BUNLARI SANA DA ANLATMAZSAM KİME ANLATIRIM BEN? (3)


ÖMÜR HANIM'LA HELSİNKİ

Önceden İzmir’i severdim. 
Sonra daha da sevmeye başladım. 
Daha da sonraları İzmir’de ve Ege’de hatıralar biriktirmeye başladım. 
İş dedim, güç dedim, yar dedim, nasıl gider taşınırım, zor olur dedim… 
dedim de dedim. 
O yüzden çok hatıra biriktireyim de temelli gidemesem de aklım hep oralarda kalsın istedim. 
Öyle de oldu. 
Aklımın bir yarısı gitti orada kaldı, ben de mümkün olan en uzakta. 

Yine bi şeyleri ters yaptım yani, yeni bi şeyler yapayım derken.

İzmir'i ya da Ege'yi anlatamıyorsun buralarda kimseye.
Öyle deme!
insanoğlu, anlatmak istiyor sevdiği şeyleri birilerine.
Mesela Ege’deyken buralara nasıl gelmek istediğini Egelilere,
buradayken oralara nasıl gitmek istediğini buradakilere.
Bu arafta kalma hissini işte,
edebi bir dille birilerine.
Gitmek mi zor, kalmak mı derdini, kendi dilinde.
Bütün hissiyatı bu dil öldürecek belli ki, İngilizce.
(Şekspır nasıl anlatmış onca romantizmi bir türlü çözemedim, o kadar ruhsuz İngilize.)

Kelimelerle oynamayı seviyorum. Hep sevdim zaten. 
Ama Türkçe kelimelerle. 
Türkçe olmayanları birbiriyle karıştırınca karşı taraf anlamıyor. 
Teşbih, Türkçe dışında sanki başka bir dilde yok. Hiciv yok, ulak yok, ruh yok. 
Dedim ya başta, 
en başta, 
insan hallerinde, 
insanların yüzlerinin bi hikayesi olmadığı gibi dillerinde de bi hikaye yok. Onlar, söyleneni anlamamış halde kalınca, ben de kalıyorum öyle. Hatta çoğu zaman söylediklerim mahcup bile ediyor beni.

Kelimeleri birbirine karıştırarak oynama hali bu değil ki! 
Bu, eğlenceli değil bi kere! Bilakis, kalbi bile kırılıyor insanın. 
Karşı taraftan da bi şey gelecek ki uzayacak mevzu, 
bahse dönüşecek, 
bi de başka türlü düşünülebilinecek. 
Ama yok! 
Kar var, buz var, ayağın kayıyor düşüyorsun, hepsi bu! 
Yar ile yarayı aynı cümlede kullanamadıktan sonra, neyleyim ben bu, I can speak English rehavetini.  

Bu yüzden kendimi şiirlere verdim ben de. Uzun uzun şiir dinliyorum. 
Okumuyorum, dinliyorum. 
Ben okuyunca o kadar güzel olmuyor o şiirler. Ama Eser Gökay okuyunca çok güzel oluyor. 

(Bahtiyar da benim yazdıklarımı okuyunca çok güzel oluyor mesela. 
Yazdıklarım değil, Bahtiyar güzel oluyor. 
Benim üslubum onda olsa demek ki tadından yenmez. 
Bahtiyar değil, benim yazdıklarım tadından yenmez.)

Ömür Hanımla Güz Konuşmaları’nı Finlandiya’da dinlemeli herkes mesela. 
Nasıl içlendiyse artık Şükrü Erbaş, 
kendi ömrüyle bir kadınla muhabbet eder gibi konuşmuş. 
O kadar kar yağdıktan sonra delici bir sessizlik oluyor bu kuzey şehri Helsinki’de. 
Balkona çıkıp bi sigara yakıyorum. O sessizliğin içinde dinliyorum Şükrü Erbaş’ın Ömür Hanımla Güz Konuşmaları’nı Eser Gökay’ın sesinden. 
O an elime sihirli bi değnek verseler 
(aslında, “hadi lan! harbi sihirli mi la bu değnek?” derim muhtemelen 
ama ilk şaşkınlığı atlattıktan sonra), 
tüm Finlandiyalıların bu şiiri dinlerken anlayabilmelerini dilerim. 
İnsan hikayesi nasıl olur bi anlasınlar isterim. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar