturduğum
işletme bunun farkında değil. Pide çeşitlerini bir sanata hizmet gibi değil de
gereklilikten yapıyor. Onu da eksik yapıyor.
Ben
bu düşüncelerle nereye böyle, diye okumuştum bir kitapta. Allah kahretsin ki
her şeyi en ince ayrıntısına kadar düşünebiliyorum. Biraz araştırınca kitaplar
buna, Obsesif kompulsif bozukluk diyor. Kardeşimse “otu boku takma oğlum
kafana” diyor. Kardeşim daha samimi. Kitaplar bir kaç satır sonra doktora
görünmemi tavsiye ediyor, samimi değil yani, başından savıyor. Olduyu, olmuşu,
olması muhtemeli, olmasa noluru, olsa da oluru, olmasa da oluru… her şeyi
düşünmekle geçiyor ömrüm ama nedense vardığım sonuçlar hep, kıymalı pide arzularken
peynirli pideye fit olmak. Belki de hiç düşünmemeliyim. Tam olacakmış gibi olup
da olmayanlar belki de tam bu yüzden oluyor. Benim gönlümle değil de bana inat
sanki dönüyor bu dünya. Ya da Birhan Keskin’in dediği gibi: Haricimde dönüyor,
dönüyorsa bu dünya.
Mecburiyetten
sipariş ettiğim peynirli pideyi yedikten sonra ikram edilen çayla bir sigara
daha içip çıktım lokantadan. Otele dönüp odamın balkonundan ormanı seyrettim
biraz. Üzerinden buharlar çıkan havuzlara, akıntılara, kaynaklara uzun uzun
bakıp “Ne güzel lan bunlar.” dedim. Günümüzün eblehliğiyle başımı telefonun
ekranına gömüp sosyal medya hesaplarımda gevezelik ettim biraz. En beğendiğim
yerde olduğum halde başkalarının bulunduğu yerleri beğendim. Gün içi aldığım
notları toparladım. Kardeşime ve kuzenime olanı biteni anlattım. Seminere
katılanların topluca gittikleri yerden döndüklerini gördüm. İclal de aralarında
mı ki? diye baktım, göremedim. Onun yerine bana, sebepsiz günaydın diyen
kadının aşağıdan el salladığını gördüm. Ben de ona el sallarken, “Deli mi ne bu
da arkadaş, tuhaf kadın.” dedim. Mışıl bir uykuya yatarcasına koydum kafamı
yastığa. Tam da bir yastıkta kocayacakken şu başımıza gelenlere bak, diye
uyumak yerine düşüncelere dalmak üzereyken Attila İlhan şiirinden aldığım
güçle, “Aysel git başımdan, uğraştırma beni şimdi kendinle” diyerek, dağıttım
kafamda birikmesi muhtemel cam kırıklarını. Uyudum. Farkında olmadan. Bir
farklılığım olmadan, tüm, uykuyla bütün sorunlarının çözüleceğine inanan insanlar
gibi.
2. Gün
Suyundan
havasına kadar tiksindiğim Ankara’nın dışında olmaktan bir kez daha mutlu
olarak uyandım sabah erken saatlerde. Otelin çeşmelerinden akan suların da
kaynak sularından geldiğini söylemişti seminere katılan bir arkadaş bir önceki
gün. Bu yüzden sabah sabah havuz başındaki kulübeye giriş kağıdıydı boktu
püsürdü götürmeye çalışmaktansa bol mineralli duşakabine girip, telefondaki
mp3’ten de Schubert’in Ave Maria’sını dinleyerek duş aldım. Ne güzel zamanın
kontrolünün senin elinde olması. Uzun uzun duş alabilmek. Sabah sekizde iş başı
telaşından uzakta kuş seslerinin Ave Maria operasına karışması. İliklerine kadar
şifalı sularla yıkanman, arınman… ne güzel.
Kahvaltı
salonuna girerken gözlerim, sebepsiz günaydın diyen kadını aradı. Yoktu. Ya
erkenden geldi yedi, gitti ya henüz gelmedi ya da akşam herhangi bir şeye
gülerken veya herhangi bir şey hakkında hiç susmadan konuşurken veya da
herhangi birine sırf herhangi birine benziyor diye usulca sokulup iyi akşamlar
filan derken öldü. Benim temennim, seri bir katile usulca sokulup iyi akşamlar
dilemiş olması.
Bir
tabak alıp birkaç çeşit peynir koydum, başka bir tabak alıp birkaç tane yumurta,
bal, domates falan filanla doldurdum içini. Çaya ve ağaçlara en yakın masaya
oturdum. Aldığım duşun ve dinlediğim müziğin dinginliyle huşu içinde yaptım
kahvaltımı. Enerji seminerine geldim ama ben sadece güzel bir kahvaltıyla da
enerji dolu hissedebiliyorum kendimi. O kadar meditasyona, uyuyup uyanmaya
filan gerek yok gibi. Bana üç öğün kahvaltı versinler sonra da ben herkese
bunun mutlulukla ne kadar ilgisi olduğunu anlatayım. Üşenmem hiç. Cemal Süreya
bunun şiirini yazmış, ben üşenir miyim hiç. Eski karım… (artık eskiyen
manasında değil ama, eskimesin, kıyamam, eski zamanlarda beni seven kadın)
pazar günleri telaşsız, geç saatlerde yaptığımız kahvaltılarda eksik etmezdi
yumurtayı. Tek uğraşı, göz göz kalmasıydı yumurta sarılarının tavanın içinde.
Ben öyle seviyorum diye bu uğraşı. Ekmeği rahat banayım diye, eline sağlık
diyeyim diye. Pazar sabahı erken kalkıp yumurtaları göz göz pişirmek telaşı da
sevdaya dahil olsun diye. İştahsız bir çocuk gibi önümdeki haşlanmış yumurta
sarılarıyla oynarken gülümsediğimi hissettim. Eski zamanların sahanda yumurta
kıvamındaki ayrıntılar gülümsetiyor insanı. “Sizi terk eden insanları anarken
yaptığınız kahvaltıları düşünün. Kahvaltılar hep keyiflidir. Kahvaltılar hep
sevdaya dahildir.” diye yazdım notlarımın arasına. Bir çay daha doldurdum.
Ardından bir kahve. Sonra yine çay. Kahve. Ve yine çay. Her bir fincana bir
sigara ekledim. İki kere daha geçti aklımdan, sen benim eski değil, eskimeyen
karımsın, dediğim karım. Bu kadar çok insan olmasa etrafta ağlardım. Bu kadar
çok insanın arasından geçip seminerin yapılacağı konağa gittim ben de. Yolda
giderken de ağlamadım. Gülümsedim. Diğer öğünleri kaçırsam da olur artık, dedim
gülümserken, kahvaltılara yetişsem yeter, çünkü kahvaltılar sevdaya dahil,
diğer öğünler zaruret.
Saat
onda başlayacaktı ikinci günün semineri. Ben konağa geldiğimde saat ona bir
vardı ama birkaç kişi dışında hala ortada kimse yoktu. “Günaydın” dedi,
arkadaşlar, “Size de” dedim ben de. İçeri girdim. Masadaki atıştırmalıklara
yöneldim, beklerken öylesine atıştırayım diye. Bademler, üzümler, kuru
pastalar, salatalıklar, meyveler, sular, seller, çaylar, çorbalar, kahveler…
her şey var yine. Ama sadece incir yok, incir yerine hurma koymuşlar. O da
olur. Yerim ben. Birkaç tane alıp bir peçeteye koydum. Bir kağıt bardağa da
kahve doldurup tekrar çıktım dışarı. Boş olan bir masaya oturdum. Tam sigaramı
yakacakken bir ses, “Dün akşam niye gelmedin, çok eğlendik.” dedi arkamdan
herhangi bir seri katile sırf herhangi birine benziyor diye usulca sokulup
merhaba demediği için hala hayatta olan kadın. “Yol yorgunuydum, bu akşam eşlik
ederim.” dedim. Birçok boş sandalye olmasına rağmen,” Ay şuraya oturayım
bari..” diyerek benim masama oturdu. Yavaş yavaş toplanan katılımcılarla
merhabalaştı, sebepsiz yere güldü, saçma sapan sorular sordu yine
etrafındakilere. Bana dönüp kahvaltıdan bahsetti sonra. Yiyecek bir şey
bulamamış, peynir filan da yemek istememiş, rahmetli annesi kahvaltıda pırasa
yemeği bile yermiş, o da ondan alışmış da bi pırasa yemeği olsaymış, canı
çekmişmişmiş… Aynur Hanım’a göre var olan iletişim sorunum, sanırım burada, bu
kadını tanıdığım anda oluştu. Yoksa benim iletişimle ilgili bir sorunum yoktu.
Olamazdı da. Bu kadar çok ve saçma konuşan insanlarla tanıştıkça oluşa gelir
bir insanda iletişim problemi; sırf bu tiplerle iletişime geçmeyeyim diye. Ben
Ankara’daki arkadaşlarımdan memnunum oysa ki; çok konuşan saçma sapan konuşmaz,
saçma sapan konuşan çok konuşmaz, dengelidirler. Ama bu kadın… hiçbir şey
söylemedim, iç sesimin dışarı çıkmamasına özen göstererek kendi düşüncelerimle
muhatap oldum. Böyle daha iyi. Aşağıdaki dükkanlara göz gezdirdim. Bir
kuaförden gelen fön makinesinin sesine odaklandım. Cebimden telefonu çıkarıp
notlarımın arasına, “Fönün sesi uzaktan kulağa hoş gelir.” diye yazdım. Sonuna
da gülücük işareti koydum. Hala etraftaki insanlarla konuşacak bir şeyler
bularak konuşan kadına baktım göz ucumla. İçimdeki sese mukayyet olarak, “Senin
de bana verebileceğin tek ilham, aha bu fönlü laf işte.” dedim.
Saat
on buçuğa geldiğinde bütün katılımcıların toplanmış olduğunu söyledi Aynur
Hanım. Saat onda başlaması gereken ikinci gün semineri, katılımcıların hepsinin
Türk olmasından dolayı, saat on buçukta ‘gecikmesiz’ başladı. Almanların
ataları ne güzel söylemiş: “Biz, saat on ikiyi otuz beş geçerken on iki buçuk
demeyiz.” Bizim atalarımız da hala, “Aman canım, geç olsun da güç olmasın.”
Kabullenişiyle her yere, her şeye vaktinden sonra ulaşıyor. Ya sabır.
Aynur
Hanım elindeki taşı hatırlattı. Bir önceki günden aşina olduğum için kendisine,
çok fazla takılmadım taşa bu sefer. Daha çok, taş elden ele gezerken herkesin
de konuşmaya hevesli olduğuna takıldım bu sefer. Bir önceki gün ağzını bıçak
açmayanları bugün susturmak mümkün değil. Hatta öyle ki; konuşması biten kişi
taşı diğerine verdikten hemen sonra tekrar almak istiyor, unuttuğu birkaç
hadiseyi daha anlatabilmek için. İyi ama. Konuşsunlar. Daha farklı enerjiyle
doluyor oda herkes konuşunca. Herkes ne hissettiğini söylediği sürece değişiyor
dünya. Susmasınlar.
Taşı
eline alıp da susmak istemeyen herkesi dinledim. Analiz ettim söylediklerini.
Herkesin ortak paydasını bulup oluşan ya da oluşmakta olan bir sorunu bulmak istedim.
Kendi derdimden bihaber olduğum için, bulduğum sorunu kendime yakıştıracağım ki
çare arayışlarına gireyim. Doğal olan, herkesin geceyi çok güzel uyuyarak
geçirmesi. Doğal olmayansa herkesin buna şaşırması. Ortak nokta bu: Herkes gece,
deliksiz uyuduğuna şaşırıyor. Uyku problemleri var demek ki hepsinin de. Bunun
için buralara kadar gelmişler. Ama bunun yapılan meditasyonlarla bi alakası
olmamalı; her yerden şifalı su şırıltıları gelirken, bu sulardan gece gündüz
buharlar yükselirken, böcek demeye dilimin varmadığı orman sevimlileri geceleri
bir ninni edasıyla öterken uyuyamamak mümkün değil ki. Hiç mi uyumuyorlar
bunlar acaba? Yazık. Elden ele gezerken ısınan taş yine bana geldiğinde,
birbirlerinden etkilenerek sürekli çok güzel bir uykudan bahsedenlere ben de,
“Benim uykuyla bir problemim yoktu zaten.” dedim. “Düğün salonunda bile
uyuyabilirim. Askerde hatta, terhis olacak bir arkadaşı halayla türküyle yolcu
ederlerken uyuya kalmışlığım var bi köşede. O derece yani.” Güldüler. Bu kadar
uyuyamayan bir araya gelmişken benim bu halime gülmekte haklılar. İyi ki
dövmediler. “Peki, seni etkileyen bir şey oldu mu dün gece?” dedi Aynur Hanım,
“Bir farkındalık yaşadın mı?” Ankara’dayken aklımdan çıkmayan ve aklımdan
çıkmadıkça da beni sinirlendiren ayrılığımı, boşanma işlemlerini, adliye
koridorlarındaki halimi, eve giren hırsızı ve tüm emeklerin yer ile yeksan
oluşunu düşünmekten vazgeçemediğim halde burada, düşüncelerimi –en azından-
ertelemeye başladığımı fark ettim. “Gece bir şeyler olduğunu zannetmiyorum da…”
dedim Aynur Hanım’a, “sabah uyandığımdan beri daha iyimserim. Bu güzel bi şey.”
Teşekkür
etti Aynur Hanım, eklemek istediğim bir şey yoksa taşı yanımdaki arkadaşa
vermemi rica etti. Verdim. O da güzel uyumuş, bol bol onu anlattı. Sonra o da
taşı yanındakine verdi. Ama Aynur Hanım ona teşekkür etmedi. Yanındaki de
anlattı uykuyla, uyuyamamakla ilgili dertlerini ve sanıyormuş burada bu derdi
son bulacakmış. Diğerleri de benzer uykulu şeyler anlattılar. Dinlemedim çok
fazla onları. Semineri yaptığımız odanın kapısını ve perdesini henüz
kapatmadıklarından dışarıdaki dev çınar ağacını görebiliyordum, onu seyrettim
ben. Ardındaki konağı, ormanı, ilçeyi, şehri ve hatta ülkeyi hışır hışır
koruyuşuna hayran kaldım yine. Ankara’da hayvanat bahçesine tıkılarak müebbet
hapis cezası verilen sincapları salıverip bu çınar ağacıyla tanıştırmak
istedim. Dallarına gelen baharın tadını çıkarsınlar istedim. Hemen arkamda
ketılda kaynayan suyun damlalar halinde süzülüşünü seyrettim sonra biraz. Çıkan
buharın tavana kadar ulaşıp da bir bulut kütlesi gibi odayı sarışını hayal
ettim. Yanımdaki arkadaşın kolundaki Fenerbahçe futbol takımının dövmesini
gördüm. “Bu kadar da sevilir mi arkadaş bir futbol takımı?” dedim şaşkınlıkla
fısıldayarak. “Fenerbahçe genç takımındayım ben abi.” dedi. “E ileride
Galatasaray’a satılırsan ne olacak?” dedim, güldü. İclal’in eline kadar
ulaştığını gördüm daha sonra taşın. Ne diyecek acaba, diye diktim kulakları ona
doğru. Geceyi nasıl geçirmiş acaba? Hiçbir şey söylemeden taşı Aynur Hanım’a
uzattı. Herkes konuştu, bir tek o konuşmadı. Üstü açık mı yattı ki sabaha
kadar? Korkulu rüyalar mı gördü de anlatmak istemedi? Uyumadı mı ki yoksa
sabaha kadar? Kimi düşündü ki? O iki dünya güzeli göz, hangi yüz uğruna
kapanmadı ki tüm gece?
