ANKARA’DA KUĞULU DİYE Bİ PARK VAR, İÇİNDE KUĞU YOK.
ESKİDEN HEP KUĞULUKTU BURALAR.
AMA YİNE DE TOMA’LAR BU KENTİ SERİNMİŞ GİBİ GÖSTERİYOR.

1950 – 1975 yılları arasında bir Retro’da olan ama benim doğum tarihini 1968 olarak kabul ettiğim Grundig marka Alman malı antika radyomun kapatma tuşuna bastıktan sonra hemen kapanmıyor. Ağır ağır, sesini kısa kısa, sevdiği birini uğurlar gibi kapatıyor kendini. Antika olmasından değil, sadece bu özelliğinden bile yüz bin dolar eder zannımca. Ne de olsa 68 kuşağı, hisli makine.

Şehir hayatı yalnız çekilmiyor, hava da güzel, atasım geldi yine kendimi dışarılara. Ağaç koklayasım geldi. Gölgesinde oturup çay içesim, kozalaklarını tekmeleyesim… Yeni aldığım termosu, plastik bardakla üç bardak çay alacak şekilde doldurdum kaynar suyla. İçine de iki tane poşet çay attım. Ben Seğmenler Parkı’na varana kadar demlenir çayım sırt çantamda.

Şehirler arası yol gibi her yer bu şehirde, git git bitmiyor. Önce metro, sonra otobüs ve otobüsteki diğer yorgun insanlarla çok şükür ulaştık şehrin Seğmenler Parkı’na. Benimle beraber inenler olsa da benimle beraber gelen olmadı parka. ‘Kardeş sen git gez dolaş, işten geldik, yorgunuz, biz evimize gidelim…’ der gibi baktılar ardımdan. ‘İyi ya, napalım, ben de bi başıma gezerim. Hadi iyi akşamlar, yengeye selam.’ dedim ben de. Ya da bana öyle geldi, ama öyle gibiydi.

Atakule’nin altından giriş yaptım parka. Güvenlik görevlileri de gördü beni ama giriş yaptığımı anons etmediler. Belli ki kozalaklara sürpriz olacak.
Bu havada herkesin buralarda olacağını düşünmüştüm gelirken ama tenhaydı park. En kuytu banklarda oturmuş öpüşen çiftlerin arasından geçerken ‘oğlum öpüşmeyin lan, öpüşeni görünce dayanamıyor bu siyasiler, parkı yıkıp alış veriş merkezi yapıyorlar, sonra da lüküs lüküs markalar hepimizi öpüyor.’ diyesim geldi ama zaten kızların yüzlerindeki al al olmuş mahcubiyet yeteri kadar ‘haklısın abi.’ diyordu, daha fazla utandırmadım gençleri.

İçimdeki, belki önümden bi sincap geçer, ağzından bir palamut düşer, umuduna karıştı parktaki mis gibi çam kokusu. Islak toprak, nemli çimler, daha ilk adımlarımda bütün yorgunluğumu aldı ferahlığıyla. İyi ki gelmişim. Çok çok önceden, daha tıfılken, sevgilimi getirmiştim buraya. Bir gün öncesinden fizibilite çalışması bile yapmıştım parka gelip. Nereye otururuz, nereyi gezeriz, nerde bi şeyler içeriz… hepsini hesaplamıştım. Ama yine de kaybolmuştum parkta el ele gezerken sevgilimle. Bok gibi bi gündü. Bırak eğlenmeyi kızın yorgunluktan adım atacak hali kalmamıştı. En azından çocuklarımıza anlatacak bi anı olduğunu düşünmüştüm ama, ayrıldık. O yaştan kalma demek ki, o yorgunluğun ahı belki de, herkesle hep ayrıldık sonra.

İlk kozalağa bi tekme savurdum. Ta nereye gitti. Özlemişim. Nereye gittiğini umursamadan, bari onun sorumluluğunu sırtında hissetmeden arada gelip birkaç kozalak tekmelemeli insan.

