GÖZ GÖZ İKİ YUMURTANIN SARISINI
BOZMADAN PİŞİRMEKLE UĞRAŞMADIM,
İNADINA OMLET YAPTIM.
MEKANIN CENNET OLSUN ZEKİ MÜREN!
Yumurta var.
Reçel var, iki çeşit, hatta filmi bile var incir olanının.
Zeytin var, siyahı, yeşili, biberlisi filan.
Tost ekmeği var.
Salam, sucuk en el değmeden üretilmiş haliyle bana bakıyor.
Peynir ?????
Bu beyaz peynir denen lezzet sadece beyaz peynir değil. Bu bi yaşam biçimi, bi nefes alma modülü, bi zaruret. Mutluluğun kahvaltıyla bi alakası olduğuna inanırım ama peynirsiz bi kahvaltı eksik bi mutluluktur sayın Cemal Süreya. En az üç çeşit peynir olmadan yaptığın kahvaltı, kahvaltı değil, sadece acıkan karnını doyurmana sebep bi tıkınmadır. Bu yüzden üç çeşitten birinin bittiğini görünce hemen elimi yüzümü yıkayıp çıktım markete. Müzik çaladursun, marketten geldiğimde çalan şarkıyı kendime armağan ederim.
Mahalle daha uyanmamış. Bi şu balkondaki mimari yapıyla bütünleşmiş karşı komşu teyze hariç. Sürekli o balkonda oturmasıyla değil de oturduğu balkona uygun giydiği kıyafetlerle koruyor bütünlüğü. Tuğla desenli binanın balkonuna çiçekli entariyle çıkınca Çin malı duvar kağıdı duruyor. Bazen, çok konuştuğu zaman, söküp başka bi duvara yapıştırası geliyor insanın.
“Bak daha şu taşları koymadın yerine delikanlı.”
Daha uzun bi cümle kursa diyafram yetmezliğinden gidecek karşı komşu teyze. “Kaldırıma çıkıyor arabalar oğlum, o taşlar oradayken çıkamıyorlardı.”
“E çıksınlar işte, yol genişliyor ne güzel.”
Benim pencereler zemine fazlasıyla yakın olduğundan toz toprak gelmesin diye pencerelerin önüne yerleştirdim karşı komşu teyzenin bahsettiği kaldırımların üzerinde duran kaldırım taşlarını. Bu da ona dert oldu.
“Olur mu ama yol genişliyor diye biz kaldırımdan gidemiyoruz yavrum.”
Yalandan umut vadettim kendisine. Evlenme vadi değil ya, yalan da olsa vebali üzmez beni, bu da bana yeter:
“Yorgun geliyorum işten, gözüm kesmiyor, bi Pazar günü yerleştiririm yerine.”
“E bugün Pazar.”
“E daha akşama çok var.”
Böyle bi kafiyeyi yüzünde haylaz bi gülümsemeyle söylersen “sevimli çocuk” olursun, ama yok, kızarak söylersen ortalık birbirine girer. “sevimli çocuk” olacak kadar hakimim insan özelliklerine ve Türkçeye.
Gazete satışına, gazete almaya gelen müşteri illa ki başka bi şeyler de alır, mantığıyla yeltenmiş mahalle bakkalının önünden geçtim. Sabah güneşinin vurduğu yere konmuş gazetelikteki yandaş medyanın sıcaktan kahrolmasını dileyerek yolun karşısındaki markete girdim. Bugün için gerçekleşmesi zor ama imkansız olmayan ikinci hayalim
oldu boyalı basın hakkındaki dileğim.
BİM: Bekar İnsanlar Marketi.
Girişiyle çıkışını her daim karıştırdığım marketler zincirinin kendi muhitimdeki halkası sabahın bu angut vaktinde boş tabii. Yalnız yaşadıkları her hallerinden belli birkaç kişi dolaşıyor içeride.
Ben buralarda oturan insanları genelde ununu elemiş eleğini nereye koyduğunu unutacak kadar emekli insanlardan mütevellit bir yer sanıyordum, yanılmışım. Azımsanmayacak kadar genç ve bekar insan da varmış bu semtte. Anlaşılıyor bi insanın bekar ve yalnız yaşadığı; aurası ele veriyor, tercihleri ele veriyor, bi ürünün başında düşünme süresi, neyi kaç parça alacağına karar veremediğinde arayacak kimsesi olmayışının üstüne sinmiş huzursuzluğu vs… ya da bana öyle geliyor. Belki de içerideki hiç kimse yalnız yaşamıyor, sabah sabah market kapısına dayanmalarından sebep bi eblehlik var yüzlerinde. Ama şu yoğurtların ordaki kıza eblehlik bile yakışmış maşallah. Esmer mi o yoksa kumral mı o? Bundan sonraki bari sarışın olsun diye düşünüyorum ama böylesi esmerler beni bu fikrimden vazgeçiriyor. Aman neyse ne, sabah sabah… nerdeydi bu peynirler?
İnsan yalnız yaşamaya başlayınca her şey, özellikle de paketlenmiş hazır satılan ürünler, o kadar çok geliyor ki gözüne. Ama aynı paketlenmiş ürünleri iki kişi için aldığım zaman da az geliyordu gözüme. Sanki bunları iki kişilik ya da tek kişilik değil de bir buçuk kişilik yapmışlar. Bir adet pamuk prenses ve bir adet cüceye yetsin diye. Diğer altı cüce taş mı yesin? Yesin anası satayım, bildim bileli pamuk gibi prensesi yiyorlar, biraz da taş yesinler.
Salatalıkların, havuçların ve bilumum zerzevatın önünden geçip hemen yanı başındaki tuvalet kağıtlarını görünce biraz iştahı kapanıyor tabii insanın. Şu esmer ya da kumral olduğuna karar veremediğim kız da aynı duyguya kapılmış mıdır ki? Sorsam mı ki, kahvaltı yapacağı birisi var mı, diye? ‘Şekeri uzatır mısın şekerim’ dediğinde bir şeker uzatanı? Kahvaltı yapmak ona da Cemal Süreya’yı hatırlatır mı ki? Kahvaltı yapmak onda da birçok hatıranın depreşmesine neden olur mu? Dandik bi Pazar sabahı, Bekar İnsanlar Marketi’ nde böyle tuhaf şeyler düşünmesine sebep olacak bi kırgınlığı var mı? Ya da peynir bahane, ‘kahvaltının mutlulukla bi ilgisi olabilmesi için masada en az iki çay bardağı olmalı’ dediğini duymuş mu hiç Burak Aksak’ın? Omletin hüzünlü bi yanı yok da, göz göz pişmiş iki yumurta sarısının kalbe değil, yüreğe ağır geldiğinin farkında mı? Zeytin yerken zeytin sevmeyen birini sevdiğini düşünmüş müdür hiç?
Gitmiş bile! Kağıt havlulara bakarak kendi kendime konuşacağıma kızla konuşsaydım şimdi kahvaltıyı beraber ediyor olurduk. Neyse..
Üç çeşit peynir aldım. Biri bana, diğeri de bana, öbürü de bana. Mutlu olmak için az yağlı üç tane sebebim var artık.
Bi kaç dıt bııt sesinden sonra, “On sekiz lira doksan kuruşunuzu alacam.” dedi, kasiyer kız.
‘Hadi al alabiliyosan!’ diyesim geliyor kasiyer kızlar böyle söyleyince tutarı. Kaşlarım çatılıyor, bünye hemen savunmaya geçiyor, kendini korumak için kalkan bakınıyor sağda solda. Niyeyse?
O kadar çok üçkağıtçı ve düzenbazın arasında cereyanda kalmışım ki bu ülkede, bünye enfeksiyon kapmış besbelli. Kasiyer kıza bile höykünesim geliyor böyle söyleyince.
Verdim parayı çıktım. Tartışmayım şimdi, “öyle söyleme bana, böyle söyle!” diyerek başlasam anlatmaya, yine kendimi yorduğumla kalacam. Elimdeki mutluluğa sebep üç farklı peynirin hatırına, bulaşmadım.
Eski karım kızardı, benim kasiyer kızlara böyle söyledikleri için kızmama. “E, ne desin kız?” derdi, “Boğazını sıkıp da almadı ya elinden paranı!”
“Olsun, böyle söylemesin, sadece tutarı söylesin, 18,90 desin.“ derdim, ama o gülmezdi, demek ki böyle gülmediği ne çok şey varsa artık, gülememekten sıkıldı.
Sabah mahmurluğu ya bahanem, ağır ağır yürüdüm eve doğru, güneş de gözlerimi kıstığımın farkında, şakasını yapmaya devam ediyor pırıl pırıl.
Bakma öyle elimdeki market poşetlerine mahalle bakkalı. Domatesle köy biberini de senden alıyorum işte. Daha geçen gün kiraz almadım mı senden kilosu bilmem kaç paraya?
“Eski karım!” lafını o kadar zamandan sonra ilk defa kendime söyledim, diye düşündüm, karşı komşu teyze çiçekli entarisiyle balkondan bana bakarken.
Bi şey ya da biri, bir yeniye kıyasla eski olur. Bir yeni olmadığına göre, anlatım bozukluğu var bu ayrılıkta. Ayrıldığım karım da diyemezsin çünkü henüz ayrılmadığın bir başka karın yok. Yine paradoks!
Eski dememeli o zaman. “Eski karım”, değil, “eksik yanım”, demeli. İnsanlar birbirinden ayrılınca eskimiyor çünkü, eksiliyor. Tamamlanmak için bi sonrakine ihtiyaç hasıl oluyor. Ve ‘Yeni’ gelene kadar o insanlardan biri, peynir almaya giderken bile ne çok şey düşünüyor.
Annemin, ‘ne demekse bu arkadaş!’ diye çok zaman düşündüğüm “mütevazi evimin” kapısını açarken, çaladursun diye açık bıraktığım bilgisayardan döndüğümde kendime
armağan ederim dediğim şarkıya eşlik etmeye başladım:
“…Ne zaman gelirsen gel, başıma taç olursun, Sen benim eski değil, eskimeyen dostumsun…”
Elimdeki peynirlerin hüzünlenmeye başlamasına izin vermedim, göz göz iki yumurta kırıp sarısını bozmadan pişirmekten vazgeçtim, hırsla karıştırdım yumurtaları omlet niyetine. Çay demlenene kadar marketteki rengine karar veremediğim kızı düşündüm. Bolca zeytin koydum zeytin kabına yeşilli siyahlı biberli. Peynirleri dilimledim ve yeniden gülümsemeleri için elimden geleni ardıma komadım. Bir dilek daha diledim bu zamana kadar gerçekleşmeyen dileklerimin inadına, gerçekleşmesi an meselesi olsun istedim:
Mekanın cennet olsun Zeki Müren!
1 Tem. 13

Yorumlar