Kısa
bir ara vereceğini söyledi Aynur Hanım İclal’den taşı aldığında. Kalkmadım ben
yerimden. Birkaç kişi sigara için çıktı dışarı ama onlar da hemen döndü.
Fenerbahçe genç takımında oynayan arkadaş bana hangi takımı tuttuğumu sordu.
“Takım tutmuyorum ben,” dedim, “ama Beşiktaş gol atsın istiyorum hep. Beşiktaş
gol atsın, çArşı sevinsin istiyorum.” Yine güldü. Güleç yüzlü, Fenerbahçeli bir
çocuk. Renkli çocuk. Beşiktaş gol atınca o da sevinsin.
Seminer
görevlileri herkesin geldiğinden emin olduktan sonra odanın kapısını ve
perdeleri kapattılar. İkinci günün ilk meditasyonu başlamak üzereydi. Perde,
tamamen kapanırken son bir kez daha baktım ulu ağaca. Tatlı rüyalar, der gibi
salladı sanki bana yapraklarını. Tamam, büyük büyük camiler yine yapılsın,
görkemli kiliseler filan hizmete açılıp oldukları yerlerde yine kalsınlar ama
bu ulu çınar ağaçlarına da hakları verilsin. Adres tarif ederken mesela,
“köşedeki caminin solundan dön” diyecek kadar çok camiye ihtiyacımız olmasın.
Daha çok, “şu heybetli ağacın arkasındaki sokaktan dön” denecek kadar çok
ağacımız olsun. Camilerin verdiği huzuru sadece Müslümanlar hisseder,
kiliselerin verdiği huzuru sadece Hıristiyanların hissettiği gibi. Ama görkemli
bir ağacın gölgesi her dinden insanı serinletir. Her dinden insanı aynı
ferahlıkta bir araya getirir. Suyu paylaştırır, çay ikram ettirir. Hacı Mehmet
Efendiyle Yorgo Efendi, sadece bir ağacın altında tavla oynayabilir.
“Hayatınızda
meleklere yer açın.” dedi Aynur Hanım, müziğin sesini tam kıvamına getirmeye çalışırken.
Oturduğum sandalyeden indim, yere uzandım. Hayatımda meleklere yer açmak
çabasında olmak istediğimden değil, bir de böyle deneyeyim diye. Yan yana denk
gelmiştik bu sefer, bana ilk gün sebepsiz yere günaydın diyen kadınla.
Fısıldayarak, “Battaniye vereyim mi?” dedi, altındaki üç tane battaniyeyi
göstererek. “Verme.” dedim, gözlerimi tavana dikip Aynur Hanım’a odaklanarak.
“Ay sen ömürsün yaaa..” dedi fısıltıyla gülerek. Pek önemsemedim, müziğin
akışına ve Aynur Hanım’ın sözlerine bıraktım kendimi: “Melekler hayatımızın her
alanındalar. İlişkilerimizde, iş ile ilgili konularda, yalnız yürüdüğümüz
yollarda, kurduğumuz hayallerde… kısaca her yerdeler. Hatta hayallerimizin ne
olduğunu keşfetmek için bile bize yardımcı olmaya hazırlar. Tek yapmamız
gereken, onlara bize yardım etmesi için izin vermek.” İnce bir keman sesiyle
beraber, Aynur Hanım’ın sesi sanki bir maddeye dönüştü ve havada süzüle süzüle
bana ulaşıyor gibiydi. Ellerimi başımın altına koydum. Böyle daha iyi. “Ben
onlara bir şans verdim;” diye devam etti Aynur Hanım, “meleklerime bana yardım
etmelerini söyledim ve onlarla kol kola ilerlediğimde bana neler olabileceğini,
gücümün nelere yeteceğini gördüm. Hayatımda gözle görülür değişiklikler fark
ettim. Küçük ama etkili mucizelere şahit oldum. Onlara öyle alıştım ki artık
herkesin olması imkansız dediklere şeylere gülümsüyorum sadece.”
Başmeleklerden
bahsetti sonra. “Chamuel beni hiç yalnız bırakmadı.” dedi, “siz de ondan bir
şeyler isteyebilirsiniz.” Chamuel’e melek de dese Aynur Hanım, bana daha çok
çatık kaşlı, dediğim dedik, huysuz bir ihtiyar gibi geldi Chamuel. Bu yüzden
benim de ona Kamil diyesim geldi; daha sevimli oldu bu isimle anınca onu, daha
bir iyilik sever, daha bir insan canlısı, daha bir Hulisi Kentmen.
Müziğin
ve Aynur Hanım’ın sesi birlikte kapattılar sanki göz kapaklarımı. Uyudum desem,
duyuyorum daha sesleri ama sesler de yorgan gibi; üzerime örtülüyor. Küçücük
bir aralıktan bile bakmak istemiyorum dünyaya, kapalı kalsın gözlerim ama hayat
devam etsin istiyorum. Bütün vücudum, yattığım yere eriyerek akıyor sanki.
Ellerimdeki o keyifli uyuşukluk bütün hücrelerime yayılarak söndürüyor sanki
beni. İçimde bir yerlere gitme telaşı ama kalkacak halim yok.
Cibinlik gibi tüller sarmış her yanımı. Katı, karmaşık beyaz kumaş kalabalığının ortasında gibiyim. Daha sonra yavaş yavaş yumuşuyor etrafımdaki perdemsi yoğunluk. Sisli bir hal alıyor ortalık ama hala görebildiğim hiçbir şey net değil. “Şu duman kalksa, şu çarşaf gibi şeylerden bir kurtulsam…” demeye kalmadı iyiden iyiye dağılmaya başladı sis de. Ama hala ortada gezinen flu bir gıcıklık var. Elimi savuruyorum sağa sola dağıtmak için, geçmiyor, üflesem diyorum, saçmalık, öyle bir şey. Kendi kendine dağılmasını bekliyorum. Çok geçmeden biraz daha beliriyor renkler. O anlamsız ve nemli beyaz kendi kendine yok olacak sanki. Patika gibi bir yol görüyorum. Karayolları tarafından yapılmış gibi değil de, insanlar ve araçlar hep oradan geçtiğinden kendi kendine oluşmuş bir köy yolu gibi. Tekerleklerin geçtiği yollar bitkisiz, kel, ortası nemli çimenlik. Kıvrıla kıvrıla uzuyor bir bilinmeyene. Ufukta bir şeyler var ama… şu sis bi dağılsa… meraklı ve tedirgin, ufuktan gözümü ayırmadan yavaş yavaş yürüyorum yoldan. Birden yanı başımdaki sisler dağılıp ufukta yoğunlaşıyor. Ufuk ve patika yolun ilerideki kısmı artık hiç görünmüyor. Sisin dağıldığı yere doğru dönüyorum ufku görmekten iyice umudu kesince. Türbe gibi bir mezara bakıyorum. Etrafı işlemeli demirlerle çevrilmiş, mezar taşı olmayan, dört bacaklı bir kubbenin altına konuşlandırılmış bir mezara. Büyük bir viyadüğün altına yapılmış gibi sanki. Daha doğrusu o mezar hep oradaymış da viyadük onun üstüne yapılmış gibi kıdemi var türbemsi şeyin. Mezarın başında, üzerinde dizlerine kadar uzanan siyah bir palto giymiş, ellerini de cebine sokmuş bekleyen biri var. Biraz daha ilerliyorum kim olduğunu görebilmek için. Sisler biraz daha dağılıyor kim olduğunu görebilmem için. Kendime benzetiyorum önce. Daha dikkatli bakıyorum ama sis henüz tam dağılmış değil. Biraz daha ilerliyorum ve bir aynaya bakar gibi mezarın başında ellerim, dizlerime kadar inen paltomun cebinde mezarı seyredenken görüyorum kendimi. Bu baktığımızın kimin mezarı olduğunu merak ediyorum. Göz göze gelmek istiyorum kendimle, olmuyor. Mezardan başını hiç kaldırmayan kendimle yüz yüze gelemiyorum bir türlü. Etrafıma bakınıyorum, mezarın kime ait olduğuna dair bir ipucu arıyorum ama… yok. Sahipsiz gibi mezar. Biraz daha bakınırken sağa sola mezarın birden sislerle kapandığını fark ediyorum. Yavaş adımlarla ve sanki bir duvara tutunur gibi etrafımdaki sislere tutunarak ilerliyorum. Ortalığı yine bembeyaz bir yoğunluk kaplıyor ve tamamen kayboluyor gözlerimin önünden mezar. Başka bir tarafta sislerin seyreldiğini görüyorum, hindibağ otuna üflediğinde dağılan pamukçuklar gibi hızla açılıyor oradaki yoğunluk. Küçük bir çocuk. Tanıyorum sanki. Kafasını uzatmış gülümsüyor bana. ona doğru ilerliyorum. Babamın en son evlendiği kadından olan ve şu an yurt dışında yaşayan oğlu bu. Kardeşim yani ama ben daha hiç görmedim. Sadece fotoğraflarından tanıyorum. “Lan bu ne alaka şimdi?” diye söylenirken birden dağılan sislerin arasından diğer kardeşimin beyaz bir yastığa başını koymuş huzurlu bir şekilde uyurkenki hali görünüyor. Yastığın diğer ucunda da ben varım. Ben de uyuyorum. Karşılıklı yüz yüze vermiş çok huzurlu bir şekilde uyuyoruz. Gülümsüyorum. Biraz daha seyredecekken o huzurlu uykuyu birden yine her taraf sislerle ve o cibinlik tüllerle örtülüyor. Beyaz bir derinlik gibi gözümün önünde yoğunlaşan görüntü korkutucu bir hal almaya başlarken uyanıyorum. Ama irkilerek değil, huzurla, geri dönmüş gibi sanki.
Cibinlik gibi tüller sarmış her yanımı. Katı, karmaşık beyaz kumaş kalabalığının ortasında gibiyim. Daha sonra yavaş yavaş yumuşuyor etrafımdaki perdemsi yoğunluk. Sisli bir hal alıyor ortalık ama hala görebildiğim hiçbir şey net değil. “Şu duman kalksa, şu çarşaf gibi şeylerden bir kurtulsam…” demeye kalmadı iyiden iyiye dağılmaya başladı sis de. Ama hala ortada gezinen flu bir gıcıklık var. Elimi savuruyorum sağa sola dağıtmak için, geçmiyor, üflesem diyorum, saçmalık, öyle bir şey. Kendi kendine dağılmasını bekliyorum. Çok geçmeden biraz daha beliriyor renkler. O anlamsız ve nemli beyaz kendi kendine yok olacak sanki. Patika gibi bir yol görüyorum. Karayolları tarafından yapılmış gibi değil de, insanlar ve araçlar hep oradan geçtiğinden kendi kendine oluşmuş bir köy yolu gibi. Tekerleklerin geçtiği yollar bitkisiz, kel, ortası nemli çimenlik. Kıvrıla kıvrıla uzuyor bir bilinmeyene. Ufukta bir şeyler var ama… şu sis bi dağılsa… meraklı ve tedirgin, ufuktan gözümü ayırmadan yavaş yavaş yürüyorum yoldan. Birden yanı başımdaki sisler dağılıp ufukta yoğunlaşıyor. Ufuk ve patika yolun ilerideki kısmı artık hiç görünmüyor. Sisin dağıldığı yere doğru dönüyorum ufku görmekten iyice umudu kesince. Türbe gibi bir mezara bakıyorum. Etrafı işlemeli demirlerle çevrilmiş, mezar taşı olmayan, dört bacaklı bir kubbenin altına konuşlandırılmış bir mezara. Büyük bir viyadüğün altına yapılmış gibi sanki. Daha doğrusu o mezar hep oradaymış da viyadük onun üstüne yapılmış gibi kıdemi var türbemsi şeyin. Mezarın başında, üzerinde dizlerine kadar uzanan siyah bir palto giymiş, ellerini de cebine sokmuş bekleyen biri var. Biraz daha ilerliyorum kim olduğunu görebilmek için. Sisler biraz daha dağılıyor kim olduğunu görebilmem için. Kendime benzetiyorum önce. Daha dikkatli bakıyorum ama sis henüz tam dağılmış değil. Biraz daha ilerliyorum ve bir aynaya bakar gibi mezarın başında ellerim, dizlerime kadar inen paltomun cebinde mezarı seyredenken görüyorum kendimi. Bu baktığımızın kimin mezarı olduğunu merak ediyorum. Göz göze gelmek istiyorum kendimle, olmuyor. Mezardan başını hiç kaldırmayan kendimle yüz yüze gelemiyorum bir türlü. Etrafıma bakınıyorum, mezarın kime ait olduğuna dair bir ipucu arıyorum ama… yok. Sahipsiz gibi mezar. Biraz daha bakınırken sağa sola mezarın birden sislerle kapandığını fark ediyorum. Yavaş adımlarla ve sanki bir duvara tutunur gibi etrafımdaki sislere tutunarak ilerliyorum. Ortalığı yine bembeyaz bir yoğunluk kaplıyor ve tamamen kayboluyor gözlerimin önünden mezar. Başka bir tarafta sislerin seyreldiğini görüyorum, hindibağ otuna üflediğinde dağılan pamukçuklar gibi hızla açılıyor oradaki yoğunluk. Küçük bir çocuk. Tanıyorum sanki. Kafasını uzatmış gülümsüyor bana. ona doğru ilerliyorum. Babamın en son evlendiği kadından olan ve şu an yurt dışında yaşayan oğlu bu. Kardeşim yani ama ben daha hiç görmedim. Sadece fotoğraflarından tanıyorum. “Lan bu ne alaka şimdi?” diye söylenirken birden dağılan sislerin arasından diğer kardeşimin beyaz bir yastığa başını koymuş huzurlu bir şekilde uyurkenki hali görünüyor. Yastığın diğer ucunda da ben varım. Ben de uyuyorum. Karşılıklı yüz yüze vermiş çok huzurlu bir şekilde uyuyoruz. Gülümsüyorum. Biraz daha seyredecekken o huzurlu uykuyu birden yine her taraf sislerle ve o cibinlik tüllerle örtülüyor. Beyaz bir derinlik gibi gözümün önünde yoğunlaşan görüntü korkutucu bir hal almaya başlarken uyanıyorum. Ama irkilerek değil, huzurla, geri dönmüş gibi sanki.
Yerimde
doğrulup sağıma soluma baktım. Ne kadar uyuduğumu hatırlamıyorum ama benden
önce uyananlar olmuş, odanın hemen hemen yarısı boşalmış. İclal’in olduğu yöne
baktım, o da yok, çıkmış. Nereye gitti ki? Kalkıp, üzerinde atıştırmalıkların
olduğu masaya yöneldim. İncir yerine hurma yedim. Bir bardak çay doldurup
dışarı çıktım. Avluda İclal’e bakındım pakette kalan son sigarayı yakarken.
Göremedim. Soramadım da etraftakilere nerede olabileceğini. Bir elimde çay,
diğerinde sigarayla dikildim öylece avlunun ortasında az önce gördüğüm uykunun
huzuruyla. “Sprey sıkmak isterseniz…” diyerek diğer masayı gösterdi bana elemanlardan
biri. “Yok.” dedim, ona da gülümseyerek, “Huzurluyum, tadımız kaçmasın şimdi.”
Bir önceki gün benim gibi otelde kalmayı tercih ederek diğerleriyle yemeğe
gitmeyen arkadaş el salladı oturduğu yerden. Karşısındaki sandalyeyi gösterdi.
Ona doğru yönelip oturdum karşısındaki sandalyeye. “Merhaba hocam.” dedim,
içimdeki huzuru dizginleyemeyerek, sanki konuşmaya çok hevesliymişim gibi,
“nasıl geçti?”
“İyiydi.”
dedi, “İçim rahatlamış bir şekilde uyandım.”