Büyük park. Bayağı bi yürüdüm. Gün boyunca zaten çok yürüyorum ama böylesi bi oksijenin altında hiç yorucu değil bu parkta yürümek. Bi sürü kozalak tekmeledim. Hiçbirinin gittiği yöne bakmadım, sadece vurdum. Biri bi köpeğe denk geldi, üzüldüm.
“Özür dilerim.”
Sahibi ters ters bakıp, “Önemli değil.” dedi. Ona noluyosa? Ben köpekten özür diledim.

Yarım saat kadar sonra bi parçasının kırık olmasını hiçbir siyasinin dert etmediği bir fışkıyenin yanında durdum. İlk çay molası. Ağaçların altına yerleştirmişler bankları. Şırıl şırıl bi esinti. Kendime kendi çayımı doldururken geniş fışkıyenin etrafında koşan kadının hangi şarkıyı dinlediğini merak ettim. Sonra diğer bankta babasının kucağında oturan şarışın uzun saçlı çocuğun, adı ne ki, diye düşündüm. Diğer tarafta top oynayan çocuklardan birinin attığı gole ben de sevindim, niyeyse.

Bi sigara yaktım, yudum yudum içtim çayımı. Demini almış, güzel olmuş. Kitabımı çıkarıp birkaç sayfa okudum ama konu pek de öyle park havasına uymadığından kapatıp attım tekrar sırt çantama. Hayal kurmak en iyisi bu şırıltılı esintide, dedim. Bi uçağın gölgesine binip, uçağın kendisine değil, havaalanına yakın ilçelerin uçaklar inerken yere vuran gölgesine binip, parkları orman gibi olan ve sincapların ağaçlarda halay çektiği o güzel İskandinav ülkesine gittim. Hayal bu ya, vizesiz, sorgusuz sualsiz tabii. Bisikletimi bi köşeye bırakmışım sincapları seyrediyorum. Yüzümde bi gülümseme ki, sorma gitsin. Sincaplardan da sevimliyim. Bir milyon palamut biriktirmişim gibi bi huzur içimde. En derin yerlerine kadar gidiyorum, her yerini geziyorum parkın. Üzerimdeki mülteci yorgunluğu inceden bi gömleğe dönüşmüş, serin serin, ifil ifil… Direnişe gerek yok, çadır kurmak yasak değil oralarda. Oralarda sincap olmak da ayıp değil, ağaç olmak da. Hatta palamut yüzünden ölmek de ayıp değil. Bütün iş ağaçtaki sincabı ürkütmemekte. Yani yürekte. Rusya yakın Finlandiya’ya, sana da uğramalı Nazım Usta. Saygılar.

Diğer tarafta top oynayan çocuklara bakarken kurmuşum onca hayali, “Abi sen gördün, gol mü, çantanın üstü mü?” diye sordu çocuklardan bir ikisi, ben hala boş boş onlara bakarken. “Çantanın üstü ne lan, taş üstü derdik biz.” dedim. Adını merak ettiğim sarışın uzun saçlı çocuğun babası güldü, “Bunlar ne bilsin taş üstünü.” dedi, benim geldiğim yönden gelen karısının kucağına devrederken adı bana dert olan sarışın uzun saçlı çocuğu. “Bu da mı gol değil Hakim Bey!” diye çok kereler hayıflanmasın çocuklar büyüyünce diye, “Gol ulan!” dedim, “hem de buz gibi gol!”

Kadına, adama ve tam da adını sormaya niyetlendiğim sarışın uzun saçlı çocuğun gidişlerine bakarken termosu, bardağı topladım sırt çantama. Umarım ‘taş üstü’ nün ne demek olduğunu öğretene kadar ayrılmaz yanından babası, adı bir bilinmeyen kalan çocuğun hayatından.

Ferrarisini satan bilge de kimmiş, çayını sırtında taşıyan adamım ben, yokuş yukarı çıplak ayak kapışırım onunla. Asasıyla dut çırparım. Hey yavrum hey! Hop diye nerden geldiğini bilmediğim bu öz güvenle yürümeye devam ettim çam yeşili, su şırıltılı parkta. Kozalaklara bir iki daha tekme attım. İp atlayan ama gönülleri o ip atladıkları kızların ellerinden tutup gezmek arzusuyla çarpan ergenlerin arasından, kaydıraktan kaymaya korkan kızını cesaretlendirmeye çalışan annenin yanından geçtim. Labrador cinsi köpeğini “Aykut gel buraya!” diye çağıran kadını duydum. Güldüm. “Aykut mu köpeğin adı?” diye sordum. Değilmiş, “ay, kont dedim ben.” dedi. Bu sefer o bana güldü.

Bitti park. Bi çay molası verecek kadar büyük yani. O kadar. Onca ağaç bi sincaba hasret, palamutlar sahipsiz, kozalaklar her yerde. Alyanssız parmağımın hafifliğinin verdiği zihinsel sorumsuzlukla ana caddeden bi sürü güzel kızı seyrederek yürüdüm. Kuğulu Parka kadar indim. Parka doyamadım. Biraz da burda konaklayacam, bi çay da burda içecem. Akşamüzeri olmasına rağmen hava hala sıcak, ya da ben çok yürüdüm ateş bastı. Son bir aydır parkın etrafından ayrılmayan TOMA’lar yok bugün. Aslında olaydı iyiydi. TOMA’lar yine de bu kenti serinmiş gibi gösteriyor.

Daha kalabalık Kuğulu Park diğerine göre. Bi sürü insan var. Banklarda oturanlar, ağaç diplerine konuşlananlar, cafede bi şeyler yiyip içenler, direnişçiler, forum için toplananlar, seyyar satıcılar, çimlere uzanmış kitap gazete okuyanlar, sivil sivil polisler, cıvıl cıvıl çocuklar… Şehrin burasından esen hava bildiğin Amerika’nın Central Park havası. Özgürlük isteğinin enerjisi sinmiş her yere. Şehrin diğer tarafı da bildiğin Ankara işte. Gri bi kaosun içinde koşturan insancıklar.

Halk Meclisi toplanmış, her akşam düzenli yapılan forum, fikir alışverişi başlamak üzere. Şöyle bi dolandım etrafı. Duvar yazılarını okudum, yine güldüm. Her yere konan güvercinleri seyrettim biraz, çocukların güvercinleri kovalamasını. Kuğular yine yok. Kulübelerinde “Direniş bitti mi sandın?” yazan kağıtlar asılı. Sincapsız, kuğusuz parklar, çocuksuz salıncaklar gibi. Ankara’da bi Kuğulu Park var, içinde kuğu yok. Önceden buralar hep kuğuluktu. Neyse.

Forumda konuşmacılar söz almaya başlamış. Yaklaştım, yer baktım kendime ama en güzel yerleri kapmışlar. Üç tane kız gördüm biraz ileride. İkisi oturuyor, üçüncüsü oturanlardan birinin kucağına yatmış forumu dinliyor. En güzeli üçüncüsü, yatarak dinleyen halk meclisini. Üzerindeki tişörtte “Boyun Eğme” yazıyor. Selam da mı vermeyelim yani, nedir, el mi sallayalım. Bazı sloganlar anlamını yitiriyor işte bir güzelin üzerinde yazınca. Az önce okuduğum bi sloganı hatırladım, “Devrimci kızlar çok güzel!” Kim yazmışsa doğru tespit. Arzum Onan ile Adriana Lima karışımı bi şey ki bu karışıklık fena sarhoş eder adamı. Hemen birkaç adım yanlarında boş bi yer gördüm. Demek ki en güzel yerleri kapsalar da en güzelinin yanını kapamamışlar henüz. Belediye otobüsünde boş koltuk görmüş amcalar gibi oturdum hemen. Niyetim ciddi, forumu dinleyecem. Ama madem kuğu yok parkta, o vakit arada bir de kuğu niyetine bu devrimci güzel kızı seyredecem. Tamam tamam anladım, boyun da eğmeyecem.

İçimden yüzüne karşı ağzıma gelen iltifatı ettim, kendime çay doldururken. Bi sigara yaktım. “Konuşmak isteyen var mı, fikrini söylemek isteyen, aklında bir soru olan?” diye soruyor dinleyicilere elinde mikrofonlu megafonu tutan çocuk. Sırayla kalkıp konuşuyor yurttaşlar, derdim şu, bu düzelsin diye burdayım, diren diren Anadolu vs..
Çıkıp ben de “nerde kardeşim bu sincaplar, kuğuları nereye kilitlediniz, o sarışın uzun saçlı çocuğun adı ne?” gibi sorular sormak istesem de vazgeçtim sonra.

