BAK İNANMAZSIN ADINI BİLE UNUTTUM, AKLIMDA KALAN SADECE BİR SAYI: 8

Neye benzedikleriyle çok da ilgilenmediğim arkadaşlarıyla oturan kızın sırtı bana dönük ama beli o kadar ince ki ayağa kalksa kırılmasın diye tutası gelir insanın. Hatta insanın, bu kıza bir numara vermesi gerekse direkt, hiç düşünmeden 8 diyesi gelir; öyle kıvrımlı, öyle başladığı yere geri dönen. Saçlarını uzatmamış, belli ki  kuğu kıvamındaki boynunun o da farkında. Kulaklarının altına kadar inen siyah ipliksi saçları çenesine doğru kıvrılarak uzamayı bekliyor tüm parlaklığıyla. Oturduğu tabureden dolayı yukarı bir açıyla kıvrılan ve daha sonra dizlerden kırılarak ters bir açıyla katlanan bacakları incecik. Geniş ama zarif omuzlarından aşağı doğru salınan kolu, dirseğinden kıvrılıp tekrar yukarı çıkarak arasında sigara bulunan uzun ve ince parmaklarıyla tamamlanmış. Üzerine giydiği kumaş parçası o kadar saygı duymuş ki o narin parmaklara, örtmemiş üstünü, sadece parmaklarının başladığı yere kadar olan alanı kapatmış. Çocukluğumdan beri en sevdiğim görüntü bu bir kadında. Oğuz Atay, “Eşyanın bitip de insanın başladığı yer” diyerek jartiyerli bir kadından bahsetse de bence eşyanın bitip kadının başladığı yer tam da burası. Kusura bakma Oğuz abi, yüzümde kendiliğinden beliren bu gülümsemeye güvenerek ben böyle bir görüntüye “tutunurum”. 

Sırtını gördüğüm halde çok güzel olduğuna inandığım kadınlar yönetse bu dünyayı keşke.

Sonra çevirdim başımı başka gereksiz görüntülere. Ama az önce sırtından betimlediğim kız hala görüş alanımda. Bazen böyle olur, sen başka bir yerlere bakarken baktığın yerde değil de bakmak istediğin yerlerde kalır aklın. Ama dönüp bakamazsın bakmak istediğin yere; zaten yeteri kadar baktığını düşünürsün, biraz daha baksan tadı kaçacakmış gibi hissedersin, az önce gördüklerinin büyüsü bozulacakmış gibi, bütün kuşlar bir anda uçup kaçacakmış gibi korkarsın. Yüzümde asılı kalan gülümsemeye dışarıdan zum yaparak baktım kısa bi süre kendime. İşte tam bu arada döndü bana doğru az önce fiziksel özelliklerini 8 sayısı içine sığdırdığım kız.

Göz garip bir organ, baktığı her şeyi görmüyor. Dışarıdan kendi gülümsememe yaptığım zumu biraz daha geniş açıya yayıp görmek istesem de o anda yüzünü, olmadı. Kendimi seyrettiğim o kadraja giren görüntü, 8’in, benim gülümseyerek bakışımın hemen yan arka çaprazında bana dönmüş bakarkenki flu görüntüsüyle son buldu, o kadar. Kendi yüzümü net, 8’i de -perspektiften dolayı- benim gülümseyen yüzümden daha küçük ve flu seyrettim bir müddet dış gözümle. Burası biraz karışık oldu, farkındayım. Ama insan beyni, bir güzeli bu kadar karmaşık duygular ve anlatılamaz bakış açılarıyla kazıyor hafızasına işte. Sonra da unutamıyor. Unutamayıp aklında tutanlara ve herkeste o görüntüyü arayanlara deli, aynı şeyleri yapıp bi de bunları yazarak anlatanlara da sanatçı diyor geriye kalan herkes.

Geriye kalan herkes!

Yani henüz herhangi bir güzel tarafından yaralanmamış herkes.

