Ana içeriğe atla


PERA

Balon – Şefkat – Akış

"Bu mutlu günümüzde, öncelikle bana her koşulda destek olan babama ve anneme sonrasında da bilgi ve birikimiyle gözünü hedeften ayırmayan ortağım, arkadaşım, sevgilim ve her şeyden önemlisi hayat arkadaşım Lodos'a teşekkür ederim. İyi ki varsınız, eksik olmayın." 

 

Alkış sesleri arasında annesi ve babasının yanına gitti Kuzey. Önce onlara sonra da ailesinin yanında beyazlar içinde bir elbiseyle ve tüm güzelliğiyle bekleyen Lodos'a sarıldı. 

Lodos, Kuzey'in kendisine sarıldığı anda kulağına, "Çok uğraştık ama oldu bak." dedi gülümseyerek. Kuzey gözlerinin içine baktı Lodos'un. Aklında binlerce kelime uçuştu. Her birini de bir bir söyleyerek bi mücevher gibi kondurmak istedi Lodos'un boynuna. Ama sadece "Şükür, sayende, eksik olma." diyebildi. Bu kelimelerden topladı mücevherleri. "Olmam." dedi Lodos, bir yandan da Kuzey'in yanağını okşayarak. Ve ‘olmam’, artık sadece bir kelime değil, Kuzey’in mücevherlerini tutan bir zincir halini alıp asıldı Lodos’un boynuna verilmiş bir söz gibi.


Kuzey ve Lodos'un kurduğu Haziran Anonim Şirketiyle, bir anlamda seneye kuracakları Haziran Şirketler Grubu'nun son çivisini çakmışlardı bu butik otelin açılışıyla. İstanbul'da gayrimenkul, inşaat, savunma, otomasyon, restoran ve cafe işletmeciliği ve nihayet turizm olmak üzere birçok alanında faaliyet gösteriyorlar ve her birine yetişmek için enerjilerini birbirlerinden alıyorlardı.

 

Güzel havanın da etkisiyle Kuzey, davetlileri kendi halinde bırakıp (daha doğrusu anne ve babasına güvenerek) Lodos'un elinden tutup kaçırır gibi tekneye doğru koşar adım gitti hemen. Karşıda güzel bir restoran ayarlamıştı Lodos'la bu mutlu günü baş başa da kutlayabilmek için. Bir an evvel oraya gitmek istiyordu. Babası Remzi Bey, Kuzey'in ardından gülümseyerek bakarken eşi Nermin Hanım'a, "Misafirler bize kaldı hanım, senin oğlan dükkânı kurdu kaçıyor yine." diyordu. Nermin Hanım, Remzi Bey'in gösterdiği yöne baktı. Daha sonra pratik bir hareketle yanlarından geçmekte olan servis elemanının elindeki tepsiden bir bardak rakıyı kapıp kocasının eline tutuştururken, "O zaman sen şu rakını al, denize bakan bi masa seç kendine ve o hep gitmek isteyip de gidemediğin ülkeleri düşüne dur, ben de ortalığı bi gezeyim." dedi gülümseyerek. 

 

***

 

Kendi bilançosunu inceledi Kuzey. Alacak verecek dengesi iyiden öte, çok iyiydi. Tasarruflar da ekildiği yatırım alanlarında yavaş da olsa büyüyordu. Oturduğu koltukta geriye doğru yaslanırken, "Güzel bir yatırım sıkıcı olur zaten. Seni heyecanlandıran bir yatırım yapıyorsan muhtemelen para kaybediyorsun, demiş Soros efendi, vardır bi bildiği." diye söyledi kendine yüksek sesle. Bugün iş yoktu, evdeydi. Pencereye vuran yağmur damlalarının şiddeti artınca kalkıp pencereye doğru gitti. Kendi yansımasıyla karşılaşınca bir müddet baktı aksindeki gözlerine. Kırışıklar artıyordu gözlerinin etrafında gün geçtikçe. 'Artık büyümüyoruz, yaşlanıyoruz.' dedi yine iç sesi, daha önceleri de  çokça kendine hatırlattığı gibi. "Olsun." dedi Kuzey, "Bu da güzel. Bakalım neler yaşayacak bu zihin bu yaştan sonra. Daha kaç kere baştan başlayacak, baştan başlamaların kaçına amel defteri kapanmadan yetişebilecek?" 

Beden değil zihindi Kuzey'e göre yaşayan. Beden, zihni taşıyan bir organlar bütünüydü. O yüzden bedeni dinç tutmak, yediğine içtiğine, sporuna heves ettiklerine dikkat etmek gerekirdi. Zihnin yüzü suyu hürmetine. 'Peki, sigara?!' Aklından geçenlere kulak verince iç sesi sormuştu bu soruyu, 'Sigara içmeye devam ederken ne bu bilmişlik?'  Camdaki yansımasından ayrılıp mutfağa yöneldi kendine bi çay almak için. "Bunu çay ve sigara içerken bir arada düşünelim." diyerek gülümsedi hınzırca. 

