BÜTÜN GÜZEL ŞARKILAR HEP EZANA DENK GELİYOR
Akşama kadar aynı işi farklı insanlara yapmış garson böyle
ağzına kadar dolu çay bardağı koyunca önüme, “Ağlasam mı gülsem mi, bilemedim.”
deyimi gelir hep aklıma. “Dudak payı” diye o metrik sistemin dışında, herhangi
bir ölçüsü olmayan o mucizevi değerden habersiz garsonların çoğu aynı hatayı
sanki hep bana yaparlar. Bana “ağlasam mı gülsem mi, bilemedim” hissiyatını
yaşatmasının sebebi duruma küfür edemeyişimden kaynaklanıyor sanırım:
İstenileni fazlasıyla yapmış adam, kızamıyorsun eksik bir şeyler yaptı diye,
zamanlamada da bir sorun yok, siparişi verdikten kısa bir süre sonra gelmiş mis
gibi çay. E, bir insana istediğinden fazlasını layık gördü diye küfür de
edemezsin, ayıp. O yüzden çay tabağının icadına sevinmekten başka bi çarem
kalmıyor: çaktırmadan döktüğüm bir iki fırtı daha sonra, bardaktan bir iki
yudum içtikten sonra tekrar bardağa boşaltıyorum. Bir bardak çay parasına bir
nokta yirmi beş değerinde çay içmiş
oluyorum. Sinirlenmekten daha karlı.
İçindeki huzursuzluğu sevdiğin biriyle paylaşmak, o sevdiğin
birine yapılacak en kötü şey gibi geliyor bana. İçindeki menemen kıvamındaki
tatsızlığı karşındakine sırf seni dinliyor diye kusup kendini rahatlatmak gibi
bi şey bu. Sen o en sevdiğine anlattın rahatladın da o ne yapacak şimdi? En akıllısı,
senin yaptığın gibi, kalkıp başka birine anlatacak. O da bi başkasına, o bi
başkası da bir başkasına… bu böyle sürüp gidecek. Sayemde herkes menemen
kıvamında olacak. İyi bi şey değil. Üstelik bu sana başka bir durumu da fark
ettirecek ki bu daha da kötü: Sen en sevdiğine anlattığın karın ağrını o da en
sevdiği başka birine anlatıyorsa demek ki en sevdiğinin en sevdiği değilsin sen.
Neresinden tutarsan tut, pis bi şey. Bu yüzden yarım gün süren işim bittikten
sonra attım kendimi bi parkın içindeki kafemsi bi mekana. Garsona da
sataşmazsak, bir müddet sonra iyileştiririm kendimi, diye düşündüm.
“Paragraflar arası sert geçişlerimin olduğunu” söyledi bi
arkadaşım yazılarımdan birini okuduğunda. “Çıkıp gitmek istiyorum belki de
başka bir hayatın sayfalarına, bir paragraftan aşağı bırakır gibi kendimi” diye
düşündüm Bahtiyar’dan arakladığım satırlarla o öyle söylediğinde. Ama ona
söylemedim. Zaten Bahtiyar’ın satırlarıyla ne zaman birine bi şey söylesem,
sinirlendiğimi sanıyor eşim dostum. Sert yazıyor adam, onun ağzından çıktığı
gibi de çıkmıyor demek ki benim üflediğim sözcükler. Ahı mı tutuyor ne,
tıkanıyor sonra boğazıma kafiyeler.
Haklı aslında. Yani
paragraflar arası sert geçiş yaptığımı söyleyen arkadaşım. (Bahtiyar zaten hep
haklı, o ayrı bir hikaye konusu) Bir anlamda hayat da böyle sanki; hayatın da
sert geçişleri var. Beş dakika sonra aynı insan değiliz beş dakika
öncesine göre. Dünya aynı yerinde değil bi kere, gezegenler filan, hepsi beş
dakika öncesine göre farklı bi yerdeler. Güneşin parlaklığı daha az, bulutların
şekli başka, yıldızlar biraz daha belirgin ve ömür, biraz daha eksik. Şu
karşımda oturan çift, beş dakika öncesine göre artık biraz daha yaşlı ve
tecrübeli. Hayat, beş dakika öncesine göre, ya da bir önceki paragrafa göre,
daha sert artık. Beş dakika öncesine göre şimdi hepimiz de haklıyız aslında.