Bir Çağan Irmak değiliz ki alalım hayatın bütün güzelliklerini tek bir kadraja! diye hayıflanarak döndüm önümdeki çay bardağına. Çünkü bir cafede oturuyorum. Kaldırımı masalarıyla işgal etmiş, ağaçları sahiplenerek her birinin altına birkaç tabure ve sehpa yerleştirmiş, doyamamış her ağaca da küçük bir hoparlör iliştirmiş bir cafede. Ama ağaçlardaki kuşlar onun değil. Kuşlar hiçbir sermayeye ait değil, ne güzel. Çünkü böylesi betimlemelerin farkına varmak için durup bir yerlerde konaklamak lazım bir müddet. Şehrin içinden hızlı adımlarla geçerken gözüne takılmaz bu 8 gibi kıvrımlara sahip kadınlar. Bir sigara yakıp, bir çay söyleyip, kuşlara kulak vererek fark edebilirsin denizi olmadığını bu kentin. Öyledir.
Tedirgin baktım arka yan çaprazımda oturmaya devam eden 8’lerin masasına. Her birinin de kafası ellerindeki cep telefonlarına gömülmüş, dünyada bir şeyler olsa da hep beraber şaşırsak, haleti ruhiyesiyle kurcukluyorlar ellerindeki aleti. 8, dirseğini dizine koymuş, sol elinin avuç içine de çenesini yerleştirmiş bir halde tutuyor telefonunu diğer elinde. Diğerleri de beni hiç ilgilendirmeyecek bir şekilde tutuyorlar telefonlarını. Bana ne. Kolunun çenesinde bitip elinin başladığı o avuç içine yerleşen yüzü net görünmese de sol kulağının arkasına topladığı saçları, diğer tarafından aşağı doğru süzülür gibi sarkıyor. Dizlerinden kıvrılan bacaklarının bittiği yerdeki ayaklarının topuğu oturduğu taburenin altındaki bir çıkıntıya sabitlenmiş, parmak uçları yerden kısa aralıklarla bir inip bir kalkıyor. Ortamdaki müziğin ritmiyle mi yoksa kendi kafasındaki herhangi bir melodiye göre mi hareketleniyordu o parmak uçları, bilmiyorum. Belki de kuşlar! Kuşlar, bir kadının içindeki melodiyi harekete geçirebilir miydi? Onu da bilmiyorum. Tek bildiğim, kadınların ve hayatın, bir defa izlenildiğinde anlaşılamayan filmler gibi olduğu, o kadar. Ve ne yazık ki her ikisi de ikinci bir şansı vermiyor size.

Tekrar döndüğümde başımı önümdeki çay bardağına, yine 8’in bakışlarını bana doğru çevirdiğini fark ettim göz ucumla. Yine dışarıdan baktım kendime, 8’e bakmak yerine. Dışarıdan hepimize bakan biri varsa, eminim “mal” der bana. Haksız da sayılmaz. Çünkü 8, benim dışarıdan baktığım yerden yine flu ve zahiri kalıyor kadrajın içinde. Çağan Irmak bunun için var sanırım; bir türlü kurtulamadığımız kendi flu ve zahiri görüntülerimizi netleştirmek için. Ziyan olmasın diye bu görüntüler. 

Usulca dönüp 8’e baktım tekrar, 8, bana bakmaktan artık vazgeçtikten sonra. İçtiği bir yudum suyu kursağından geçirmek isteyen bir güvercin gibi başını yukarı kaldırmış, boynunu kaşıyordu 8, ince uzun parmaklarıyla.

Samur kürkünü okşar gibi
intihar fikrini okşadı usulca akşamüstü o genç kız
dediği geldi aklıma Attila İlhan’ın. Demek ki usulca bakmamak lazım, diye düşündüm tekrar önüme dönerken, yoksa  Attila İlhan şiirleri üşüşüyor insanın başına. Usulca, kelimesinin, usulüne uygun olarak, anlamına geldiğini sanırdım ben hep. Değilmiş. Yavaşça, anlamına gelen sıradan bir kelimeymiş. Keşke benim sandığım gibi bir anlamı olsaydı. Keşke usulca bakmaların hep, Attila ilhan’ı anımsatır bir anlamı. Anlam ile mana aslında tam da buralarda bir yerlerde eşanlamlı olmaktan çıkıyor. Bir şeyin anlamı, her zaman manası olmayabiliyor. Anlam hep kesin olan, kati ve değişmez olan. Ama mana öyle değil; mana, senin ona yüklediğin anlam olabiliyor. Kuşlar bunun farkında değil, aslında birçok insan bunun farkında değil. Benim bunun farkında olmamın da ne anlamı var, bilmiyorum. Ama bi manası olmalı, saat 16:45’te bunu diliyorum. Amin.

Ben de bir süre telefonumla oynadım. Akıllı bir telefonla ne yapılması gerekiyorsa onu yaptım. Çoğunlukla da neyi niye yaptığımı irdelemedim. Böyle yapınca zaman çabuk geçiyor. En son yaptığın kalıyor aklında, saatin 17:28 olduğu mesela. Telefonun ekranını kapatıp başımı 8’lerin masasına tekrar döndüğümde artık kendimi bir Çağan Irmak gibi hissetmeye başladım çünkü o kadrajın flu ve zahiri görüntüsünden kurtulduğumu gördüm. 8, benim ona bakmaya başladığım sırada döndü yüzünü bana. 8’le göz göze gelmemiz Çağan Irmak’ın kadrajından bakıldığında hafif bir rüzgar gerektirir; yüzüne düşen perçemini hafifçe, sanki çizilmiş gibi duran kaşlarının üzerine kaldırsın diye. Sonrasında da güneş ışığından kısık, ampul ışığından parlak bir renk gerektirir ki; yüzünün yüzüme yansımasıyla ben de oluşan heyecan bir şekilde anlaşılsın diye.

Tül gibi kız, diye düşündüm, 8’in sanki az önce zeytin yemişçesine parlayan dudaklarının hareketini izlerken, annesi beyazlarla yıkayarak büyütmüş belli ki. Boynunun herhangi bir kuğudan daha da zarif olduğu yüzüne bakınca daha da iyi anlaşılıyor. Hafif içe çökük yanaklarında gamze olmaması tanrının ayıbı. Bu kul, imzalanmaz mı yaratılırken? Çenesinin altından beyaz sutyeninin başladığı dekoltesine uzanan o hassas yola ince bir kolyeyle çizgi çizmiş. Yakışmış. O çizginin üstü masum ve genç bir kızken, kolyenin oluşturduğu o çizginin altı dolgun ve şehvetli bir kadın. Yüzüne bakınca kıyamayan insan, çizginin altında kendine hakim olamıyor.

O heyecanla yaktığım sigarayı kül tablasına koyarken fark ettim bir önceki sigaramın hala yandığını. Göz ucumla 8’e baktım, yaktığım eblehliği söndürmeden bir yenisini yaktığımı gördü mü diye ama, bi şey anlamadım. Umarım görmemiştir. Ya da umarım görmüştür. Görsün ki, bu güzellikle nefes aldığı sürece çevresinde nasıl bir tahribata sebep olduğunu anlasın.

Az önce kuşların ve müziğin sesiyle iyice rehavete kapılmış olan ben, şimdi diken üstünde gibiydim. Öyle birdenbire bakılır mı insanın yüzüne be vicdansız, diye kızdım 8’e, 8’in gıyabında. 8’in bu azarı yediğinden hiç haberi yok, o hala tüm güzelliğiyle gıyabında söylenenlere aldırış etmeden oturuyor uzağımda. “Annemi üzdüm / Böylece hep bana tirenler çarpsın.” dediği geldi aklıma Onur Ünlü’nün. Annemi üzmesem de yine de bana trenler çarpsın istedim. Başka türlü değişeceği yok gibi bu şaşkınlığın.

Ne yapsam, tuvalete filan mı gitsem acaba? diye düşünürken kendi kendime gerdiğim ortamdan kaçmak istercesine,
“Vay vay vay, biz çağırsak gelmezsin ama bi başına gezersin..” diyerek üstüme üstüme yürüyen eski bir arkadaşımı görünce rahatladım.