“Ben
de.” dedim. Kısa bir süre sustuk. Ben telefona notlar aldım, o da anlamsız bir
şekilde sağa sola baktı. İçeriden çıkan bir kadın, “Nasılsınız Nusret Bey?”
dedi. İkimiz de sesin geldiği yöne döndük. Nusret Bey, “İyiyim iyiyim, teşekkür
ederim.” dedi huzurla gülerek, “Eşimden ayrıldım, oğlumu da hafta iki kez
görüyorum, mutluyum.”
“Ben
de eşimden ayrıldım ama senin kadar mutlu değilim.” dedim Nusret Bey’e,
“Üstelik bizde çocuk da yoktu. Nasıl oldu senin böyle?”
Güldü
Nusret Bey konuştuğu kadına el sallarken ve konuştuğu kadın da onu başıyla
onaylarken. ‘Bırak şimdi Nusret karıya kıza yavşamayı da anlat hele, nasıl oldu
hacı bu iş?’ demek istesem de bekledim bir müddet kadınla cilveleşmesini
Nusret’in. Suratında yapmacık bir gülücükle kadına yeteri kadar el salladıktan
sonra bana döndü Nusret daha samimi bir gülüşle. “Hocam merak etme, sen de ne
kadar huzura kavuştuğunun farkına varacaksın.”
“Nasıl
olacak o iş?” Alay ederek sormadım. Gerçekten merak ettiğimden sordum.
Gerçekten artık huzura ermek istediğimden, Zeki Müren’i başkalarını da
düşünerek ya da hiç kimseyi düşünmeyerek sadece Zeki Müren dinlemiş olmak için
dinlemek istediğimden sordum.
“Bilgi,
bedene indiğinde.” dedi.
“Kitap
mı okuyalım yani? Nedir? Ne bilgisi?”
“Bilgi!”
dedi, kelimenin üstüne basarak, “Farkındalığını anlayacak kadar bilgi sadece.”
“Hocam
ben daha senin ne dediğini anlamadım, ne bilgisi? Sorup da öğrenebileceğimiz bi
şey mi bu yoksa yaşayarak kavranabilir bi şey mi? Aç biraz konuyu, vaktimiz
var, moladayız, çaylar şirketten.”
“Anlatılır
bir şey değil ki bu. Birdenbire oluyor. Her şeyin farkına varma durumu gibi,
suyun altından birden çıkıp da nefes almak gibi. Hani yaşayarak öğrenilebilir
desem, o da değil. O kadar zamansız ve tam da ne yaşadığını bilmeden oluyor ki
sen sadece olduğunun, tamamlandığının farkına varıyorsun.”
“Peki
burada mı oluyor? Sen burada mı eriştin o bilgiye yani?”
“Bilmiyorum.
Sadece tek bildiğim huzurlu olduğum. Renkleri görebildiğim, sesleri
duyabildiğim.”
“Sesler
derken? Gaipten gelen sesler gibi mi?”
Güldü.
“Yok hocam, ne gaibi..” yine güldü. “Deli değiliz biz ya da olmayan seslerin
bize bi şeyler fısıldadığını sana herhangi bir meczup. Biz kendi kişisel
özgürlüğümüzün peşindeyiz.” Bu sefer daha az güldü.
Sandalyeye
yaslandım. Elimi cebime attım bi sigara yakayım diye ama sonradan fark ettim az
önce söndürdüğümü son sigarayı. Nusret kendi paketinden ikram etti bi tane,
aldım yaktım. Bi Nusret’e, bi sigaraya sonra da gökyüzüne baktım.
“Bu
yaşa geldim,” dedi otuz beş ya da kırk yaşında olduğunu tahmin ettiğim Nusret,
“daha bir kez olsun kendi kararımı kendim vermiş olmadığımı fark ettim.”
“Nasıl
yani?” dedim, merakla.
“Hep
bi şeyler oluyor ve ben, o olan şeyler üzerinden karar veriyorum. Bak sana
kendi hikayemi anlatayım ama kimseye söylemeni istemiyorum. Sadece bilgiye
kavuşmanı kolaylaştırabilir diye anlatmakta bi sakınca görmüyorum. ”
Dinledim
Nusret’i. Arada, bir iki daha sigarasından içerek ve içeri gidip birkaç bardak
daha çay alarak ve ille de incir yerine hurma yiyerek. Acıklı bir hikayesi var.
Ama gülümseyerek anlattı hepsini. Hiç pişman değilmiş gibi yaşadıklarından.
Sanki bu yaşadıklarını hiç yaşamasa hatırı kalırmış gibi. Hatta hayata bir daha
gelse aynı şeyleri yaşamaktan pişman olmayacakmış gibi. Çünkü bunlar bilgiye
kavuşmasını sağlamış. Bunlarmış Nusret’in pişmesine sebep ateş; ham iken Nusret
değilmiş o, bir garip Ademoğluymuş sadece. Şimdi pişmiş. Daha doğrusu ham
olduğunun farkına varmış, bundan sonrası zaten pişmekmiş.
Ben
Nusret’e ve hikayesine kaptırmışken kendimi, Aynur Hanım geldi başımıza. “Nusret
Bey geçen sene de katıldı bize, deneyimlidir kendisi.” dedi bana. Bir Nusret’e
bir de Aynur Hanım’a bakıp başımla onayladım. “Birkaç arkadaş daha var,
uyanmadılar daha, onları bekliyoruz.” dedi Aynur Hanım. “O zaman…” dedim Aynur
Hanım’a, “ben benim odadan bi sigara alıp geleyim.” Nusret’e de, ”Hikayeni paylaştığın için sağol
hocam.” dedim.
Otele
giderken Nusret’in bu yaşa gelip de hala kendi kararını bir türlü kendinin
veremeyişini düşündüm. Haklıydı. Biz sadece tercih ediyorduk, karar vermiyorduk.
Karar vermek bu ülkede bir tercih meselesi değildi. Daha da ince düşünüldüğünde
tercih etmek, bir karara varmaktı sadece, karar vermek değil. Ve bunu da sadece
en akıllılarımız yapıyordu. Çoğu insan tercih bile edemiyordu, kendisine
verilene razı oluyordu. Hayat bizi bir yoldan kendi isteğimiz dışında, türlü
tesadüflerle ve başlangıçlarla yürütüyor ve bir çatalın tam ortasında
bırakıyordu. Bizim ‘kendi kararımızı kendimizin verdiğini sandığımız’ yere
yani. Çok fazla olasılık sunulmuyordu bize; iki ya da üç yol. Zaten daha
fazlası da sunulsa iyice karar veremez hale geliyorduk. Bunu düşününce
dileklerimi yazdığım –daha doğrusu yazmak için nasıl zorlandığım- zaman geldi
aklıma. Koşullar bizi oluşturuyor, biz, acılarımızı seçiyoruz yol ayrımlarında.
Hayal gücümüzü elimizden almışlar. O çatala gelene kadar yürüdüğümüz yolu bile
kendileri belirlemişler. Koşulları hep kendilerine göre ayarlamışlar. Dilek
dileyemez hale sokmuşlar bizi. Kimler bunlar? Devletler, aileler, ağabeyler,
akrabalar, konu komşular, yaşadığımız ülkenin tekdüze ve sığ insanları, sürekli
heyecanlı şeylere ayıp-günah-yasak diyenler, şerefsizler, yasak ve sınır koyucu
insanlık düşmanları bunlar. Kendilerini temize çıkarmanın yolunu da bulmuşlar;
çatala geldiğin zaman tercih ettiğin yol hatalıysa senin suçun olarak kabul
ediyorlar. “Kendi kararını kendin verdin
oğlum/kızım/vatandaşım/komşum/arkadaşım” diyorlar. Seçtiğin yol hatalı değilse
bile, seçebileceğin türlü yolları elinden aldıkları için sana kötünün iyisini
bırakmış oluyorlar. Doğduğundan beri mesela, seni büyümen, okula gitmen, bir
işe girmen, evlenmen, çoluk çocuğa karışman konusunda yönlendirmişler. Ülken de
ailen de tüm bunları ellerindeki yetersizliklere rağmen yapmışlar. (‘Yetersizlik’
kelimesi burada, elinden başka bir şey gelemeyişin çaresizliği anlamında değil,
elinden başka bir şey gelmeyecek kadar beceriksiz oldukları, bir insan
yetiştirmeyi bilmediklerini kendilerinden bile saklayacak kadar korkak
oldukları, ‘rızkını Allah verir’ safsatasına aldanıp da bir insan büyütmenin
sadece o insanın karnını doyurmak, soğuktan korumak olduğunu sananlar
anlamında, edebi bir çerçeve ve parantezler içinde açıklama ihtiyacı duyularak,
emin bir ifadeyle kullanılmıştır.) Sonra da sen büyüdüğünde,seni, okul
tercihinde, iş tercihinde ve eş tercihinde bir çatalın ortasında -kucağında
belki de bir çocukla- bırakmışlar. Yapacağın tercihin sadece senin kararın
olacağına dair inandırmışlar seni. Yalan! Kendi kararımızı kendimizin
verebildiği bir yaş yok. Sadece tercih ediyoruz biz. Bütün kişisel gelişim
kitaplarının yapraklarını yırtayım ki öyle ‘seni sen yapan senin kararların’
gibi beylik lafları cümle içinde kullanmak bile yakışmıyor bu yaşadığımız
hayata. ‘Seçtiğin yol senindir’ diyerek kişisel gelişemezsin. Koşullandığın –ve
daha da kötüsü- koşullandırıldığın, yol senindir. En büyük özgürlüğümüz bu.
Bütün bunlarından kurtulmamızı sağlayacak olan spiritüel gerçeklikten başka inanabileceğimiz bir şey yok
elimizde. O da bize tercihlerimizi biz doğmadan önce yaptığımızı söylüyor;
anne-babamızı kendimizin seçtiğini, yaşayacağımız coğrafyayı, evleneceğimiz
insanı, yapacağımız işi… her şeyi, ta en başından kendimizin seçtiğini
söylüyor. Farkına vardığımızda pişman olduğumuz tüm tercihlerin sebebinin biz
olduğunu söylüyor. Diğerlerinden tek farkı, daha dürüst olması. Ama
diğerleriyle ortak özelliği, kötünün iyisi olması. İnanması güç. Geri dönebilme
ve tercihlerimizi değiştirme şansımızın olmadığı bir evrende kilitli kalmış
gibi hissetmemizin sebebi bu.
Yalnız
hissettim birden kendimi. Zaten bir yalnızlık hissi hep vardı da bu hissettiğim
başka bir şeydi. Tek başına kalmış gibi kocaman evrende. Nereye gitsem sonsuz bir boşluk, ufuksuz bir
karanlık gibi. Her şeyin anlamsız olduğu ne kadar da mantıklı geliyordu şimdi.
Hiç’liğe ulaşmanın ne de erdemli bir şey olduğu ne kadar da huzurlu geliyordu. Ölüm
olduğu için, bir vade ile sınırlanan bir hayat yaşadığımız için şanslıyız
aslında. Ölüm diye bir gerçekliğin farkında olduğumuz sürece katlanabiliriz bu tercihlerimizden
bihaber olduğumuz yaşamlara. Ve o zaman gelene kadar da katlanabilecek uğraşlar
bulmalıyız. Tarkovski diye bir adam var. Sovyet Sosyalist Rusya’sından. Yazar
ve yönetmen. Şiirsel sinema yapan bir adam. Bizdeki Zeki Demirkubuz yani bir
anlamda bana göre. Demiş ki: “Dünya mükemmel olmadığı için sanat var.” O,
bulmuş bu anlamsızlıkta uğraşacak bir şeyler kendi için. Sanat; müzik,
edebiyat, tiyatro, sinema… belki de bu yüzden iyi geliyor bize, hayal gücümüzü
elimizden alanların yeni yeni hayaller kurmamıza engel olamadıkları tek boyut
sanat. Güzel bir şarkıda, filmde, kitapta ya da oyunda kendimizi hiç
olamayacağımız yerlerde olabilirmiş gibi hissetmemizin nedeni sadece sanat.
Kendi hayatlarımız kendi tercihlerimizden oluşmadığı için sanat var. Dünya
mükemmel olamadığı için sanat var.
Durdum
birden otelin girişine birkaç adım kala. Konaktan otele gelen bu yolda bu
zamana kadar yaşadığım hayatın farkına vardım da ne oldu şimdi, diye düşündüm.
Değiştirmek istesen, değiştiremiyorsun. Son vermek istesen, öyle bir cesarete
sahip değilsin; ardında bırakacağın insanları bir şey fark ettin diye üzmek o
kadar da anlamlı değil, en azından sanat kadar değil. “Offff …” diye iç çektim
çaresiz, “ Bu kafamdaki cam kırıklarının da bu yürekteki düş kırıklıkların da
Allah belasını versin.” Otele yürümeye devam ederken kendi duyacağım bir sesle,
“Yedi günde yarattığımız dünya / mutlu olurduk, pastel koksa / olanlar oldu
tanrım / bütün bu olanların ağırlığından beni kolla.” diye bir dilek diledim
Didem Madak gibi. Yine sanata sığınıyor işte insan. İnsan, yine sanat, iyi ki
var diyor.
Otelin
lobisinden geçip asansöre doğru yürürken İclal ve gözlerinin bana doğru
geldiğini gördüm asansörün olduğu taraftan. Demek ki otele gelmiş afacan. Uyku
sersemi kafamdan hiç geçmemişti buraya geleceği. Çişe mişe gitti diye düşünüyor
işte insan birden olması gerektiği yerde görmeyince olması gerektiği yerde
olması gereken insanı. Telaşlı adımlarla bana doğru geldiğini görünce aklıma Hülya
Koçyiğit’in Ediz Hun’a koşarak sarıldığı onlarca sahne gelse de zar zor
muhafaza ettim Cüneyt Arkın duşumu. Bu gelişle bana bi sarılsa gol olacak, bu
gülüşle bana bi gelse gelişine sarılacam. Ama gülümseyerek ve koşturarak ve
ille de gözlerini beynimin en anı muhafaza eden yerine mıhlayarak geçti yanımdan.
Ofsayt işte! Buz gibi hem de. O’nun rüzgarıyla döndü sanki bedenim O’nun
ardından O’na doğru. O’ndan bana akan bir şey olduğundan değil, benden O’na
akan bir şeyler olabileceğinden döndü O da birden bana, soru soran o güzel imla
kılavuzu gözlerle. Ne desem şimdi? Kalıyor insan öyle. O imlalı gözler sana
bakınca unutuyor birden insan noktayı, virgülü nereye koyacağını. Zaten önce
kelime vardı, bu imlalar hep sonraki müfredat diye düşünüp, “Hocaya söyle beni
yok yazmasın, bi sigara alıp gelecem.” dedim, ilk aklıma gelen kelimelerle.
Güldü. Gülmekten koşturamadı bir an. Ne güzel de gülmekten koşturamıyordu o an.
Koşturamasın hiç. Telaşsız bir hayat yaşasın. Ben onu güldürürüm hep. Bak,
anlık bir Türkçe yetersizliğinde bile bilinçaltım ta lise heyecanlarıma kadar
gitti de, yok yazmasın hoca, dedim. En liseli heyecanımla güldürüm ben seni.
Hayat, bildiğim tarafından sorduğu sürece esirgemem senden kopyaları. Sıfır
yedi kalem ucumu seninle paylaşırım, silgimin yarısını dişimle kopartır, sen
aklındaki kötü hatıraları sil diye uzatırım sana. Ben seninle mezun olayım da
bu hayattan, takdiri hak etmesem de olur, rica ederim, ben teşekkür ederim.
“Tarkovski’nin
dediklerine ekleyeceklerim var” dedim, asansöre binince kendi kendime. “Dünya
mükemmel olmadığı için sanat ve kadın var.” Benim ta buralara gelmemi sağlayan
da bir kadın, bana buralarda sırf gözleri güzel diye heyecanlar yaşatan da bir
kadın. Dünya gerçekten mükemmel değil. Bu kadınlar bunun için varlar,
salınıyorlar ortalarda. Sanat gibiler hepsi de. Kimisi acıklı filmlerin
başrolünde hissettiriyor bizi, kimisi de buram buram aşk kokan Zeki Müren
filmlerinde. Bir kadın gönlünden uzak tuttu beni diye hiçbir kadını gönlümdeki
salıncakta sallamayacam derken, bak yine düştüm ofsayta. O kadar da ahkam
kesmiştim kendime, hiçbir kadın çok fazla sevilmeyi hak etmiyor diye. Ama
olmuyor işte. Yine sevilebiliyor, yeniden sevilebiliyor en öğrenci kimliği
heveslerle. Bir kadının açtığı yarayı yine bir başka kadından başkası pansuman
edemiyor. En çok da kendime kestiğim ahkamlardan sonra ne yapacağımı bilmiyorum
ben. Bir başkasına kestiğim ahkamların sonradan onlara verdiği enerjiyi görünce
de imreniyorum. İnsan denen organizmanın sanırım bir tek kendine faydası yok.
Olmasın, daha iyi. Varlığımızın nedeni bu demek ki; bir diğerimizi yerden kaldırmak.
Odaya
girip önceden toplu aldığım sigara kartonundan bir paket sigara aldım, çıktım.
Asansörün yukarı çıktığını görünce beklemedim onu. Zaten birinci kat, paldır
küldür inerim ben aşağı. Hızla lobiyi geçip çıktım otelin kapısından dışarı.
İclal gibi koşar adımlarla konağa doğru seğirttim. Kafamdaki cam kırıklarının
yerini artık bu zamana kadar düştüğüm ofsaytlar almaya başlamıştı o telaşla.
Onlar da bir nevi cam kırığı olsa da sonradan gülerek hatırlanan anılar
kıvamına geliyorlar. Bir futbolcu olmamasına rağmen Sadri Alışık, hep onu
düşündüm düştüğüm ofsaytlarda, atamadığım gollerde ve birkaç sefer çıktığım
hakim karşısında. Bir kadının gözleri dört defa lacivert olur mu diye hiç
şaşırmadım. Alelade bir çift gözü bile dört defa lacivert görecek kadar promil
yoğunluğu var bu bünyede. Sadece biri gelsin çalkalasın yeter. Ben kendimden
damıtıyorum zaten. Bu da gol olmasa da ve hatta gol olmayacağını çoğu zaman
bile bile gelişine sarılıyorum. Ben şutumu çekeyim de en alengirli
cümlelerimle, o yar bu gönlün ağlarına takılmasa da olur.
Konağa
vardığımda herkes içeri girmiş ama hiç kimse meditasyona maruz kalmamıştı.
Aynur Hanım yeni geçiyordu yerine. Bayan Günaydın, benim bir önceki seansta
uzandığım yere battaniye seriyordu. Görmemiş gibi yapıp İclal’e yakın bir yere
geçtim oturdum. Üç beş insanın diğer tarafından gülümseyerek, “Yok yazılmadın.”
dedi İclal. “Eyvallah.” dedim ben de ona gülümseyerek. Eyvallah ne demekse? Ne
alakaysa o, gülümserken gerilen dudaklara karşı? Kıymet bilmezmiş gibi, güler
yüze aldanmazmış gibi, o gözlerle ilgilenmezmiş gibi, mal gibi… düzelttim
kendimce, “sağol, bitanesin sen afacan.” Kızla daha iki çift lafımız yok doğru
dürüst, üstüne de onun “bitanecik” olduğunu iddia ettim. Bir an evvel seansa
geçsek de uyusam ben yine, diye düşündüm; uyanık kaldıkça asılsız iddialarda
bulunurum.
Müziği
ayarladı yine Aynur Hanım, telkinlerini üfledi zihnimizin en kuytu köşelerine.
Gözlerim artık ağır ağır kapanmayı öğrendi, uyudum. Daha doğrusu uyumak
istediğim için uyuduğumu sandım, rüya görmek istediğim için etrafımdaki
fısıltıları rüyamdaki muhabbetler sandım, gözlerim hiç aralanmasın isterken
kırpışan göz kapaklarımdan içeri süzülen gün ışığını aydınlanma sandım… uyur
uyanık bir vaziyette bu şekilde birçok kez yanıldım. Herkes en dingin
halindeyken açtım gözlerimi. Etrafıma bakındım, en çok da İclal’e baktım. Bir
kadını uyurken izlemenin de bir ayrıcalık olduğunu anladım. Bir yıl öncesine
kadar en sevdiğim kadını izlerdim böyle, eşimi, hala uyanmamış olan diğer
yanımı yani. Hem uyansın bana gülsün isterdim hem de hiç bitmesin bu seyir.
Karmaşık duygularla sevmekti en büyük maharetim. Sevdiğin bir kadının koynunda
uyanmak ne demekti, ilk onda anlamıştım. Sonraları uyandığım hiçbir kadının
koynunu benzetememiştim ona. Hiçbir sevişmenin sabahı o kadar ılık olamamıştı.
Hiçbir kahvaltının mutlulukla alakası yoktu başka kadınlarla, içimdeki hayvanı
doyurma telaşıydı sadece kahvaltılar.
Bir
bardak çay alıp dışarı çıktım. Bir sigara yaktım verandanın parmaklarına
kollarımı koyup aşağıdaki abuk subuk insanları seyrederek. Hep mi bu aldatma
hissiyle sevecem birilerini? Boşanmışız, ayrılıp ortak devrimlerimizden
vazgeçmişiz, her ikimizde kendi devrimimizin derdindeyiz ama ben hala nerede
kiminle sevişsem ve nerede kimi sevsem hep bu içimdeki aldatma korkusuyla
huzursuzum. Nusret ne kadar haklı ki? Sahiden geçecek mi her şey? Bir başka kadın
boynuna aklımdaki tek kadının kokusunu unutup da sarılabilecek miyim?
Bilmiyorum. Nusret’in değişmeye başladığı yerdeyim. Ve en azından Nusret kadar
huzurlu olabilmeye meyilliyim, o kadar. Gerisi zaman. Gerisi sabır. Gerisi
onlarca yazıya dökülmüş hikayeler olacak, eminim.
Arkamdaki
masaya dönüp küllükte söndürdüm sigaramı. Çayımdan bir yudum daha alarak
kollarımı dayadığım verandanın korkuluklarına sırtımı yasladım. Bakmadım
aşağıdaki abuk subuk insanlara bu sefer. Cebimden telefonu çıkarıp not defterini
açtım. “İnan bana albayım,” diye yazdım, “ne bir satır küfür ettim ona ne de
beddua, ayrıldı benden diye. İmam Hatip mezunuyum ben albayım, şiddetli değil
benim sevmelerim, belki şeddeli seviyorum, bu kadar aslında kusurum. 1+1 evim
var, kirasını düzenli ödediğim. Bir odasında yüzünü ve kokusunu sonradan
unuttuğum kadınlarla düzüşüyorum, diğer odasında da bunlardan nasıl pişman
olduğumu yazıyorum. İçimdeki hayvanı ehlileştirip ağız tadıyla şevişemiyor,
sevemiyorum hiç kimseyi albayım. İyileşir miyim albayım? Benden adam olur mu
yoksa benden en fazla bu kadar mı?”
Bir
sigara daha yaktım telefonu kapatıp cebime koyduktan sonra. Anlamsızca sağa
sola baktım, anlamlı nasıl bakıldığını zaten bilmiyorum, çayımdan birkaç yudum
daha aldım. Birer ikişer çıkmaya başladı içeridekiler. Kimisinin yüzünde huzur,
kimisinin yüzünde hayal kırıklığı, kimisinde korku, hüzün ya da şaşkınlık.
Başımıza ne geleceğini bilmediğimiz bir uykuya yatıyoruz ve rüyalarda bizi bu hallere
sokanları arıyoruz. Ya da bizi bu hallere sokanlardan nasıl kurtulacağımızın
ipuçlarını. Bir bilinçaltımız var, her şeyi ona soruyoruz. Her şeyi bizzat
kendimiz depoladığımız halde ona. Kaybolan çorabının tekini aramak gibi bir şey
bu; nereye koyduysan orada ama koyduysan bul gibi de bir durum. Yüzünde huzurla
çıkanlar, bulmuş olmalılar çoraplarının tekini. Hayal kırıklığı taşıyanlar,
umut ettikleri yerlerden eli boş dönenler. Ama korkuyla çıkanları anlamakta
güçlük çekiyorum. Daha hangi görmezden geldikleri yaşanmışlıklar varsa
bilinçaltlarında, sanırım onlara da rastlamışlar, ne yapacaklarını
bilemiyorlar. Hüzünlü bir ifadeyle çıkış yapanlar benden zaten; diğer
parçalarının yanlarında olmasıyla bütün sorunların çözülebileceğine inanlar.
Kendilerini eksik hissedenler. Ama bu mümkün olmayınca da küfür bile
edemeyenler, hala şeddeli sevenler. Şaşkınlıkla çıkış yapanların tedavisi
olduğuna inanmıyorum, kronik onlar, hala durumu kabullenememişler, bir çorap,
diğerinin yanında nasıl olmaz, bunun suçlusu nasıl ben olabilirim şaşkınlığı,
hallolur bir sorun değil.
Herkes
kendi arasında gerekli gereksiz konuştuktan, bolca sigara ve çay içten sonra
Aynur Hanım’ın toplanıyoruz çağrısıyla tekrar içeri girdik. Aynur Hanım taş
vermedi bu sefer, “Konuşmak isteyen, paylaşmak isteyen varsa dinleyebiliriz.”
dedi. Rüyalarından şaşkınlıkla uyananlar konuştu sadece. Hiç iyileşemeyecek
olanlar, tedaviye cevap vermeyecek olanlar. Zaten sordukları soruların da bir
cevabı yoktu Aynur Hanım’da.
Herkesin
söyleyecekleri çıkınca içinden, Aynur Hanım, yerde o mumlu tüllü alengirin
etrafında, içinde dileklerimizin bulunduğu zarfları göstererek, “Sıra
dileklerinizin gerçekleşmesine geldi.” dedi, gülümseyerek. Sanki herkesin
dileğini bir bir gerçekleştirecekmiş gibi gülümseyen bu kadının ne yapacağını
merak ederek dinledim. “Size biraz zaman verecem hazırlanmanız için, daha sonra
otelin önünde buluşup Sabri Bey’in bizim için bulduğu bir yere gidecez. Son
meditasyonu, bugün, orada gerçekleştirecez. Ve sizden dileklerinizle
vedalaşmanızı isteyecem. Vazgeçmek gibi değil ama, kabul olması için artık
sizden çıkmaları ve tabiata karışmaları gerekiyor. Meditasyon sırasında ruhunuz
size ne fısıldıyorsa kabul edin; suya diyorsa, suya bırakın dileklerinizin
yazılı olduğu kağıdı. Ateşe diyorsa, yakın. Toprak ise, gömün. Rüyalarınızda
size gösterilene göre hareket edin, çağrıya kulak verin.”
Kimse
telaş yapmadan aldı yerden zarfını. Ben de. Gidilecek yere varış için gerekli
araçlar ayarlandı. Kim kimin yanında gitsin, kim kimi takip etsin falan filan.
Nusret bana uzaktan işaret etti kendisiyle gelmem için. “Olur.” der gibi
salladım başımı. Nedendir bilmem, İclal’e denk gelemiyoruz zaten, Bayan
Günaydın ile de o yol çekilmez şimdi, diğerlerinin yanına sıkışmanın da bir
anlamı yok. En iyisi Nusret. Hem kafamda cam kırıklarına dönüşmek üzere olan
birçok cümlenin müsebbibi oldu bugün Nusret, konuşuruz oradan, buradan, ruhtan
ve aydınlamadan.
“Çok
oyalanmayalım arkadaşlar,” dedi Aynur Hanım, herkes otele gidip öte beri almak
için konaktan çıkarken, “alacağımızı alıp hemen inelim otelin önüne.”
“Pek
bi alacağım yok benim,” dedim Nusret’e, “arabanın rengini, modelini, plakasını
söyle de ben bekleyeyim seni orada.”
Plaka
tamam, model de bilindik ama ay taşı grisi nasıl bi renk arkadaş! Sen kaç kere
aya gittin de o renk senin zihninde yer etti? İnsan kırmızıya özenir, maviye
özenir olmadı lacivert filan ama ay taşı grisi ne? Model herkeste var, bari
renk sadece nevi şahsıma münhasır olsun diye mi aldın onu sen? Bu kadar
aydınlanmanın ne alemi var Nusret? Ne kadar uçtun sen bilemedim ki ben? Ay taşı
diyor, bi de bunun grisi diyor arkadaş, yuh!
Konaktan
aşağıya, otoparka kadar söylenerek indim. Söylediği modeli aradı gözlerim ilk
önce, daha sonra plakalara baktım. Ay taşı grisi nemenem bi renktir anlarız
nasıl olsa plakadan ve modelden bulunca arabayı. Ben plaka kontrolü yaparken
diğerleri de üçer beşer binmeye başladılar araçlara. Herkesin bindiği araç
beyaz, siyah, yeşil, şu, bu… ne güzel. Bizim bineceğimiz araç, Ay taşı. Bi de
grisi. Öyle önümüze gelen her ay taşına da binemiyoruz, grisi olacak illa. Ya
sabır!
Cik
cik, diye bi sesle doğruldum, plakasını okuyabilmek için eğildiğim bi aracın
yanından. Dörtlüleri yanıp sönen araca baktım, model tutuyor. Plaka da tamam.
Bu muymuş ay taşı grisi? Koyu gri bu. Çok gri yani. Bana göre yani. Yani bi gri
vardır, bi de çok gri vardır. Çok griye koyu gri dersin, ayırırsın griden. Ay
taşı grisi niye diyeyim ki ben buna? Hadi, en fazla bir de açık gri olsun. Ki o
da bana göre çok gri olmayanla aynı bi yerde. Nusret’e bakındım. Arabayı
bulduğuma göre, kapıları uzaktan açan da o olmalı. “Bekletmedim di mi? Gidiyor
bizimkiler. Gerçi ben yolu biliyorum ama yine de onlarla beraber gidelim, ayrı
gayrı olmasın şimdi.” diye diye bindik arabaya. “Güzel bi yer, gideceğimiz yer,
ferah, çok ferah.” diyerek çalıştırdı Nusret aracı. Gri ve grinin tonları
hakkında hiçbir söylemeyerek bağladım emniyet kemerimi, çıktık otelden ay taşı
grisi bir muamma ile.
***
Bu Yalova’nın,
özellikle de Termal bölgesinin Ege ile bi alakası olması. Seçuk’taki Meryem Ana
Evi’ne giderken geçtiğim Bülbüldağı’nın eteklerine bu kadar mı benzer bu yol?
Şu kıvrıla kıvrıla giden, ağaçların arasındaki? Şu solumda gördüğüm Marmara
Denizi’nin ne farkı var oradaki Ege Denizi’nden? Aynı sanki? “Üveyizpınar köyü
burası.” dedi Nusret. “Bizim gideceğimiz yer biraz daha ileride, beş-altı
kilometre sonra.”
Nusret’in,
Üveyizpınar köyü dediği yer pek de Şirince’ye benzemiyor. Burayı Ege’den ayıran
tek özellik belki de bu. Beş-altı kilometre sonra varacağımız yer de Sudüşen
Şelalesiymiş. Nusret daha önce birkaç kere gelmiş. Çok huzurlu bir yermiş. “Şu
doğanın güzelliğine bak.” dedi Nusret, solunda kalan ağaçların eteklerinin
denizle buluştuğu yeri göstererek, “Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyoruz, sadece
doğup koşturup deli gibi onu bunu sahiplenip geberip gidiyoruz şu güzelim
dünyada.”