Hayat, irdelendiğinde herkese hak verecek kadar bonkör ve tuhaf bi yer halini
alıyor.
Kahve istedim bu sefer, çaydan sonra kahve istememe
şaşırarak “Türk mü yabancı mı abi?” diye soran garsona ben de şaşırarak.
“Yabancı nasıl oluyor?”
“Amerikaano, Latte, Neskafe, Ays kahveli latte, dondurmalı
filan…” dedi.
“O kadar yabancı olmasın,” dedim gülümseyerek, “Nescafe
olsun, diğerlerini anlıyorum ama içemiyorum, gramer eksik demek ki bende.”
Sadece bu elemanla bile neşelenirim ben bugün, diye
düşündüm, dediklerimden sadece “nescafe”yi anlayarak siparişi getirmeye giden
garsonun ardından.
Cafede çalan müziği beğenmeyip kendi kulaklığımı çıkardım.
Yalnız oturmayayım bari mekanda, kulağıma bi şeyler fısıldasın Mazlum Çimen,
Kuşlu Gazel mesela, Metin Altıok, ruhun şad olsun.
İstediğim kahveyi masama koyarken garson, bir yandan da
içeri seslendi, “Ezan okunuyor, müziği kapatsınlar!” Karşımdaki çift
toparlandı, müzik kapandı, bacak bacak üstüne atmış bir müşteri iğreti bir hal
aldı bir bacağını diğer bacağından indirirken… kulaklığa müdahale edecek kadar
karışmıyorlar henüz insanın tanrıyla arasındaki senfoniye, ben rahatım,
garsonun sevap kazanmasına bi yardımım dokunmadan dinliyorum Kuşlu Gazel’i.
Diğerleri, garson da dahil, hepsi cennetlik, bi benim için yanıyor cehennem
cayır cayır, olsun.
“Bütün güzel şarkılar hep ezana denk geliyordu bu ülkede. Ve
çocukluğumun en güzel oyunları hep ezan sesiyle istemeden de olsa bitiyor,
yarım kalıyordu. Hükmen galip sayılıyordu mahallenin ezana kulak asmayan bebeleri.”
diye yazmak geldi içimden. Cebimde kalem olduğuna sevindim, diğer cebimden
çıkan geçen gün ödediğim su faturasının dekontuna da sevinirken. Hayatın o
noktasına not düştüm aklımdakileri. O noktasına, tam da devletimin beni, su
faturası dekontuna yazdığı “Kansızlıktan
korunmak için çayı yemeklerle beraber tüketmeyiniz.” uyarısının hemen altına.
Son birkaç yıldır çayı yemeklerle tüketmememe rağmen hala kansızlıktan korunmuş
değilim ben. Dokunulmazlığı var bütün kansızların, hepsi en çok Ege’sini
sevdiğim bu ülkeyi yönetiyor. İstesem de korunamıyorum kansızlıktan. Sadece
çayla olacak değil iş değil bu, topluca istifa etmeniz kanaatindeyim. Siz
zahmet etmeyin, parlamentoyu ben feshederim. Ve inanın, çayı yemekle beraber tüketen
hiçbir Allahın kulu sizin kadar kansız değildir.
Bi sigara yaktım, sigarayı bırakmam gerektiğini bir daha
düşünerek. Kahvemden bir yudum alıp geriye yaslandım. Bu ülkeye rağmen büyüyor
ağaçlar, ne güzel. Meltem denmeyecek kadar serin ama meltem desek de kimsenin
kalbi kırılmayacak kadar bi esintiyle hışırdadı parktaki ağaçların yaprakları.