İlyas’ı bilmem ama Hızır, böyle bi şey işte. Darda kaldığında seni kurtaran kişi. İlla para getirecek ya da seni ekonomik bir dar boğazdan kurtaracak diye bi şey yok, Hızır dediğin, her durumdan kurtarmalı insanı. Tokalaştık, öpüştük hatta bokunu çıkardık sarıldık ve en nihayetinde karşılıklı oturabildik. Önceden emlakçı olan daha sonra sınavlara girip de “Sikerim lan emlakçılığını da bilmem neyini de” diyerek memur olan ve daha daha sonraları da “geçinilir mi lan memur maaşıyla” diyerek memurluğa devam ederken kuzeniyle tekrar emlak dükkanı açan ve genel anlamda neyi niye yaptığını tam olarak bilmeden yaşayan bir arkadaşım bu.

Garsondan arkadaşım için de bir çay istedim. Neşeli bi gün yaşıyor olmalı ki en pozitif haliyle şakıyor karşımda diye düşündüm, damdan düşer gibi sahneme giren arkadaşımı dinlerken. İşleri iyi gidiyormuş. Çoluk çocuk da iyiymiş. Kayınvalide biraz sorun çıkarıyormuş ama amaaan neyse boş verecekmişim. Çalıştığı kurumun bağlı bulunduğu bakanlık yeni yapılan bir binaya taşınacakmış, haliyle o da taşınılacak olan yeni yere geçecekmiş. Yeni yer iyiymiş hoşmuş da emlakçı dükkanına uzakmış. Kaçabilirse akşamları mesai bitmeden erkenden kaçıp dükkana gidecekmiş. Yeni bir araba almış, ucuza düşürdüğü için almış, yoksa ihtiyacı da yokmuş. Ama şansa bakacakmışım ki iki gün sonra tesadüfen birine birkaç bin lira karla satmış. Üstüne de ertesi gün sorumluluğu kendilerinde olan bir daire satmış, pazarlıksız, “şapaaat” diye ödemiş alıcı komisyonu. “Şapaaat” ne demek anlamadım ama ben de sevindim onun adına. O parayı da borsaya koymuş, bakacakmış, şimdilik ihtiyacı yokmuş, biraz değer kazansınmış. Her yönüyle iyiymiş hayatı yani, maşallah diyecekmişim. Dedim ben de. Uzun zamandır bırakmaya çalışıyorum zaten kendi inanış biçimime göre karşılık vermeyi insanlara. Çünkü sosyoloji bunu gerektirir. Çünkü bu ülkede kurulan hayallerin gerçekleşmesi ihtimali “inşallah” diye ifade edilir. Benim “inşallah” yerine kullandığım “umarım” kelimesi karşı tarafa soğuk gelir, kendisi gibi konuya heyecanlı bakmadığımı düşündürür, üzer karşı tarafı; sosyolojik hassasiyeti umursamadığım anlamına gelir. Ama karşı taraf böyle düşünmez; “.mına godumun gavuru ağzından bi inşallah/maşallah çıksın lan!” der. O da böyle ifade eder benim karşı tarafla kurduğum diyaloglarda dikkat etmeye çalıştığım sosyolojik hassasiyeti. Bütün primatlar evrimsel sürecini tamamlayana kadar böyle davranmam gerektiği konusunda kendimi inandırdım, o yüzden rahatım. Sadece, ben onların üslubuna ayak uydurmaya çalışırken, onları rahatlatacak, sevindirecek kelimeleri kullanırken onların beni, “Gavursun mavursun ama ağzından da inşallah/maşallah düşmüyor, ne ayak?” diye sorgulamalarına bir anlam veremiyorum. Sosyoloji, sadece benim dikkat etmem gereken bir bilim dalı sanki gibi geliyor o zaman. O zaman primatların biraz daha acele etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Kaç milyon yıl oldu hala bi evrimsel süreci geçemediler. Daha bunun bilim çağı var, uzay çağı var. Mars’ta kurulan koloniye dahil edilemeyeceğimiz aşikar da bu hesapla, bari Dünya’da birbirimizi yemeden hassasiyetlere özen göstersek.

“Eeee…” dedi arkadaşım, beni kendimle konuşmaktan alı koyarak, “sen anlat biraz da, sen neler yapıyorsun?”

“Geziyorum, çalışıyorum filan işte.” dedim, “Pek heyecanlı bir zaman diliminde değilim yani. Biraz da zaman geçsin diye işte, malum, sıkılıyoruz bütün dünya ahalisi olarak.” Güldü. Zaten hep bi tuhafmışım ben, hiç değişmemişim.