“Öyle.”
deyip sustum, yoğun yeşillik görüp de birden hayatını sorgulama ihtiyacı duyan
ve ille de Ay taşı grisi arabalara meraklı olan Nusret’e. Kısa bir sessizlik
oldu haliyle. Telefonumu çıkardım cebimden, tarihe not düşmeli akla üşüşenleri:
Ağacı, birçok ağaç yan yana
iken severiz biz millet olarak, kuşları, hepsi bir anda öttüğünde, yağmuru ve
karı tüm şehre yağdığında, karıncaları, koloni halinde, fahişeleri, hepsine
aynı anda baktığımız genel ev pencerelerinde, çocukları, parkta bir arada
oynarken. Onun dışında, tek başına gördüğümüzde bu güzelliklerin, dalını
koparırız, üstüne basarız, üzeriz, incitiriz onları, sapanla vururuz gözünün
yaşına bakmadan. Çoksa, bir aradaysa, kıymetini biliriz her şeylerin. Azsa,
çoğalmasına izin vermeyiz. Bi tuhafız. Tek kişi hak arama mücadelesine girse,
deli, deriz, bunu yüzlerce kişi yapsa, var herhalde bir bildikleri, deriz.
Herkesi sevdiğimizi söyleriz, tek tek nefret ederiz eşimizden dostumuzdan.
Nasıl böyle olunur bilmem ama ben bu dünyaya geldiğimde böyleydi. Devam
ettirmek hiç içimden gelmediği için sıkılıyorum belki de bu hayattan. Bitse de
gitsek hissiyatım, bu yüzden belki de.
“Eeee
hocam,” dedi Nusret, sessizlikten sıkılmış olduğunu belirtir gibi sanki. “Senin
ayrılık olayın nasıl oldu? Bi yaramazlık filan mı ettin?”
Telefonu
kapatıp cebime koydum. Nusret de diğerleri gibi, yani bu ülkede ayrılığın
sebebini ilk önce erkekte arayan diğer canlılar gibi. Onlara göre erkek, geri
dönüşü olmayan, telafisi mümkün olmayan bir hata yapar ve kadın onu terk eder.
Bu da genelde erkeğin başka bir kadınla eşini aldatmasıdır.
“Yok.”
dedim, “Benim bir yaramazlığım olmadı, hatta ben sıkıcı bile denecek kadar
sadakate önem veririm.”
“E o
zaman… yoksa yenge mi… yani kusura bakma aklıma geldi de..”
Bu da
ayrılığın altında yatan ikinci sebeptir bu ülkede; kadının erkeği aldatması.
Genelde pek dile getirilmez, çekinilir. Çünkü genelde kadınlar bunu yapmaz,
erkeklerden daha dirayetlidir. Ama sonuç olarak bu ülkede ayrılığın temel
nedeni aldatılmaktır. Birbirlerinin bedenlerinde terleme sözü vermiş insanların
başka bir bedenle terleme durumu, ayrılık sebebidir. Diğer her şey, her türlü
olumsuzluk, parasızlık, sıkılganlık, anlaşamama, uyuşamama, dayak, istismar,
hakların gözetilmemesi, hor görülme, ten uyumsuzluğu vs. gibi nedenler bir
şekilde giderilebilir gibi görünür.
“Onun
da bir yaramazlığı yok.” dedim. “Yani aldatmak ya da aldatılmak değildi bizim
derdimiz. Bitti öylesine. Aslında ben de anlam veremiyorum, yani bakıyorum
etrafıma, adamlar eşlerini üçüncü kattan aşağı atıyorlar ama buna rağmen tekrar
aşağı inip attıkları yerden devam edebiliyorlarken hayatlarına, bizim
ayrılığımızda bitişe dair bir tık sesi yok, bir kırılma sesi, bir incinme
hassaslığı ya da ne bileyim, böyleyken böyle oldu, suçlu benim ya da o,
diyebilecek bir öznesi yok durumun. Bitti işte.”
“Yazık
olmuş.” dedi Nusret. Ve herkes gibi ekledi: “Hayırlısı olsun.”
Toprak,
asfaltsız bir yola bıraktık arabaları. Tabii Nusret de Ay taşı grisi arabasını.
Yoğun bir yeşillik, ağaçlık ve nehir şırıltısı çağırıyor insanı o toprak yolun
sonunda. Tahta bir köprü yapmışlar. En son insan eli değmiş yer de o köprü
zaten, o köprüden sonra insanın çok da etkili olmadığı bir tabiatın koynuna
girdik. Aynur Hanım, grup lideri sıfatıyla önden giderek sağı solu acemi bir
tur rehberi gibi anlattı bize. Sudüşen şelalesinin yanına kadar etrafı
seyrederek ve bu, sanki terk edilmiş ama ara sıra gelinmek üzere bilinçli terk
edilmiş yere hayran olarak. Diğer arkadaşlar, bir fanustan çıkmışçasına nefes
almaya başladılar derin derin. Artık teşhisi koyabilirim sanırım: Bu arkadaşlar
uyunmayan ve nefes alınamayan bir coğrafyadan gelmişler. Bir tedaviye
ihtiyaçları var gibi abartılı bir şekilde dile getiriyorlar bu dertlerini.
Civardaki
inşaat firmalarının molozlarını bu şelaleye döktüklerini söyledi Aynur Hanım,
arkadaşlardan biri daha önce Sudüşen şelalesinin daha görkemli, daha kuvvetli
aktığını söyleyince. “Üstelik de şelalenin düştüğü yerde biriken bu su daha
berraktı ama şimdi çamur suyu olmuş.” dedi. İnsan eli değmemiş ama insan
dışkısı rezil etmeye yetmiş bu güzelim yeri. Çok güzel akan bir suyu, çok güzel
yetişen bir ağacı ya da ne bileyim çok güzel olan tabiatı insan denen evrim
yetersizi bir varlık niye kullanılamaz, seyredilemez, gölgesinde ferahlanamaz
bir hale getirir ki? Yaptıkları saçma sapan toplu konutları pazarlarken
kullandıkları en önemli sloganları “yeşillikler arasında, doğanın kucağında,
tabiattan bir parça” olmasına rağmen niye kendi metre karelerinin dışında kalan
alanları böyle acımasızca katlederler? “Orospu çocukları!” dedi İclal. Hemen
yanı başımdaymış. Hiç de fark edemedim. Bir, yanı başımda oluşunu, bir de bazı
şerefsizlerin cinsiyetçi küfürleri bir kadının ağzından duymayı ne kadar da çok
hak ettiklerini.
Yine de
şelalenin düştüğü yerde oluşan o bulanık gölete girmek istedi birkaç kişi.
Hatta hazırlıklı bile gelmişler; pantolonlarının altına kamufle ettikleri
şortlarıyla dalıverdiler dibi görünmeyen suya. Daha önceden kendiliğinden
oluşmuş bir ağaç kovuğunun yanına gittiğini gördüm İclal’in. Daha sonra da
kovuğun içine girişini ve oradan seyredişini insanları. Daha önce bir ağaç
kovuğunun bağrına bastığı bir insan görmemiştim, bunu da gördüm. Güzel bir
kadının, kocaman bir ağaç kovuğuna sığınışını da gördüm. Rahatsız etmedim onu,
uzaktan seyrettim. Dilime, sözlerini hatırlayamadığım bir şarkı takıldı, “bir
gün insandan kaçarsam, elbet bir ağaca sığınırım.” diye fısıldadım
hatırlayabildiğim kadarıyla. Ağacı
kıskandım bir ara, göz göze gelmemeye çalıştım bu ezikliğim fark edilmesin diye
İclal’le.
Bir
işletmecinin, içinde bulunduğu doğaya minimum zararla açtığı bir işletmenin
verandasına çıktık daha sonra hep birlikte. Suya girip de ıslananlar birkaç
dakika sonra katıldı bize. “Şu bankların ve masaların orada yiyeceğiz
yemeğimizi arkadaşlar.” dedi Aynur Hanım. “Ama önce dileklerimizle ilgili kısa
bir meditasyon yapacaz.” Çalışanlar, hepimize yetecek kadar sandalye ve
tabureyle doldurdular verandayı. Herkes bir sandalyeye oturup ellerinde
tuttukları dilekleriyle Aynur Hanım’a kulak verdiler.
Herkesin
hazır olduğunu anladıktan ve gerekli sessizliği sağladıktan sonra, “Gözlerimizi
yavaşça kapatıyoruz ve bulunduğumuz yerde kendimizi olabildiğince rahat
hissetmeye çalışıyoruz.” dedi Aynur Hanım. Hiç kimseden ses çıkmayınca tabiatın
tınısı daha bir belirgin oluyor. Suyun akarkenki, kuşun öterkenki ve ağaçların
hışırdarkenki sesi daha bir ruhani, daha bir dünya dışıymış gibi, daha bir
insanlığından utanılası ve çaresiz hissettiriyor kendini. “Her şeyin daha
güzele dönüşmesini sağlayacak dileklerinizi, “ diye devam etti Aynur Hanım,
“ruhunuz neyi söylüyorsa onu yapın; ateş görürseniz yakın, su görürseniz suya
bırakın, toprak ise gömün… bırakın ruhunuz size fısıldasın ne yapacağınızı, ona
kulak verin.” Bana bir şey demedi ruh. Ama diğerlerine bir şeyler demiş olmalı
ki birer ikişer uyanarak suya, ateşe gitmeye başladılar. Bir müddet oturdum
yerimde, onları seyrettim. İclal’in suya doğru gittiğini gördüm. Nuset’in ve
Bayan Günaydın’ın ateş yaktıklarını. Diğerlerinin de onlara ve İclal’e eşlik
ettiklerini. Ben toprağa gömmeye karar verdim. Ruhum, herhangi bir fikir beyan
etmese de toprak berekettir, diye düşündüm. Kim bilir, yeşerir yine umutlarım,
dallarım, budaklarım, köklerim… Elimle ayağımla yoklayarak kendimce en yumuşak
alanı buldum. Birkaç karış derinliğe ulaşana kadar kazdım, gömdüm zarfı
toprağın içine. Üzerini iyice kapattım ve oranın daha önce kazıldığı
anlaşılmasın diye de çer çöp attım üstüne. İki ağacın arasına bağlanmış hamağın
yanına gidip yattım üzerine. Ateşi yakıp da abartanlara, dileklerini suya atıp
da peşinden nereye gittiğine bakmaya çalışarak koşturanlara, benim gibi gömmek
isteyip de toprağı kazmaya üşenerek taşların altına filan sıkıştıranlara güldüm
biraz. Kafamı hamağa yaslayıp kapattım gözlerimi yüzümde asılı kalan
gülümsemeye aldırmadan. Yerden destek alıp salladım kendimi. Bıraktım tüm
bedeni doğanın kucağına ve insancıkların telaşlı seslerinin ortasına. Böylesi
daha iyi.
Ne
kadar zaman öyle kaldım bilmiyorum, uyudum mu, içim mi geçti biraz, onu da
hatırlamıyorum. Hatırlayamadığım ya da bilmediğim şeyler olduğuna böyle
zamanlarda o kadar seviniyorum ki… zamanın benim haricimde geçişine ve benim
zamana o anlarda dahil olmadığıma… o kadar seviniyorum ki. Birleştirilmeye çalışılan masaların ve
bankların sesleriyle bakındım etrafa. Kalkıp yardım ettim onlara. Hep birlikte
yerleştik masalara. Herkese uyup ben de balık istedim. Herkesle birlikte yedim.
Ardından çay söyledim, bir sigara yaktım, bir çay daha söyledim, bir sigara
daha yaktım. Akan nehri seyrettim, hışırdayan ağaçları… kısa bir süre, çay içen
İclal’i. “İclal değil de sana Elif demek güzel olur.” diye düşündüm. “Kutsal
bir kitabın ilk harfi gibi, her şeye yeniden başlamak gibi.”
Havanın
kararmasını beklemedik. Zaten biz geri dönene kadar kararırmış hava. Her şeyi
belki de biraz bu yüzden alelacele yaptık. Yani benim onlara eşlik ettiğim
zamanlarda alelacele. Yoksa benim o kadar da acelem yoktu buranın bağrından
gitmeye. Tahta köprüyü doymuş ve dileklerimizin kabul olacağından emin bir
şekilde geçip araçlara bindik. Nusret’le yolda hiç konuşmadık. Sadece bir köy
bakkalı gibi bir yerde durup sigara alırken bir iki lafladık. Bu yüzden
diğerlerinden on dakika sonra filan giriş yaptık otele.
Temiz
hava, yemek ve dileklerin kabulü ile rehavete kapılmış insanlar otelin
lobisindeki koltuklara atmışlar kendilerini. Hiçbirinin odasına çıkacak hali
yok, yığılmışlar oldukları yere. Göz göze geldiklerimle iyi gecelerleşip
asansöre yöneldiğimde İclal’i gördüm. Tam kapı kapanacakken yetiştim. Sesli
güldü benim asansöre atlar gibi bindiğimi görünce. Sesli derken, kibardan bir
kademe yukarıda, edepsizden bir kademe aşağıda. Ne güzel de öyle dengeli
gülüyor.
Hepi topu bir kat
çıkacağımızdan, “Ben Ankara'da yaşıyorum, sen hangi şehirde yaşıyorsun, yarın
mı dönüyorsun yoksa daha burada mısın?" sorularının özetini tek bir soruda
toplayıp, “Yarın mı dönüyorsun Ankara’ya?” dedim ben de gülümseyerek. “Yok.”
dedi, toparlar gibi kafasında soruyu, darmadağın olmuş gibi belleği. Ne güzel
de darmaduman oluyor o gözlerin ardındaki zihni, ne kadar da seyredilesi.
“Ben İstanbul.”
dedi sonra. “Siz Ankaralı mısınız?”
"Ankarasızım
ben,” dedim, “ yani Ankara'da yaşıyorum da o kadar Ankara sevgisi yok
içimde." Önce anlamadı, sonra anladı, bütün bunların hepsi, saniyenin onda
biri gibi kısa bi sürede yansıdı mimiklerine. "Hımm anladım.." derken
ineceğimiz kata geldik.
Asansörden çıkarken
“Vaktin varsa sohbet edelim biraz?” dedim. Bu da "Sırf gözlerin güzel diye her
hafta sonu ya da on beş günde bir, olmadı ayda bir İstanbul'a gelebilirim. O
kadar Ankarasızım ki sadece gözlerin güzel diye İstanbulspor'un amigosu olur,
bütün tezahüratların öznesini sen yapabilirim." dememek için sorduğum başka
bi özet soruydu.
"Yorgunum
biraz," dedi, "şu enerji, meditasyonlar filan halsiz bırakıyor,
uyuyacam."
"İyi geceler." dedim, ısrar etmedim, döndüm odama.
"İyi geceler." dedim, ısrar etmedim, döndüm odama.
Üzerimdekilerden
kurtulup rahat bir şeyler giyindim. Reseptiyonist Recep’i arayıp bir kahve
istedim. Kahvenin gelmesini beklerken telefona gelen mesajları kurcaladım.
Kahve geldiğinde sigara paketimi de alıp balkona çıktım. Gece leylak ve
tomurcuk koksun istedim. Kokmadı. Ya da ben leylak ve tomurcuğu hiç
koklamadığımdan kokan şeyin ne olduğunu anlamadım. Ama yine de havada asılı
duran kokuya leylak ve tomurcuk adını verdim. Bir sigara yakıp bir yudum da
kahvemden alarak tütün ve kahve kokusunu da ekledim havaya telefonun not
defterini açarken. Ciğerlerime acımadan içime çektiğim dumanı dışarı üflerken,
“Bizim ondan hoşlandığımız gibi hoşlanmadı bizden albayım.” diye yazdım.
