Bi cevap beklentisiyle baktı bi müddet göğe. Kendi de biliyordu bi cevap gelmeyeceğini ama umudun en masum halleri değil miydi bu küçük beklentiler? Tanrıyı şiar edinmiş her insansının incecik beklentileri?
Adımlarını hızlandırıp Ataşehir Anadolu Lisesi'nden kalkan minibüs durağına ulaştı. Az sonra gelirdi D61, 'Giderken bakarım maillere, bakalım bugün nereden başlayacam.' diye geçti aklından.
Kurumsal bir telefon şirketinde satış sorumlusu olarak çalışıyordu Gökçe. Bazen kendi yaptığı satışlardan bazen de başkasının yaptığı satışlardan sorumlu. Genelde, bir ofis ortamından ziyade, sokaklarda geçiyordu günü; firmalara hat, internet, konuşma paketleri satmak için. İstanbul'da birçok yeri bu işi sayesinde öğrenmişti. Üstelik İstanbul gibi bir yerde kim isterdi ki akşama kadar ofis içinde çalışsın? En iyisi dışarısıydı. Yazın, kışın biraz zor olsa da baharda çok keyif alıyordu Gökçe işini dışarıda yapmaktan. Cıvıl cıvıl açmaya hevesli ağaçların çiçeklerinin, az da olsa baharın etkisiyle pozitif bir hal almış insanların arasında, heyecanlı bir serçe gibi koşturan çocukların içinden geçerek... Bu şekilde çalışarak bir yandan da gözlem yeteneğini kullanıyordu. İnsanların derdi hâline gelmiş sorunları fark etmeye ve bu sorunları ticari bir fikir haline getirmeye çalışıyordu. Bu mücadelesinde en büyük destekçisi iş arkadaşı Işıl'dı. Onunla birlikte kurdukları ticari hayaller, gerçekleşmese de kârlıydı. Bu zamana kadar ucundan tutacakları bir fikir bulamamışlardı ama en azından "yapılmayacaklar" listesi her geçen gün doluyordu.
"Ama bu ne yaa, sabah sabah olacak iş mi bu!" Kendi sesini duyduğunda farkına vardı Gökçe bunu yüksek sesle söylediğinin. Söylenmesinin sebebi bugünkü rotasyonun Tarlabaşı'nda olmasıydı. 'Taksim'de ol sen sabah...' demişti grup şefi, 'sonra dağıtımı yaparız, kim nereye kime filan.' Tarlabaşı hariç her yer gelmişti aklına o civarda. Eğlenceli bi gün olacaktı. Ama şimdi bütün hevesi kırılmıştı. Üstelik verdiği yüksek sesli tepkiden dolayı minibüsteki insanların bakışları hâlâ kaçamak da olsa üzerindeydi. Ne kolay kurtuluyordu insanlar olağan dışı bir tepki duyduklarında kendi dünyalarında düşündükleri o an için dünyanın en büyük sorunu olan kendi sorunlarından. Demek ki kendi dünyasının en büyük sorunu değilmiş Gökçe kişisinin sesiyle dağılan, birden yok olan o sorun. Başkasının da derdi olduğunu bilsinler yeter ki, dünya sadece kendilerine zalim değil, herkes için zalim. Ne güzel (!) Herkes için niye daha güzeli yok? Bu önemli değil, herkes en az kendi kadar zorluk çekmeli. Denge bu, tüm sınıf grupları için.
'Müsait bi yerde inmesi' gerektiğini söyleyen bir yolcunun kalktığı koltuğa oturdu Gökçe. Çantasını açtı, akşamdan hazırladığı evraklarını gözden geçirdi. Eksiği yoktu. Birden gözlüğünü yanına almamış olabileceğinin tedirginliği sardı zihnini. Telaşla çantasını yokladı. Buldu, çok şükür almıştı. Yakını da göremiyordu, uzağı da Gökçe. Kullandığı gözlük iki tarafı da görmesini sağlıyordu. Ama pek kullanmazdı gözlüğünü, sadece çalışırken kullanırdı daha çok. "O kadar uzak değil hayallerim, basit bir hayatı mükemmel yaşamak sadece, o yüzden uzağı merak etmeye gerek yok. O kadar mükemmelin içinde detayı irdelemeye de gerek olmadığına göre.. o yakını da görmeye gerek yok." Bahanesi buydu.
Avutmak kendini! Belki de insanoğlunun ilk öğrendiği teselli buydu annesinden. Yoksa bir anne, nasıl salar yavrusunu bu kadar belirsizliğin içine.
Ama çalışırken yanında olsundu gözlüğü; başkalarının beklentileri üzerinden kazanıyordu parasını. Riske gerek yoktu. Katlayıp çantasının üzerine, kucağına koydu gözlüğünü Gökçe. Telefonunu çıkartıp Işıl'a bi mesaj yazdı: "Böyle grup şeflerinin de üstünü çiz, çalışmasınlar bizim şirketimizde." Hemen cevap yazdı Işıl: "Bana da Tarlabaşı'nın ara sokaklarında bi yer vermiş. Geldiğim yer halıcı güya ama içeride bir tane bile halı yok."
Ritüelleri olmuştu bu mesajlaşmalar. Hem gözlemledikleri durumları birbirleriyle anında paylaşıyorlar hem de masum dedikodular yapıyorlardı. Gıybet, alışverişten sonra, kadın psikolojisini ayakta tutan yegâne etkinlikti. Hatta bazen Işıl'la mesajlaşırken Işıl'ın yazdığı bir şeylere cevap vermek istediğinde telefon klavyesinin kendiliğinden verdiği kelime tavsiyelerini kullanıyordu. Çoğu zaman kurmak istediği bütün bir cümlenin tavsiyeleri kelime kelime olarak geliyordu ekrana. "Telefon bile çözdü seninle konuştuklarımızı," demişti bir ara Işıl, "bir sonraki kelimeyi kendi yazıyor. Yakında ben değil, telefon cevap verecek sana." Varacağı yere az kalmıştı, etrafı seyre koyuldu.
Sabah telefonda annesinin, 'teyzeni de ara bak, ihmal etme. Teyze o, anne yarısı.' demesi geldi aklına. Babası da amcası için kendisinin yarısı olduğunu söylemişti bi ara. 'Herkes bir şekilde birbirinin yarısı.' diye düşünürken yüzünden geçen alaycı gülümsemeyi gördü minibüsün camındaki aksinden. Camdaki yansımasına işaret parmağı ile dokunmak için elini kaldırdığında kucağındaki gözlüğü düşmek üzereydi. 'Sen de Gökçe'nin yarısı ol bari.' dedi, camdaki kendi yansımasına. Elini tekrar kucağına çektiğinde düşmek üzere olan gözlüğe çarptı kolu ama hissetmedi. Biraz daha kaydı gözlük düşmek üzere. Sanki kendini ait olduğu o kucaktan aşağı atmak istercesine bir uğraşı vardı materyalin. 'Bence bu sözler yanlış anlaşılmış bugüne kadar...' camdaki yansımasıyla kurduğu telepatik bağ ile konuşuyordu. 'Teyze anne yarısı, evet ama sadece yarısı, bir anne olamaz. Amca da öyle, en fazla babanın yarısı olabilir, baban olamaz; dolduramazlar o boşluğu. Kutsal bir emanet gibi severler seni, sahiplenerek değil. Korurlar, bakarlar seninle ilgilenirler ama o kök hücre olmadan senin hissettiğin acıyı, sevinci hissedemezler. Anne baba hisseder, amca teyze onların hissettiğini hisseder. E çocuktan anneye, anneden teyzeye derken duygunun anlamı yiter, ağırlığı azalır. Üstelik bir de dayı diye bi şey var. Annemin kız kardeşi değil de erkek kardeşi olsaydı, babamın da erkek kardeşi olmasaydı... Dayı kimin yarısı o zaman? Yazık değil mi ona, enişte muamelesi görmüş gibi. Bence yazık.'
İnce bir iç çekti Gökçe. Bir düşünce içindeyken başka bir düşünce gelir de insanın aklına, onu zihninde kuramadan unutulup gitmesin hafızadan diye hemen yeni düşünceye geçmek ister ya insan, öyle. 'Bi yolu olsa mesela,' diye kaydetti zihnine, çözümü değil de bulduğu soruyu, 'bir insanın başka bir insanla uyumunu anlayabilmenin. Refleksleri aynı mı mesela? Düşünce akışı, sorunlara karşı verdiği tepkiler, unuttukları... Ya da birden hatırladıkları. Nasıl anlaşılır ki bu?'
Aslolan, soruyu bulmaktı. Evreni, dünyayı, yaşadığı coğrafyayı, şehri, kendini çözebilmek için. Elmanın yere niye düştüğünü sormasa insan, yer çekimi kanununa nasıl ulaşabilirdi? Ya da 'Nasıl geçecek lan bu insanlar bu dereden?' diye sormasaydı Da Vinci, mühendislik nasıl başlayabilirdi?
Telepatik bağ ansızın kesilmiş gibi etrafına bakınarak iç çekti Gökçe. 'Benim kafa yine nerelere gitti yaa..' diye içten içe kendine söylenirken neredeyse geçmekte olduğunu fark etti ineceği yerin. "Müsait bi yerde..." derken durmak üzereydi zaten minibüs bir başka yolcunun daha önceden 'inme talebini' şoföre ilettiğinden. Alelacele kalkarken yerinden kucağındaki gözlük hepten aklından çıkmıştı Gökçe'nin. Düşüverdi o da daha önceden kendini sürdüğü o kucağın kıyısından. Gökçe fark etmedi bile. Yolculardan fark eden olduysa da ses etmedi. Ne de olsa kendileri birçok şey kaybetmişti hayatta, biraz da başkaları kaybetsindi. Materyal, minibüsün zemininde kalarak sıfır devinimle, Gökçe ise toplum normlarına uygun bir devinimle ayrıldılar birbirlerinden.