“Abi çayın var mı?” dedi, üzerinde Dev-Lis yazan ama devden kısa boylu, illa ki liseli bi bebe. “Var.” dedim. “Dur ben bi bardak bulayım o zaman.” diyerek tam gidecek oldu ki, “Gel gel, bardak da var.” dedim. “Yok abi, şeker de alacam.” dedi. “Gel…” dedim “gel, ne olursan ol yine gel, o da var.” Şaşırdı çocuk, güldü, “Abi yürüyen çay ocağı gibisin..” dedi, ben çayını doldururken. “Hazırladık işte öyle bi şeyler,” dedim, “park sefası yapalım diye.” Şeker verdim, evrim geçirerek dondurma çubuğundan çay kaşığına dönüşen karıştırıcıyı verdim.

“Nerelisin abi sen?” dedi, “Napacan nereli olduğumu, iç demli çay, sev devrimci güzel işte, var ise aklın şuurun.” dedim. ‘devrimci güzel’ derken başımı insan suretli kuğuya çevirdim istemsiz. Sen çok yaşasaydın iyiydi Ziya Paşa. Terkib-i bend’in bu kadar mı uyar milenyuma.

“Şu abla güzel konuşuyor bak,” dedi, bi müddet daha susmayı beceremeyen afacan. “herkes alkışlıyo o konuşunca. Alkışlamıyor da şöyle ellerini bi şeyler yapıyolar gürültü olmasın diye”

Güldüm. Sigarayı yanımdaki taşın üstünde söndürüp izmaritini bi kağıdın içine sardım, etrafta çer çöp toplayanların emeği hatırına.

“Ne iş yapıyosun abi?” dedi, hem çayını yudumlayıp hem de susamayan çocuk. “Az paraya çok iş yapıyorum.” dedim. “Öyle abi yaa,” dedi büyüklerinden öğrendiği bi yılgınlıkla, “ben de az paraya dünyanın işini yapıyorum valla.” “Meslektaş sayılırız o zaman.” dedim.  Güldü. Bi yudum aldı daha önce de bi kaç yudum aldığı çayından.

“Sabah beşte herkesin burada, bizimle olmasını istiyorum arkadaşlar.” dedi, derdi olan bi katılımcı elindeki mikrofondan dinleyicilere, “Herkes burada olmalı ki kalabalık olalım. Polis bizi sabah tekmeleyerek uyandırıyor, beraber olursak yapamazlar.”
“ E polis bu,” diye düşündüm, “öperek uyandırmayacak ya, tepecek tabii.”
Sesli düşünmüşüm. Arkadaşının dizinde yatan kuğudan güzel kız güldü beni duyunca.

Gülüşü Ege sahili, ince kum, mavi pencere, çiçek, ılık rüzgarda huzurla sallanan beyaz tül… gülüşü devrim!

Devden kısa liseliyle o gülüşün sahibine döndük. Biz de güldük. Hatta liseli gülmesin, ona bakmasın  bile istedim, sadece ben bakayım, bakmak ne kelime, seyredeyim..
Gülerken doğruldu yerinden. Doğrulmak için gülmeyi bekliyormuş gibi. “Noldu kız?” diyen arkadaşlarına kısaca özet geçti. Onlar o kadar gülmedi. Onların gülüşü bildiğin Ankara.

“Ama doğru söylüyorlar,” dedi sonra bana, sesi en tatlı kemandan da kemani. Bir bülbül yuva yapmış sanki bir kemanın kovuğuna, yavrusu karşımda şakıyor. “ben de kaldım da bi gece, sabah çok kötü hissetmiştim kendimi.” diye devam etti, kalkarken katlanan tişörtünü düzelterek.
“Öyledir muhtemelen.” dedim. Bu kız teperek uyandırılır mı lan, diye hiddetlendim sonra içten içe, buna kıyılır mı? Pamuktan prensese Zeyna muamelesi yapılır mı lan!? Sonra devden kısa liseli bi anısını anlattı, ne gerekse, susamadı işte. Ama bana güldüğü kadar ona gülmedi sesi kemani kız.
“Bana da çay var mı?” dedi, birden bana dönerek. Liselinin gülünecek bi tarafı olmayan anısını anlatması biter bitmez. Belli ki tıfılın susmasını bekliyormuş.

Telaşlandım. Evde termosu hazırladığım andan itibaren başladım hesap yapmaya, hızlı çekim gözümün önünden geçiyor çayı tükettiğim anlar: üç plastik bardak kaynar su koydum termosa, iki tane poşet çay attım içine, bi yukarda Seğmenlerde içtim, sonra aşağı indim, buraya oturunca bi tane içtim, aha bi bardak daha ola…
Allah belanı versin liseli! Son çayı buna verdim iyi mi! Şu kızla çay içme fırsatım varken benim çay içtiğim adama bak!
Liseli bi bana, bi kıza, bi konuşmacılara bakarken, o dünya kuğusu kız sorduğu sorunun cevabını beklerken, ben telaşlı zihnimle bir cümle bile kuramazken birden, “Bu içti senin çayını!” dedim, liseliyi göstererek. Anlık bi duraksamadan sonra gülüştük. Benim telaşlı halim gitti. Yerini çaresizlikten mütevellit sırıtık bi boşluk aldı. “Bitti maalesef.” dedim, “Sonuncuyu da arkadaşla paylaştık. Ama poşet çay gerçi, termosun içine sıksam bir iki yudum çıkar.” Tıfıl liseliden sirayet ettiyse demek ki, susamadım ben de, saçmaladım. Limon ya bu, sık anasını satiim.
“Yok, önemli değil,” dedi, “çaycı gelir şimdi alırız ondan.”

“Bak abi,” dedi hain liseli, “şu kadın işte, az önce sana bahsettiğim. Konuşsun bak dinle.”
“Evet, ben de dinledim daha önce,” dedi, son çayı sayemde şu angut liseliye kaptıran kız, “erkek gibi kadın.”
“Erkek gibi mi?” dedim, “Hııı..” dedi.
“Erkek gibi kadın, benzetmesinin bir kadını gururlandırmaması gerektiğini düşünüyorum ben.” dedim. O kadar güzel yüzün var ki, düşüncendeki bu çatlağı da ben sıvayım bari, diye düşünerek mikrofonsuz konuşmaya başladım kuğu kıza: “Mücadele gücünü, saldırma gücünü, çarpışma gücünü kendinde hak gören bi kadını erkeğe benzetmek bi iltifat değil, bi sınır koymadır kadına; en fazla bir erkek gibi olabileceği düşüncesini benimsetmeye çalışmaktır. Oysa biçok erkekten daha yürekli kadınlar tanıyorum ben, daha onurlu, daha mücadeleci… Ha, başka türlü ifade edemiyorum, illa bi canlıya benzetecem diyorsan o zaman çıtayı daha yukarda tut, aslan gibi de mesela. Bi çok erkeğin karşılaştığında kaçacak yer aradığı aslan gibi.”

Yanındaki arkadaşları çay aldı ben konuşurken çaycıdan, çaycı benim termosa pis pis baktı, beni dinlemeye devam ederek arkadaşlarının uzattığı çayı alıp karıştırmaya başladı kuğu boyunlu kız, liseli konuşan kadını seyrederken türlü fikirler peşindeydi ve eminim hiç biri de siyasi değildi.