Hepsi de aynı tür ağaç olmamalarına rağmen hepsi de aynı şekilde budanmışlar:
bir insan boyundan yüksek, bir ağaç boyuna göre alçak, gövdelerinin badanalı
bölümünün bittiği yerden başlayarak uzuyor
dalları, budakları. Karadenizli, iri gözlü ve onunla Ankara’da tanışmama
rağmen, Balıkesir’de askerlik yaptığım dönemi yaptığı böreklerle poğaçalarla
şenlendiren, gözleri kendinden güzel bi arkadaşım söylemişti: Büyük şehirlerde
ağaçlar, sağlıklı büyüsün diye değil, madem büyüyecek, bari çocuklar
tırmanmasın diye budanıyor. Bunları bilerek mezun olmuş Ziraat Fakültesi’nden.
Bildiği her şeyi başka bildikleriyle değiştirmek zorunda kalarak kıyımına
talimat vermiş büyük şehirde yaşayan ağaçların. “Tabiatın ahı çok benim
üzerimde,” derdi, “toprak kabul etmeyecek bedenimi öldüğümde.”
Biz insanların dışında bütün canlılar hak ediyor dünyayı ve
onun nimetlerini. Biz diğer canlıları ve onların yeteneklerini kullanarak,
taklit ederek pis bir parazit gibi yaşıyoruz bu gezegende. Hiçbir şeyi,
meyveyi, sebzeyi, ağacı ve gölgesini hak etmiyoruz yaptığımız bu kadar pislikten
sonra. Belki de hep bi mutsuzluğumuz bu yüzden. Biz bir gelişmiş koloni
değiliz, biz bir ayıbıyız bu gezegenin. Hayatın neresinde ölsek kârdır tabiatı kurtarmak
için.
Bunları düşünerek daha da sıkıntıya sokarken kendimi telefon
çaldı. Ekranına baktım masanın üstündeki telefonun. Arayan kadının adının
yanında parantez içinde (açmasan da olur) yazıyordu.
Telefon rehberimden
numarasını silmeye kıyamadığım ama böylesi de parantez içinde uyarılara maruz
bıraktığım insanlarım var benim. Onların haberi yok. Zannımca da hiç olmayacak
zaten; insan yanında olduğu kişiyi niye arasın ki? Nitekim, açmasam da oldu,
birkaç defa çaldıktan sonra sustu telefon. Bir kahve daha getirmesini söyledim
cennetlik garsona.
Sevdiğim bi arkadaşım, sevdiği bir arkadaşı olduğu için tanıştırmıştı
beni Açmasam da Olur’la. Sevdiği insanları bir araya getirerek daha çok
seveceği insanlar üretmek miydi amacı bilmem ama gülüşü güzel, gamzeli bi şeydi
Açmasam da Olur. Ama hepsi bu kadar.
Gerçi daha önceki deneyimlerime bakarsak benim birine aşık olmam için bu kadar
özellik yeter de artar bile ama hiç kimseye aşık olasımın olmadığı bi döneme
denk geldiğinden ziyan olmuştu o gamzeler. “Gülünce yanağında açan o gamzeler
var ya, insan orada yeşersin istiyor aile soyağacının.” diyesim gelmediğinden hep içime aktı böylesi naif
satırlar. Belki de prezervatifler bu yüzden icat edildi, gamzeli kadınları
sevmeyi beceremeyen benim gibi eblehler hiç doğmasın diye, bilemem.
Hayatımıza
giren bütün aşklar, bir sonraki aşkı nasıl yaşayacağımızı öğretiyor bize. Bitmez
tükenmez bir intikam hissiyle başlıyoruz bir sonraki aşklara. Mutlu değiliz ve
mutlu olmadığımızı da kimse anlamasın derdindeyiz. Ve Cemal Süreya tüm edebi
hissiyatıyla bağırıyor bize: “Hayat kısa, kuşlar uçuyor.” Buna rağmen bokunu
çıkarmakla meşgulüz sevmek işinin.
Gelen kahveden ilk yudumu alırken bir kez daha çaldı
telefon. Hala (açmasam da olur)du ama, hayat kısaydı, kuşlar da uçsundu.
“Efendim?”
“Naber, nasılsın?”