Yağmurun teğet geçtiği köşesine doğru gitti balkonun. Elinde bir bardak çay ve sigarayla. Telefonu cebindeydi ama kurcalamaya hiç niyeti yoktu. Yağmur sesini dinleyerek alacağı nikotinin vereceği rahatlık çok daha iyi gelecekti. Sigarasını yakıp ilk nefesi üfledikten sonra havada yayılışını seyretti dumanın bir müddet. Ne güzel bi ağırlığı vardı diğer dumanlara nazaran bu sigara dumanının. Sinema salonlarındaki dev beyaz perdeler gibi salınıyordu havada. Sanki içine sığdırılan senaryoları taşıyabilsin diye. Havadan hafif, diğer dumanlardan daha ağır. Yaşananlar gibi: yaşarken hafif, yaşanıp bittikten sonra gün geçtikçe ağırlaşan. 

Bi uğultu duydu başının üzerinde. Son birkaç haftada oluşan küçük arı kovanından geliyordu ses. Başını geriye atıp baktı bi müddet. Endişeliydi aslında bu kovandan dolayı. Birden büyüyebilir, temizlemek daha zor olabilirdi. Üstelik evi bile sarabilirdi arılar bi süre sonra. "Kuş yuvasını bozmak mı daha kötü, arı kovanını mı?" diye sordu kendine. " 'Kuş yuvası tabii ki.' diyecek herkes. Neden? İkisi de canlı değil mi? İkisi de yuva değil mi? Arılar kuşlara göre daha tehlikeli. Batıl inançlarımız da karşımızdakinin çaresizliğine göre şekilleniyor." 

Başını doğrultup çayından bir yudum aldı. Balkonda oturduğu yerden içerideki kitaplığa takıldı gözü. Ayrıldığı kız arkadaşı Lodos'un fotoğrafına. Ne güzel gülüyordu yine. Sigarasından derin bir nefes çekti. Ayrılık, sevgilinin üçüncü boyutunun yok olması demekti. Dokunulamayan artık, dönüşümü engelleyen. Her ilişki çift taraflıydı çünkü. Senin ona dokunuyor olman onun da sana dokunuyor olması demekti, eylemi başlatan kendi olmasa bile. Sen hissederken o da hissederdi ve sen dönüşürken o da dönüştürdü başka bir şeye, sana iyi gelen bir şeye. Onun da  kendisini daha iyi hissettiren bir şeye. Ayrılığın ölümle beraber anılmasının sebebi buydu belki de, bir sevgili uğruna yarattığın karakterin ayrıldığında ölüyor olması. Fotoğraflarda kalan o hazzın, o duygunun artık iki boyutlu bir düzlem olarak ya cüzdanın bir köşesinde ya da evin en müstesna köşesinde tutularak heyecansız ama hüzünlü anılar oluşturmaya devam etmesi. 