“Hımmm..” der gibi bi ses çıkartırken çayına attığı tek şekeri saat yönünün tersine doğru karıştırmaya devam etti. Çaycının verdiği diğer üç şekeri çantasına attı, tasarruf ehli, yokluk da görmüş belli.  Ege sahili kıvamındaki gülüşünü dudağının kenarına yerleştirip, tek kaşını kaldırarak, çayından bir yudum almadan hemen önce “Feminist bakış açısına bürün diyorsun yani?” dedi. Beni ne kadar ciddiye alıp almadığını düşünüyordum ki, az önce şekerleri attığı çantasından telefonun sesi duyuldu. Çantasına attığı uzun ince parmaklarıyla kavradı telefonu, arayana baktıktan sonra açtı: “Ha geldin mi… yol tarafındayız…” Tedirgin ceylan gibi boynunu uzatıp oturduğu yerden etrafa bakındı, “…göremedim ben seni… sen gördün mü? Ha tamam o zaman gel buraya doğru.” Kapattı telefonunu, “Sedat aradı, gelsin de gidelim, ha?” dedi arkadaşlarına. Bi yudum aldı çayından, konuşan kadına baktı biraz, sonra bi yudum daha geçti kiraz kızılı olmasını hayal ettiğim dudaklarından çay.

Hiç gelmesini istemediğim Sedat geldi sonra. Gri takım elbise, siyah ve bağcıklı ayakkabı, koyu gri gömlek, omzunda dosyalar sığsın diye alınmış kahverengi bi çanta ve elinde kapı arkası elbise askısıyla. Diğer iki kızı yanaklarından öptükten sonra, artık o kadar da kiraz kızılı olmasını istemediğim dudaklara eğildi. Kafamı, konuşan kadına doğru çevirdim, Demek ki en güzel yerleri kaptırsam da en güzelinin yanını kaptırmadığımla övünen ben, en güzeli çoktan kaptırmışım.

“Çayını iç öyle gidelim istersen.” dedi Sedat, ayaklanmış, çantasını omzuna asmış ve üstünü başını tek eliyle çırpmaya çalışan ılık prensese. “Yok gidelim, İçerim yolda ben.” derken Sedat da farketmiş midir ki yaramaz bir kuğu gibi kısıldığını gözlerinin. Fark ettiyse bi daha sevmiştir, daha bi aşık olmuştur.

Çantayı astığı omzunun uzantısı olan narin eller Sedat’ın hoyrat ellerinin arasında kaldı. Sedat da temiz çocuk belli, daha tanışmadık ama bir kuğu bahşedilecek kadar temiz yüzü çocuğun. Genelde hep çocuklar için söylenir ama, “Allah bağışlasın” lafı en çok da birbirine yakışan sevgililere söylenmeli diye düşünürüm. Allah, ikisinin huzuru için, ikisini birbirine, günahlarından arındırarak bağışlasın.

Ben yine boyumu aşan bir gülüşün bi sahibi olduğuna hayıflanırken, artık ne konuştularsa, diğer iki kız kaldı, Sedat, bir elinde insan suretli kuğu, diğer elinde kapı arkası elbise askısıyla, bir elinde çay, diğer elinde Sedat olan o sonsuz döngüyle bize de iyi akşamlar dileyerek uzaklaştılar parktan. Gökten düşen üç elmanın ikisinin bana kaldığı da düşünülebilir kalan iki kız için ama, bunlara erkek gibi kız benzetmesini ancak iltifat olarak söylerim ben. İkisi de benden yakışıklı maşallah.

Hala ve hararetli konuşan kadına dönsem de tekrar, duymuyorum ne söylediğini. Kapı arkası elbise askısı ve bir kağıt bardak çayın ortasına çizilmiş çiftin gözden kayboluşunu seyrediyorum aslında.

“Sigarayı da ben ikram edeyim abi sana.” diyerek uzattı Kısa Samsun’u gözümün önündeki fotoğrafın önüne densiz liseli.
Kalbi soldan atan herkes gibi o da Kısa Samsun’la başlamış mücadeleye. Sonra sırasıyla Ahmet Kaya eşliğinde aşklar, Nazım Hikmet’in Piraye’si sabrıyla bekleyişler, Yılmaz Güney delikanlılığıyla girilen kavgalar… vs..
“Yok,” dedim, “sağol, başladığım yere geri dönmeyim.” İçimden düşünüp dışımdan söyleyince anlamadı, “Nasıl abi?” dedi. Düşündüğümü söylemeye üşendim, “Öksürtüyor o beni.” dedim, “ Ben kendimden yakayım.”

Kendi hayallerimden, kendi küllerimden, bi sigara içimi de olsa yeniden aşık olabilme kudretimden.


5 Temmuz 13

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar