PAPYONUNU İRDELEDİĞİMİN GARSONU
ÇEKİLİR DERT DEĞİLSİN AMA
BU ALKOL MAYHOŞLUĞUNDA HADİ GÜLELİM
DAHA ÇOK DEFALAR GÜLECEĞİMİZ HALİMİZE
“Beyaz mı olsun kırmızı?” dedi garson menüyü alırken elimden.
“Beyaz olsun.” dedim, “Kırmızı kan yapar şimdi.”
“Kan yapsın işte, daha iyi değil mi?” dedi, papyonunu Devlet Opera Ve Balesi Genel Müdürlüğünden emekli olmuş dayısından iş için ödünç aldığını düşündüğüm güleç garson.
“Kan tutar beni.” dedim, “Gerek yok.”
Kafası karıştı. Kafasındaki o karmaşayla siparişi hazırlamak üzere gitti.
Seviyorum bazen insanların kafasını karıştırmayı kelime oyunlarıyla. Reset atmışım gibi geliyor, motoru biraz soğutmuşum gibi. Bi de tersinden düşünmesini sağlamışım gibi geliyor. Ama bilgisayarıma reset atamam böyle rahatlıkla, bozulur diye çekinirim. İnsanlardan hiç çekinmiyorum ama, hoşgörü var çünkü insan tabiatında, Windows gibi seri üretim değil.
İşten geldikten sonra duramadım evde, sıkıldım. Bi duş alıp nereye gidebileceğimi bile düşünmeden çıktım evden.
‘Bi duş alıp çıkmayı’ Türkçe dublajlı Amerikan filmlerinden öğrendik jenerasyon olarak. Yoksa biz türkler, eve gelince bi duş alıp çıkmayız; ya eve gelmeden önce hallederiz her şeyi dışarı çıkmaya gerek kalmaz ya da bi duş aldıktan sonra bakkala bile çıkmayız, bakkal gelsin isteriz.
‘Tatlı rampa’ dedikleri yokuş, aşağı doğru inerken ‘tatlı’, yukarı doğru çıkarken o kadar da ‘tatlı’ değil, yorucu, diye düşünerek otobüs durağına doğru yürüdüm sakin sakin. Metronun ulaşım için en rahat toplu taşıma aracı olmasına rağmen, şu aralar ‘bu halka rağmen bu halk için’ felsefesinin peşinden gittiğimden, halk otobüsüne bindim.
Uyanık halkım, güneşin vurmadığı bütün pencere kenarlarını kapmış, akşam güneşinin bunaltıcı sıcaklığını bana bırakmış. Olsun, neticeye bakmalı, oturarak gidememek de vardı, diyerek iliştim bi koltuğa. Kulağımdaki radyonun sesini kıstım biraz. ‘Yanağımın otobüs camının garantisinde’ olmasını isterdim ama değil. Benden önce oraya oturan birinin yağlı elinin izinde. Herkesin hayatı seninki gibi kafiyeli değil Yılmaz Abi, sağlık olsun.
Kızılay şantiye gibi, birçok şeyin yeniden yapılması gerektiği konusunda hem fikirler, birçok şeyi yeniden yapılacak hale getiren insanlar. Bahçeli’ye doğru yürüdüm. Kızılay’ın karmaşası çekilir dert değil.
7. caddeye geldiğimde, Ağlamaya Başlamadan Hemen Önce Alt Dudağı Titreyen Bi Kız geldi aklıma. Yıllar önce, beni değil de ağlamaya başlamadan hemen önce alt dudağının titrediğini fark etmeyen birini seven güzel bi kız. Sırf ağlamaya başlamadan hemen önce alt dudağının titremesinden sebep sevmiştim onu. Tek özelliği bu değildi elbette ama bu özelliği o zaman için benim bütün hayatımdı. Çokça zaman sevdiğimi söylemeden uzaktan sevmeye devam ettim. Kulakları çınlasın. Umarım alt dudağını titretecek bir hayat yaşamıyordur.
Cadde boyunca sağlı sollu bakınarak yürüdüm.
“Bi yer bulmalı, böyle canım sıkıldığında gelip takılabileceğim sakin bi yer.”
Önce hatırası olan yerleri ayıkladım. İyi, hoş zamanlarda biriktirilen tatlı hatıralar, normal zamanlarda nasıl da acı hatıralara dönüşüveriyor. Oysa hep güldüğüm, eğlendiğim yerlerdi. Daha sonra hatırlamak istemeyeceksek, andığımızda içimizi acıtacaksa, bu şehirde yaşananların, kişi ve kurum adlarının hepsi hayal ürünü olsun o zaman. On üç bölümün, tekmili birden uzaktan yakından alakası olmasın gerçekle. Bizim de boyumuzu aşmasın bu şehir, yerlere serilip madara olmayalım. Ruhun şad olsun Ahmet Abi.
Bütün yaralarım iyileşmesine rağmen niye aldığımı bilmeden aldığım onlu yara bandına 1 TL verdikten sonra, keçi sakallı işportacının, “Abi eğer düşünürsen ateş ölçerle stetoskop da var.” demesine aldırmadan ama stetoskopu hiç dili sürçmeden bi seferde nasıl söyleyebildiğine şaşarak, eskiden sinema olan ve sinemayken çok da güzel olmayan, şimdiyse eh fena değil bi bar haline bürünmüş bi mekana girdim.
Kapısında muhtemelen Devlet Opera Ve Balesi Genel Müdürlüğünden emekli olmuş dayısından iş için ödünç aldığı papyonuyla beni karşılayan garsona iyi akşamlar dedim.
Çok kalabalık değil bar. Aslında burası bar da değil, sadece alkol ruhsatı alabilmiş bi lokanta. Bar garsonu böyle olmaz bi kere. Yani menüyü verdikten sonra ben menüyü incelerken o da sarı bi bezle masayı silmez. Zaten silinmiş olur o masa normal bi barda. Kül tablası sahibini bekliyor olur ve garsonları böyle papyon takmaz. Bu ne lan!
Şarap geldi. Herkes bira içerken benim canım şarap istedi. Zaten içkiyle pek aram yok, bari küçük ama etkili bi şeyler içmek istedim. Niye, bilmem.
İri, yumuşak ve bi kadeh daha içelim, dedirtecek koltuklarına gömüldüm mekanın. Rengi de güzel koltukların. Biz erkeklere göre sadece mavi denebilir ama kadınlara göre muhtemelen mavinin bilmem ne dili, bilmem ne ağzı ya da maviye çalan armut kırmızısı gibi dandik bi adı vardır.
Ağaçlardan olsa gerek hafif bi esinti var, böyle resmen bi makas alıp gidiyor esinti benden ara ara. Hiçbir şey vermiyor ağacın verdiği gölgeliği. Hiçbir alışveriş merkezinin, onca klimaya rağmen, bu kadar çapkın serinliği yok. Ne güzel!
Hemen yan masada bi çift var, bira söylemişler, mutlu mesut içiyorlar. Karşımdaki masada başka bi çift. Birkaç masa ileride bir başka bira mayhoşu bi çift. Etraftaki diğer barlara göz attım, herkes üçer beşerli gruplar halinde ya da çift çift paylaşmışlar masaları. Çamaşır makinesinde öbür teki unutulmuş tek çorap gibi hissettim kendimi. Kahrolmasını geçirdim içimden malum şeylerin avazım çıkmasın diye. Saçma sapan papyonlu garsonun sarı bezle sildiği ve haliyle tuvalet zemini gibi nemli bıraktığı masayı peçeteyle kurulayıp bilgisayarı açtım. “Sinirlenince güzel konuşuyoruz biz abi,” demişti kardeşim, bi mevzudan bahsederken, “bak annem de öyle, sen de öylesin, ben de öyleyim.” Gerçi annemin sinirlenince, “…şu şişi gözünden sokar kulağından çıkarırım.” demesi pek de güzel bi cümle değil ama, yaratıcı. Bundan sebep değildir de elbet, yine de bi şeyler yazmak istedim.
Beklenti yorgunluğu diye bir şey var. Bu, kurduğun hayallerin bir türlü gerçekleşmemesinden dolayı oluşan bir sabır tükenişi aslında. Ve sabrın tükendikten sonra ne yapacağını bilememenin verdiği sıkıntı. Aklın B planı eksikliğinden kaynaklı çaresizlik hissi. Zor.
Bi yudum aldım şaraptan. Masadaki peçetelerin ve tuzlukların yerini değiştirdim. Beni engellediklerinde değil, daha kullanılabilir yerlerde dursunlar diye. Biri kalkıp ‘sanane kardeşim’ dese haklı, ama duramıyorum işte. Evde de bi çok şeyin değişime uğramasında payım var. Bana verilenle yetinmiyorum. Bu, aza kanaat etmiyorum anlamında değil. Verilenle yetinemiyorum çünkü bana verilen birçok şey eksik, ben tamamlıyorum. Sekiz kişilik yemek masasından iki farklı masa yapışım bu yüzden. Ya da sevmek mesela, aşk. Hep eksik, beceremiyorsunuz. Yanan bi binadan kucağına alıp sevdiğini, alevleri yara yara çıkmayı göze almak gibi sevmeli insan. Ve o sevgili yanağından usulca öpmeli bu kahramanlığı takdir için. Ve bu kararlılık bir ömür boyu sürmeli. Olmuyor ama, yapamıyorsunuz. Sekiz kişilik yemek masası gibi duruyorsunuz salonun ortasında. Biri gelse de beni ikiye bölse, benden iki farklı masa yapsa sıkılganlığında.
“Wireless var mı?” dedim, papyonunu yolduğumun garsonuna, ama o ‘çerez’ anladı.
“Abi şarapla çerez gitmez ki.” dedi.
“Sensin çerez!” dedim, “Vicdansız! Wireless diyorum, wireless!”
Şifresini öğrenmeye gittiğinde diğer garsonlara takıldı gözüm. Hiçbirinde papyon yok. Cezalı bu herhalde, müebbet papyon takma cezası almış, temyize bile gidemez o papyonla. Ya da ben cezalıyım ki en boynu papyonlusu bana denk gelmiş. Ya sabır.
İyiden iyiye yerleştim iri, yumuşak ve delikanlı gibi rengine sadece mavi diyebileceğim koltuklara. Yan masadaki çiftten erkek olanının “Neyse yaa, hayattan keyif almalı insan, bunu da yaşadın ya, daha bi şey olmaz artık.” dediğini duydum.
Hayattan keyif almalı insan, deyince aklıma renkli havlular geliyor, niye ki? Ama bunu da yaşadım ya, bu da oldu ya, daha da bi şey olmaz, dememek lazım, oluyor. Sen istediğin kadar sıranı savdığını san, edindiğin tecrübeyi sınamak için sanki, yine oluyor. Varsın olsun, bildiği gibi gelsin hayat, ne yapalım. Bi yudum daha aldım şaraptan, bütün sınandıklarımın şerefine.
Tanrının biz kullarına, kaybetmenin verdiği dayanamama çaresizliğini nasıl giderebileceğini düşündüm. Bütün kaybettiklerine sevinebileceğin bi şey olmalı ya da bütün kaybettiklerin bi şeyi tamamlamak içinmiş diyebilmeli insan ki bu dertle yaşayabilsin. Benim kuş aklım bunu irdeliyorsa tanrının da mutlaka vardır bir planı. Küçükken sevgilim olan kızların saçından bi tutam alırdım. Ferdi Tayfur’un gurbet hasreti filmlerinden imrenmiş olacam ki kiminle çıksam bi tutam saçını lastikleyip bi zarfa koymuşluğum var. Onlar eksilerek çıkıyorlardı benim hayatımdan, bense sanki bi şeyleri tamamlamak için uğraşıyordum. Allah’tan sadece saçlarından bi parça alıyordum; birinin kulağını, birinin burnunu, diğerinin gözünü filan almaya kalkışmadım. Sonra baktım kafatası koleksiyoncusu gibi bi sürü tutam tutam saç birikti evde, ben de kaldırıp hepsini yaktım. Bi sürü dediğim de birkaç tane işte. Anneannem saçlarını taradıktan sonra çöpe atmazdı, günah olur derdi, yakardı. O mantıkla berberlerin alayının cehenneme gideceğini düşündüm bi müddet. Sonra geçti.
Hesabı istedim, papyonuna taktığımın garsonundan. Derya Baykal gelse bu papyondan ve bu garsondan çiçek yapabilir mi ki diye düşündüm. Kadehin dibinde kalan bir iki yudumu da fondip yaptım kalkarken masadan ama çenemden aşağı kaydı bi damla. Boynuma varmadan yakaladım sildim hain alkol damlasını. Biskolata erkeklerinin o ağızlarından taşan sular kadınlara hep seksi gelir ama biz bi damla taşırdık mı rezil oluyoruz anasını satayım, dedim, diğer masalardan gözünün ucuyla bana baktığını sandığım kızlara bakmayarak.
Çok dedikodusunu ettim, hakkı geçmesin diye birkaç kuruş bahşiş bıraktım papyonu alengirli güleç yüzlü garsona. Sevindi. Ben bahşiş verdim diye değil elbet, ben de bahşiş verdim diye, birikiyor diye, teşekkür etti, uğurladı beni.
Bi sigara yakıp hafiften kararmaya başlayan havanın altından alkol ve tütün kokan caddeyi yürüyerek geçtim. Ben giderken daha da kalabalıklaşmaya başlıyordu mekanlar. İnsanlar devirdikleri bir günün şerefine kadeh parlatmaya geliyorlar sanki akın akın. Cebimdeki onlu yara bandına baktım. “Umarım kullanmayı gerektirecek yaralarım olmaz.” diye bi temenni geçti aklımdan.
Ağlamadan hemen önce alt dudağı titreyen o güzel kızla eskiden çay içtiğimiz cafenin önünden geçtim. Metroya girdim. Bu alkol mayhoşluğunda bu halka rağmen bu halk için bu halk otobüsünün mide bulandıran virajlarından çekindiğimden, metroyu tercih ettim.
Eve her geldiğimde “ben geldiiiiiim.” diyesim geliyor. Bunu da aşmalı, kurtulmalı bu gereksiz nida isteğinden. Dış kapının tam üstüne içeriden hareket sensörlü bi radyo yapayım diye düşünüyorum. Ben dışarıdan eve geldiğimde kapıyı açar açmaz çalmaya başlasın. Benim bi şey söyleme isteğimi gidersin o gürültü ya da sıradaki şarkıyı Finlandiya’daki kardeşim, Şentepe’deki annem, adını hatırlayamadığım 82’ye 3 tertip asker arkadaşlarım, canım kuzenlerim, ve yazdığım şiirleri ille de o okusun istediğim Bahtiyar için söylesin.
Sıradaki uyku, daha da mutlu uyanacağım sabahların hatırı için gelsin.
27 Haz. 13

Yorumlar