Yağmur sesi iyi gelmişti, göz kapakları ağırlaşmaya başlamıştı Kuzey'in. Pencereye yansıyan bulutlara baktı. Hızlı hareket ediyorlardı sanki. Başını hafifçe çevirip gökyüzüne bakmak istedi. Bir baskı vardı sanki onun dönüp bakmasını engelleyen. Buna rağmen döndürebildi başını. Hareketsiz ve gri bulutlarla kaplıydı gökyüzü, camdan yansıyanın aksine. Tekrar döndü pencereye, sigarasından son bir nefes çekip söndürdü. Üzerindeki ağırlık gitgide artıyor, başı dönüyordu. Ama gözlerini de alamıyordu pencereden. Penceredeki görüntüde gri bulutlar dağılmış, masmavi bir gökyüzünün kucağında parıldıyordu güneş. Nasıl oluyordu bu? Hâlâ yağmur sesini bile duyarken bu cama yansıyan güllük güneşlik hava? Uyuyakaldı da rüya mı görüyordu yoksa? Kalkmaya yeltendi oturduğu yerden. Kalkamadı. Yığılır gibi bıraktı kendini oturduğu yere. Zar zor açabiliyordu gözlerini. Ne yapmalı? Aklından iyi ki oturur vaziyette olduğu geçti; bayılırsa olduğu yerde kalabilecek, düşmeyecekti. Yine de cebine uzanmaya çalışarak kardeşi Güney'i aramak istedi. Ama birden gözü penceredeki yansımaya takıldı yine. Lodos değil miydi o? Evet Lodos. Uzanan bir eli tutup sallanan bir şeye çıkmaya çalışıyordu. İstemsizce eli uzandı Kuzey'in pencere doğru. Çekip çıkarmak isterken birden atlayıverdi Lodos binmeye çalıştığı şeye. Bembeyaz bir elbisenin içinde çok mutlu görünüyordu. "Bu nasıl bi rüya? Gerçek gibi." diye mırıldandı Kuzey, oturduğu yerden pencereye bakarken. Sonra birden görüntü değişti. Buzdolabı gibi bir şeyi açıyordu az önce Lodos'u tutup çeken eller. Bir şişe şarap ve iki kadeh aldı dolaptan sonra. Şişeyi sallayıp patlatarak açtı Lodos'un gülücükleri arasında. Kadehleri doldurdu, birini Lodos'a uzattı. Kadehleri tokuşturup içerlerken görüntü Lodos'tan yavaş yavaş ayrılarak gökyüzüne doğru yönelmişti. Sanki onun gözlerinden görüyordu her şeyi. Sadece elleri görünen adam nereye bakarsa görüntü o hâli yansıtıyordu. Lodos'a doğru eğildi adam ve yanaklarına bir öpücük kondurdu. Yüzünü avuçlarının içine alıp yaklaştı Lodos'a. Şimdi pencerenin tümü Lodos'un gülümseyen yüzüyle kaplıydı. Tablo gibi bir görüntüydü ama o eller... Kaşları çatıldı Kuzey'in. Kaskatı kesilmişti oturduğu yerde. Penceredeki görüntü hariç etrafındaki her şey dönüyordu. Sanki biri göğsüne bastırıyor, oturduğu yerden kalkamıyordu. Lodos'un kapanan gözlerine kadar yaklaştı görüntü. Kısa bir süre sonra gülümseyerek tekrar açtı gözlerini Lodos. Yüzündeki eller çekildi ve görüntü bir dümene doğru döndü denize bakarak. Bir tekneydi bu. Lodos kiminle beraberdi bu teknede? Tekneye doğru ilerleyişini seyretti adamın. Dümeni tutuşunu. Anahtarı çevirişini. Hareket edeceklerdi. Dümene geçiyor olmalıydı adam; koltuğu kendine doğru çekerken gördü Kuzey onu. Emindi artık, bu bir rüya değildi. Adamın gözünden görüyordu her şeyi. Adam, koltuğa oturduğunda güneşin gözlerine vurmasıyla birden kıstı gözlerini. Kuzey'e de yansımıştı güneş, o da kıstı gözlerini. Adam tekrar yüzünü Lodos'un olduğu yere döndü. Lodos, bir elinde kadehi tutuyor diğer eliyle de gülerek bir şeyler işaret ediyordu adama. Adam tekrar gözlerini kısarak güneşin vurduğu yöne döndü. Kuzey, güneş ışıklarının arasından güverteyi ve dümenin üzerindeki tenteyi gördü. Adam, tenteye uzanan ipin bağlı olduğu makaradaki kolu çevirmeye başladı. O çevirdikçe tente öne doğru uzuyor ve güneşi engelliyordu. Güverte şimdi daha net görünüyordu. Bir yandan da dümenin önündeki cam rüzgârlığa adamın aksi yansımaya başlamıştı. Güneşlik uzamaya devam ederken adamın görüntüsü boynuna kadar görünür olmuştu. Durdu birden tente. Oysa hâlâ güneş geliyordu biraz da olsa adamın gözlerine. Bunu gözlerini hâlâ kısmaya devam etmesinden anlıyordu Kuzey. Adam makaraya döndü, eliyle makarnanın sapını zorladı. Bir şeyler sıkışmış olmalıydı. Avucunun içiyle birkaç kez vurmaya başladı makaraya. Bir yandan da arada bir dönüp tenteye bakıyordu. Ve birden tente, dümeni de kapatacak şekilde açılıverdi. Cam rüzgârlıktan göz göze geldi kendisiyle Kuzey. Bir ışık huzmesi oluştu ve patlar gibi dağıldı birden. Kulaklarına adeta onları yırtarcasına tiz bir çınlama sesi doldu birden.

 

***

 

"Kuzey!" diye çığlık atarak yerinden fırladı Lodos. Kuzey, gözlerini ve elleriyle de kulaklarını sımsıkı kapatarak başı geriye savrulmuş bir şekilde düştü dümenin koltuğundan güverteye. "Yardım ediiiin!" diye bağırmaya devam ediyordu Lodos. Kaskatı kesilmişti Kuzey yattığı yerde. Elleri hâlâ kulaklarındaydı. Gözlerini açmaya çalışıyor ama açamıyor, konuşamıyordu. "Kuzey kendine gel n'olur, Kuzey!" diye ağlayarak bağırmaya devam ediyordu Lodos. Dizlerinin üzerinde hızlıca emekleyerek çantasına ulaştı ve telefonunu çıkardı çantasını da güverteye dağıtarak. Hızlıca açtı telefonu ve sahile, az önce Kuzey'in konuşma yaptığı yere bakarak ve adeta sesini duyurmaya çalışarak, "Remzi baba yetişin n'olur, Kuzey'e bi şeyler oldu, n'olur hemen bi ambulans..." 

 

***


Baş ağrısı bir uğultu hâlini almıştı Kuzey'in. Balkonda, oturduğu yerde bayılmış, başındaki ağrının şiddetiyle ayılmıştı daha sonra. Ellerini şakaklarına götürüp ovarken merakla pencereye baktı. Görüntüler gitmiş, başındaki gökyüzü nasılsa aynı görüntü yansıyordu pencereye. Vücudundaki ağırlık da yerini bir hafifleme hissine bırakmıştı. Doğruldu, etrafına bakınıp çay sigara arandı. İçeri geçip tekrar bi çay doldurdu kendine. Bi tane de sigara alıp tekrar balkona çıkarken ne kadar baygın kaldığını düşündü. Hatırlayamayan zihni tekrar penceredeki görüntülerle doldu. Neler görmüştü öyle? Rüya değildi, emindi. Bir çeşit halüsinasyon muydu yoksa gördükleri? Kendisi, Lodos, tekne... İstanbul muydu bulundukları şehir? Telefonu çıkarıp saati kontrol etti, akşam olmuştu. Lodos'u arayıp anlatmak istedi ama nasıl anlatacaktı? En klasik saçmalıktı insanın ayrıldığı sevgilisini 'seni rüyamda gördüm' bahanesiyle aramak. 'Rüya değil, ne gördüysen onu anlatsan?' "Olmaz. İyice kafayı yediğimi sanacak. Hem daha iki gün önce demedi mi bana, 'yalnızlık seni huzursuz ediyor, nasıl desem, bi kız arkadaş filan bulsan kendine' diye. İrfan dallamasıyla aynı tavsiyeyi verdi resmen; o da, 'sana bi garı lazım abi' demişti." 

İçine çektiği nefesini üfler gibi bıraktı memnuniyetsiz dudaklarının arasından. "Neyse, en azından tek başına bayılıp ayılabiliyorum. Bu da bi yetenek. Karada ölüm yok o zaman bana. Ya denizde ya da havada. Çok açılmayıp fazla yükselmemek lazım. Bakacaz." 

 

İrfan'ın da Lodos'un da Kuzey'e verdiği tavsiye en rasyonel çözümdü. Atalarımızdan gelen 'çivi çiviyi söker' öğretisini karşı tarafa aktarmak, en kolayıydı. Tavsiyeye uymayı gönlü kabul etmese de Kuzey'in, bundan da şunu öğrenmişti: Rasyonel olmak karşı tarafı üzüyordu. 

Ekonomik sorunlarımızda olduğu gibi duygusal sorunlarımızda da erteleme yolunu seçiyorduk artık. Üstesinden gelebileceğimiz geçici büyük sorunların üstesinden gelmektense kalıcı küçük sorunlar haline getirmek ve buna kendimizi alıştırmak daha kolay geliyordu. Tıpkı bir borcu sürekli yapılandırıp hiç bitmeyecek küçük borçlar hâline getirmek gibi. Teşkilat yapısı olan kurumlarda bu bir çıkış yolu olabilir, hatta bu davranış sonucu yatırım da alabilirdi o yapıya sahip işletmeler ama insan buna müsait bir organizma değildi. Bizi, hiç bitmeyen küçük acılar öldürüyordu. 

Sigarasını yakıp tekrar pencereye baktı Kuzey. Değişen bir şey yoktu, hâlâ aynı pencereydi. Fizik kurallarına uygun, ışık huzmelerinin dağılmasıyla dışarıdaki görüntünün aynısını yansıtan bir maddeydi hâlâ. Derin bi nefes çekti içine. "Tamam, olan oldu. Yaşadığım şey her neyse bunu tek başına çözmem lazım." Bir yılgınlık çöktü ardından içine. Avuçlarıyla tekrar şakaklarını ovuştururken, "Zaten o kadar da kalabalık değil etrafım." diye söylendi. 

'Tek başınalık' ile 'yalnızlığı' birbirinden ayırmıştı Kuzey. Daha çocukken hem de. Yalnızlık, duygusal bir yokluğu ifade ederken, tek başınalık diye ifade ettiği yokluk, ona mücadele azmi veriyordu. Kendi isteği dışında itildiği sessizlikleri tek başınalık kabul ederken, kendi tercihleriyle oluşturduğu sessizlikleri de yalnızlık olarak tanımlıyordu. İnsan, kendi tercihlerinden mesuldü çünkü. Tercihlerden pişman olunabilir, tekrar eski hâline getirilebilirdi. Ya da o an için sana iyi gelmeyen şeyden kendini koparman bir müddet acıtsa da bir müddet sonra seni daha güçlü kılardı. Elinden alınmasındansa vazgeçmek daha iyiydi. Bunu, babası çok uzaklara  giderken farkında olmadan kabullenmişti. Beyni ona 'hayatta kal' mesajını kasıtlı olarak kurduğu bu zahirî çelişki üzerinden veriyordu. Kuzey'i dışarıdan okumaya çalışan biri, bunu bir, 'kendini ifade hatası' olarak görebilirdi ama aksine, Kuzey'in etrafında oluşanlara verdiği ya da veremediği tepkilerle giderek daha da karmaşık bir hâl alan iç dünyasını ve kavramlara nasıl anlam yüklediğini göstermek için kullandığı edebi bir ifade tarzıydı bu. Kuzey, hayatındaki olumsuzlukları anlamlandırabilmek ve onlarla baş edebilmek için bu iki kavramın anlamını kontrol sahibi olduğu noktaya göre bilinçli olarak değiştiriyor ve adeta kişisel bir felsefe inşa ediyordu. Kendini ifade biçimlerinden biri olarak anlam yüklediği bu kavramlar ilk duyulduğunda sanki çelişkili gibi gelse de, aslında okunan kitaplar, ilgi duyulan uğraşlar, edinilen arkadaşlar, ailenin kendisine yüklediği sorumluluklarla bir sentezler bütünüydü.

 

***

 

Lodos, az önce yaşadıklarının etkisiyle hastanede otura kaldığı bir koltukta öylece boşluğa bakıyor, nemli gözlerinden hâlâ süzülmekte olan gözyaşlarını silemiyordu bile. Kuzey'i sedyeyle ambulansa bindirirken sürekli tekrarladığı "Allah'ım n'olur onu bana bağışla." temennisini mırıldanmaktan kendini alamıyordu. On yıldır birlikteydiler Kuzey'le. "Neden İstanbul'da da şansını denmiyorsun?" sorusuyla başlamıştı ilişkileri. O gün bugündür de katlanarak ve daha da temeli sağlam yerlere bağlanarak devam ediyordu.