Anıt caddesini hızlı adımlarla geçerken telefonun mesaj sesini duydu Gökçe. Baktı, gideceği adresi gördü. "4 GÖZ gözlük Ltd. Şti. Bu ne be? Böyle şirket adı mı olur?" Tarlabaşı Bulvarı'na girdikten 100-150 metre sonra sağda olduğu yazıyordu mesajda firmanın. "Allah'tan..." dedi, caminin arkasında kalan bulvara geçip kendini sağ kaldırıma attıktan sonra, "ara sokaklarda değil bu dört göz limited. Buna da şükür. Du bakalım, nerede bu..." Çok fazla bakınmadan buldu işletmeyi, "Hah! Orada. Süper."
Dizilere, romanlara, filmlere konu olacak kadar günahı çoktu bu semtin ama semtin talihsiz günahkârları güne geceden başladığından bu saatlerde en derin uykularında olurlardı. Bir İstanbullu bunu bilmese de hissederdi. Gökçe de onlardan biriydi. Ama yine de üstünde hissettiği o serin tedirginlikle etraftaki binalara bakınarak dükkâna doğru ilerledi. Sanki bu binalar bir yaşama ev sahipliği yapmak için değil de daha çok, acı biriktirmek için inşa edilmişlerdi; tarihi olanlarında da yeni yapılmış olanlarında da, restore edilmiş olanlarında da aynı kasvet vardı. Hatta bırak binaları, bulvar boyunca sağlı sollu oluşan sokaklardan geçerken bile o sokakların içinde çocuk hayal edilemiyordu; herkes büyüyüp, acısını da bağrına sarıp öyle gelmeliydi bu sokaklara. Tarlabaşı'nda büyümek diye bir şey yoktu, başka yerlerde büyüyüp, Tarlabaşı'na düşmek diye bir şey vardı. Bu yüzdendi Gökçe'nin buralara gelmek istemeyişi. Daha 'düşmeyi' hak etmemişti çünkü.
Dışarıdan, içeride görünen iri kıyım gözlükçüye tedirginliğini muhafaza ederek, "4 göz... di mi?" diye sordu. Tabelası lakabı olan işletme sahibi, hiç tanımadığı bir yüzün bile kendisine böyle hitap etmesine sinirlenerek, "Ne dört gözü bacım, sen hayırdır?" diye yerinden bir hışımla kalktı ve Gökçe'ye doğru yürüdü. Gökçe, birden tamamlamadığı cümleyi hatırlayarak, "Limited limited, şirketi yani... 4 Göz mü Limited şirketi demek istedim, yani 4 şirketi mi... aman, 4 Göz Limited Şirketi mi, pardon." Adam, Gökçe'ye ulaşamadan kendisine yapılan açıklamanın ufak bi dil sürçmesinden kaynaklı olduğunun farkına vararak ve daha sakin yaklaşarak ulaştı Gökçe'ye. "Evet. Sen kimsin?" "Ben, şey..." toparlamak üzereydi Gökçe de artık kendini, "Waycell..." şu tutukluğu da az sonra gidermiş olacaktı, "iletişim hizmetlerinden Waycell... yani..." Eliyle havaya, boşluğa anlaşılır olsun diye "W" harfi çizerek. "Haa sen, desene yaa, Veysel kardeş, gel hele gel.." "Waycell efendim," tekrar çizdi havaya "W" harfini, "bizim şirketin adı Waycell." eliyle yön gösterir gibi işaretler yaparak, "yön anlamında aslında." Adam, kendisine anlatılan yanlış anlaşılmayı da anlamamış bakıyordu şaşkınca Gökçe'nin yüzüne. "Yav Faruk Bey göndermedi mi seni, sizin müdür?" "Evet." "Tamam, ben de seni bekliyordum." "Sözleşmeyle ilgili bi sıkıntı varmış sanırım," artık diyaloglar tutuksuz salıverilmişti düğümlenen boğazlardan, şükür, "internet süreleriyle ilgili?" "He yaa Veysel bacım. Şimdi bize demişler ki şu imzaladığımız kâğıtlarda..." Araya girdi Gökçe, "Benim adım Gökçe yalnız, Waycell, şirketimizin adı." Yine havaya W harfi çizerek, "Duble U ile." Anladı bu sefer 4 Göz Limited Şirketi'nin ne idiği belirsiz elemanı elindeki kâğıtları Gökçe'ye uzatırken. "Yav kusura bakma, Gökçe bacım, bizde de oluyor öyle, dört ortağız biz, ondan sebep firmanın adını 4 Göz Gözlük koyduk, hani biraz da komikli olsun diye biliyon mu, ama her gelen bize dört göz diyor." "Anladım efendim." diyerek kâğıtlara uzanıp aldı adamın elinden bu dipsiz diyalogdan kurtulup konuya girmek istercesine. "Aslında burada, 12. Maddede belirtilmiş internet kotaları..." diyerek çantasından gözlüğüne ulaşmak istedi. Bir yandan "Hee belirtilmiş ama biz bi şey anlamadık..." diyerek şikâyetine devam eden adamı dinlerken bir yandan da el yordamıyla arıyordu ama bulamıyordu gözlüğünü. Bakışlarını hâlâ konuşan adamdan ayırıp çantasına odaklandı. Eşeledi, karıştırdı ama yok! Gözlüğü bulamıyordu bi türlü. "Ay yoksa ben minibüste mi düşürdüm?" diyerek kesti adamın ses kalabalığı üreten sesini. "Ne minibüs? Minibüs ne?" "Ha yok, size demedim, ben kendi kendime... gözlüğümü bulamıyorum da." "Yaa bacım sen de, darı ambarındasın benim payım nerde diye soruyon, al tak şunlardan birini, dert ettiğin şeye bak." diyerek yerinden kalkıp reyona doğru ilerledi adam, "Kaç numaraydı?" "Yakın 2 ama.." "Bakiim bu kaç? Hah iyi, 2, al." diye tekrar masasına dönerken uzattı gözlüğü Gökçe'ye. "İşimiz görülsün de şimdilik, sonra bakarız sana bacım buradan bi gözlük." Gökçe, mahcup, teşekkür ederek aldı gözlüğü. Çerçevesini pek beğenmemişti ama olsun, şimdilik şu işi bi halletsin de.. bakarız.
Vaktin sabahın erken saati olması, karşıdaki fırından mis gibi simit kokusu gelmesi ve çayın da hazır olması sebeplerinden mütevellit çay ve simit tekliflerine hayır diyemeyen Gökçe, işletmeye 12. Maddede belirtilen kotadan daha az bir kota hizmeti verildiğini fark etti ve bu sorunu bir iki telefon görüşmesiyle çözdü. Adamın, "E bizim 5 verip 3 aldığımız geçmiş aylar nolac..." demesine kalmadan, o ödenen tutarların da gelecek ayki faturalardan düşeceği müjdesini verdikten sonra dükkânın içine yayılan dünyaların adamın olmasındaki sevinci paylaştı. "Yav bacım, Allah razı olsun, hallettin sen bizim işimizi." dese de adam, hâlâ minnettarlığını tam ifade edememişliğin huzursuzluğu ile sağına soluna bakınıyordu. "Bu arada..." dedi Gökçe, gözlüğü çıkarırken, "şunu da unutmadan bırakayım da. Kaybediyorum filan." "Haa.." diyerek hiç gerek olmadığı halde, hatta kabahatin büyüğü Waycell'de olduğu halde hâlâ bir minnet duygusu huzursuzluğundan kurtulmak istercesine, "sana gözlük lazımdı." diyerek Gökçe'nin önüne serdi bütün reyonu. "Al, seç bunlardan istediğini, sen bizim işimizi hallettin ya, helali hoş olsun sana."
İstanbul'un nevi şahsına münhasır bir kurgu yapısı hep var. Bu şehrin sana verdiğinin (ya da senden aldığının) tartışması yapılmamalı. Birçok farklı millete ev sahipliği ettiğinden dolayı kendiliğinden oluşan o tarihsel kurgu anlayışından mı, bilinmez, aldığı da verdiği de günün sonunda birbirine denk düşen, dışarıdan bakıldığında sıfır sonuçlu bir işlem gibi görünen ama işte o işlemin sana öğrettikleri kâr kabul edilmesi gereken bir şehir İstanbul. İstanbul'un sana kazandırdıklarını materyallerle ölçmeye kalktığında sonuç hep sıfır çıkacaktır. Çünkü İstanbul, sana bir "emanet" vererek öğretir. Sonra da geri alır o "emaneti". Hakikate heves etmeyen bunu göremeyebilir; materyale hevesin sonu hep hüsran olmuştur. Kazancın hep yeni bir öğretidir İstanbul'da. İstanbul bunu, bilhassa kendini emanet ettiği Fatih'e de öğretmiştir, Süleyman'a da. Adam, uğraşı olan ticaret sebebiyle bu "emanetleri" yeri geldiğinde vermesini de almasını biliyordu. O yüzden bonkörce sunmaktan çekinmedi elindekileri. Gökçe de bunun tam anlamıyla farkında olmasa da hissediyordu. Bu yüzdendi her sabah "Günaydın İstanbul!" demek isteyişi. "Seni yenecem İstanbul" diye kafa tutmuyordu; sonucu sıfıra muktedir çatışmaya girmeyi kendinde hak bulmuyordu.
Her ne kadar itiraz etse de önündeki gözlüklerden birini almamak için, adamın ısrarları bitmek tükenmek bilmiyordu. Üstünkörü seçti birini. Siyah, kalın çerçeveli, güneş gözlüğüne benzeyen ama numaralı bir gözlüğü. "Bu yanındaki USB girişi ne alaka?" diye sordu adama gözlüğü incelerken. "Yav sen de bacım, en tuhafını seçtin. Onu biz de bilemedik. Tarlabaşı'nın çakallarından biri bizim ortağa satmak istemiş, o da üç otuz paraya almış. Satarız diye koyduk reyona ama bi şarj aleti filan da uyduramadık. Kaldı öyle." Gökçe'nin merakı iyice artmıştı gözlüğe karşı. Bu USB girişi niye vardı, şarj olmaya niye ihtiyaç duyuyordu, radyolu muydu, telefona mı bağlanıyordu, hadi hepsini geçtim niye numaralıydı bu gözlük? "İyi o zaman, ben daha sonra başka bi gözlük almaya karar verirsem buraya gelirim, tanıştık nasıl olsa, olmadı bu gözlüğü de bırakırım o zaman." "Gel gel bacım, buyur, ne zaman istersen."
Bir emanet daha kendiliğinden gerçekleşmişti işte. İstanbul her zamanki kurgusunu başlatmıştı bir gözlük üzerinden.
Gökçe çıktı dükkândan. Tarlabaşı Bulvarı'ndan, geldiği yönden Taksim'e doğru yürüdü. Normalde, telefonuna adres bilgisi olarak gelen mesaja göre hareket ederdi gün içinde. Bir görüşme bittikten sonra başka bir görüşme varsa oraya gider, yoksa ofise geçerdi. Telefonunu kontrol etti. Yeni mesaj yoktu. Ofise de gitmek istemedi canı. Gözündeki gözlüğü saçlarını toplasın diye başının üzerine aldı. Böyle daha iyiydi, güneş yüzüne de vursundu. Kendiliğinden diline takılan bir şarkıyı içten içten fısıldayarak, adımlarını şarkıya uydurarak yürümeye devam etti:
"Zaman seni bana getirir sandım bekledim bekledim beklemekten usandım.
Sana bi zarar gelmesin diye kendimi kanattım kapattım kapattım kapattıkça yol aldım.
Kimse
sana benden başka bi dert vermesin duam tutar bilirsin kimse ben gibi
sevmesin..."
Bir aşk ilişkisi yoktu Gökçe'nin. Önceki ilişkisinin yorgunluğundan ya da hafızasındaki seslerinden, ne bileyim, ellerinde kalan ter izinden yeni bir ilişkiye başlamak istememişti. Öyle ya, böylesi daha fena değil miydi; hem eski birlikteliği ile yenisinin yanında olmak hem de yeni birlikteliği ileyken eskisini aklından geçirmek. Kendini bi merkezde sıkıştırıp, hiçbir tarafı mutlu edemeyip acı çekmek ve çektirmek... Ne fena! İçine çöken bu hisle her zaman yaptığını yaptı: yalnızlığının koluna girip aklını dağıtmaya çalıştı.
Taksim'e çıktığında yanından hızla bi scooter geçti. Scooterın ardından bakarken gözleri heykelin üzerine konmuş iki martıya takıldı. Gülümsedi. Elleriyle saçlarına taç yaptığı gözlüğü düzeltti. O an bi titreşim hisseti gözlükte. Başından çıkarıp şöyle bi kontrol etti, 'Saçımda sürtünme oluştu da ondan mı titrer gibi oldu acaba?' diye geçti aklından, 'ya da gerçekten mi titredi? Şarjı filan mı bitiyor? E bitse nolacak? Şarjı bitti diye yakını mı göstermeyecek?' Kendi kendine sorduğu sorulara güldü sonra. 'Allah'ım yarabbim yaa.. neye bulaştık. Zaten bunun niye şarja ihtiyacı var ki, onu da anlamadım da.. neyse.' Telefonunu çıkarıp kontrol etti, yeni bir müşteri noktası verilmemişti. Ne yapacağını bilemez halde bakındı etrafına. Gözüne bi kafe ilişti. Bi kahve fena olmazdı herhalde bu belirsizlikte. Kafeye doğru süzüldü Gökçe.
Böyle zamanlarda, çok fazla müşteri görüşmesi olmadığında, günlük işlerini hallederdi genelde: Faturalar, küçük alışverişler, uğraması gereken eşler dostlar vs. Sabah birden bire Tarlabaşı'na gitmesi, gözlüğünü kaybetmesi ve yerine abuk mu subuk mu bilemediği bir gözlük alması.. velhasıl kendi kontrolünde olmayan şeylerin ardı ardına sıralanması kafasını toparlama ihtiyacı hissettirdi belli ki. Üstelik bir de şu içine çöken anlamsız hüzün.. Bir kahve alıp oturdu bi masaya. Rüzgârın marifetiyle dağılan saçlarını düzeltmek için gözlüğü çıkarıp masaya koyarken gözlüğe takıldı gözü. Yerine iyice yerleşip gözlüğe tekrar uzanırken, "Gel bakalım, seni inceleyelim, ne menem bi şeysin sen?" dedi. Camlarına baktı, kulplarına baktı, şarj girişine baktı bi şey anlamadı. Camların hafif koyu olmasından sebep güneşe tuttu, güneşi de kesiyordu. Gözlüğü tuttuğu güneşten alırken uzağı da net bi şekilde gösterdiğini fark etti. "Aaa, yakın gözlüğü demişti adam ama uzağı da görebiliyorum. E iyiymiş." diyerek gülümsedi. Gözlük yine bi titrer gibi oldu. İrkildi Gökçe. "E bu bildiğin titriyor yaa.. İki oldu bu." Tırnağıyla gözlüğün kulpuna oyularak yazılmış yazıyı yokladı. O kadar yakından seçemedi ne yazdığını; gözlüğün üzerinde yazanı okuyabilmek için aynı gözlüğe ihtiyacı olmasındaki ironiye güldü. Çantasından bi kâğıt ve kalem çıkardı. Kâğıdı yazının üzerine koyup kalemle karaladı kâğıdı; bu şekilde oyukların içine baskı uygulayamayan kalem, yazının sadece kenarlarını çizerek okunmasını sağlayacaktı. Karaladı karaladı.. Kısa bir süre sonra belirgin bi şeyler yazdığını fark etti kâğıtta. Gözlüğü gözlerine takıp okudu: " MH2XTN " "Bu ne şimdi? Markası mı ki?" Telefonunu çıkarıp MH2XTN yazdı Google'a. Anlam veremediği, bir markaya da benzetemediği bir sürü internet sayfasıyla karşılaştı. Çeşitli kodlardan, frekans algılayıcı yongalardan bahseden sayfaları kaydırdı aşağı doğru ama bir sonuca ulaşamadı.
'Neyse, akşam eve dönünce şarja takayım da bakalım neymiş alametifarikası.' diye aklından geçerken biz olacakları sabırsızlıkla bekleyen meraklı hikâye seyircilerinin bakışları Gökçe'nin düşünceli yüzünden ayrılarak şehrin gökyüzünde, göremediğimiz ama her daim içinde yaşadığımız frekans dalgalarının arasından martıları sollayarak şehrin diğer kıyısına, Üsküdar'a doğru çırptığımız kanat seslerinin bastırdığı rüzgâra aldırmadan, hatta onu bir yol arkadaşı edinerek inişe geçtik.
Kuş uçuşu bir yol kat ettiğimizden İcadiye Caddesi'ne aşağıdan girdiğimizde sağda kalan Bican Efendi sokağının Arnavut kaldırımlarından oluşan o tatlı rampasını her bir taştan destek alarak çıkmadan ulaştık Muhittin'in yaşadığı o tarihi binaya. Binanın bu zamandan geriye doğru gittiğimizdeki tarihi yetmiyormuş gibi bir de bu zamandan ileriye doğru yazmaya devam ettiği bir tarihe canlı tanıklık ediyor oluşumuz, kuşağımızın görebildiği birkaç güzel şeyden biriydi.
Zamanında banka olarak dahi ticari faaliyetini sürdürememiş bu bina, şimdilerde Türkiye'nin tüm yöresel lezzetlerini bir araya getirerek yeni bir gastronomi tarihi yazmak gibi lezzetli bir gayretin telaşı içindeydi Refika'nın Mutfağı adıyla. Bu telaşın oluşturduğu onlarca veriden sadece birini kullanıyordu Muhittin. Refika, ki kendisi bu veriyi oluşturan hamarat kadın, kendi hayallerini gerçeğe dönüştürmek için satın aldığı bu binanın daha önce otel olarak da kullanıldığını ve dekorasyonunun daha sonra başka ticari faaliyetler için değiştirilirken büyük oranda otel konseptinde tutulmasını değerlendirerek 35 yaş altı, umudu yüreğine sığmayan gençlerin hayallerine bir parça katkısı olsun diye küçük ücretler karşılığında onlara kiraya veriyordu. Muhittin de yazılım sektöründe bulduğu fikri değerlendirmek üzere gelip yerleşmişti buraya. Son birkaç yıldır farkına vardığı fikrin mücadelesini veriyordu. Ne garip, bir fikrin akla ilk geldiğinde verdiği heyecanın daha sonra mücadeleye dönüşmesi. İlk duyulan heyecanın o mücadele esnasında hâlâ içerilerde bir yerde olması ve bunu mücadele esnasında başkalarına bir türlü anlatamamak. Belki de bütün mücadele bu; bir fikirle baş edebilmek. Geri kalan maddiyat kısmı zaten alışık olduğumuz, tanıdığımız yokluk. Bir filiz ki topraktan dünyaya açılırken en zayıf olan ama aynı zamanda tek derdi en kudretli hâle gelmek, çınar olmak ve çınar kalabilmek. Ne zor. Refika, bu filize inanarak ona bir toprak vermekle destek olmuştu. Muhittin de Refika'nın bu cömert davranışına karşılık kendi kurduğu sistemini Refika'nın faydası için denemişti: Birbirine en uyumlu insan profillerini bir araya getirerek bir ekip oluşturmak. İşe yaramıştı. Çeşitli kriterleri bir yazılım içerisine yükleyip, bu yazılımla birbirine uyumlu hatta birbirini tamamlayacak insanlar bir araya gelebilmişti. Seda, Muhittin'in kapısını tıklatıp içeri girdiğinde Muhittin pencerenin ardından esen rüzgarla sallanan ağaçlara bakarken bunları düşünüyordu. Düşüncelerinden sıyrılıp heyecanla içeri giren Seda’ya döndü.