“Aslında bakma albayım, biz de pek bir kimseden hoşlanmıyoruz. Biz herhangi
birinden hoşlanmayı seviyoruz. Yoksa İstanbulspor küme düşse, küme ne! Bir
kadını sevmeyi seviyoruz biz. Benciliz aslında biz biraz. Edebiyatımıza figüran
arıyoruz. Bayan Nihayet diye biri var mı, bilemem. Karşılaşır mıyız onunla bir
köşe başında ya da bulutun güneşi gölgelediği bir yeryüzünde, onu da bilemem.
Eski eşim albayım, o da bizi bizim onu sevdiğimiz kadar sevmiyordu. Biz, bir
müddet sevilebiliyoruz. Kabul edelim. Unutamadım onu diye kızıyorsun,
biliyorum. Ama unuttum, desem yalan olmaz mı albayım? Onca anı, onca
kucaklaşma, onca el ele gezilen
sokaklar, onca günler ve sonrasında onsuz günler unutulsa ayıp olmaz mı? Evime
girmeden önce döndüğüm ve ne tesadüf ki hep de adı bana sorulan sokağa onun
adını vermişler, unutmak ne mümkün? Gecenin ayazına, itine, köpeğine, yılan
gibi gözleri parlayan kedilerine aldırmadan iki kere söküp çıkarttıysam da
yerinden o tabelayı, çöp kutularına atmaya kıyamadım, yanıma alıp eve de
götüremedim. Attım öyle sağa sola gelişi güzel. Ta ki belediye çalışanları ya
da civardaki esnaf kaldırıp yeniden asıncaya kadar yerine, yerlerde süründü biricik
unutulmazım.”
Sabah beşte
uyandım. Oksijen bol olduğundan bünye uykuya ihtiyaç duymuyor belli ki. Rüya
görmedim. Yani güya görmedim; bir sürü bir şeyler gördüm ama bir kurguya
oturtmak zor. Karışık şeyler. Her şeylerden bir şeyler. Anlamsız.
Erkenden aşağı inip
kahvaltımı yaptım. Sebepsiz yere günaydın diyen kimse olmadan. Sürekli masaya
konan sineklerden bunaldım, masa değiştirdim. Onlar benden bunalmamış olmalı ki
onlar da geldi. Böyle bir işletmeye bu kadar sinek, ne gerek? Anlamadım. Üçer beşer,
birer ikişer geldi sonra ben kahvemi çayımı yudum yudum içerken diğer
arkadaşlar. Hepsi de benim erkenden geldiğime şaşırdı. Hepsine de sırayla,
“uyku tutmadı, erken uyandım bugün, hı hı, oksijen bol ya ondan, temiz hava
uyutmuyor…” falan filan dedim. Aynur Hanım ve eşi Sabri Bey geldiler sonra.
Sanırım kahvaltı yapmış onlar da. Ellerinde birer fincanla hepimizle
günaydınlaşarak bir masaya geçtiler. Müsaade isteyip sinekleri de kendi masamda
bırakarak onların masasına geçtim.
“Nasıl gidiyor?”
diye sordu Sabri Bey. Aynur Hanım zaten cevabı biliyor. Ya da biliyormuş gibi
bakabiliyor.
“Daha iyiyim.”
dedim, benden ayrılamayan sineklere el avuç savururken.
“İyisin iyi.” dedi
Aynur Hanım, halimden memnunmuşçasına. Kendi halinden zaten memnun. Ya da
memnunmuş gibi durabiliyor.
Konu nasıl benim
yurtdışına çıkma isteğime geldi hatırlamıyorum ama “Ayşe Hanım’ın sana yardımı
dokunabilir.” dedi Aynur Hanım. “Konsolos mu,” dedim, “Ayşe Hanım?” değilmiş
ama yurtdışına çıkmak için vize işlerini bir kanal üzerinden halledebiliyormuş,
bir fikir alsam iyi olurmuş, bilgi edinirmişim, neden olmasınmış. “Danışırım
bir ara.” dedim.
Bir müddet
sinekleri beraber kovduk. Birer fincan daha kahve içtik. Tabiattan ve
Atatürk’ten konuştuk. Sonra onlar müsaade isteyip kalktılar. Odayı
hazırlamaları gerektiğine hak verip uğurladım onları. Bir fincan daha kahve
koyup kendime, seans başlayana kadar ne yapmam gerektiğini düşündüm. Son gün,
eşyaları toplamalı, sağı solu şöyle bir gezip gitmediğim yerlere gitmeli, her
şeyi ve her yeri görmeli, bana iyi gelen bu yeri unutmamak için zihinsel çaba
sarf etmeli, diye düşündüm kahvemi içerken. Kalkarken oteldeki sineklerin
kadrolu olup olmadığını sordum garsona. Değillermiş güldüğü kadarıyla. “Zaten
bu kadar gereksiz istihdam bir işletmeyi batırır, kovun gitsin, ne tutuyorsunuz
bu kadar haşeratı burada.” diyerek ayrıldım masadan yönetim kurulu üyesi
edasıyla.
Odama çıkıp
eşyalarımı toparladım. Resepsiyonist Recep’ten hesabı kapatmasını istedim.
Extraydı, extra değildi, bu da mı extra olur kardeşimleri ödeyip konağa gittim.
Sabri Bey, “Birazdan başlarız,” dedi, “arkadaşlar da gelsin, bavulu buraya
bırakabilirsin.” Abur cuburların olduğu masanın altına koydum bavulumu.
“Etrafta bir tur atıp gelirim ben.” dedim, masadan bir incir bir de hurma alırken.
Sadece incir ve hurmayla bütün bir günü tok geçirebileceğime artık kanaat
getirirken.
Sanırım bundan sonra aşk ile pek işim
olmaz, diyerek bulunduğum erken hükmümden sebep, hiç gitmemiştim Aşk Merdiveni
dedikleri merdivenlere. Hatırı kalmasın diye oraya gittim.
Ortalama büyüklükteki bir ağacın her iki
yanından yukarı doğru çıkan basamaklar görünüyor ilk önce, tam karşısında
durunca. O ortalama büyüklükteki ağaç, köklü bir umut vaat etse de insana,
merdivenlerin sağ tarafındaki basamaklardan çıktığında sola doğru kıvrılan basamaklarla “gördüğün gibi aşk olayında bir
bok yok, soldaki basamaklardan aşağı inerek hiç başlamamış gibi başladığın yere
geri dönebilirsin.” mesajı veriyor. Merak muallakından sebep olsa gerek, sen
devam etmek istiyorsun tırmanmaya basamakları. Aşk Merdiveni’nin başlangıç
noktasına benzeyen ikinci etabını da umutla çıkıyorsun. Ama malum döngü o
basamakların sonunda da sana bir vazgeçme fırsatı veriyor: “hâlâ başladığın yere dönebilirsin, gel hocam,
devam etme, ağzımızın tadı bozulmasın.” der gibi fısıldıyor aksi yönden aşağı
inen basamaklar. Ama sen, yine uslanmıyorsun. Ve ikinci kez başlangıca dönme şansı veren,
aşağı inen o basamaklar yerine sağındaki nereye gittiği belli olmayan başka
basamakları tırmanmaya devam ediyorsun. Tedirgin, meraklı, heyecanlı çıkıyorsun
onları da. Yolun sonuna geldiğinde bakıyorsun ki bi bok yok. Tekrar geldiğin
basamaklardan aşağı pişmanlıkla iniyorsun. Ama bu seferki keyifli ya da
heyecanlı değil. Anlaşılan o ki aşk şeysi o kadar güldürüklü değil. Aşkın kendisi,
bilinmezliği tatlı. İkinci etabın tepesinde, o bilinmeze giden basamakların
başladığı yerde bir oturma yeri var. Orada biraz oturup karar vermek lazım;
devam mı etsem yoksa tadında bırakıp başlangıca geri mi dönsem? Bana kalırsa,
ilk virajda, yeniden ve yeniyle başlamayı göze alarak dönmeli. Bana kalırsa…
bunu bana bugüne kadar kalmayan heyecanlardan edindiğim tecrübeyle söylüyorum.
En azından sonuna kendin karar verebildiğin bi macera olur.
Merdivenlerden aşağı inip, başlangıç
noktasındaki basamağa oturdum. Her şeyi telefonun not defterine yazmama rağmen
yine de yanımda bir küçük kalem taşımak adeti edindiğime sevindim. “Martin
amcanın oğlu demiş ki, ” -Martin Luther King'in -diye yazdım basamağın en düz
yerine, “İlk adımı inançla atın. Merdivenin tamamını görmek zorunda
değilsiniz.”
Kalkıp konağa doğru yürüdüm. Merdivenin
tamamını göremediğim ama ilk adımı inançla attığım birkaç anıyı düşündüm.
Merdivenin tamamını görebilenler de var bu hayatta, ne şans! Ne güzel! Onlara
imrendim. Kıskanmıyor insan böylesi basamaklı vazgeçişlerini hatırladığında,
imreniyor sadece. İnsan olmanın en imrenilesi yeri bu olsa gerek.
Konağa geldiğimde herkesin içeri
girmeye başladığını gördüm. İclal, kapıdan girmek üzereyken beni gördü,
gülümsedi. Bayan Günaydın da vardı yanında, o da gülümsedi ama ben, İclal’in
gülümsemesine sebep olduğuma sevindim. Bayan Günaydın kendi halinde gülümsesin,
ben ne sebep olayım ne de mani, diye düşündüm. “Koş koş, yok yazılacan.” dedi
İclal. Nasıl da heyecan katıyor insan hayatına afacan. Koşar gibi yaptım. Ki
bu, onun için yapabileceklerimin en kolayı. İclal’le bir merdivenin tamamı
çıkılmamalı, ilk adımı atmayı göze almalı onunla, diye geçirdim aklımdan, bütün
bir hayatı aynı İclal’le geçirmemeli insan.
Bu son günümüzün nasıl geçeceğini
anlattı Aynur Hanım. Sonunu bildiğin bir filmi izlemek gibi oldu böyle yapınca
ama bu da iyi; keyfimi kaçırmadı. Sandalyeye oturmadım, yere uzandım yine.
Müziğin sesini ayarladı ve artık bir ritüel halini alan telkinlerine başladı
Aynur Hanım. Gözlerimizi yavaşça kapattık ve uykunun en rem haline en mışıl
huzurla kıvrıldık.
Bir mağaranın içinde olduğumu görüyorum
bu sefer. Nereye gittiğimi bilmeden, tedirgin adımlarla yürüyorum. Kısa bir
süre yürüdükten sonra birçok girişi olan tünellerle karşılaşıyorum mağaranın
içinde. Bir ülkenin, iç ülkeleri gibi bunlar. Sanki hepsinde ayrı bir coğrafya
var gibi. Duruyorum. Tünellerin girişlerine bakıyorum. “Yol ayrımı gibi bir
yerdeyim yine”, diye düşünüyorum. “Koşullar beni yine, kendi kararımı verdiğimi
sandığım yere getirdi, ne yapmalıyım, hangisinden geçmeliyim?” yanımda birinin
olduğunu hissediyorum. Göremiyorum ama hissediyorum. Beyazlar içinde, sakallı,
ak sakallı dededen daha feylesof bir hali var sanki. Gözlerimi tünellerin
girişinden ayıramadığım için, kim olduğuna dönüp bakamıyorum. Aynur Hanım’ın
Chamuel dediği melek olduğunu sanıyorum. Feylesof hali gitmesin diye yine Kamil
diyesim geliyor. “Eee?” diyorum, Kamil’e bakmadan, “Nereye gidecez, hangi kapıdan
geçecez?” Gri bir sis kaplıyor birden her yanı. Tünellerin kapıları belli
belirsiz bir hal almaya başlıyor sisin yoğunluğundan. Sis dağılsın diye elimle
zorluyorum, üflüyorum, saçmalıyorum ama dağılmıyor. Kamil’e dönüp bakmak
istiyorum ama o da sislerin arasına karışıyor ve kayboluyor. “Şu sisi bi
dağıtsam…” diyorum, “girecem bi kapıdan, neyse ne, görüp öğrenecem ama…”
dağıtamıyorum, gittikçe yoğunlaşan sislerin arasında kendim de kaybolarak yoğun
bir beyazlığın görüntüsüyle uyanıyorum.
Yerimde oturur vaziyete geçip
etrafımdaki insanlara baktım. Uyuyorlardı çoğu. Birkaçı ise uyumaya çalışıyordu.
İclal’i uyurken biraz daha seyrettim. En çok da bu seyrin bir rüyadan ibaret
olmadığına sevindim.
Bir bardak çay alıp dışarı çıktım.
Avluda Aynur Hanım tek başına oturmuş sigara içiyordu. Yanına oturdum. Gördüğüm
rüyayı anlattım. “Kamil yol göstermeyecekse bana, ne işi var orada?” diye
sordum. Onu ben anlamlandıracakmışım. Belki de gitmek istediğim tünellerin
hiçbiri de benim için hayırlı değilmiş, o yüzden sislerle önü kapatılmış. Belki
de Kamil diye biri aslında hiç yokmuş, ya da gördüğüm aslında Kamil
olmayabilirmiş. Dikkatle dinledikten sonra Aynur Hanım’ı kafamı kaldırıp o
muhteşem ağacın neredeyse bulutlarla kucaklaştığı yere baktım. “Belki de hiç
doğmadım, ana rahminde kaldığım süre içindeyim hala ve bu yaşadıklarım, dahil
olacağım dünyanın bir fragmanı sadece.” diye düşündüm. “Sence?” dedi Aynur
Hanım. Aklımdan geçeni yüksek sesle söylediğimi düşündüm bir an ama ona
baktığımda kendi söylediklerinin benim tarafımdan nasıl anlaşıldığını merak
ettiğinden sorduğunu anladım. “İyi bence.” dedim, “Girmediğim tünelde hayır
yokmuş yani benim anladığım.” Güldü. Sigarasını söndürdükten sonra sandalyeden
kalkarken içeri gitmesi gerektiğini, sonraki seans için uzun bir ara
vereceğini, bazı arkadaşların hala otelden çıkış yapmadıklarını söyledi. “Tamam.”
dedim, “ben de biraz sağı solu gezerim onlar hazırlanıp tekrar buraya gelene
kadar.”
Birkaç boş pet şişe topladım etraftan;
kendime şifalı sulardan bir buket yaptım. Mide suyu, göz suyu, şu suyu, bu suyu
ne varsa aldım. Bu organlarla bir sorunum olduğundan değil, olmamaya devam
etmesi için. Ya da Oğuz Atay’ın dediği gibi: Karınca gibi insan, öte beri
taşımasını seviyor yuvasına. Konağa dönüp çantaya yerleştirdim şişeleri. Çay
içsem mi? diye düşünüp vazgeçtim sonra. Tekrar merdivenlere yöneldim ormanı bir
daha gezmek için. Bayan Günaydın’ı gördüm aşağıda. Daha doğrusu birden önüme
çıktığı için görmezlikten gelemedim. İnsan şanssız olmaya görsün, hep
istemediklerine tosluyor bu dünyanın köşe başlarında.
“Etrafı gezmeye gidiyorsan beraber
gezelim mi?” dedi gülerek Bayan Günaydın.
Olmaz! diyemedim, “Olur.” dedim.
“Şurada bir şey var, onu göstereyim
sana, buharlı muharlı bi baca.”
Peşine takıldım. Birkaç metre ilerideki
bir asma köprüden geçtik. Ortalama bir insan boyundaki, gerçekten de bir bacaya
benzeyen çıkıntının önünde durduk. Sadece yüzümü kaplayacak genişlikteki
delikten sağa sola savulmadan direkt yukarı doğru çıkan buharı göstererek, “Koy
yüzün oraya, içine çek buharı.” dedi sinsice gülümseyerek. Nedense, ne dediyse
yaptım. Yüzümü o deliğe yerleştirmemle beraber içime çektim kokuyu. Genzimde
anında yer eden ve insanın ayaklarını tek nefeste bile uyuşturan o koku nasıl
tarif edilir bilmem ama benim şirazem evrende hiç bilmediğim noktalara dağıldı
birden. Bütün sinüslerimin açılmasını fırsat bildiğinden midir nedir, beynimin
en ince noktalarına kadar yayıldı o koku. Aniden çektim yüzümü delikten. Elimle
ağzımı, yüzümü ovuşturdum yüzüme erimiş naylon gibi yapışan kokudan sanki bu
şekilde kurtulabilecekmişim gibi.
“Bu ne hacı?” dedim, ekşimiş, buruşmuş suratımla,
“Ne biçim bir koku bu, nevrim döndü!”
“Sülfür.” dedi, sanki her sabah
uyandıktan sonra bununla yıkıyor da yüzünü, o rahatlık var ses tonunda.
“Niye koklattın ki bana bunu, madem
sülfür olduğunu biliyorsun, ne istedin ki benden?”
Güldü. Gülerken de kolumdan
çekiştirerek az önce geçtiğimiz asma köprüye doğru giderek. Huylandığımdan
muhtemelen, hiç kaşınmayan yerlerimi kaşıyarak düştüm yine peşine. Dirseklerimin
içini, koltuk altlarımı koklayarak takip ettim onu. Az önce kokladığım şey gibi
kokmuyorum ama öyle koktuğumu sanıyorum ki bu daha kötü. Yüzümdeki, sanki az
önce bir kilo limon yemiş buruşukluğu da atamıyorum bir türlü. Bayan Günaydın’a
sadece Bayan Günaydın demekten öte, zıbarasıca, yatıp da kalkamayasıca ve Türk
üslubuna yer etmiş onlarca küfrü haklı bir gururla savurarak tezgahında dut
dolu ihtiyar bir adamın yanına kadar geldik. “Dut ısmarlayayım da sana
barışalım.” dedi bu sefer sinsice olmayan bir gülüşle. Dut satan amcanın hemen
yanı başındaki çeşmeye yöneldim hiçbir şey demeden. Elimi yüzümü yıkayıp iyice
kokladım kendimi. Koku üstüme sinmemiş ama genzimde hala yakıcı bir tad var.
Kafamı da suyun altına sokup saçlarımı da yıkadım iyice. Başka türlü
ferahlamanın mümkünü yok sanki. Sular saçlarımdan dökülsün diye avuçlarımla
sıvazladım iyice çeşmenin yanındaki banka oturarak. “Al al, dut ye, ağzının
tadı değişsin.” diyerek uzattı aldığı dutlardan bir avuç. “Benim de nevrim
dönmüştü ilk kokladığımda.” dedi sonra yine gülerek. “E hacı, madem kötü, niye
koklatıyorsun bana da, vicdansız mısın sen?” dedim, ağzıma attığım birkaç tane
dutun genzimdeki kokuyu bastırmasından memnun kalarak.
“İnsan, hacı, der mi bir bayana Allah
aşkına! Bi de kitap filan yazıyorsun.” dedi konuyu tamamen umursamayarak ve
sitemkar.
“Ağzımı dayadın bacaya sonra da dünyanın
en acı kokusunu koklattın cebren ve hile ilen, hacı, az bile sana.” dedim, “Hem
hacının nesi var, daha samimi değil mi?”
“Değil!” dedi, bu sefer gülmeyerek.
“Hacı deme, Derya, de.”
“Derya niye diyeyim?”
“E adım o da o yüzden.” Elindeki poşetten
bir avuç daha dut aldım. “Tamam,” dedim, “bundan sonra ben sana Derya diyecem,
sen de benim kafamı sağa sola sokmayacan o zaman.”
“Anlaştık.” diyerek gülümsedi. Ben de
dut yiyerek gülümsedim.
Yukarılara, aşağılara, gördüğümüz
yerleri yeniden görmeye, görmediğimiz yerleri de görmeye ve gezmeye devam ettik
bir müddet. Üç gündür adı bir türlü aklıma gelmeyen kadının, bu sefer de adını
söylemeye fırsat bulamadım.
Tepedeki merdivenleri de çıktıktan ve
oraları da gezip gördükten sonra bir banka oturup birer sigara yaktık. Nedense
hiç susmayan Derya, sigaralarımız bitene kadar hiç konuşmadı. Ben de konuşsun
diye uğraşmadım. Kuşların sesine bırakıp kendimi aşağıda kalan insancıkları
izledim. Genzimdeki sülfür kokusu tamamen kaybolmuştu. İzmaritleri çöp kutusuna
atıp, ağır aksak adımlarla tekrar aşağıya inip konağa doğru yöneldik. Aynur
Hanım’ın verdiği ara bitmek üzereydi. Konağa geldiğimizde Derya, tuvalete
gitmek için ayrıldı benden. Ben de hiçbir yere takılmadan dosdoğru konağa
çıktım. “Bir arkadaş daha gelecek, otele ödeme yapıyor sanırım, birazdan
başlarız.” dedi kapıda duran Sabri Bey. Başımı sallayıp, “Derya Hanım da
geliyor birazdan, tuvalete gitti.” dedim. Sonrasında içeri girip oturmamla
beraber çok sürmedi eksiklerin tamamlanması; gelmeyenler de geldi.
Aynur Hanım, göz ucuyla şöyle bir bakıp
bize, partnerli çalışmaya geçeceğimizi söyledi. Kendi enerjimizi bir diğerimize
aktarabilme durumundan bahsetti. Bu mümkünmüş. İnsandaki fazla, fazla olarak
kalmıyor insanda demek ki. Enerjini bile paylaşabilme özelliğin varken bu kadar
mal, mülk istifi nedendir, bilmem. “Aaaaah ah” diye iç çektim kendi kendime,
“Ta çocukken farkına varabilseydim keşke bunların, ta çocukken beynimi
zehirlemelerine izin vermeseydim keşke bu toplum denen gereksiz, anlamsız
kalabalığın; ta çocukken,ihtiyacımdan fazlasının haram olduğunu söyleyen Ebu
Zer’i tanısaydım…”
Herkesi herkesle eşleştirdi Aynur
Hanım. Bana Şaduman diye bir kadın düştü. İyi kadın Şaduman, burada bulunduğum
süre içersinde hiç asık görmedim yüzünü, hep gülüyor. Kısa boylu, kısa saçlı ve
sürekli dalından koparabildiği meyveleri yerken gördüğüm bir kadın. Amaç,
mevcut enerjiyi paylaşmak olduğundan, hem enerji veren kişi hem de enerji alan
kişi olacağız sırasıyla. Aynur Hanım’ın direktifleriyle bu alışverişin
pozisyonuna münasip uzandı Şaduman
önüme. Bendeki enerjiyi –fazlaysa tabii- ona vermem için alnından ve
şakaklarından tuttum. Daha sonra da Aynur Hanım’ın komutuyla önümde uzanan
Şaduman’ın ayakucuna geçip ayaklarından tuttum. Bu süre içersinde hep güldü
Şaduman. Ben de güldüm. Benden enerji adına bir şeyler gittiğini hissetmedim
ben. Demek ki bana kadarmış bendeki enerji; paylaşacak kadar yoğun değil yani,
tasarruflu kullanmalı yani, bir tek kendime hayrım var yani.
Yer değiştirmemizi söyledi Aynur Hanım.
Herkes, az önce enerji verdiklerinden enerji alacak şimdi. Benden bir şey
gitmediğine göre, istemeye de yüzüm yok, diye düşündüm. Şaduman’ın önüne uzanıp
ellerini alnıma koymasını bekledim. Usulca koydu ellerini şakaklarıma Şaduman.
Ovalar gibi gezdirdi parmaklarını. Gülümsediğimi hissettim, sonra da Şaduman’ın
sürekli gülen halinin enerjisinin bana aktığını. Yaklaşık bir dakika sonra
Nasrettin Hoca belirdi gözlerimin önünde. Eşeğe ters binmiş halinin silüeti.
Seyrettim onu kısa bir süre. Hoca Nasrettin’in silüeti belli belirsiz
kaybolurken gözümün önünden büyük bir ağaç kovuğunun resmi belirginleşti
gözlerimin önünde. Bir müddet de o kovuğu seyrettim. Tamamen uyumuş değilim,
duyabiliyorum etrafımdaki sesleri, insanların birbirlerine fısıltıyla bir
şeyler dediklerini, ama anlamıyorum. En sade ve yüksek olan ses, Aynur
Hanım’ın: Ayakuçlarımıza geçmesini istiyor enerji vericilerin. Şaduman,
ellerinin arasındaki başımı yavaşça yere bırakıp ayaklarımdan tuttu. Gülen bir
yüz belirdi bu sefer de gözlerimin önünde. Tanıdık birinin yüzü olduğunu fark
ettim ve dikkatlice incelemeye çalıştım gördüğüm yüzü. İyice belirginleştikçe
anladım, gördüğüm yüzün Zübeyde Hanım’a ait olduğunu, Atatürk’ün annesi Zübeyde
Hanım’ a. Etrafımdaki insanların fısıltıları yükselmeye başladı birden.
Birbirlerine verdikleri enerjiyi kaldıramayan, bayılanlar olmuş. Açmadım
gözlerimi etrafa bakmak için, gözlerimin önünde sırasıyla belirginleşen
Nasrettin Hoca, Ağaç Kovuğu ve Zübeyde Hanım’ı izledim gülümseyerek.
Güle, oynaya, heyecanlı heyecanlı
anlattım gördüklerimi Şaduman’a ara verdiğimizde. Fenerbahçe dövmesi olan
arkadaş da yanımıza gelmişti, ona da anlattım. Gülüşmelerimize şaşırarak gelen
Aynur Hanım’a da anlattım ardından. Kim gelse, gelişine anlatacam, öyle bir hal
var içimde. Sanki zaman koşa koşa geçiyor gibi. Güneş daha bir parlıyor,
kuşların sesine ötmek denmez, şakıyor gibi. “Çok güzel.” dedi Aynur Hanım,
gülümseyerek, “Bunun yorumlamasını kendin yapmalısın, bağlantı kur hayatınla,
bütün kökleri görmüşsün.” “Tamam.” dedim, neyi nasıl yapacağımı bilmeden. Hep böyle
olmalı insan sanki, hep böyle kalmalı. Neyin, nasıl yapılacağını bilmediği
halde böyle bir tuhaf mutlu hissetmeli sanki. İclal’e baktım. İçeride, az önce
aldıkları enerjiyi kaldıramayarak bayılıp, ağlayanları sakinleştiriyordu.
“Güzel kız.” dedi Şaduman, yanımda sigarasını yakarken ve sonra da kadınların,
o her gizemi çözdükten ve her şeyi anladıktan sonra kalkan tek kaşını
kaldırarak. O kaşın kalktığını gördükten sonra kendimi gizlemeyecek kadar
alıştım kadınların bu “evreka gülümsemelerine”. Böyle zamanlarda, yüreğinden
yakalandığında yani, kaçmak için uğraşmayacaksın, mümkünse itiraf edeceksin,
mümkün değilse susacaksın. Ben bütün mümkünlerin kıyısında olduğumu en az
Turgut Uyar kadar bildiğimden, susmayı tercih ettim. Çünkü susmak, sana isnat
edilen her şeyi sessizce kabullenmekti. Çünkü bu isnat, buraların en güzel
gözleriydi. Çünkü bu gözler, her şeyi kabullenmekten alıkoymasındı insanı.
Bayılanların ve ağlayanların kendine
gelmesiyle tekrar toplandık. Yere oturup ellerimi dizlerime bağlayarak dinledim
Aynur Hanım’ın veda konuşmasını. İlk gün içimde beliren o acemi tedirginliğin
yerini ayrılık hüznü aldı sanki. Çok mu çabuk alışıyorum ben? “Alışamadım bir
türlü” dediğim hiçbir şey yok gibi sanki. Belki sadece bu: Her şeye çok çabuk
alışabilmeme bir türlü alışamadım. Hayat, kocaman bir paradoks, ne garip.
Hüzünlüydüm ama mutluydum da bir yandan. Kursağımdan bir türlü gitmek bilmeyen
o misket tanesi kadar huzursuzluk bir an için yok gibiydi. Korkmadan
yutkunabilmek, ne kadar keyifli. “Bugün ölmem herhalde.” diye düşündüm,” insan
mutluyken ölmez herhalde. Ruh, mutlu bir bedeni niye terk etsin ki?
Mutsuzluktur insanın canının bedenden çekilmesine sebep. Gayri safi milli
hasılası ve kişi başına düşen milli geliri yüksek ülkelerde bu yüzden uzun
yaşıyor insanlar. Sürekli mutlular, bu yüzden ölemiyorlar.”
“Burada deneyimledikleriniz,” dedi
Aynur Hanım, elinde henüz ne olduğunu bilmediğim kağıtları tutarken, “size
hayatta çok şey ve en önemlisi huzur kazandıracak. Lütfen vazgeçmeyin, isteyin,
dileyin, sizin için hayırlı ise olmaması imkansız.” En az Aristo ve bir o kadar
da İbni Sina kadar haklıydı Aynur Hanım: Deneyim bilgisi en değerli bilgiydi.
Yılmadan, usanmadan ve Ankara’dan kalkıp Yalova’ya kadar hiç üşenmeden gelerek
almıştım ben bu bilgiyi. Kendimi takdir ettim. En telepatik halimle kuzenime ve
hayat arkadaşına da teşekkür ettim, vesile oldukları için.
Bir sürü soru ve uğultunun içinde
elinde tuttuğu kağıtları dağıtmaya başladı Aynur Hanım herkesin ismini tek tek
okuyarak. Katılım sertifikalarıymış o elinde tuttuğu kağıtlar. Benim adımı
okuduğunda kendimi birden ilkokuldaki diploma töreninde hissettim. Ben
bitirdiğimi sanırken aslında her şeye daha yeni başladığımı belgeleyen o
kenarları benim defterimin kenarlarına çizdiğim süslere benzeyen belgeyi alırkenki
çocuksu halime. Bitti diye sevinmekten daha çok, aslında daha yeni başlıyor
olmamın bilinciyle olgunlaştırdım o çocuksu halimi Aynur Hanım’ın elinden
alırken sertifikamı. Oturduğum yerde inceledim bir müddet kağıdı. Etraftaki
seslere aldırmadan, parmak uçlarımla incitmekten korkar gibi tuttuğum
sertifikayı almaya hak kazanmanın haklı gururuyla gülümsedim. Tamamlamış olmak
ne kadar da huzur verici bir duygu. Aynı hassasiyetle tuttuğum kağıttan
kaldırıp başımı İclal’e baktım. İlkokulda da Tülay’a bakmıştım benzer bir
haleti ruhiye ile. Siyah önlüklerin içinde bembeyaz parlayan pürüzsüz yüzü
tıpkı İclal gibi benden başka herkesle paylaşıyordu sevincini. O zaman
üzülmüştüm ama şimdi üzülmedim. O zaman ile şimdi arasındaki zaman içinde
alıştığımdan belki de olayların istediğim gibi sonuçlanmamasına ve olayları olduğu gibi
bırakıp yürüyüp devam etmeye. Böylesi daha iyi diyemem; yani olayların
istediğim gibi sonuçlanmaması. Ama olduğu gibi bırakıp da yürüyüp gitmek,
gerçekten rahatlatıcı, tavsiye ederim. Bu yüzden belki de yüzümdeki gülümsemeyi hiç bozmadan ve hatta
bozulmasın diye hiç uğraşmadan kalkıp demlikte kalan son çayı bir bardağa
doldurup dışarı çıktım. Elimdeki sertifikayı verandadaki masalardan birine
bırakıp bir sigara yaktım. Her yere hatta bütün ülkeye dağılmış olan
dallarından birine bir arkadaşın omzuna atar gibi attım elimi o haşmetli, iri
ve babacan ağacın. Göz ucumla az önce edindiğim sertifikaya bakıp bir nefes
daha çekerek sigaramdan bir arkadaşın omzuna vurur gibi vurdum elimi ağacın verandaya
taşmış kalın dalına. Aklıma izlediğim bir Türk filminin repliği geldi, sadece
kendim duyabilecek kadar söylemekten çekinmedim: Başladık Muzaffer, arkası
gelir!
Sanki herkese kısa bir süre için
vedalaşma süresi verilmiş gibi birden “memnun oldumlar, umarım yine
görüşürüzler, bak İstanbul’da aramazsan vallahi küserimler, öpüşmeler, el
sıkışmalar, mutlaka yine bir araya gelelimler…” havada uçuştu. O garip
hengamede birkaç kişinin elini sıkarak ve “ben de memnun oldum” diyerek içeri
girip masanın altına koyduğum bavulumu aldım. Sağa sola şöyle bir göz gezdirip
bir şeylerim kalmış mı diye bakındım. Duvarda asılı olan, ilk günden beri Borges’e inat ortasına geçip de
kendimi seyretmekten sakındığım, karşılıklı birbirine bakan iki büyük aynanın
ortasında durup önce birine sonra da diğerine baktım. Her ikisinin içinde de
sonsuza kadar gidiyor gibiydim yine; olduğum yerde durmama rağmen, her ikisinin
içinde de küçüle küçüle ilerliyordum. Milyonlarca benliğim oluşmuş gibiydi. Bu
yaşıma kadar oluşturduğum milyonlarca paralel evreni bundan daha iyi göremezdim
sanırım. Rüya olabilme ihtimalini düşündüm bütün bu olanların, hatta
oluşturduğum milyonlarca paralel evrenin her birinin bir diğerinin rüyası
olabilme ihtimalini. Rüyasında rüya gören birini görmek gibi; sonsuz, garip bir
şey. Hatta öyle ki o an, senin de başka birinin rüyası olma ihtimalin var gibi.
Oluştuk mu yoksa bir başkaları tarafında oluşturuluyor muyuz? Buna bir karar
versek sanki her şey rayına oturacakmış gibi. Yani başımıza gelen onca şeyi biz
mi seçtik, yoksa hak mı ettik gibi. Bilemedim. Sanırım bilemiyoruz da. Ama
ileride bilir miyiz, onu da bilmiyorum. Borges’i de gerçeklerüstü ve sembolist
bir yazar yapan bu düşüncelerdi herhalde; duvara karşılıklı asılı duran iki
aynanın arasında kalmasıyla irdelemiş olmalı insan zihninin dehlizlerini. Bence
Nobel’i hak ediyordu, hakkını yediler adamın. En azından hep hayalini kurduğu
devasa bir kütüphanenin başına geçtiğinde ailesinden gelen bir hastalık
sebebiyle görme yeteneğini tamamen kaybetmesinin ve “bana aynı anda hem 800.000
kitabı hem de karanlığı veren tanrının muhteşem ironisi!” şeklindeki kibar
isyanının hatırına, Nobel’i hak ediyordu. Belki de… kim bilir, seçtiklerimiz,
hak edeceklerimizi engelliyor. Artık, en azından bundan sonra, bir daha paralel
bir evren oluşturmamam gerektiğini düşündüm. Yeteri kadar çoğalmışım zaten bu
güneş sisteminde. “Umarım,” dedim, kendi kendime, “yeni bir paralel evren
oluşturmayacak kararlar alabilirim. Hak ettiklerimi seçimlerimle kendimden
uzaklaştırmam. Umarım, umalım.”
Dışarıdaki sesler ve manasız telaş
kesilmişti. Elimde bavulumla eski Türk filmlerindeki esas oyuncuların
Sağmalcılar Cezaevi’nden çıktığı gibi çıktım varaklı camların ortasındaki
kapıdan. Az önce benim dallarına sarıldığım ağacın gölgesindeki masada
oturduğunu gördüm Derya’nın. Herhangi bir şey sormadan ama neden gitmediğini
sorar gibi baktım yüzüne. “Ay herkes birden gitti ayol, kaldım öyle ben de
burada.” dedi. Bütün gitmelere alışmışım gibi, bütün gitmelerin yaraları sanki
hala sızlamıyor gibi, bilmiş bir edayla, “E herkes gider zaten Derya.” dedim. Oturduğu
sandalyeden kalkarken, “Aman sen de… çok bilmiş.. illa bi şey diyecen.”
diyerek, benim az önce büründüğüm Türk filmlerindeki jön tavrımı alaşağı edip,
“Gel seninle de vedalaşalım, vedalaşmadık.” demesiyle gülümseyerek kollarını
açıp bana doğru gelmesi bir oldu. Karşımdaki o anaç tavra kendi karakterimle
cevap versem, “Git öte, manyak kadın.” derdim. Ama kendim olmaktansa elimde
bavulumla eski Türk filmlerindeki esas oyuncuları Sağmalcılar Cezaevi’nin
önünde bekleyen aşırı sevinçli arkadaşlarının karakterlerine büründüm.
Giderayak, böylesi daha iyi geldi. O da tanıştığına memnun olmuş, İstanbul’a
yolum düşerse muhakkak görüşmeliymişiz. Alelacele yazdırdığı telefon numarasını
ara sıra aramazsam darılırmış. Daha doğrusu “dalılılım” dedi ama ben gülünce o
da “da-rı-lı-rım” diye heceleyerek düzeltti. Haklı aslında, darılmak kolay,
darılırım demek zor.
Otelin önündeki otoparkın yanında
bekleyen taksilerden birine bindirerek kurtulmakla vedalaşmak arasında bir
duyguyla el salladım Derya’nın ardından. Derya’yı taksiye biraz alelacele
bindirip de şoföre Derya’nın yerine “feribot iskelesine” dediğimden, taksici de
bir telaşımız var sanıp ben daha dışarıdan Derya’nın kapısını kapatmadan
hareket ettirdi aracı. Kapı, benim itme hızımla değil de aracın ani kalkışıyla
kapandı bir bakıma. O hızla ben de taksilerin hemen yanında bekleyen
minibüslerden birine binip “şehir merkezine kaptan” dedim. Şoför, tabii ki
sakin, “Araba dolsun gideriz abi.” dedi. Haklı tabii, bi taksi değil sonuçta,
minibüs bu. Beş lira para uzatıp “Bi kişi alsana kaptan.” dedim. Sonu
“kaptanla” biten bir cümlemi bari yerine getirsin de içim rahat etsin diye
belki de.
***
Ankara’ya geldiğimde Aynur Hanım’ın üç
gündür tekrarladığı “Bu üç günün sonunda baktığınız her şey değişmiş, anlam
kazanmış olacak” temennisi gerçekleşmedi tabii; neticede sihirli bir sopayla
dokunmadık akıp giden zamana, temenni ettik, ruhu teselli ettik. “Hala bi boka
benzemiyon da Ankara, zamanla değişirsin umarım.” diyerek metroya binip evimin
yolunu tuttum.
Eve kadar sabredemeyip yaşadığım son üç
günün muhasebesini yaptım kendimce metronun karanlık tünellerinde hızla geçen duvar
manzarasını camdan seyrederek. Tüm bu yaşadıklarımızın kendi tercihimiz
olduğunu söylemişti Aynur Hanım. Başımıza gelen bütün şeylerin tercihlerimizden
kaynaklandığını, kendimizin seçtiğini. Sevap günah kavramlarını çoktan
aştığımdan olsa gerek, “O zaman doğru veya yanlış diye de bir şey yok hayatta, “
diye düşündüm, “yaptıklarımız ve yaptıklarımızın sonuçları var. Toprağa ne
ektiğimiz önemli yani, armut tohumu ekip de elma beklemek saçma olur.” Genel
özeti buydu sanki diye, yaşadığım son üç günü anlamış olmama sevindim biraz. Ama
biraz; çünkü bu fark ediş, olsa olsa bu işin başlığı olabilir sadece. Daha
bunun giriş-gelişme-sonuç kısımları var. Daha bunun, kafamda toparlayamadığım
cam kırıkları var. “Kime sormalı?” diye bir çaresizlik esti içimden. Daha sonra
hemen aklıma kuzenimin tavsiye ettiği kitaplar geldi. “Onların faydası
olabilir” diye yine teselli ettim kendimi. “Yarından tezi yok okuyabildiğim
kadar okumalı.”
İneceğim durağın adını söyleyen mekanik
ablanın sesiyle ayırdım gözlerimi ve düşüncelerimi akıp giden tünel manzarasından. Tam karşımda oturan iki kişinin konuştuklarına takıldı kulağım inmek için
kapıya yanaşırken. “Ne yaptın aşk meşk işlerini?” diyordu biri bir diğerine.
Bir diğeri de “Valla kurtuldum, artık takmıyorum o işleri ben. Rahatladım lan
yemin ederim.” dedi. İçten söyledi ama bunu, bir kamyon yükü iç huzurla dile
geldi sanki çocuğun rahatlığı. Vagondan inerken gayri ihtiyari baktım
yüzlerine. Yirmili yaşlarda varlar hemen hemen. Aklıma çok önceleri okuduğum
bir dergi geldi. Sofokles’ten bahsediyordu yazar. Antik Yunan edebiyatının üç
büyük tregedya yazarında biri olan Sofokles’ten. Sofokles, aşkla arasının nasıl
olduğunu soran bir arkadaşına, “Bu işten kurtulduğuma nasıl sevindiğimi
bilemezsiniz. Deli ve belalı bir efendinin elinden kurtulmuş gibiyim.” demiş.
Sofokles, az önce iç huzurunu kendi cümleleriyle ifade eden bi çocukta
reerkarne olmadıysa bu çocuk, Sofokles’in bilgeliğine erişmiş. “Bak,” dedim
kendi kendime, evin kapısını açarken,” bırak Sofokles olmayı, bu çocuk kadar
bile olamadın sen. Birini sevdin diye bu hallere düşmemişin gibi, hala yok gözü
güzel, yok adı İclal, yok tabiat da yok böcek de çiçek de sayıkla dur.” Böyle
ansızın kıyasları var hayatın, bir başkasının hatalarıyla kendi hatalarını
yüzleştirdiği anlık karşılaştırmaları. İçinden çıkamadığın, yenildiğin
durumları, içinden çıkmayı başarmış, yenmiş başkalarıyla aynı vagona
sıkıştırmaları var hayatın. Ve ne gariptir ki aynı vagonda da olsak, komşunun
çocuğu bizi hep burun farkıyla geçiyor. Piç!
Ertesi gün, işten sonra kuzenimle
konuştum. Konuyla ilgili kitap isimleri aldım. Kitapevine gidip, her şey daha
güzel ve anlaşılabilir olsun diye, Yuvaya Yolculuk isimli kitabı almaya karar
verdim. Raflarda şöyle bir dolandıktan sonra kitabı buldum. Kişi başına düşen
gelir, yok denecek kadar az olduğu için her Türk okur gibi önce fiyat etiketine
baktım. “İyi bari,” dedim kendi kendime, “en azından bu harcamaya yetebilecek
bir gelir düzeyindeyiz.” Kitabı fazla inceleme ihtiyacı duymadan kasaya gittim.
Önümdeki birkaç müşteri ödemesini yaptıktan sonra sıra bana geldi. Kitabı
uzattım, elimi cüzdanıma attım. Kitabın arkasında yazan fiyat kadar parayı
hazırladım bir çırpıda. Kasiyer kız, kitabın barkodunu okuttuğu ekrana bakarak
yanındaki diğer kasiyer kıza kitapla ilgili bir şeyler söyledi. Diğer kasiyer
kız da gelip ekrana ve kitabın arkasındaki fiyata baktı. Umursamaz bir tavırla,
“Etiketi değiştirmişlerdir, önemli değil, sen ekrandaki fiyattan al ödemeyi.”
dedi. Diğer kasiyer kız, sorunu kendince çözdüğünden emin bir şekilde yerine dönerken
benim kitabı ekrana okutan kasiyer kız da bana kitabın fiyatından, yani benim
önceden, kitabın arkasındaki fiyata bakarak hazırladığım paradan iki lira fazla
fiyat söyledi. İtiraz ettim, “Niye? Kitabın arkasında yazan fiyat daha düşük?”
Anormal bir durum değilmiş gibi bir sakinlikle, “Yanlış etiketlendirmiş
olabilirler arkadaşlar ya da müşteriler bazen fiyat etiketlerini
değiştirebiliyorlar. “ dedi. Yani demek istediği, ortada kurumsal bir hata yok,
kurumsal bir dalgınlık var ya da kurumumuz birçok üçkağıtçının bir arada
yaşadığı bir şehirde olduğundan aldatmaya yönelik bir komplo var. Ama burada
fiyatların tercümanı barkod okuma sistemi var, bu yalan söylemez, ekranda ne
yazıyorsa o. “Bu kadar okumaya hevesli bir topluluk mu var da adam üşenmeden fiyat
etiketi basıp gelip kitabın üstüne yapıştıracak? Belli ki sizin hatanız bu,
güncellememişsiniz fiyatı.” dedim. “Olabilir.” dedi kasiyer kız, sıkıcı, sinir
bozucu bir sakinlikle. “Ama ben ekranda yazan fiyatı almak zorundayım.” Kendi
haleti ruhiyeni ne kadar da değiştirsen faydası yok, yaşadığın toplumun ruhu
bozuk olduktan sonra, büyük bir çoğunluk da bu bozukluğa aldırış etmeden
yaşadıktan sonra, yapacak pek fazla bir şey yok, sen de onlar gibi
davranıyorsun. Sen de onlar gibi davranmadan hareket edemiyorsun, nefes
alamıyorsun, izin vermiyorlar. Hazırladığım paraya iki lira daha ekleyip daha
fazla uzatmadan ekran hazretleri ne diyorsa ödeyip çıktım kitapevinden. Her şey
daha güzel ve anlaşılabilir olsun diye daha attığım ilk adımda iki lira
kaybettim. Ve ben güya, kazanmaya oynuyorum, dur bakalım, sonu nereye çıkacak.
Elimde kitapla alıveriş merkeziden
çıkıp belediyenin park dediği ama aslına bakarsan etrafındaki koca koca
binaların salonu kadar bile bir büyüklüğe sahip olmayan yeşil alana, bir ağacın
altına oturdum. Zaten sadece bir tane ağaç var. Onu da muhtemelen parka ismini
veren tabelayı asmak için kesmemişler.
Bir sigara yakıp kitabı çıkardım içine
koydukları poşetten. Birkaç sayfasına göz atıp arka kapağını okumaya
başladığımda gülümsemeye başladım:
“Bu büyüleyici mesel, görünüşte sıradan bir
adamın, Michael Tomas’ın öyküsünü anlatır. Sevgilisinden ayrıldıktan sonra
evine giren hırsızla hayatı değişen otuz beş yaşındaki Michael Tomas, bilge bir
melek tarafından ziyaret edilir ve bu melek ona, hayattan gerçekten ne
beklediğini sorar. Michael, tek isteğinin yuvaya dönmek olduğunu söyler. Yuvaya
dönebilmesi için Michael’ın önce meleklerle, bilge öğretmenlerle ve hatta karanlık
varlıklarla dolu şaşırtıcı bir yerde bir dizi serüven ve sınavdan geçmesi
gerekecektir. Bu onun hayal edemeyeceği kadar duygusal, mizah dolu ve huşu
verici bir yolculuk olacaktır.”
Temmuz,
2014 / Ağustos 2015

Yorumlar