Garson, boşları almak için geldiğinde gayri ihtiyari 8’in olduğu masaya döndüm başımı. Bunu, sanki oralarda bir yerlerde bir şeyler unutmuşum hissiyle yapmama da şaşırdım bir yandan. Ama 8 yoktu. Oturduğu tabure boş, çevresindeki arkadaşları yerli yerindeydi. Yerli yerinde ve onlar daha çok virgülden sonra ifade edilen sayılar gibi. Yani 8 virgül bilmem kaç, önemsiz yani, yukarı yuvarlanamaz; dokuza tamamlanamaz, 8’in ekseninde bir küsurattan ibaretler sadece, o kadar, kusura bakmasınlar.  Gitti mi acaba, diye düşünürken o esnada arkadaşım, fazla oyalanmaması gerektiğini, daha ufak tefek işlerinin olduğunu ve kalkması gerektiğini söyledi bana en güleç haliyle. Bu karşılaşmayı saymayacakmış, bir gün geniş bir zamanda rahat rahat sohbet etmek istiyormuş. Bu karşılaşmayı niye saymadı ki? Güzel güzel sohbet ettik işte, nesi var? Annem de evine gelen misafirlerine her gelişlerinde aynı şeyi söylerdi: “Bunu saymam bak, yine gelin.” Artık ne kusur ediyorlarsa bizim eve gelenler, misafirlikleri bir türlü misafirlikten sayılmıyordu. Madem bu misafirlik olayını beceremiyorlar, hiç gelmesinler o zaman. Ya da madem bu işi annem biliyor, o gitsin onların evine de misafirlik nasıl olur öğretsin. Annem, herkesin annesi kadar huysuz ve tatlı bir kadın. Herkesin annesi kadar biraz Adile Naşit biraz da Aliye Rona.

“Görüşelim.” diyerek uğurladım arkadaşımı aklımdakileri yine aklımda bırakarak. Boşları alıp giden garsonun ardından seslenerek bir çay daha istedim. Bana dönüp de “Geliyor abi!” diyen garsonun ardından bakarken kendi ardımdaki topuk seslerini fark etmemiştim. Ta ki tam ardımda kesilinceye dek topuk sesleri. Önce öylesine çevirdim başımı. Sonra tekrar döndüm hızla. 8, şaşkın, biraz da mahcup, bir ayağı diğerinden bir adım önde -sanki o son attığı adımdan pişmanmış gibi- bir eli havada öylece kalakalmış bana bakıyordu. Artık Çağan Irmak’a bile gerek yok bu kadrajı güzelleştirebilmesi için; kadraj kendiliğinden güzel! Ne diyeceğimi bilemedim. Beklesem, zaten açıklayacak niye geldiğini ama bekleyemiyorum ben. Yedi aylıkken doğduğumdan beri hep bir acele edesim var benim. Üstelik de bu beyaz sutyen, fosforlu mu ne, hep bi gözümü gözümü alıyor. “Garson, ‘geliyor abi’ deyince ben, çaydan bahsediyor sanmıştım ama… seni mi kastediyormuş.” dedim, 8’e öylece, telaşla.

Güldü. Benimkine gülüş denemez, ben de sırıttım. Ama onun gülüşü, ilkokul koridorunun mozaik zeminine dökülen misket taneleri gibiydi: renkli, neşeli, kaygılı, oluşan hengameye hem sevinen hem de bütün dikkatin üzerinde toplanmasından tedirgin ama kaçma istediği uyandırmayan, kalıp keşfetmeyi arzulatan, her bir taneyi arayıp bulmayı arzulatan. Diğerinden bir adım önde olan arkadaki ayağı öndekiyle birleşti. Bu iyi. Bana bir adım daha yaklaştı. Az önce pişman olduğunu sandığı o son adımı öne doğru attığı adımla değil de, geride kalan adımla birleştirseydi kaçıp giderdi. Kalmayı tercih etti. “Ha, şeyy… ben lavaboya giderken gördüm de… az önce konuştuğun arkadaş sanırım ortak arkadaşımız… ben ona bi merhaba diyeyim dedim ama… gitti mi?” Az önce uğurladığım arkadaşımın ardında bıraktığı boş tabureye baktım sanki gittiğinden emin değilmişim gibi. Niye bilmem ama insanlar yapıyor bunu. Ben de yaptım, baktım öylece çok kısa bir süre boş tabureye. “O mu?” dedim, cevap beklemeden, “O gitti. İşi mi ne varmış, ama saymadı bunu, yine görüşecekmişiz, o zaman sen de gelirsin. Olmaz mı?”
Baktı. Hala gülümsüyor. Hatta o an için onun yüzündeki gülümsemenin tek sebebi benim. O an için ben, güzel bir kadını gülümsetebilecek yetenekteyim, ne güzel! Genelde hep üzdüğüm için, bu bana, o an için bahsedilmiş bir yetenek gibi geldi.

Tüm arsızlığımla devam ettim bu gülümsemeye güvenerek, “Garsondan bir çay daha istedim ama daha getirmedi, çaylar iki olsun diyelim mi vaktin varsa?” diyerek boş tabureyi gösterdim oturmasını teklif ederek. Hayatımda kurduğum en iyi giriş cümlesi bu, diye düşündüm. Hangi kadın hayır diyebilirdi ki? 8 de bana hak verdi; ben, mahcup ve istemem yan cebime koy edalarıyla evet diyecek diye beklerken, O, yüzündeki gülümsemeyi hiç bozmadan ve hatta üzerine de kararlı bir ifade ekleyerek, “Benim ki duble olsun o zaman.” diyerek geçti gösterdiğim tabureye.  Kaçmaktan ziyade kalmaya karar veren kadınların gücüydü bu hissettiğim. Bu bakışlar, ‘ilk şaşkınlığı üzerimden attım, gel bakalım’ der gibiydi. Ve hala seyredilesiydi. Seviyorum kadınların bu her şeyi göze almış halini. Biraz da bu yüzden damarlarına basmak istiyorum çoğu zaman. Kaçmaya meyilli olanlar zaten kaçar gider, onlar heyecanlandırmıyor beni. Ama asıl adrenalin bu kalan kadınlarda. Ne istediğini bilen, almadan gitmeyecek olan kadınlarda. Keşfetmeye çabalayan kadınlar kurtaracak insanlığın bilinmez geleceğini. Eminim.

Çünkü kadınlar, biz erkekler gibi değil, onlar irdelemeyi sever, seçerken dibini koklamayı, kusursuzu bulmayı, mükemmele ulaşmayı… Bunun anlamı aslında karşısındakinde kusur aramaktır. Duygusal yapıları veya hormonları ufak bir mimikten, hafifçe gelen güzel bir kokudan etkilenebilir. Bu yüzden asıl mücadeleleri kendileriyledir, bu ufak etkileşimlerin önüne geçip daha sonra içinden çıkılmaz bir halde kalmamak içindir. Bu yüzden sürekli sorular sorarlar, kıyas yapmamızı isterler, kendileri kıyas yaparlar, iğnelemeler yaparak verdiğimiz tepkileri ölçerler. Ve bunların sonuçlarıyla ya adım adım yaklaşırlar ya da adım adım uzaklaşırlar. Bunların hepsini gözlemlediğim kadınlardan öğrendim. Bir anlamda onların yalancısıyım yani. Her biri, bir sonraki rakibi için hazırladı beni. Ama yine de her seferinde, her yenide yetersiz kaldım. Öyle karmaşıklar ki insan ömrü yetersiz kalıyor sadece birini çözümlemeye. Bilimin ta kendisiler, termodinamiğin bütün yasalarında varlar, hem gerçekler hem de gerçek olamayacak kadarlar, elle tutulabilir ama bir o kadar da ulaşılamazlar. Gözümde büyüttüğümden değil, ulaşabildiğim her kadına nasıl ulaşabildiğimi anlayamadığımdan bu betimlemeler.

Garsonun benim çayımı getirmesinin ardından bir duble çay da onun için istedim. Onu da getirdi garson. Garsonun zaten işi bu, konuyla alakası yok, çok da fazla takılmayalım, bırakalım işini yapsın.

Bir müddet havadan sudan konuştuk. Havadan sudan konuşuluyor zaten bu gibi durumlarda. Öyle beylik laflar etmeye devam edersen deyimler sözlüğünü karşı tarafa okuyormuşsun gibi oluyor. Saçma. Anlamsız. Adını söyledi, adımı duydu. Ben ona kendi içimde 8 demeye devam ettim ama o bana hep adımla hitap etti. “Adımı sesince duymak…” diye yazdığını hatırladım Turgut Uyar’ın bir zamanlar, hak verdim. 

Güzel sanatlar mezunuymuş. Annesiyle babası da güzel sanatlar mezunuymuş. Hatta annesi, son sınıfta hamile kalmış 8’e. Okulun bitmesiyle 8’in doğması bir olmuş neredeyse. “Annenle babanın en güzel eserisin yani.” dedim, “bir nevi bitirme tezi olmuşsun. Seni yaparak bitirmişler okulu, resim-heykel bahane gibi.”

Bütün kadınlar beğenilmek ister. Hatta bütün kadınlar, herkes tarafından beğenilmek ister. 8 de bu kadınlardan biri. “Yemin ederim daha önce böyle zarif bir iltifat duymadım.” demesi bu yüzden. Sonra hep o iltifata takılıp kalması, “yaaa nerden aklına geldi bu laf, çok hoşuma gitti ama…” demesi, hatta konu oralara nasıl geldi hatırlamıyorum ama ben ona Van Gogh’un kulağının tamamını değil de sadece kulak memesini bir fahişeye vermek için kestiğini anlatırken, “dur ben bi annemi arayım…” diyerek annesine, “sizi çok seviyorum.” diyerek telefonu kapatması… hep bu yüzden. Bütün kadınların kafası niye bu kadar karışık bir türlü anlamıyorum. Zaten güzel olduğunu iddia ettikleri halde bunu bir başkasından duymak onları niye bu kadar heyecanlandırır onu da bilmiyorum.

İki duble çay daha söyledik. Sonra ben ona, 77+33’ün 100 yapar gibi durup da aslında 100 yapmadığına şaşırdığımı filan anlattım. “Benim hayatım da böyle bir şey işte, her şey yerli yerindeyken bazen olmuyor; ya matematik izin vermiyor ya da felsefe.” dedim. Sonra onun, “Matematikçi misin sen?” sorusuna, “Ben matematik gerçeğini izah edebilen edebiyata inanıyorum.” dedim. Böyle daldan dala, konudan konuya geçtik hep. Sanki gece on ikide o kül kedisine bense çirkin kurbağaya dönüşeceğimizi sanarak, telaşla. Çok gülüştük, ara ara sustuk. Ben onun ellerini izledim, O, o ellerle telefonda bir şeyler kurcukladı. Garson işini layıkıyla yaptı, ona fazla takılmadım. Bir sürü insan geldi, oturdu, yedi, içti, gitti. Birkaç kere ezan okundu. Köşede bir yerde bi kavga çıktı ama kısa sürdü. Birkaç polis arabası geçti, onlarca siren sesi duyduk ama şehirli insanlar olarak hiç meraklanmadık, tedirgin olmadık. Bir defa zabıta geldi, işportacılar kaçıştı… Hiç bitmesin bu muhabbet istedik. Gün, ertesi güne geçmesin, çay hiç tükenmesin istedik. Ya da sadece ben istedim. Ben isterim. Düzenli olarak Didem Madak okurum çünkü ben:

İstedim, hep istedim, 
Sen iste derdim, iste yeter ki 
Vereyim. 
Her istediğimi verdim. Arttım, fazlalaştım…

derdi o, ben inanırdım. Şairlerden bahsettik, şiirlerinden, aşklarından, yazdıklarından ve yazamadıklarından ve dahi bu halde nasıl yaşayabildiklerinden. Çayları tazelemesini söylerken garsona, Shakespeare’ın tefeci olduğunu ondan öğrendim mesela.“Çakaaaal,” dedim ölmüş adamın arkasından, “ben de diyorum,  bir şairin 35 yaşında kendi tiyatrosu nasıl olur?”
“Hem de o dönemin en büyük tiyatrosuna sahipmiş. İngilizler dünya çapında tanınmasına katkıda bulunmak için bu tefeci yanından hiç bahsetmemişler hatta özellikle gizlemişler.” diye anlatmaya devam ederken 8, ancak küsuratı olabilen arkadaşı geldi yanımıza. Önce bana alelade bir merhaba deyip 8’e döndü ve ismini şu ana hatırlayamadığım birilerinin birazdan geleceğini ve kendilerini götüreceğini söyledi. “Hadi yaa..” dedi 8 bana bakarak, “E hani gelmiyorlardı bugün?” diyerek de küsuratlı arkadaşına çevirerek başını. “Neyse.” dedi sonra bana döndüğünde gülümseyerek, “Tam da dünya edebiyatına giriyorduk ama… başka zaman artık.”
“Başka zaman.” dedim ben de.
“E hadi o zaman, gelirler birazdan.” diyen ve kuğudan çok bir ördeğe benzeyen arkadaşına ikimiz de kötü kötü baktık.

8, tüm endamıyla ve incecik beliyle doğruldu oturduğu yerden, masada kendine ait olanları topladı. O esnada diğer masalarda oturan heriflerin aç bakışlarına denk geldiğini fark etmedi. Muhtemelen, zaten alışıktı o bakışlara. Elini uzatarak çok memnun olduğunu söyledi. Bunu O da saymamış, bir ara daha uzun konuşmak ve tanımak istiyormuş beni. Kim benimle bir müddet otursa, o oturduğu zaman dilimini muhabbetten saymıyor arkadaş, diye geçirdim yine aklımdan, artık nerede nasıl bir hata yapıyorsam, anladım.

Büyük ve irice bir araç geldi cafenin önüne. Ben ona normalde kamyon derim ama demek ki bazıları binek araba olarak kullanıyor. Arkasında kalan diğer araçların korna seslerine aldırmadan 8 ve küsuratlarının arabaya binmesini beklediler kısa bir süre. 8, araca diğer taraftan bindiği için pencereden göremedim yüzünü. En son hali, aracın sağına dönerken araca tutunduğu o elinden ibaretti o kadar. Çağan Irmak olsa şimdi burada, beni amorstan alır, o kamyon görünümlü binek aracı da başımın bir kısmıyla omzumun arasına alır ve gözden kayboluncaya kadar seyrettirirdi seyirciye ve herkese.  Bahtiyar olsa, eğilip aynı amorstan kulağıma Yılmaz Erdoğan’dan arakladığı satırlarla fısıldar: 'Gitti' neticede, Steyşın bir kederle, Bir daha ne senin kıymetin bilinir, Ne de 'sen yatabilirsin' herhangi bir kimseyle, 'onun beyaz sutyeni' olmadan.

Bahtiyar daha iyi. En azından Çağan Irmak gibi rezil kepaze etmiyor beni elalem denen seyirciye. Ama sadece garson vardı benim sahnemde, başından beri sadece işini yapan o temiz yürekli ve elinde iki adet duble çayla, “Abla gitti mi abi, çay söylemiştin de?” diye başımda bekleyen garson.
“Güzel sanatlar mezunuysan gel beraber içelim?” dedim.
“Yok abi ben… ortaokuldan sonra bıraktım.” dedi yorgun bir kederle.
“O zaman olmaz.” dedim ben de, zaten içime kaçmış olan o steyşın kederle.

Çayın birini bırakmasını ve diğerini götürmesini istedim kendisinden. Çünkü en iyi bildiğim şeyi yapmaya devam etmekten başka bir çarem yoktu: Hayatıma kaldığım yerden, bir bardak şekersiz çaydan devam ettim ben de. Kendi ömrümü hiçe sayıp 8’in peşinden gitmek, 1’e 8 istemek gibi hayattan. İmkansız değil ama kabul etmeliyim ki gereksiz. Aksi halde de ne yapacağımı bilmiyorum zaten.
Oluyor, yaşıyorum ve aklımda kalanı yazıyorum, o kadar.
Kolay olanı seçtim yani.
Alıştığımı.    






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar