CİHANGİRLİ MARTI SELİM
(İSTANBUL, ELEKTRİKLİ SCOOTER, BAYRAK)
"Aslında
Ankara martısı olmak da fena değil ha!" dedi Martı Hikmet, caminin
üstündeki paratonerden rüzgârı kanatlarının altına alarak kıvrılıp geçerken.
"Neticede memur kenti, herkesin aldığı belli harcadığı belli; simit
garanti yani martılara."
Öğlen
olmuştu. Yazın başları. Hava ne sıcak ne de soğuk, tatlı bi esinti var sadece
ki üstüne bi şeyler alsan 'ne gerek vardı buna' dedirten, almasan 'soğuk mu ne
hava' dedirterek kafa karıştıran.
"Yok
hacı, İstanbul yine iyi. Bir lokma simit için vapur peşinde helak oluyoruz ama
bazen de kısmet denizden çıkıyor." dedi Martı Ramiz. Rüzgâr şimdi ikisinin
de kanatlarının altına yerleşmiş, sakince karşıdaki binanın çatısına doğru
taşıyordu onları. İnişte rüzgârdan arınmak ve dengeyi sağlamak için bir iki
kanat çırpsalar yeterliydi. Fazla zahmete gerek yoktu, şükür.
Öte
yandan, Hayriye caddesinin tatlı yokuşunu çıkarken Cihangir'in ömürlük
binalarının ardından yükselip tam tepede seyreden güneş, Celil İpekçi'nin
alnının kemerine yansıyordu. Bir elinde kırmızı, toplu bir kumaş olduğu halde
çantasından diğer eliyle telefonunu çıkarmaya çalışırken bir yandan da Hayriye
Caddesi'nde üst girişi bulunan Cezayir Sokak'taki atölyesine doğru yayılıyordu
sesi: "Cengiiiiiz, kız Cengiz. Kör olmayacasıca sağır mısın nesin, ayol
koca Cihangir duydu sesimi sende hâlâ tık yok. Kız Cengiz! Kime diyorum
ben?"
Martı
Hikmet ve Martı Ramiz, istemsiz, sesin geldiği yöne çevirdiler başlarını. Martı
Ramiz kaşlarını çattı sesin sahibinin Celil İpekçi 'ye ait olduğunu görünce.
Derin bi iç çekti ve gözlerini kapatarak yenilmenin verdiği yılgınlıkla başını
öne eğme ihtiyacı hissetti. Martı Hikmet, Ankaralı üslubuyla, "Bu kim la?
Kime bağırıyor bu ibibik?" diye sorduğunda Martı Ramiz kaldırdı göz
kapaklarını Hikmet 'in sesini duyunca. "Çıkar şimdi. Bi şalvarlısı var
bunun, adı Cengiz."
"Ay
ablaaa... yıktın ortalığı valla, geldim geldim.." diyerek göründü Cengiz
sokağın hemen başındaki dükkandan telaşla çıkarken. Tam da Martı Ramiz'in
tarifine uyan, üzerinde renkli çiçek desenli bir şalvar, V yaka bir tişört ve
boynuna ne amaçla bağladığı belli olmayan bir eşarpla saçı sakalı birbirine
karışmış şekilde Celil İpekçi'ye doğru koşturup aldı elindeki derli toplu
kırmızı kumaşı.
"Gagamla
çıkaracam bunların gözlerini yuvasından da dur bakalım ne zaman." diye
kendi kendine söylendi Ramiz kaşlarını daha da çatarak. Hikmet şaşırdı Ramiz'in
bu hâline. "Dur hele yaa, bir iki bağırış çağırışa göz mü çıkarılır, bu ne
şiddet bu celal kardeş?" diye sormadan edemedi.
Bu
arada Martı Refik, dişlerinin arasında kalan simit susamlarını diliyle
ayıklaya ayıklaya yaklaşıyordu diğer iki martının yanına, "Ana! Bizim
Ramiz değil mi lan o? Yanındaki kim? Lan şunların yanına gitmeden bi de şuradan
kıvrılıp Tophane'ye bi süzülsem mi ki? Oradan da Karaköy... Ha? Nasıl olur ki?
Eminönü filan?" diye düşünürken vazgeçti düşüncelerinden ve tekrar diğer
iki martının yanına konmaya odaklandı.
"Refik
geliyor." dedi Ramiz, Hikmet'e, "Sor, anlatsın."
İniş sırasında biraz hantalca bıraktı kendini zemine Refik. Mahçup da oldu tabii küçük de olsa iki kişilik camiadan bu beceriksizliği göründü diye. Bunun üstünü örtüp de bahsi edilmesin diye hemen kendince konuya girdi, sanki bu kendi hatası değilmiş de toplumsal bir eksikliğin oluşturduğu sonuçmuş gibi: "Protein alamıyoruz ki abi, protein. Hep simit simit nereye kadar! Bu kadar karbonhidratla esneklik filan hak getire. Oooo Hikmet, hoşgeldin yav, Ankara nasıl? Valla inerken Ramiz'i seçebildim de seni bilemediydim. Ne var ne yok?"
Kanatlaşıp
öpüştüler.
"İyi
valla, nolsun. Havalar biraz ısındı, kanatlar da bi uzun yol görsün diye çıktık
geldik işte. Sende ne var ne yok?"
"Nolsun
be, aynı. Onu diyordum ben de... Şu göbeğe bak kardeş! Allah seni inandırsın,
kanatlanıp yüksek bi yerden atlamadan kalkışa geçemiyorum olduğum yerde yaa..
Eminönü'nden çıkmamak lazım, balığın dibine vurmak lazım. Protein şart
abi."
Konuşulanlara
kayıtsız, çatık kaşlarının arasında derin düşüncelere dalmış Martı Ramiz'e gözü
kaydı Refik'in: "Nesi var bunun?" der gibi Ramiz'i göstererek kaş göz
etti Hikmet'e. Hikmet, biraz şaşkın, ne diyeceğini bilemeden, Ramiz'in de
durgunluğuna saygısızlık etmek istemeden,
"Valla
anlamadım abi, şurada, aşağıda iki tane ince ayar arkadaş gördükten sonra böyle
bi daldı gitti. Senin bildiğin bi şeyler varmış herhalde, sen söyle."
Göbeğini
biraz içeri çekerek, "İnce ayar mı, o neymiş hele bi bakayım"
diyerek göz attı aşağıya Martı Refik. Yüzündeki meraklı ifade Celil İpekçi'yi
ve Şalvarlısı Cengiz'i görünce umursamaz bi hal aldı: "Ha bunlaaar... Yaa
siktiret bunları; kaşını çattığına değmez."
"Ne
diyon oğlum sen!" diye hayıflandı Refik'e Martı Ramiz. Üzüldü Refik'in
aldırmaz haline, "Daha dün gibi gözümün önünde Refik, ne diyon sen?! Sen
ne çabuk unuttun?"
"Martıyız
oğlum biz, birinci lokmadan sonra ikincisini düşünürüz, bunu mu aklımda
tutacam. Olan olmuş. Hadi sen de çok uzatma."
Hikmet'i
iyiden iyiye bi merak sarmıştı artık: "Abi ne olmuş ne bitmiş bana da bi
anlatsanıza! O diyo ona sor anlatsın bu diyo anlatmaya değmez. Nedir mevzu hele
bi deyin de biz karar verelim, di mi?"
Martı
Refik, "Yaa yok öyle abartılacak bi şey.." derken,
Martı
Ramiz, "Nası yok? Olmaz olur mu yaa, sence bu normal bi şey mi?"
diyerek karşı çıkarken,
her
şeyden bihaber Hikmet, "Arkadaş bi anlatın hele, şerefisizim duvarı
gagalayacam hırsımdan." diye araya girerken ve bu tartışmanın sesleri
gitgide kısılarak adeta bir kamera bakış açısıyla dolly zoom bir edayla
onlardan ayrılıp Celil ve Şalvarlısının seslerine zoom in yapıyordu.
Şehrin kanatlılarının unutulası ya da tam aksine "daha dün gibi taze" yaşanmışlıkları üçüncü bir martıya nakledile dururken, Çukur Cuma'nın öğlen güneşi Celil İpekçi'nin alnında boncuk boncuk birikiyordu. "Sümerbank kumaşı o, dikkat et Cengiz." diye uyardı İpekçi, şalvarlısını. "Vallahi büstünü satsan alamazsın böyle kalitelisini." Bir yandan da telefonunu kontrol ediyordu. "Ay ablaaa, çok güzeeeel..." diyerek hayal etti bir anlığına kumaşın elbise halini Cengiz kendi üzerinde. "Alev gibi bi kırmızı bu ayol!"
"Ne
sandın ya! Başkası olmazdı zaten Azra'cığıma." derken birden bastı tiz
çığlığı Celil: "Ayyyy aramış bak, sana höykünecem diye duymamışım
telefonun sesini. Git bana bi soğuk bi şeyler getir buzlu muzlu ne
bulursan." demeye kalmadan geri arama tuşuna basmıştı bile Azra'yı
aramak için. Çok geçmeden, handiyse Celil'in buzlu-muzlu siparişleri
tamamlanmadan Azra cevap verdi telefona:
"Ay
öldüm meraktan Celil abiii, nerdesin?"
"Ah
canım canım, kıyamam, burdayım güzelim, emrine amade."
Cengiz,
Azra'ya duyduğu iltifatların yarısına, onu da geçtim daha azda birine bile
razıydı ama... yok, hiç aldığı duyulmamıştı. Bundan sebep haset eder gibi baktı
Celil'in nezdinde Azra'nın suretine bakar gibi. Baktığı yerde Azra yoktu elbet
ama duyulan iltifatlardan bir beden oluşmuş gibiydi sanki o yoklukta.
"Buruşturma o ağzını yüzünü!" diye uyardı Celil şalvarlısını,
"Biliyorum ben içten içe haset ediyorsun. Bak bi nazarın değsin, soracam
ben sana." sonra telefona dönerek, "Yok güzelim, sana der miyim?
Benim Cengiz'e. Ona konuşuyorum." dedi abartılı gülerek. Aklından birkaç
da mavi renk katmak geçti o ara elbiseye, "Neme lazım, nazar eder filan
deyyus!" iç sesiyle.
"Eee
anlat abi, ne düşündün, nasıl bir şey hazırlıyorsun bana?" diye soran
heyecanlı sesi duyuldu Azra'nın.
"Çok
güzel olacaksın o gece Azra'cım çok. Türk bayrağını düşün şimdi, onun
gökyüzünde zarif salınışını... Kırmızı ve beyazı üzerinde
taşıyışını..."
"Türk
bayrağından elbise mi yapacaksın bana abi?" diye sordu Azra tedirgin. Daha
cevabı beklemeden ekledi: "Türk bayrağını koruma yasasına göre bayraktan
elbise yapılmaz abi, ben öyle biliyorum yani. Aman başımıza bi şey
gelmesin?"
"Yok
sevgilim, Türk bayrağı çekildiği gönderde güzel, bırak orada kalsın. Sen
kırmızıyı tut aklında, boynunda da hilal bir kolye.. Nasıl, gözünde canlanıyor
mu?"
"Ha
sen... Anladııım... Bayrak gibi ama bayrak değil. Bayrağın kırmızısı elbise,
hilali kolye..." Araya girip ekledi Celil heyecanla, "beyazı da senin
tenin." Duraksadı biraz Azra, sanki bi eksiklik mi var ne? "E yıldızı
abi? Yıldızı nasıl düşündün, taç gibi filan mı?"
"Ayol,
senden güzel yıldız mı var? Yıldızı da sensin şaşkın." Abartılı bir
gülüşle ekledi: "Ay hahahahaha, taç diyor bi de."
"Abi
sen harikasın!"
Abartılı
gülüşü devam ediyordu Celil'in. "Hahahahah, biliyorum kız, bitaneyim ben,
şerbetli hamur tatlısı ben."
Martı
Ramiz'i kini ile çatık kaşlarının arasında bırakıp, çatıdan kalkışa geçmişlerdi
Hikmet ve Refik. "Eminönü'nde bi balık ekmek patlatırız..." dedi
Refik, Hikmet'e, "Oradan da Karaköy, hı, ne dedin? Protein şart kardeşim,
ihmal etmeyelim. Hem bi daha kim bilir ne zaman gelirsin İstanbul'a"
Lafın
arasına girdi Hikmet: "Abi bırak da balığı Karaköy'ü filan, şu Ramiz'e
karalar bağlatan hikâyenin bu aşağıdaki iki lavukla ne alakası var, onu anlat.
"Hee, o mevzu.." dedi Martı Refik, biraz, az önce Ramiz'e ettiğine
pişman biraz da yaşananların tekrar dile gelecek olmasından hüzünlü, "yaa
aslında bakma, Ramiz'e de unutmasını filan söylüyoruz ama... Benim de aklıma
geldikçe.. ne bileyim, bi tuhaf bi şey yaşadık biz bu iki dingilin sebep olduğu
olay yüzünden."
Refik,
kanadının firar kenarı denen uç kısmındaki kaslarını protein eksikliğinden zor
da olsa yukarı kaldırarak, "Gel, şöyle olay mahalline gidelim de
anlatayım." dedi. Ekseni etrafında dönmeye başladığında rotası olan
Tophane'den Eminönü istikametini değiştirerek sola, Sıraselviler'e döndü. Gözü
Refik'te olan Martı Hikmet de onu takip etti. Kanat ucu kaslarını serbest
bırakıp başını biraz öne eğerek hücum açısını artıran Refik, Hikmet'i de peşine
takarak istediği yeni rotaya yöneldi. Bu esnada, yani hücum açısının artmasıyla, rüzgâra göre yönünü de değiştirmiş olduğundan, tüm kuşlar gibi havada
geri sürüklenmeyi önlemek için kendini daha da zorlayarak çeki kuvvetini
artırdı. Belki de Refik, sadece bu yüzden yönünü hiç değiştirmek istemez, hep
simide yumulurdu. Belki de sadece rota değiştirmeye üşenmese bugün Ramiz'i
gördüğünde onun yanına gitmektense Eminönü'ne balığa gidecekti. Ve yıllar önce
yaşanan bu talihsiz olayı tekrar hatırlamak zorunda kalmayacaktı.
Üşendiklerimiz, bir anlamda da hatırlamaktan kendimizi uzak tuttuklarımız değil
miydi aslında.
Kendilerini sabitte tutan kursak altındaki havadan hızlı hızlı kanat çırparak kurtulup, Taksim'deki heykelin üzerine kondular. Olayı tekrar hatırlamak ister gibi şöyle bi dalgın baktı Sıraselviler'e Refik. Hikmet merakla anlatılacakları bekliyordu.
"Bak kardeş, burası Taksim. Dünyanın her milleti burada. Kurdu, kuşu, arslanı, çakalı, iti, köpeği, meleği, şeytanı, erkeği, kadını, Türkü gâvuru... Selim de buradaydı o gün, bu iki şalvarlı da. Bizim Martı Selim, ismiyle müsemma, güvenilir, temiz, sakin bi çocuktu. Akşama kadar ekmeğinin peşinde, azimli bi çocuk. Bir gün, yine ekmek derdine, gece saatlerin de, hava da güzel diye, kayıntıya çıkmış. Uçmuş konmuş, uçmuş konmuş bi şey de bulamayınca, demiş, "Taksim her daim kalabalıktır, gideyim oraya." Bu iki şalvarlı da o gece Taksim'de, bir meyhaneden kafa bi milyon çıkıyorlar. Olayı gören duyan diğer martı arkadaşların dediğine göre, meyhanede hamburgerle rakı içilir mi içilmez mi diye bi tartışma çıkmış. Tartışmayı çıkaran da bu iki ince ruhlu arkadaş. Neyse, uzatmayayım, bunları ilikleyip atmışlar meyhaneden. Bunların da aklında kaldı ki zaar hamburger, duramayıp tam karşıdaki Kızılkayalar'a, ıslak hamburgere yazılmışlar. (Bu arada Kızılkayalar'ın da ayrı bir hikâyesi var bende, bi ara rakı içerken anlatırım. Başka türlü dile gelmez zira. Neyse, konu dağılmasın.) Üstlerine başlarına döke saça yemişler bunlar. Bizim Martı Selim de bunları izliyormuş; sarhoşlar ya, hani düşürürler ellerinden, almazlar da yerden, kaparım nasibi diye. Düşürmemişler. Bi de yanlarına paket yaptırmışlar. Evleri de şurası, Sıraselviler'in sonu. Taksiye binecek olmuşlar, kısa mesafe, üstleri başları pis, sarhoşlar filan diye almamışlar. Bizim Selim 'in gözü hâlâ pakette, olur ya düşer ya da atarlar hesabı. Bu şalvarlısı, ablasına şu Elektrikli scooterları göstermiş, "Gel kız şunlarla gidelim, sen önde ben arkada, Titanik gibi." Olur mu olmaz mı, nasıl çalışıyor bu, ay altirik filan çarpmasın! filan derken binmiş bunlar. Bizim Selim de açılmış şöyle, bunlardan iş çıkmayacak diye Sıraselviler'in aşağısına kadar. Ecel işte, hazırlıyor rotasını, oraya uçmasa da Tarlabaşı'na doğru filan uçsa... Kader. Bunlar elektrikli scooterın üstünde, yokuş aşağı, kafa da güzel, Allah ne verdiyse basıyorlar. Rüzgârı yedikçe de kendilerine geliyorlar tabii, o sarhoş cesaretleri kayboluyor yavaş yavaş. Aman dur, naptık biz, düşecez şimdi falan derken ellerinden hamburger düşüyor. Bizim Selim durur mu, kanatları gövdeye çekiyor, kanat başlarını yükseltip, rüzgârın açısını kafa üstüne alıyor, ayakları da arkaya gerip hücum pozisyonuyla dalıyor zemine doğru nasibi kapacam diye. Bu iki entarili scooterla yokuş aşağı, bizim Selim de semadan aşağıya... O hızla! Yere de çok alçalınca scooter buna bi çarpıyor! Kafa orada kopuyor Selim'in." derin bir iç çekti Refik. Yaşanmış bir acıyı tekrar dile getirmenin yorduğu sakinlikle devam etti sonra: "Düşüp savruluyor hamburgerlerin yanına. Geri kalan bedeni de scootera dolanıyor bunlarla aşağı kadar gidiyor. Hamburgerlere yumulmaya inen diğer martı arkadaşlar anlatıyor da..." İçlendi Refik iyice, "Gözleri öyle.... kayıntıda kala kala..." Konuşmakla ağlamak arası titrek bir sesi biriktirerek zar zor devam etti Refik: "hakka yürümüş."
"Of
yaa..." diyerek hayıflandı Hikmet, "Abi ne kötü olmuş
yaa."
"Ama
insanoğlu işte," diyerek başladığı yeni cümleyle toparlamaya çalıştı
sesini ve kendini, "bunlar gibi can alanı da var, bir kuş canına kıyamayıp
can katan da var: sonra bu scooterlara "Martı" demeye başladı
insanlar. Acımızı her defasında hatırlatsa da yine de her ulaştıkları yerde
adımızı anmalarına seviniyoruz.
Hikmet,
dalgın baktı Taksim meydanına. Ne diyeceğini bilemedi. "Senin de canını
sıktık" diyerek girdi araya Refik, "gel biz kavlimizden şaşmayalım,
bi Eminönü yapalım. Yengenle de niyetimiz vardı ama... Başka sefere artık,
dedik, sonra da... Bambaşka seferlere çıktık. Ya da çıkıyoruz. Amaaan
Hikmet..." diyerek heykelin üzerinden kendini atarak uçuşa geçti. Hikmet
de onun peşinden. Taksim meydanında kaldı açı. Açı dediğimiz de bir nevi hayat
aslında. Ardından baktı iki martının yavaş yavaş gözden kayboluşuna. Sesler
duyuluyordu sadece, "zaten ne demiş şair:" dedi martı Refik,
"Kuş ölür, sen uçuşu hatırla!"

Yorumlar