“Refika
seni çağırıyor, işi yoksa gelsin dedi.” Muhittin birden unuttuğu bir şeyi
hatırladı ve hemen bilgisayarının başına dönerek gözlüğünü alelacele gözüne
takıp:
“Yaa ben unuttum onu bak, tüh yaa, dur şimdi düzeltiyorum hemen.”
Seda bir şey anlamamıştı. Merakla sordu: “Neyi unuttun?”
“Fırını hacklemiştim, dur hemen düzeltiyorum.”
“Bizim fırını mı hackledin sen? Niye?”
“Ortamdaki Wİ-Fİ frekanslarını bir araya toplayıp dağılmayı önlemek için. Fırındaki Wİ-Fİ'yi kestim. Zaten bi fırında niye Wİ-Fİ olur ki?”
Muhittin’i çağırma nedenleri, sosyal medya için hazırladıkları köftelerden onun da yemesini istediklerindendi aslında. Seda, “Ay yok, fırın için filan değil, köfte yaptık gel, onu yiyecez.” diyerek yüreğine su serpti Muhittin’in.
Üst kata, gün içinde sosyal medya kanalına yüklemek için yemek videoları hazırladıkları mutfağa çıktılar birlikte. İçeri girdiklerinde Seda, "Bizim fırının sorunu çözülmüştür herhâlde, sebebi Muhittin'miş." dedi, gülümseyerek. Refika önce fırına bi göz attı sonra da Muhittin'e döndü. Hiçbir şey söylemeden, şaşkın, Muhittin'e baktı. Muhittin, "Abla valla, ben sadece..." diyerek hemen söze girdi ama daha önce de çok defa mutfak aletlerini hacklemesiyle bilinen bu apartman sakini, artık açıklama yapmanın bi faydasının kalmadığını anlarcasına, hafifçe gözlüğünü gözüne oturtarak, "... özür dilerim." dedi ve başladığı cümleyi çok uzatmadan sonlandırdı. Refika'nın özenerek ve tüm enerjisini kullanarak yaptığı köfteler herkese pay edilirken Refika da Muhittin'e ve kendine birer köfte tabağı yapıp birer de çay alarak dışarıdaki esintiye aldırmadan balkona çıktılar. Muhittin masaya oturur oturmaz tekrar açıklama ihtiyacı hissederek, "Abla ben fırını..." diye söze başlamak üzereyken Refika eliyle sus işareti yapıp durdurdu onu. "Her ne yapıyorsan ben inanıyorum ki kendi ideallerin için ve hiçbirimize zarar vermeyerek yapıyorsun. Devam et, bizi ve kendini ne kadar zorlayabiliyorsan zorla."
Tatlı sert yapısıyla çekip çeviriyordu etrafındakileri Refika her gün, onca
insanı. Her birini ayrı ayrı zorluyor, kendilerinde olan potansiyeli ortaya
çıkarmalarını istiyordu. En çok da kendini zorluyordu her konuda. "Daha
başka nasıl yapabiliriz?" Bu Refika için çok önemli bir çıkış noktasıydı.
Bu kameraman için de böyle, ışıkçı için de, satış personeli ve hatta köfteler,
çorbalar, salatalar için bile böyleydi. Önemli olan herkesin yaptığının bir
benzerini değil daha farklısını yapabilmekti onun için. İlerlemenin bu şekilde
olabileceğine, bir üründen ya da yapılan bir işten ilhamın bir başkasına sıçramasının
bu gayretle olabileceğine inanıyordu. Bu gibi küçük dokunuşlarla kıvılcımlar
oluşturup herkesin sinapslarının bir yerlere tutunabileceğine inanıyordu.
"Nasıl gidiyor senin dıt dıt işleri?" diyerek hemen konuya girdi Refika. ‘dıt dıt işleri’ dediği Muhittin’in üzerinde çalıştığı yazılımdı. Muhittin, inandığı ve yaptığı işlerin umudunu henüz kaybetmemişti ama hayalini kurduğu o güzel zamanlara hâlâ ulaşamamışlığın da bir yorgunluğu çöküyordu üzerine zaman geçtikçe. Bir fikirle baş etmek tam da bu değil miydi aslında? Farkındaydı, hayatın bir filize can vermek için ne kadar acımasız olabileceğinin, bir çınarı ayakta tutabilecek köklere sahip olmanın ne kadar zor olduğunun... hepsinin farkındaydı. Ama zaman, bir yandan da yoruyordu. "Kendi uğraşlarımla geliştiriyorum abla. Burada işe yaradı, yani senin ekibini oluşturmada, biliyorsun?" Refika onaylarcasına başını sallayarak cevapladı bu retorik soruyu. "Olabileceklerin arasındaki en iyi olasılığı ayıklayan bir sistem hayatta kendine yer buldu. İnanıyorum daha fazla yere ulaşacak." diye cevapladı Muhittin Refika'nın sorusunu. "Olabileceklere müdahale etmek..." diye mırıldandı Refika, "Aslında bizim işimize yaradı. Zaman da kazanmış olduk sayende." Duraksadı biraz. Kafasında toparlamaya çalıştı söyleyeceklerini, " Ama bi taraftan da... Ne bileyim..." Toparlayabildiği kadarıyla devam etti cümlesine, "Bir işe başlarken yola çıktıkların kadar yolda buldukların da önemli. Tükendiğin yerde sana destek olacak onlar oluyor çünkü. Yola çıktıkların yorgun oluyor seninle birlikte, ama yolda buldukların daha dinç, daha heyecanlı. Bu senin sistem yolda bulmayı engelliyor." Refika, daha feylesof bir yaklaşımla ele alıyordu kendisinin de işine yarayan bu yazılım uğraşlarını. Haklıydı da. Sayı sistemlerinden mütevellit, etik yapıyı büyük oranda hiçe sayan bu kodlar felsefeyle de bir arada kullanılmalıydı. Bir gün bu da olacaktı ama şimdilik insan denen canlının heyecanı bunun önüne geçiyordu. Belki de tarihi olan şehirler bunun için vardı; ‘yola çıktıkların ile yolda karşılaştıklarının’ vereceği desteğin kurgusunu İstanbul gibi şehirler halledecekti. "Aslına bakarsan benim yaptığım da bir müdahale." diyerek devam etti Muhittin. Sanki Refika'yla konuşmuyor da gözlerinin daldığı yerde kendisiyle konuşuyormuş gibiydi: "Olabileceklerin arasındaki en iyi olasılığı bulması için yön vermek. Bu da bir müdahale." İçinde bulunduğu ortamı fark ederek Refika'ya döndü sonra, "Ama abla başka türlü de insan.. yön vermezsen yani.. ne bileyim.. eline yüzüne bulaştırmıyor mu? Farkına varmıyor ki karşılaştığı olasılığın." Muhittin'e bakıyordu Refika, fikriyle mücadelesine, sıkışıp kalmasına fikriyle ruhu arasında. Gençliğinin verdiği telaşla sürüklediği canının tez hâline karşı, zaman denen görkemin cevabı üretmek için ihtiyacı olan anları sindire sindire yaşamasına. Topraktan çıkan bir filizin ne yöne gideceğini henüz bilememesine. Melodik bi ses böldü muhabbeti. Çalan, daha doğrusu 'öten' Muhittin'nin telefonunun bildirim sesiydi. Gözlüğünü düzelterek şöyle bi baktı telefona daha sonra Refika'ya döndü. Refika, "Bak bak, önemli bi şey olabilir." dedi. "Yok abla, posta gelmiş, onu bildiriyor." Şaşırdı Refika. "Nasıl bildiriyor? Kim bildiriyor?" Muhittin, yine yaptığından mahcup ama bu sefer kimsenin işini aksatmadığına memnun, "Aşağıdaki benim posta kutusuna küçük bi algılayıcı koydum da.. posta gelince, daha doğrusu içine ne atılırsa bildiriyor. Sadece posta olsa iyi de bazen reklam kâğıtları filan da atılıyor, onları da bildiriyor." Küçüklüğünden beri böyle merakları vardı Muhittin'in. Radyonun içinde şarkı söyleyenleri radyoyu tamamen söküp içinde hiç kimsenin olmadığını anlayarak başlayan bu süreç, posta kutusuna algılayıcı takıp onu da telefonuna bir uygulamayla yükleyip takip edecek seviyeye kadar gelmişti. Gün geçtikçe Refika başka bir icadını öğreniyordu kiracısının. Seviyordu da Muhittin'in bu yapısını; tam istediği gibi, sürekli kendinin farklı bi potansiyelini arayan, bulup çıkaran, o potansiyele eylemler yaptıran. "Neyse.." dedi Refika, "Senin işlerine pek akıl sır ermiyor. Bizim başka bi derdimiz var aslında. Biraz da onun için çağırdım seni. Hem de köfteler çok güzel olmuştu, tat istedim." "Hayırdır abla, yapabileceğim bi şeyse..." diye atıldı Muhittin kendini affettirmenin bir fırsatını bulmuşçasına. "Hayır hayır. Bize bi lens lazım. Kamerayla ilgili. Bu hafta ekip çok yoğun, hiç fırsatımız yok. Buralarda da bulduk bi yer o lensi satın almak için ama çok pahalı. Büyükada'da bi toptancı amca varmış. Aradık, 'var bende' dedi. Senden ricam, bizim için Büyükada'ya gidip o lensi alır mısın?" "Alırım abla." dedi Muhittin aynı heyecanla. O sırada içeride köfteleri gömmüş olan ekip, yavaştan mayışmaya başlamıştı. Bunu kendinde de fark eden Seda, Refika'nın yanına gelerek, çekimlere devam etmezsek bütün ekip şuraya kıvrılır yatar valla, benden söylemesi." dedi. Bu uyarıyla Refika ve Muhittin toparlanırken Muhittin, "Tamam abla, o iş bende, merak etme sen." dedi. "Sedacım, Muhittin bizim için lensi almaya gidecek, sağolsun, sen ona markayı modeli yazı ver sana zahmet." "Hadi ya, süper olmuş." dedi Seda, Muhittin'e dönerek. Refika ekibi canlandırmak istercesine ellerini çırparak, "Hadi arkadaşlar hadi, mayışmayalım, daha işimiz çok." derken, Seda bir kâğıda lensin marka modelini ve adadaki tedarikçinin adresini yazıyordu.
Türk filmlerinde özellikle, siyah beyaz olsa bile film, İstanbul'un rengi bir başkadır ekranlarda, Ankara'nın rengi daha başkadır. Seyirci anlar olayın kahramanlarının hangi şehirde olduğunu. Bu rengi genelde şehirle bütünleşmiş bir heykelin üzerinde kullanır yönetmenler: Ankara Ulus'taki Atatürk heykeli gri ve bulutlu bir görüntü ile verilirken Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı açık bir gökyüzüyle ve daha canlı araba kornaları eşliğinde verilir. Siyah beyaz olsa bile film, dedim ya, seyirci anlar İstanbul'un her daim renkli olduğunu. İki şehirde de o an için aynı mevsimin yaşandığını bile bile. İşte, düz beyaz bir martının Kuzguncuk'tan havalanıp Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı'na konmasıyla birlikte biz de adeta onun kanatlarından savrulup tekrar konuyoruz Gökçe'nin yanına, İstanbul'un kurguladığı hikâyesini izlemeye.
Gökçe, daha fazla merakına hâkim olamadığından o sırada masalardan boş bardakları, tabakları toplayan garsona gözlüğün şarj girişini göstererek diğer çalışanlardan birinde o girişe uygun bir şarj aleti olup olmadığını sormuştu bile. Garson gözlüğü biraz inceledikten sonra, "Bu eski girişlerden, bizim arkadaşlarda yoktur da.." Kafenin yanındaki dükkâna yönelerek, "Şu Şefik Abi'de var mı ki?" derken Gökçe'nin gözleri kendi derdiyle kendisinden daha çok ilgilenen garsonu takip ediyordu. "Şefik Abi!" diye bağırdı garson yan taraftaki tabelasında 'Her Türlü Şarj - Kılıf - Ekran Kaplama Bulunur By Şefik' yazan dükkâna doğru kafenin bahçesinden, "Şefik Abi!" "Efendim?" "Abi bi baksana," Gökçe'yi göstererek, "Bi müşterimiz soruyor da.." bu sefer de gözlüğü, 'Her Türlü Şarj - Kılıf - Ekran Kaplama Bulunur By Şefik'e göstererek, "Şuna girecek bi şarj aleti var mı sende?" diye sordu. 'Her Türlü Şefik' de aldı eline gözlüğü. Sağına bakarak, soluna bakarak ve hatta niyeyse güneşe bile tutarak inceledi ve garsona mı yoksa Gökçe'ye mi bakacağını bilemediğinden ikisinin de ortasına konuşarak, "Bunlar eski giriş yaa, bunlardan kalmadı pek piyasada. Varsa da zor bulunur." dedi. Gökçe'nin, Şefik'in tabelasına bakıp, "Yapma be usta, sende de yoksa.." diyerek hayıflanmasıyla Şefik muhatabını Gökçe olarak seçerken, garson tekrar işine dönerek ayrıldığında sahneden, Gökçe'nin kulakları Şefik Usta'da, başıyla teşekkür etti garson arkadaşa. "Dediğim gibi hanımefendi, eski giriş bunlar, değişti artık şarj soketleri, hemen hemen aynı tip oldu hepsi. Hem ne ki bu? Radyolu filan mı?" Gökçe çok fazla ayrıntıya girmek istemeden yerinden kalkıp uzandı tekrar gözlüğüne, "Peki, teşekkürler, sağolun." "Ama.." dedi Her Türlü Şefik, "Bizim toptancıda olabilir. Eski mallar kaldıysa elinde bu sokete uyacak bi şeyler olabilir." "Nerede sizin toptancı? Ya da ne zaman gelir ben tekrar uğrasam?" "Dün buradaydı. Ayda bir gelir o. Yaşlı bi adamcağız zaten. Adada oturur, Büyükada'da. Yolunuz düşerse.. Durun, kartını vereyim." Gökçe'nin yolu düşer mi düşmez mi demesine kalmadan bir çırpıda içeri girip kartı getirdi Şefik. Tekrar teşekkür edip aldı kartı Gökçe. "Bakalım. Yolum düşerse uğrarım. Olmadı buraya tekrar gelirim." Gökçe, masasına döndüğünde telefonuna gelen mesajla gözlükle ilgilenmekten vazgeçmiş, kahvesini bitirip çalıştığı ofise doğru yönelmişti. Telefonuna gelen mesajda bir arkadaşının doğum gününü kutlamak için ekipçe Büyükada'ya gitme planı organize edilmişti. Ne güzel olacaktı. Neşeli ve herkesin eğlendiği şahane bir doğum günü. Gökçe bir an duraksadı. Döndü, Her Türlü Şefik'in dükkânına baktı; az önce kendisine Büyükada'ya gitmesini önermişti. 'Bakalım. Yolum düşerse uğrarım.' derken daha zaten bir şarj için ta Büyükada'ya gitmekten vazgeçmişti bile. Ama hayat, sanki gitmesi için ısrar ediyordu. 'Bu ne arkadaş..' diye fısıldadı zihni, 'beynim yandı, nasıl oldu bu?' Aynı zihin ki kendisini korumakla da mesul olan yapı, "Tesadüf herhalde." sözlerini döküverdi Gökçe'nin ağzından. Şimdi daha rahattı zihni; hayatın, dahası İstanbul'un, kurgusu basit bir insan zihniyle açıklanacak bir şey değildi zira.
"Zaman seni bana getirir sandım, bekledim bekledim beklemekten usandım.." Muhittin, posta kutusundaki reklam broşürlerini temizleyip tekrar ofisine döndüğünde kapıyı açmasıyla çalışmaya başlayan radyoda çalan müziğe eşlik ederek girdi içeri. Alman malı 1950-1970 retrosunda üretilmiş Grundig marka bu çok eski radyoyu Çukur Cuma'dan bir antikacıdan almıştı. Kapı açıldığında kapının bir mandalı itmesiyle mandal da sigorta panelindeki diğer mandalı itiyor ve radyonun bağlı olduğu prize enerji akımı sağlanmış oluyordu ve radyo çalışmaya başlıyordu. Retro aralığı 1950'lerden başlayan bir materyale sensörü ya da her hangi bir kodu uygun görmemiş, tamamen mekanik bir otomasyona bağlamak istemişti Muhittin. Haklıydı da. Cansız da olsa zamanı hissedendi materyaller. Eskimeleri bu yüzdendi ve canlılar gibi zamana yenik düşmekten kendini alıkoyamamaları. Bugün için yapacak pek işi yoktu. Çok da beklemeden adaya gidip halletmeli şu lens işini diye düşündü. İnternetten seferlere baktı: Kadıköy iskeleden yaklaşık iki saatte ulaşıyordu Büyükada'ya. Vapurda oyalarım kendimi diye bilgisayarını sırt çantasına koyup çıktı ofisten.
Radyo, Muhittin'in ardından her zaman yaptığı gibi, mekanik sistemin devreye girip kendini kapatmasını sağlarken kapanmayı birden gerçekleştirmektense sesi kısarak, ağır ağır, bir gideni uğurlar gibi yaptı yine. Şarkı bitmiş, haberler başlamıştı. Haberleri sunan spikerin sesi Muhittin’e ulaşamadan ofiste yayılarak kaybolmak üzereydi: "İstanbul'da lodos fırtınasının artacağı ihtimaline karşı deniz seferlerinin bir bölümünün iptal edileceği yönünde yapılan bilgilendirmeler vatandaşları temkinli olmaya yöneltti. Şehir Hatları A.Ş'den yapılan açıklamaya göre, Kadıköy, Eminönü ve Beşiktaş iskelelerinden kalkan seferlerin...."
Gökçe, ofise gelmek üzereyken elinde
telefonla Işıl'ı gördü girişin önünde. Adımlarını hızlandırıp ona yetişmek
isterken çalan telefon sesiyle arayanın Işıl olduğunu tahmin ettiğinden ekrana
bakmadan açtı telefonu: "Karşıya bak." Karşıya bakan Işıl'a gülerek,
"Sağına bak şimdi de." Sağına da bakan Işıl, Gökçe'yi göremeyince,
"Yaa kızım yapma şunu her seferinde." diyerek söylendi. Gökçe'nin,
"Geldim geldim, yanındayım." diyen sesi hem telefondan mekanik hem de
tam yanında duyulunca Işıl kapattı telefonu. "İşin gücün oyun
valla.." derken kendi de kendi haline gülüyordu. "Her seferinde
yiyorsun sen de şu numarayı." diyen Gökçe'nin kolundan çekiştirerek,
"Hadi hadi, bırak oyunu da gidiyoruz, gel benimle." "Dur Işıl,
nereye, çekiştirmesene, daha rapor yazmadım." "Gerek yok rapora
filan; herkes doğum günü derdinde şimdi. Biz de Kadıköy'e gidiyoruz, hediye
almaya." "Ne hediyesi? E buralardan bi yerden alalım, ta karşıya niye
geçelim şimdi?" "Olmaz! İstediği bi çanta vardı. Geçen gün gezerken
göstermişti. Onu alacaz." Çaresiz, kabullenip takıldı peşine Gökçe,
heyecanlı plaza çalışanı Işıl'ın.
Kapalı olan hava önce küçük yağmur damlaları atıştırmaya başladığında Muhittin, çıkarken üstüne ince de olsa bi mont aldığına memnundu ama yağmur hızlanmaya başladığında çantasındaki bilgisayarına zeval gelecek endişesiyle etrafta yağmurun biraz da olsa dinmesini beklemek için girebileceği bi yerler bakınmaya başladı. Kadıköy İskele'ye gelmek üzereydi gerçi, iskelenin üzerindeki kütüphaneye sığınabilirdi. Hem de vapur kalkış saatine kadar orada bekleyebilirdi. Aklından geçen bu fikre sıcak da bi çay eklediğinde, daha iyi hissetmişti. 'Ha gayret!' diye tekmil vererek kendisine çantasını sırtından çıkarıp önüne, montunun içine aldı. Uzun zamandır üzerinde çalıştığı projelerin başına yeni bi dert gelsin istemiyordu. Zaten yedek aldığı flash diski kaybettiğine bin pişmandı, bir de bilgisayara bi şey olursa, hafazanallah, her şeye tekrar başlamak zorunda kalırdı.
"Bi de yağmur başladı, tam oldu şimdi." diye söylenerek indi taksiden Işıl, Rıhtım Caddesi üzerinde. Ardından da Gökçe. "Ben, doğum günü partisi, Büyükada'ya gitmece filan diye mesaj gelince haftaya ya da en azından birkaç gün sonraya gibi düşünmüştüm. Apartopar derdimiz ne anlamadım bu akşam gidiyoruz?" diye de Gökçe söyleniyordu. "Çantacı şu sokaktaydı galiba.. yoksa diğeri mi? Yaa bu yağmur nerden çıktı şimdi?" diye Işıl devam etti söylenmeye caddenin karşısındaki sokaklara bakarken. Gökçe, "Kesin şu salak grup şefinin işidir bu telaş; kıza asıla asıla koparacak." diye devam ederken, Işıl da etrafa bakınmaktan bezmiş, "Yok, böyle olmayacak, bi de ıslandığımızla kalacağız. Yağmurun dinmesini bekleyelim bi yerlerde." diyordu. Gökçe, iskele tarafını göstererek, "Gel, kütüphanede bekleyelim." diyerek çekiştirdi Işıl'ı. Işıl'ın da karışmış kafası, çaresiz, eşlik etti Gökçe'ye bedeniyle. Kadınların birbiriyle konuşurken ‘farklı’ kulvarlarda söylenebilmeleri ve yine de konunun 'ortak' bir başlık altında toplanabilmesi. Bunu açıklayan bir bilim dalı muhakkak vardır ama insanoğlunun bundan haberi var mıdır, bilmiyoruz. Koşar adımlarla kütüphaneye girdiler.
Kütüphane, tabiatı gereği sessiz bir ortam olması gerekirken o an için yağmurdan ve başlamak üzere olan fırtınadan kaçan birçok kişinin sığındığı bir yer olduğu için bir hayli kalabalık ve gürültülüydü. İçerideki görevliler durumu anlıyor ama yine de insanlara bulundukları ortam nedeniyle bir yerlere oturmalarını ve daha sessiz olmalarını tavsiye ediyorlardı. Gökçe, hâlâ kısa cümlelerle de olsa söylenmeye devam eden Işıl'ı artık dinlemekten vazgeçmiş, içinde bulunduğu duruma teslim olmuş ve bir kitap bile seçmişti kendine. Muhittin ise masanın birine, denizi seyre açılan bir pencerenin kenarına oturmuş, içeri girdiğinde hemen gözüne çarpan bir kitabı almış ona göz atıyordu.
Işıl ve Gökçe etrafa şöyle bi bakındıktan sonra Muhittin'in dört kişilik masada yalnız oturduğunu görünce ona doğru yöneldiler. Işıl, zaten yağmurun yağmasına sinirlenmiş, çantacının sokağını hatırlayamamış ve dar akşam bir de doğum günü partisine katılma durumu çıkmış, yetmemiş bir de ta Büyükada'ya gitmek zorunda olduğu aklına gelmiş olduğu halde Muhittin'in yanına vardıklarında, "Hem cam kenarı, hem de İzmir. Müsaade var mı beyim, biz de şöyle otursak zapt ettiğiniz DÖRT kişilik masaya?" deyivermişti o sinirle. 'Dört' kelimesini özellikle vurgulayarak söylediğinden, Muhittin şöyle bi masaya, durumuna bakıp daha sonra da mahcup gözlerle toparlanarak Işıl ve Gökçe'ye bakarken gözlüklerini düzeltti ve, "Tabii buyurun, kusura bakmayın, ben geldiğimde boştu her yer de.. buyurun lütfen." diyebildi sadece. Gökçe, Işıl'a belli belirsiz bi sesle, "Kızım ne azarlıyorsun adamı, ne bilsin." diyerek uyarsa da Işıl, yaptığından pek de pişman olmamış bir edayla teşekkür ederek oturdu masaya. Bu sırada etrafa tavsiyelerde bulunan görevliler herkesin dikkatini çekerek Şehir Hatları A.Ş'nin kararını bildirdi yüksek sesle: "Arkadaşlar adalara düzenlenen seferler fırtınadan dolayı iptal edildi."
Fatih Sultan'a da kendisinin fethi için aynı telaşı göstererek gemileri karadan yürütmesini mecbur kılan İstanbul, bu hikâyedeki ve şehrin içinde yaşanan birçok hikâyedeki karakterlere de aynı telaşı makbul görüyordu. Çünkü İstanbul'da herkesin ve herkesin her hikâyesinin bir acelesi, bir telaşı olmalıydı. Talibi çoktu İstanbul'un ve herkes, her hikâyesini bir an evvel yaşayıp biriktirmeliydi. Telaşlı anılarla beslenen büyülü bir şehirdi İstanbul.
Bekleyen yolcuların hayal kırıklığı yerini 'bari eve ulaşabilme' gayretine bırakırken Gökçe, Işıl ve Muhittin birbirlerine bakakalmışlardı. Sessizliği Muhittin bozdu: "Siz de adaya gidecektiniz sanırım?" dedi kendi haline de gülümseyerek. Işıl, sinir katsayısına bir de yolda kalmışlık eklendiğinden sessizliğini daha da agresif bir cümleyle bozmak yerine, muhafaza etti. Gökçe, sanki sözcü Işıl'mış gibi önce ona çekingen bir bakış atıp daha sonra Muhittin'e, "Evet, maalesef." dedi gülümseyerek. "Ay ben bi çay may bi şey alayım, kaldık madem buralarda.. bi şey de yemedim zaten.." diyerek masadan kalkan Işıl'ın ardından baktı ikisi de. Birbirlerine döndüklerinde ikisi de istemsiz gülümsedi. "Kusura bakmayın, öyle biz de dan dun geldik oturduk masaya.." dedi Gökçe mahcup bir edayla Muhittin'e. "Yok yok, rica ederim," dedi Muhittin, "önemli değil, yağmur fırtına filan.." Işıl'ı göstererek, "bunalmış olabilir arkadaş." Gökçe, onaylarcasına başını sallarken gözü Muhittin'in okuduğu kitaba ilişti: Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanlar. İçeri girdiğinde öylesine eline alıverdiği kendi kitabına baktı sonra: Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar. Muhittin, bu bakışından cesaret alıp Gökçe'nin kitabını göstererek: "Albayımla sohbet ederek vakit geçirmek.. iyi fikir." dedi. "Evet." dedi Gökçe, "Okudum daha önce aslında. Şimdi öylesine.. belki altını çizdiğim cümleleri hatırlarım diye aldım. Siz de okumuşsunuz belli ki? Albayımı bildiğinize göre?" Muhittin kendi kitabını kapatarak başlaması muhtemel bir muhabbete, "Evet, okudum." diyerek girmek üzereydi ki Işıl, elinde bir tepsiyle masaya geliverdi. "İki lokma bi şeyler yedim, kendime geldim. Size de çay getirdim." Çayın birini, "Kusura bakmayın, az önce size de öyle çıkıştım birden bire. Buyurun, özür mahiyetine." diyerek Muhittin'e uzattı. Muhittin çayı alırken, "Önemli değil," çayı göstererek, "zahmet ettiniz, teşekkürler." dedi yine gülümseyerek. Gökçe, şaşırmış, ama arkadaşının şimdi daha sakin olduğuna memnun olarak izliyordu Işıl'ı. Işıl, Gökçe'nin yanına otururken, "Mesaj geldi az önce, doğum günü partisi ertelenmiş fırtınadan dolayı." dedi. Gökçe'nin kaçamak bakışları az önce bir muhabbete girmek üzere kitabını kapatan ama bambaşka bir konudan konuşulduğunu duyduğunda çayına ve kitabına geri dönen Muhittin ve ayrıntıları anlatmaya devam eden Işıl arasında gidip geliyordu. "E iyi olmuş," diyebildi Gökçe bu gidip gelen bakışlarının arasında, "zaten şu dar zamanda koştur koştur gidesim yoktu." "Simitle çay iyi geldi valla. Aman iyi oldu be!" diyerek eski neşesine geri döndü Işıl, "Ne zamandır seninle de bi yerlere çıkmıyorduk." diyerek bugün gittiği halıcıyı anlatmaya başladı sonra. Grup şefinin de doğum günü olan kızla Cihangir'e gittiğini, yarım saatlik bi görüşmenin nedense (!) akşama kadar bitemediğini filan anlatmaya devam ederken, Muhittin, okuduğu kitaba dikkatini veremediğinden ve kendini de masada yabancı hissettiğinden dolayı göz ucuyla etrafa bakınıyor, boş bir masa arıyordu. Fakat Gökçe'nin o sırada "Bak bana da bugün USB'li bi gözlük verdi gözlükçü amca." demesiyle bakışları tekrar Gökçe ve Işıl'a döndü birden. "Niye USB'li, radyolu filan mı?" diyerek Gökçe'nin elinden gözlüğü alıp inceleyen Işıl'a odaklanmıştı şimdi de Muhittin'in bakışları. Taksim'de kaybettiği gözlüğe benziyordu ama USB'li olması filan.. bi yanılsama mıydı yoksa bu gerçekten Muhittin'in gözlüğü müydü?
Gökçe,
Işıl'a göstermek istercesine gözlüğün kulpuna dokunarak, "Bilemedim,
radyolu mu naneli mi? Garip bi şey. Hatta Büyükada'ya doğum gününe gidiyoruz
mesajını almadan birkaç dakika önce bi esnaf bunun şarj aletinin adada bi
toptancıda olabileceğini söyleyerek toptancı amcanın kartını bile verdi. Ama...
Gidemedik." "Ne yazıyor burada?" diyerek gözlüğün kulpunu
gösterdi Işıl. Muhittin'in dikkati artık tamamen gözlükteydi. Farkında olmadan
bakışlarını gözlükten alamayışı Işıl'ı ve Gökçe'yi de rahatsız etmişti ama hâlâ
kendi aralarında, biraz da Muhittin'i kollayarak, konuşuyorlardı.
"Markası sandım ama bi şey bulamadım internette. MTX miydi neydi, 2'li bi şeyler de var.." Muhittin artık emindi, onun gözlüğüydü bu. Daha fazla kendini tutamayıp, "MH2XTN" deyiverdi birden. Gözlük, Işıl'ın elinde, Gökçe'nin ve Işıl'ın bakışları Muhittin'e sabitlendi birden. "Evet." dedi Gökçe kendini toparlayıp Işıl'a şaşkın bir halde bakarak. "Öyle bi şeyler yazıyordu." "Benim gözlüğüm o!" dedi Muhittin aynı heyecanla. "Nasıl senin?" dedi Işıl, "Az önce söyledi arkadaş işte, Tarlabaşı'nda bi gözlükçüden almış." Muhittin, heyecanını kontrol edip kendini toparlayarak, sakince, "Bakın, kulağa saçma geleceğini biliyorum ama ben bu gözlüğü birkaç ay önce Taksim'de kaybettim ya da çaldılar bilmiyorum." Gözündeki gözlüğü çıkarıp Işıl'a ve Gökçe'ye göstererek, "Bakın, aynı giriş bu gözlükte de var. Ben kendim için yapıyorum bunları. Yani devamlı bu gözlüklerden yapmıyorum da kaybolunca mecburen yenisini yapıyorum." "Niye?" dedi Gökçe. Akşama kadar kafasını kurcalayan ve bunu çözmek üzere bir sürü tesadüflerle birleşerek Büyükada'ya gitmeyi bile göze aldığı bu gizem az sonra son bulacaktı. "Yani, yapın tabii, siz bilirsiniz de.. hani, şimdi birden bire bana ait bi şeyi böyle sahiplenerek bunu dediğiniz için sordum." Muhittin, zihninde her şeyi tek bir cümle üzerinde berrak bir şekilde gördüğünden, sanki aynı cümle bütün yapıyı açıklığa kavuşturacakmış inancıyla birden Işıl ve Gökçe'ye, "Flash disk bunlar." deyiverdi. Işıl devreye girerek, "Kardeşim, flash disk dediğini anahtarlığına takarsın, çantana koyarsın, ne bileyim.. cebine filan koyarsın. Gözlüğe niye monte edesin ki?" diye sordu haklı olarak. "Haklısınız." dedi Muhittin, "Bu biraz da benimle ilgili. Yani sürekli yanımda taşımak zorunda olduğum materyalleri birbiriyle birleştirip kullanmayı seviyorum." Muhittin'in yaptığı açıklamaya Işıl, "Haydaa, çattık akşam akşam." diye tepki verirken Gökçe'nin ilgisi iyice artmıştı Muhittin'e karşı. Işıl'ın eline hafifçe dokunarak, onu susturmak istercesine, "Peki bu ‘MH2XTN’ ne demek, bir anlamı var mı yoksa gözlüğün markası mı gerçekten?" "Muhittin!" dedi Muhittin gülümseyerek. "Ben yani, benim ismim. Tanışamadık tabii, gerek de yoktu zaten. Yağmurdan, fırtınadan kaçıp Büyükada'ya gitmek üzere bir kütüphaneye sığındığımız için tanışmak zorunda değildik ama tanışmaya mecbur kaldık." Elini Gökçe'ye uzatarak, "Merhaba, ben Muhittin." Gökçe de gülümseyip Muhittin'in elini sıkarken kendi adını söyledi. Muhittin, elini Işıl'a yönelttiğinde Işıl, Muhittin'in elini alelade sıkarak, "Dur bi dakika Muhittin arkadaş, tanışma faslını sonra hallederiz de nasıl oluyor bu, onu bi anlayalım önce. Sen Büyükada'ya gidecekken biz Büyükada'ya gidecekken gidemiyoruz, üçümüzde bi iskelede kalakalıyoruz ve biz senin birkaç ay önce kaybettiğin flash diskini mi gözlüğünü mü artık neyse, onu sana ulaştırmakla mı mükellefiz? Anlamadım ben bunu." Gökçe, Işıl'ın heyecanını dindirmek istercesine omzuna dokunduğunda Işıl, Gökçe'ye dönerek bitirdi cümlesini, "Ama öyle, tuhaf değil mi bu?" Muhittin, Işıl'ın aslında asabi değil, dobra olduğuna kanaat getirdi o an için. Haklıydı da Işıl. Bu kadar tesadüf bir araya gelerek Muhittin'e hizmet etmek için gerçekleşemezdi. Muhakkak Muhittin'in de sağlayacağı bi fayda olmalıydı bu gizemli karşılaşmaya. Ama neydi o? Üstelik Büyükada'ya da gidememişlerdi. Gidemeyeceklerse Büyükada ortak noktası neydi? Belki de bir araya gelebilmeleri için bu 'gidemeyişin' gerçekleşmesi gerekiyordu. Muhittin'in, uğraşları sebebiyle olsa gerek, analitik çalışan zihni birçok olasılığı yan yana diziyordu kendi içinde. Bunların bir kısmını toparlayıp, "Tabii ki böyle bi mecburiyetiniz olmamalı, bunun akışa uyması için benim de size bir faydam olmalı ama ne, bilmiyorum. Belki de daha sonra bütün olasılıkları düşünürsek bir şeyler çıkarabiliriz, emin değilim, öyle sanıyorum." diyebildi sadece. Işıl, hâlâ temkinli, "Peki, bu gözlüğün sana ait olduğunu nereden bileceğiz? Durduk yere benim dedin, niye inanalım? Yani benim diyorsan senindir, al git, altı üstü bi gözlük n'olacak ama.." Gökçe'ye dönerek ondan da destek beklercesine, "merak ettim, gerçekten bu kadar tesadüf bir araya geldi mi?" Gökçe de merakla baktı Muhittin'e, Işıl haklıydı. Muhittin, kendinden emin, gözlüğe uzanarak, "İzin verin, ispatlayayım bunu size. Doğru söylüyorsun, basit bi gözlük ama ben de bu kadar tesadüfle bana geri geldiğine inanamıyorum. Bu sanki, yaptığım işlerle doğru yolda olduğumun bir kanıtı gibi." Işıl gözlüğü tedirgin bi şekilde Muhittin'e uzatırken Gökçe de Muhittin'in son kurduğu cümleden dolayı gülümsüyordu. Eğer dedikleri doğruysa ne güzeldi buna vesile olmak. Doğru yolda olan birinin tökezlediği yerde ona destek verebilmek. Işıl'dan aldığı gözlüğü masanın üzerine koyduktan sonra çantasından bilgisayarını çıkardı Muhittin. Bir gerçeği, hakkı olmanın sevincini daha da önemlisi kaybettiği bir şeye tekrar kavuşmayı hak etmeyi yaşamak heyecanlandırmıştı onu da.
"Yazılımcıyım ben.." diyerek bir yandan da az sonra flash diskin içinde göstereceklerine hazırlıyordu onları, "Tuş vuruş dinamikleri veya tuş vuruşu, yazma biyometrisi de denebilir, bunun üzerine çalışıyorum." Bilgisayarının açma tuşuna basmış, açılmasını beklerken devam etti Muhittin, "Yani bir insan, bilgisayarda veya cep telefonunda birilerine mesaj yazarken tuşlara basmasıyla oluşan verileri toplayan bir yazılım geliştirdim. Bu toplanan veri, o insanın biometrik yapısını ve gerçek karakteristiğini oluşturuyor.” Bazı kelimeleri baskın tonlamayla söylemeyi tercih etti Muhittin, yaptığı işi daha iyi ifade edebilmek için, “Bir kullanıcının bir tuşu ARAMA süresi, tuşa BASMA süresi ve tuşun basılı TUTULMA süresi gibi etkenler bir bireyin karakter analizinde kullanılabiliyor. Çoğu insan klavyedeki belirli harfleri bulmak veya onlara ulaşmak için ortalama ARAMA SÜRELERİNDEN daha uzun zaman harcar. Hangi harflerin daha fazla ZAMAN gerektirdiği kişiden kişiye önemli ölçüde ve tutarlı bir şekilde DEĞİŞİYOR. Bu da insan farklılıklarını, karakter farklılıklarını açığa çıkarıyor. Yaygın KELİME, HARF HATALARI mesela, bir kullanıcı için oldukça karakteristik olabiliyor. Bankacılık, kurumsal güvenlik sistemleri ve bazı ileri düzey kimlik doğrulama uygulamaları, bu verileri kullanarak kullanıcının gerçekten o kişi olup olmadığını anlamaya çalışır."
Işıl da
Gökçe de hayretle dinliyordu Muhittin'i. Onların dikkatlerini konuya
çekebildiğine sevinen Muhittin, bilgisayarı açılmasına rağmen devam etti anlatmaya:
"Bu
veriler, engelli bireylerin kullanımına da yardımcı olabilir. Onların da
hayatını kolaylaştırabilir diye düşünüyorum. Ama ben, daha çok, bu uygulamayı
şirketlerin insan kaynakları bölümlerine satmak üzere uğraşıyorum."
Konunun karmaşık olduğunu ve bu konuyla hiç ilgilenmemiş kişilerle daha önce
onlarca kez konuştuğundan dolayı daha sade anlatmayı tercih ederek devam
etti:
"Siz
şimdi, gün içinde illa ki birbirinize mesaj atıyorsunuz. Ve bir müddet sonra
bakıyorsunuz ki daha siz yazmadan klavye otomatik olarak sizin söyleyeceğiniz
kelimeyi önceden belirleyiveriyor." Işıl ve Gökçe birbirlerine bakarak
daha bu sabah böyle bir şey konuştuklarını hatırladılar.
Şimdi
daha iyi anlıyorlardı Muhittin’i. Muhittin devam etti:
"Özellikle cep telefonu yazılımcıları bunu kullanıyor zaten. Bir müddet sonra telefonunuz sizin tuş vuruş hızınızdan, klavyeyi kullanma alışkanlığınızdan elde ettiği veriyi temel alarak telefonu tamamen size ait bir materyal haline getiriyor. HATTA telefonunuzdaki işletim sisteminden ziyade bir de telefonun makine yazılımı bu bilgileri bir bulutta toplayarak MARKAYI size ait bir materyal haline getiriyor. 'Bu cihaza alıştım, bunu daha rahat kullanabiliyorum' dememiz bu yüzden. Yoksa cihazların hepsi birbirinin aynısı. Ben bunu, şirketlerin insan kaynaklarına uyarlayarak, birbirine uyumlu insanları, yani tuş vuruş alışkanlıklarından dolayı birbirlerinin hatalarını görebilecek, birbirlerine destek verebilecek insanları bulup bir araya getiriyorum ve daha etkili çalışma ekipleri kurabilmelerini sağlıyorum."
Artık gözlüğün Muhittin'e ait olup olmaması önemli değildi sanki Işıl ve Gökçe için; konu o kadar ilgilerini çekmişti ki pür dikkat ve adeta hipnotize olmuşçasına dinliyorlardı. Muhittin, ilginin hâlâ kendinde olup olmadığını ölçmek için, "Buraya kadar ifade edebildim sanırım?" diye sordu. Işıl, sorunun da etkisiyle kendine gelip, "Ay dur, sen böyle yaldır yaldır anlatınca.. dur bi toparlayayım kafamda." diyerek o da bir soru sormaya hazırlanıyorken, Gökçe, aradığı iş fikrinin bu olduğunu çoktan kabullenmişti bile. "Biz de bi iş fikri üzerine düşünüyorduk Işıl'la birlikte. Bu harika bi şey." Işıl hemen devreye girerek az önce alelade sıktığı Muhittin'in eline uzatarak elini, biraz da Gökçe'yi susturmak istercesine, "Bu arada az önce fırsat olmadı, söyleyemedim, Işıl ben oluyorum." diyerek sıktı Muhittin'in elini. Gülümseyerek “Tahmin ettim.” dedi Muhittin. Gökçe, “İnsan kaynaklarında kullanmak istediğini söyledin. Bunu biraz açar mısın? Şirketler bu hizmeti niye senden alsın?" diye sorarken Işıl tamamladı Gökçe'nin sorusunu: "Zaten İK bölümleri bu işi yapıyor?” “Evet, yapıyor ama bu sadece işe alım süreci veya bir ekip oluşturmayla sınırlı değil. Devamlılığı da olan bir veri toplama sistemi. Bu konu insan kaynakları bölümleri için ileriye dönük çok değerli bir veri kaynağı olabilir. Tuş vuruş hızı ve yazma örüntüsü gibi davranışsal biyometrik veriler, ekip içi senkronizasyonu, bireysel stres düzeylerini ve hatta iş birliği kalitesini analiz etmekte de kullanılabilir. Farklı ekip üyelerinin benzer yazma tempoları, yanıtlama hızları ve hata düzeltme alışkanlıkları, ortak düşünce ritmi ve iletişim uyumu göstergesi olabilir. Tuş vuruş hızı düzensizleşiyor, hatalar artıyor ve tuşlara basma süresi uzuyorsa bu yorgunluk, stres veya tükenmişlik işareti olabilir. Ekip olarak ve bireysel düzeyde fark edilen bu sinyaller, insan kaynaklarının erken müdahale etmesini sağlar: mola teşviki, görev değişimi, destek önerisi gibi teklifler sunabilir çalışana. Daha sonra…” Biraz düşündü Muhittin ve hatırladı: “Uzaktan çalışanların tuş verileri üzerinden ritmik performansları analiz edilip, çalışma alışkanlıkları ve üretkenlikteki değişimler gözlenebilir. Ve benim en sevdiğim, hatta insanlığın bile gelişiminde zaman kazandıracak bir başka kullanım alanı, yeni çalışanların tuş vuruş örüntüleri, deneyimli çalışanlarla karşılaştırılarak öğrenme eğrisi ve uyum süresi hakkında çıkarım yapılabilir, usta çırak temelli öğrenmede bir usta, çırağa yeteneklerini daha kısa sürede aktarabilir.”
"Görüyor musun bak.." dedi Işıl, Gökçe'ye dönerek, "biz de hâlâ simit mi satalım döner mi çevirelim diye düşünüyoruz. Millet aya çıkmış." diyerek yakındı. Muhittin, gözlüklerini düzelterek, araya girdi ve biraz da mahcup, "Çenem düştü benim de kusura bakmayın. Çok inanıyorum ben bu projeye, anlatmaya başlayınca da duramıyorum." Gökçe'nin gözlüğünü masadan aldı, çantasından çıkardığı bir USB transfer ucunu gözlükteki sokete taktı. "Bu gözlüğün alâmeti farikasına gelecek olursak," diyerek bilgisayara taktı ve ekranı Işıl ile Gökçe'ye çevirdi. Muhittin, ekranı görmüyor, Işıl ve Gökçe'nin gördüklerini anlatarak gözlüğün kendisine ait olduğunu ispatlıyordu: "Önce siyah bir ekran çıkacak." Çıkmıştı. "Daha sonra şifre isteyecek." Şifre giriş kutucukları görünmüştü ekranda. "Lütfen büyük harflerle MH2XTN yazar mısınız?" Gökçe hemen yazdı. "Ve..." diyerek gerisini getirmedi, ekranda çıkan yazıyı onların okumasını bekledi. "Her ruh temaşa ettiği şeye dönüşür." Işıl okumuştu.
"Pilotinos.
Antik Yunan felsefeci. Aslında tam cümle, 'her ruh bizzat temaşa ettiği şeydir
ve temaşa ettiği şeye dönüşür' şeklinde ama ben ekrana daha kısa halini yazdım,
ekrana tam otursun diye. Gördüğümüz güzel şeyleri hayranlıkla seyrederken o
güzel şeylere dönüştüğümüzün farkına varmamızı sağlıyor sanki." diye
açıkladı Muhittin ekranda gördükleri cümleyi.
Ardından flash diskin içeriğini gösterdi Muhittin. Tuş vuruş hızları hakkında birçok görsel, kod, yazılar vs. vardı içerikte. Verileri kesip bilgisayarına aldı Muhittin ve kendi gözlüğünü göstererek, "Ben kendime bunu kaybedince bi tane daha yapmıştım, bunu sen kullanabilirsin istersen. Hem uzağı yakın, yakını da ayar ediyor, hem de içine veri saklayabiliyorsun, işine yarayabilir." Gökçe'ye uzattı gözlüğü. Daha sonra Işıl'a dönerek, "Sana gözlük kalmadı ama çay ısmarlayabilirim." diyerek masadan kalktı ve çay almak üzere acele adımlarla gitti.
Gökçe,
elinde kalan gözlüğe dalmış sanki kendi kendine söylenir gibi, "Adam,
bırak uygulamayı, gözlüğü üretip satsa, zaten kendine yer bulur piyasada. Ama
idealleri olması bir insanın, mücadele etmesi ne güzel." diye mırıldandı.
Muhittin'in masadan ayrılmasıyla şaşkınlığından sıyrılan Işıl, Gökçe'ye
dönerek, "Kızım sen niye hemen 'biz de bir iş fikri filan arıyoruz'
diyorsun hevesli gibi? Bi sürü güzel şey anlattı, iyi tamam ama, ne biliyoruz,
belki de dolandırıcı." Gökçe masada duran Oğuz Atay kitabını göstererek,
"Işıl!" dedi sesini kısarak ama sert bi üslupla, "Adam Oğuz Atay
okuyor. Sen, Oğuz Atay okuyan dolandırıcı gördün mü hayatında? Belli ki o da
fikrinden mustarip 'tutunamayanlar'dan biri." diye çıkıştı. Omuz silkti
Işıl, "Ne bileyim, yine de temkinli olmalı, İstanbul
burası."
İstanbul. Tutunamayanlar kadar tutunanların da çok olduğu ve bir arada yaşadığı, iki yakasında da tehlikeli oyunların olduğu şehir. Ama her şey, herkes, Tarlabaşı'nın çakalları, Dolapdere'nin dolandırıcıları bile, İstanbul'un kurgusuna hizmet için yapıyordu her ne yapıyorsa. İstanbul, bu kurguyu aslında yüz yıllar önce başlatmıştı. Fatih'i ve Büyükada ile diğer adaları fetheden hatta İstanbul için bir gözünden olan kaptanı derya Baltaoğlu'nu da bugün kendi adıyla anılan Balta Limanı’nda bir araya getirmişti. Bu tarihsel kurgu denizlerin komutanı Hamza Bey'in kaptanı derya olarak atanmasına ve onun Selanik'i fethetmesine sebep olmuş ve Selanik'ten çıkan mavi gözlü devin kurduğu ülkenin iskelesinde bugün Muhittin, Gökçe ve Işıl'ı bir araya getirmişti. İstanbul, günlük, aylık ya da yıllık kurguların değil, asırlık kurguların mekânıydı.
Yağmurdan ve rüzgârdan kaçarak türlü kuytulara sığınan martıların uzaktan gördüğü bir iskele kütüphanesinin pencere kenarında çokça çay içildi o akşam fırtına ve yağmur eşliğinde.
Tanıdıklar,
ortak yönler anlatıldı. Telefonlar, adresler verildi birbirlerine.
Çokça
da bakışıp kaldı Gökçe'nin ve Muhittin'in gözleri Işıl'ın şahitliğinde. İkisi
de Oğuz Atay okuyordu, kim bilir belki bir sebeple, birbirlerine destek olurlardı
altını çizdikleri bir cümlede.

Yorumlar