“Bazen hüzünlü şarkılar çalıyor, yoksa iyiyim..”
“Ay senin şu alengirli lafların yok mu? Ömürsün vallaha..”
“Senin de o gamzelerin yok mu, aradığında açmadan olmuyor.”
“Hah! Böyle iyi bak, bana bunlarla gel.”
Bütün hayatları boyunca üstlerinde taşıdıkları özellikleri
bir başkasının fark etmesi hoşlarına gidiyor kadınların. Benim gamzelerim olsa,
biri de bana gamzelerimin güzel olduğunu
söylese mesela, sevinmem ki ben buna, biliyorum zaten güzel olduğunu. Ama
kadınlar öyle değil. Tezer Özlü kitapları gibi kadınlar. İntihar etmek için bile
renkli çamaşır ipi alacak kadarlar. Ya da Zeki Demirkubuz filmleri gibi, yüz
kırk beş dakikalık bir filmi gözünü kırpmadan seyrettikten sonra hiçbir şey
anlamadığına üzülmene sebep olacak kadarlar. Erkekler öyle değil, bildiğin
İlyas Salman’ız biz. Minibüsün borçlarını ödedikten sonra sevgilimizle buluştuğumuzda
o sevinsin diye pantolonun paçalarını botlara tıkıştırmaktan vazgeçecek kadar,
o kadar.
Ben bunları düşünürken o da telefonun diğer tarafında sanki
hiç susmaması gerekiyormuş gibi konuşuyordu. İş yerinde bir arkadaşının
çorabının kaçtığını ne zaman anlatmaya başladığını hiç anlamadım. O konuya
nasıl geldiğini düşünemedim bile zaten. Tek anladığım “…eee geliyor musun?”
sorusu oldu.
“Nereye geliyor muyum?”
“Yaa dinlemiyor musun sen beni?”
“Dinliyorum ama anlamıyorum,” dedim, “bi daha söyle, neydi?”
“Arkadaş, diyorum,” dedi tane tane,” bana ahtapot
ısmarlayacak, bildiği bi balıkçı varmış, erkek arkadaşı da gelecek, sen de
gel.”
İyice karışmış kafamı toparlamaya çalışarak ve yine
kızacağını bile bile, “Niye, nasıl yaa?” diye sordum.
“Bak yaaa…” dedi yılmış halde, “çorabımı kaçırdı ya işte,
özür mahiyetinde o da ahtapot ısmarlayacak, nesini anlamadın ki bunun?”
Kadın denen kişi, bu karmaşayı zihninde bütün gün
taşıyabiliyor. Bizim bütün devrelerimizi yakmamıza zihinlerindeki bu karmaşanın
sadece bir bölümünü anlatmaları yetiyor.
“Bak şimdi,” dedim sakince, hazmedeyim, anlayayım, gerekirse
doktora götüreyim, olmadı kızacaksa da bi sefer de kızsın bitsin diye,
“arkadaşının değil de senin mi çorabın kaçtı? Bu çorabın fiyatı türk lirası
olarak kaçtı ki bir ahtapot ile telafi ediliyor? Ve ahtapotun suçu ne?”
Güldü. Bildiğin delilik emaresi bu. Kişi, kendi söylediği
anlamsız şeylere daha sonra gülüyor. Yani aradığı zaman, telefonu (açmasam da
olur).
Güle oynaya baştan anlattı mevzuuyu: Arkadaşıyla arkadaşının
erkek arkadaşı zaten ahtapot yemeye gideceklermiş de... o esnada küçük bi kazadan
sebep arkadaşı, Açmasam da Olur’un çorabının kaçmasına sebep olmuş da... şakayla
karışık o da ‘hadi sen de gel ahtapot yiyelim’ demiş de... o da beni arayıp gelir
misin demek istemiş de... falan da filan da…
“Gelmem.” dedim, “Ahtapot yemedim daha önce ama insan
evladının ahtapotu yemesi için ahtapota yapılan eziyeti biliyorum: taşa vura
vura öldürüyorlar hayvancağızı, öyle mi lezzetli oluyormuş ne. İçim kaldırmıyor
bu vahşeti.”
Ne alakası olup olmadığını sordu, etini yediğim diğer
hayvanların ecelleriyle ölmediğini hatırlattı, artistlik yapmamam gerektiğini
söyledi ve son olarak da iyi o zaman gelmezsem gelmemem gerektiğini gıcık
oluşumu belirterek bitirdi.
“Bak,” dedim alttan alarak ve keşke açmasaydım ne güzel
olurdu diye düşünerek, “arkadaşına selam
söyle, ben sana iki tane çorap alayım, ahtapotu serbest bırak.”
“Çok sıkıcısın.” dedi. Desin. Ahtapotun hayatı mevzu bahis,
önemli değil.
“Bazen deli oluyorum senin bu tavırlarına.” dedi. Olsun.
Zamanla anlar bunun geçici bir tavır olmadığını.
“Şeytana uyacam bi daha ne arayacam ne soracam seni.” dedi.
Uysun. (açmasam da olur) zaten o aradığında. Ki aramasa çok da kötü olmaz.
“yemezsen yeme, bok ye!” dedi. Demeseydi iyiydi ama en son
bunu diyerek kapattı telefonu yüzüme.
Karşımda oturan çift hesabı ödeyip kalktı. Ardından ezan
okunurken bacak bacak üstüne atmaktan vazgeçen diğer müşteri de kalktı gitti.
Hepsi de sanki bana kızmışlar gibi geldi. Sanki o ahtapotu yesem her şey
düzelecek gibi geldi. Adına meltem dediğim esinti bile esmedi. Garsonun kaçamak
bakışlarıyla oturduğum yerde kaldım öylece. Gidilmiyor da öyle birden hemen.
Zaten herkes bir anda sen öylece kal diye gittiğinden, sana gitmek için haklı
bir tavır kalmıyor. Yani öyle hissediyor bu zahiri beden. Zifiri bir yalnızlığa
aitmiş gibi. Tatsız. Seyirsiz.
Telefon yüzüme kapanır kapanmaz kaldığı yerden devam etti
Kuşlu Gazel: “esti rüzgar bozuk bozuk, örselendi yüreğim, eksik gedik ne varsa
ezberden tamamladım, geçti artık göğsümde, kuş barınmaz anladım.”
Cennetlik garsondan kaçırarak bakışlarımı, öne doğru eğilip
dirseklerimi dizlerime dayadım. Bir elimdeki telefonu diğer elimin avuç içine
seri ama ritmik hareketlerle pıt pıt vurmaya başladım. Sevme hevesini mi
köreltiyorum bütün kadınların ahtapotların can güvenliği için, yoksa ahtapotlar
bahane mi? Üzerime titreyenleri sarıp sarmalamak yerine daha da mı ayazlarda
bırakıyorum onları, yoksa mevsim kış zaten, titreyen soğuktan sebep titriyor da
ben mi üzerime alınıyorum? Bilmiyorum. Bu mevsimde üzerime alındığım her şey
sıcak tutuyor beni sanki; yoksa herkes Kenan İmirzalıoğlu’nu seviyor da ben mi
sanıyorum ki bana aşık? Bunu da bilmiyorum. Bütün bilmediklerimi oflayarak deşifre
ederken dudaklarımın arasından son yudumunu da içtim fincandaki kahvenin. Kulağımdan
kulaklığı çıkartıp garsonu çağırdım:
“En yakın cami nerede burada?” diye sordum çatık çatık
bakarak fırıldak gözlerinin alayına.
“Valla abi… tam da bilmiyorum ama… caddeye çıkınca bi sor
istersen ama… bilmem ki…” diye saçmaladı cennetten az önce kovulması
gerektiğini düşündüğüm garson.
“Okunurken müziği kapattırdığın, iki sevgilinin birbirinden
uzaklaşmasını sağladığın, hayatı durdurmaya çalıştığın ezanın niye okunduğunu
biliyor musun peki?” diye sordum. Kendinden eminmiş edasına bürünüp dikleşmeye
niyet etmesine aldırmadan devam ettim:
“ Ezan, namaza çağrıdır kardeş. Ne olursan ol, gel demenin
ilahi tınısıdır. Yaşamayı bilmediğin halde rezil ediyorsan bu gezegeni; aşkı,
rüzgarı, sanatı,akıp giden zamanı destur edasıyla susturmaya çalışarak yaşanmaz
bi hale getiriyorsan bu coğrafyayı, gel bari af dile demenin Arapçasıdır.”
Hiç bahşiş bırakılmasın diye, bırakılması ihtimal bahşişler
de kasaya kalsın diye küsuratsız düz ve en gözü doymaz rakamlarla fiyatlandırılan
bir çay ve iki kahvenin parasını bırakırken bu niye nefes aldığının farkında
bile olmayan, ille de nasıl sömürüldüğünü görememekte ısrar eden garsonun
patronunun masasına, “Abi niye kızdın sen, bi kusur mu ettik?” dedi sırıtarak.
“Zeki Müren okusa keşke bu ülkenin ezanlarını da, bir tatlı
huzur nasıl alınırmış bilsen şu kısacık hayatında.” dedim, içeriden bi
huzursuzluk olduğunu sezmiş patron görünümlü bi herifin bize baktığını fark
ederken. “Al şu parayı götür de içeriden sana değil müesseseye bi zeval
gelmesin diye buraya bakan patronuna, her şey gönlünce olsun.” diye söylenerek
çıktım kafemsi yerden, halime bakmadan, öylesine bir insan olduğuma aldırmadan,
sanki birilerini yaptıklarından dolayı cezalandırmaya hakkım ve haddim varmış
gibi.
Adından dolayı mıdır nedir, beni hep bi telaşlı adımlarla
yürüten İvedik Caddesi’nden evime doğru sakin adımlar atmaya özen göstererek
yürüdüm. Belli bi yörüngede yürüyemeyen, sağlasam mı sollasam mı diye türlü ayak
oyunlarına insanı gark eden teyzeleri, ablaları geçtim. Güzel güzel kadınlar
gördüm caddede, büyümeye hevesli genç kızlar, batıyla doğu sentezini bulamaça
çevirmiş eli tesbihli ama paten süren bebeler, her daim emekli maaşını hesap
eden amcalar, birbirini boğacakmış gibi sarılan sevgililer, bitmek tükenmek
bilmeyen inşaatlar, arabalar, Suriyeli dilenciler, Türk olduğunu elindeki
kartona yazarak belirten diğer dilenciler, simitçiler, marketler… kulaklarımın
çınlamasını garsona yordum; muhtelif küfürler geldi aklıma şahsıma dair, çok da
üzerinde durmadım. İki tane kepek ekmeği, bir kase yoğurt aldım mahallemin en
sevimli bakkalından.
“Kuru üzüm de geldi abi,” dedi, “alırsan?”
“Almam şimdi,” dedim, “var evde daha.”
“Cam çaydanlık da getirdik abi bak, ateşe dayanıklı.” dedi
alakasız.
“Ne yapayım la ben cam çaydanlığı?” dedim, cam çaydanlığa
bakarak.
“Çay.” dedi gülerek.
“Hadi hayırlı işler..” diye gülerek çıktım dükkandan. Hayırlı
işler diyerek gülümsenebildiğini fark ettim, ne güzel.
Oturduğum binanın bulunduğu sokağa döndüğümde akşam ezanı
okunmaya başladı. Kafamı çevirip camiye doğru bakarken mesaj sesini duydum
telefonuma gelen. Açıp baktım:
gözünün yaşına bile bakmadan yedim ahtapotu,
oh olsun
işteeee!!!! J
Ezan devam ediyordu, kafamı telefondan kaldırıp camiye bi
daha baktım. Zeki Müren, garson çocuk, (açmasam da olur) kod adlı kadının
yırtık çorabı ve kafede birbirine sarılan çift geldi sırasıyla aklıma.
“Hayatın neresinde ölsek kârdır bizim için.” diye düşündüm
mesaja cevap verirken:
Bok ye!

Yorumlar