Kuzey, Ankara'da açtığı kafenin işlerinin iyi gitmesinden dolayı bir şube daha açmayı planlıyordu. İstanbul hiç aklında yoktu ama İstanbul'a kuzenini ziyarete geldiği bir sırada kuzeniyle Çukurcuma'da bir restoranda yemek yerlerken karşı masada Lodos'u görmüştü. Bir yandan kuzenine yapmayı planladıklarını anlatıyor bir yandan da Lodos'tan gözlerini alamıyordu. Lodos da öyle. Lodos, İstanbul'da büyümüştü. Hukuk fakültesinde avukatlık okuyordu o zamanlar. Çukurcuma'yı daha önce hiç gezme fırsatı olmadığından arkadaşı Işıl'la burada buluşup antikacıları gezecekler, biraz zaman geçireceklerdi ama Işıl'ın işi uzamış, iş yerinden çıkamamıştı. Lodos da zaman geçsin diye bu restorana girip bi şeyler yemek istemişti. Restorana Kuzey'den sonra gelmişti. Daha içeri girer girmez göz göze gelmişlerdi Kuzey'le, Kuzey ağzına neredeyse yarım pideyi sokmaya çalışırken. Etrafta birçok boş masa olsa da birbirlerinin çekim gücüyle mümkün olan en yakın masaya oturmuştu Lodos. Böyle durumlarda dil, konuşmadan duramıyordu. Lodos da duramamış, "Afiyet olsun." deyivermişti birden. Kuzey'in kuzeni kibarca teşekkür ederken Kuzey'den, "Töşeökkrulear" gibi bir ses çıkmıştı içi pideyle dolu ağzından. Kuzeni, hemen yanlarındaki kıza karşı da mahcup olmasın diye bir şey söylemeden  elinin altındaki ayranı Kuzey'e doğru sürmüştü. Kuzey ayranı içip, yutkunabildikten sonra, "Hararetli anlatıyorum ya bir yandan da.. e bir yandan da pide çok güzel, ona dayanamadım." diyerek aslında Lodos'a karşı oluşan mahçubiyetine kılıf uydurmaya çalışmıştı. Bunları duyan Lodos, mimiklerine engel olamamış, gülümseyivermişti gözlerini menüden ayırmadan. "Neyse kardeş.." diye gülümseyen kuzeni konuyu başka yere çekmeye çalışarak, "dediğim gibi, İstanbul da bi fırsat senin için. Bence burayı da bi düşün derim." diyerek konuya kaldıkları yerden devam etmeye çalışmıştı. Ama Kuzey'in aklı artık başka bir yere kaymıştı. O da Lodos'tan gözlerini alamıyor hatta sadece ona bakıyor olmaktan kendi de rahatsızlık duyuyordu. Kuzeni masanın altından yavaşça ayağına vurup bakışlarıyla onu uyardı. "Haklısın kardeş, abarttım sanki biraz." diyerek kendini geri çekti Lodos'un üzerinden. Sonra da konuya kaldıkları yerden devam eder gibi, "Haklısın da.. ne bileyim, İstanbul bu, yutmasın bizi?" diyerek devam etti konuşmasına. 

Lodos, siparişini verirken, yemeğini yerken ve hatta arasıra Işıl'la telefonda konuşarak ona yön tarif ederken bile kulağı Kuzey'in yaptığı ve yapacağı işleri heyecanlı heyecanlı anlatışındaydı. Arkadaşı geldiğinde ona da hissettirmişti durumu ve artık Kuzey'in kuzeni ve Lodos'un arkadaşı Işıl, her ikisini de uyarır bir hâle düşmüşlerdi. Işıl, Lodos'u daha fazla uyarmak istemediğinden masadan kalkmayı ve başka bir yere gitmeyi önermiş ve bir anlamda çeke çeke Lodos'u çıkarmıştı mekândan. 

Akarsu Yokuşu Sokaktan Cihangir'in içlerine doğru giderek gözden kaybolmalarını seyredemeyecek kadar heyecanlanmıştı Kuzey. Kuzeninin, "Lan dur oğlum, nereye, başımızı belaya sokacan şimdi." demesine aldırmadan peşlerinden gitmiş ve ulaşmıştı Lodos ile arkadaşına. "Pardon, kusura bakma, hiç adetim de değildir ama. Geldim işte peşinden." diyebilmişti sadece. Gerisini Lodos anlasın, işini kolaylaştırsın istiyordu. Lodos, Işıl'a gülümseyen bir bakış attıktan sonra, Işıl durumu anlamış, "Ben şuradan bi sigara alayım bari.." diyerek ayrılmıştı yanlarından. Lodos da ne diyeceğini bilememiş ama bir yandan da karşısındaki adamın devam edecek hâlinin kalmadığının farkına varmıştı. "Bence arkadaşın doğru söylüyor, neden şansını bir de İstanbul'da denemiyorsun?" Kuzey, beklediği yardımı almış, muhabbetin devamını getirebileceğini düşünürken, Lodos da bahsedecek bir konu bulduğuna sevinip devam ediyordu: "Yani ister istemez duydum da fikirlerini, bence güzel." Kuzey, "Arkadaştan öte, kardeş kadar yakın, kuzenim." dedi önce. Sonra da, "Ne bileyim, onun işi gücü başından aşkın, bi yol yordam gösteren olması lazım sanki İstanbul için." diye devam etmişti. Lodos, mahçup ama niyetini de belli etmek istercesine, "Ben yardım ederim." deyivermişti gözlerini kaçırarak. Mimiklerini kontrol edemeyen Kuzey'di artık. Peşinden koştuğuna değmişti. "Eder misin?" dedi imalı. Lodos başını olumlu anlamda sallarken devam etti sonra, "Sağol, eksik olma." Lodos gözlerini Kuzey'den hiç ayırmadan, "Olmam." dedi, kendinden emin. "Kim bilir," dedi Kuzey, "Belki ortak bir şeyler de yaparız." Lodos'un bakışları hâlâ Kuzey'deydi. Işıl, köşedeki büfeden sigarasını almış ve gelmişti yanlarına tekrar. Kuzey, bu esnada elini uzatmış, "Bu arada Kuzey benim adım." diyerek Işıl'la da tanışmıştı. Daha sonra elini uzatıp Lodos'un adını söylemesini beklemişti. "Lodos ben de." diyerek elini tutan Lodos'a, bugüne kadar ismiyle şaşkınlık yaşayanların aksine, "Güneyden esen tatlı rüzgâr." demişti sadece gülümseyerek. Kuzey,  bir çırpıda cebinden kartını çıkarıp verirken, "Ankaralıyım ben, lodosa alışkın değilim ama.." derken Işıl, bu cilveleşmeye artık dayanamamış, "Dikkat et, çarpmasın." diyerek tatlı sert uyarmıştı. Lodos, gözlerini Kuzey'den ayırmadan, "Tersten esmediğim sürece çarpmam." diyerek, Kuzey'den yana olduğunu bir anlamda ifade etmiş ve elindeki kartı göstererek, "Konuşuruz yine." deyip kolundan hafif hafif çekiştirmeye başlayan Işıl'a uyup ayrılmışlardı. Kuzey restorana dönene kadar, Lodos da Akarsu Yokuşu Sokakta gözden kaybolana kadar dönüp dönüp bakışmışlar, hâllerine kendileri de gülmüşlerdi daha sonraları. 

'İyi kararların kaderinde geç kalmak vardır.' diyen Wild'in aksine, 'güzel şeyler hemen olur.' diyen Oğuz Atay'dan yanaydı Kuzey. 

 

"Ak kızım benim, sen de helâk oldun, al, iç şu suyu." diyen Nermin Hanım'ın sesiyle sıyrıldı düşüncelerinden Lodos. "Bi şeyler yemek ister misin? Aşağı gidelim kafeteryada yiyelim bi şeyler, he kızım?" Bir iki yudum zar zor içti Lodos sudan. O sırada Kuzey'in yattığı odanın kapısında, kaygılı, bir sağa bi sola volta atan Remzi Bey yaklaştı yanlarına. "İstersen seni de bi gösterelim doktora kızım, ne dersin?" diye sordu, bir yandan da hanımının onayını almak istercesine Nermin Hanım'a bakarak. "Yok Remzi Baba, iyiyim ben. Kuzey'i birden öyle görünce..." Konuşamadı, dudaklarını sıktı, gözyaşları zaten akacak mecra arıyordu. Nermin Hanım'ın omzuna başını koyup ağlamaya başladı yine. Elinden bardağı alıp Remzi Bey'e uzattı Nermin Hanım. Lodos'un saçlarını okşayarak, "Ağlama kızım, ağlama. Doktor da dedi ya, bak, bi şeyi yok. Bi şok mu ne geçirmiş. Zaten bayıldıysa da ayıldı, uyuyor içeride sakinleştiricinin de etkisiyle." deyip saçlarından öptü. Remzi Bey'in de kaygısı devam ediyordu. Bir sağa bi sola dolandı yine. "Ay Remzi otur sen de şöyle, sen dolandıkça kızın da endişesi artıyor." 

Remzi Bey, zaten ne yapacağını bilemediğinden volta atıyordu, şimdi de azarlanınca iyice kafası karışmıştı. Ellerini ceplerine soktu geri çıkardı, göğsünde bağladı olmadı, geçti bi köşeye oturdu rahat edemedi. "Ben aşağı inip bi sigara içeyim, olmayacak böyle." deyip merdivenlere yöneldi en sonunda. 

Nermin Hanım, omzundaki Lodos'u bir anlığına unutur gibi arkasından baktı Remzi Bey'in. "Benim de ağzım durmuyor ki, nesi var adamın, söylendik ayarsız. Gitti bak. Gönül koymasa bari. Koyduysa yine bi kaktüs alır gelir. Bi de ona bak kurumasın diye. Kurursa ona da gönül koyar. Allah'ım yarabbim, Nermin tutamadın şu çeneni." Omzundaki Lodos'un gülerek doğrulmasıyla, "Kızım, oy kurban olurum, bak ne güzel yakışıyor gülmek sana." diyerek Lodos'a döndü Nermin Hanım. "Ay Nermin anne," diyerek gülmeye devam ediyordu Lodos, "valla şu halde sayende gülüyoruz ya, ellerinden öpeyim senin." 

"E ama kızım haksız mıyım? Bu kaygı bitirecek bu adamı. Oğlan iyi, uyuyor odada. Uyu desen uyumaz, bırak alsın uykusunu. Kaç gündür canınız çıktı dükkânı açalım diye, uykusuz aç biilaç." İkisi birden gülüyordu şimdi. Nermin Hanım, Lodos'un gözyaşlarını süzüldüğü yanaklarından silerek, "Kızım, yoruldunuz. Gençsiniz daha ama can bu da be kızım. Kafanız hep dolu. Tamirciydi, elektrikçiydi, belediyeydi, vergiydi, sucuydu bucuydu... E her şey bitince de bi rehavet gelir insana, vücut o zaman salar kendini. Bizim oğlan da ondan sebep düştü kaldı zaar. Hadi üzülme sen, geçer hepsi. Bak ben anasıyım, bi doya doya üzülemedim oğlanın derdine sizi toparlamaktan." Sarıldı boynuna Lodos, Nermin Hanım'ın. Yanaklarından öperken, "İyi ki varsın Nermin Annem." diyordu. 

Çok geçmeden Remzi Bey'in indiği merdivenlerden kalabalık bi grup göründü. Kuzey'in arkadaşları, kuzenleri, amcaları, dayıları, Lodos'un annesi, babası, kardeşi... Herkes bir anda yığılmıştı sanki. Bu kadar kalabalığa alışkındı Kuzey ve ailesi. Her bayram, yılbaşı, düğün dernek ya da yeni bir ticari girişimde bir araya geliveren bu kalabalık imece usulü her bir şeyin ucundan tutar, olmazı olduruverirdi. Şimdi de şifa için buradalardı. Bu kadar kalabalıktan her birinin küçücük bir olumlu temennisi bu güruhun içinde katlanarak çoğalır ve kocaman bir enerji topuna dönüşerek ölüyü bile diriltirdi. 

Nermin Hanım hemen yerinden kalkıp kendilerine doğru gelen kalabalığın arasına, "Amaaan, duyan gelmiş.." deyip karıştı. Bir yandan da Lodos'un elini bırakmak istemiyordu. Lodos da Nermin anneye destek vermek istercesine kendi acısını unutup herkese laf yetiştirmeye, olayı büyütüp dert edinenleri sakinleştirmeye çalışıyordu onun gibi. Şimdi daha iyi anlıyordu Nermin Hanım'ı. 

İçine doğduğumuz, içinde bulunduğumuz, işle güçle uğraşırken kendi oluşturduğumuz kalabalıklar güzeldi. İnsan, yalnız kalmaya ayarlı bir organizmadan ziyade çevresindekilerden enerji alarak çalışan bir organizmaydı. Bilmediğini öğretiveren, aklına gelmeyeni hatırlatıveren, kaldıramadığının bir ucundan tutuveren, seni seven bir kalabalık, seni daha iri, daha güçlü, daha her şeyden keyif alan biri hâline dönüştürüyordu. Nermin Hanım'ın yakındığı gibi, 'kendi oğlunun derdine düşmekten' bile alıkoyuyordu. Senin üzüldüğün birine biri de seninle beraber üzülmeye başlayınca insan kendini kendiyle beraber aynı şeye üzülene de paylaştırıyor, acısı daha da azalıyordu. Sevinçlerde ise garip bir şekilde tam tersi oluyor, küçücük bir mutluluk bile paylaşıldığında daha da büyüyor, dünyalar seninmiş gibi oluyordu. Paylaşmak, hem azaltan hem de çoğaltan bir ihtiyaçtı.

İstanbul'da yaşamak, her türlü zorluğuna rağmen, bu yüzden güzeldi. Acı da olsa, hüzün de olsa, sevinç de olsa yaşanılan, kolektifti bir şekilde. Bir şekilde etraftakilerle paylaşılıyordu yaşanılan. Ne mutluydu kalabalıklar arasında kalanlara. 

Hemşireler, Kuzey'in odasının bulunduğu koridorun kalabalığını fark edince hemen müdahale edip herkesi aşağıdaki hasta bekleme yerlerine çekmeye çalışıyorlardı. İtirazlar, kabullenmeler, ricalar birbirine karışıyor, tam olarak ne yapılmasına karar verilemiyordu. Lodos ve Nermin Hanım'ın imdadına Remzi Bey, elinde bi saksı kaktüsle yetişti. Ailedeki ağırlığı hissedildiğinden herkesi daha sakin bir yere yönlendirebiliyordu. Nermin Hanım eşine hayran hayran bakarken bir yanda da Lodos'a, "Bak, yedik kaktüsü yine başımıza. Kırmışım kalbini demek ki." diyordu. Lodos gülümsedi. Eline uzanıp aldı elinden kaktüsü Remzi Bey'in. "Nermin Hanım, al kızın elinden çiçeğini. Onu sen hak ettin." dedi Remzi Bey. Bir yandan kalabalığa laf yetiştirip bir yanda da yön verirken, "Biz biliyor muyuz ne yaptığımızı? İki oğlumuz varken biri düşmüş, ağlasan ağlayamazsın, ağlamasan yüreğin delinir.. Yav bacanak yürü hele sen de, bi de seninle uğraşmayalım." 

Remzi Bey'in kontrolü eline almasından memnun, bir köşede gülümser beklerken, aldı Lodos'un elinden kaktüsü Nermin Hanım. Biraz da mahcup, Lodos'tan gözlerini kaçırarak, "Bi rüya görmüş yıllar evvel. O rüyadan sonra almaya başladı kaktüsleri. Ne zaman kırsam kalbini, bu kaktüsün dikeninin battığında verdiği acı kadar yer edermiş içinde. Öyle der. İnsanmış, beşer şaşarmış, sonra bu yer eden acı büyür filanmış, ağzımızın tadı kaçarmış. Gördüğü rüya gerçek olur, hayatımız darmadağın olurmuş. Bi şey de diyemez, kıyamadığından. Gider kaktüs alır gelir. Bana emanet eder. Besle, büyüt der. Ben de beslerken, sularken arada batar elime dikenleri, unutmam böylece ne ettiğimi. Bi daha etmem derim ama ben de insanım, ben de beşerim. Ödeşmiş olurmuşuz, onun canı yandığı kadar benim de yansınmış. Varsın canımı yakan bi çiçek olsunmuş, kendi yakmasınmış da ödeşmek için. Böylece beşerken şaşmaz, içimizde büyütmezmişiz bu gönül kırgınlıklarını. Ne deyim kızım, Allah razı olsun, başımdan eksik etmesin Remzi Bey'i. Böyle bi adam işte." Lodos başını omzuna koydu Nermin Hanım'ın. Eski toprak, kendinden çok bahsetmez, bahsederken de mahcup olur diye gözünün içine bakmadı Nermin Hanım'ın. "Amin." dedi sadece sessizce. "Oğlanlar da öyledir. Hiç üzmez Kuzey'im de seni. Çok şükür babasına çekmiş. Erkek çocuğu bu kızım, anası büyütür ama babasının ceketini giyer. İyi ki de giymiş. Baba kalıyorsa o da kalır, öğrenir, bilir ne yapacağını. Kalmakla, sabrı, sabırla geçinmeyi bilir. Baba giderse.. Bilemez ne yapacağını. Çok verir bitirir, az verir aratır. Öyledir."  

Sakinleşmişti artık koridor. Remzi Bey herkesi almış, aşağı kafeteryaya götürmüştü. Başını hiç ayırmadı Lodos Nermin Hanım'ın omzundan. Öylece kaldılar, Nermin Hanım elindeki kaktüse, Lodos, Kuzey'in odasına bakarken. İkisi de hayatlarının tam merkezine koydukları bu deli gönüllü adamları düşünerek. 

 

***

 

Pera, en yaygın anlamıyla İstanbul'daki Beyoğlu'na verilen isimdi. Ama Yunanca, 'karşı taraf', 'öteki taraf' demekti. İstanbul'un fethinden önce, şimdiki Anadolu yakasında oturanların Beyoğlu için kullandığı bir kelime. Kuzey, şiddeti azalmış yağmurun çiseleyen ıslaklığına aldırmadan baş ağrısından kurtulur umuduyla kendini dışarı atmış, kafasında birkaç saat önce yaşadıklarını belki bir yerlere bağlarım hevesiyle yaşadığı olayla bağlantılı kelimeleri düşünüyordu. Kafası çok karıştığında medet umduğu bir çözüm şekliydi bu: duruma uygun, çok az kullanılan kelimeleri hatırlayıp onlara verilen anlamlarla içinden çıkamadığı durumlara anlamlar katmak. İlk aklına gelen kelime 'pera' olmuştu. Belki de pencerede gördüğü görüntüleri kendi yaşadığı hayatın içinde bulmadığından, zihni, bunları şimdilik 'karşı tarafa' koymak istediğindendi. 

'Aklım almıyor' ifadesi, 'anlamıyorum' demekten ziyade, birçok duruma anlam verememek adına güzel bir ifade. Çünkü anlamak, sana tarif edilen bir durumu kendi bildiklerinle karşılaştırıp onu zihninde 'bir yere sığdırmaktı'. Bu durumda önemli olan, bildiklerinin ne ve ne kadar olduğuydu. Çünkü ne kadar biliyorsak o kadar bağlanıyordu yeni gelen bilgiler diğerlerine. Aklımızın almadığı, bir anlamda, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz şeylerdi. Kuzey'in de olanlara aklının yetmemesi bu yüzdendi; daha önce böyle bir şey yaşamamıştı. İnsan, yaşayamadığı sevinçlerin, hüzünlerin, şaşkınlıkların ve eksikliklerin cahiliydi. Öğrenmeye heves ettiği her bilgi, her deneyim belki de bu yüzden ilgisini çekiyordu. 

"Yukarıdan aşağı, dört kelime: Ne idiği belirsiz deneyimlerin koyulduğu yer: PERA" dedi kendi kendine. "En azından bir adı var artık yaşanılanın, belki bi şeyleri bağlarız düşündükçe." 

Bi sigara çıkardı cebinden. Yakarken, bir yandan da yürüdüğü için, çakmak, rüzgâr marifetiyle sürekli sönüyordu. Durdu, rüzgâra göre pozisyon alıp tekrar denedi ve yakabildi sigarasını bu sefer. "Bir eylemi kolaylaştırmak için yapılmış bir icat, işlevini daha geç getiriyor yerine." diye söylendi. "Daha güçlü yanan bir çakmak al sen de. Şikâyet etmekten daha iyidir." Kendine itiraz eden iç sesiydi. 

Tercih edilen tek başınalıklarla ya da içine itilen yalnızlıklarla yaşamaya başlayan Kuzey, böyle bir huy da edinmişti. Daha şikâyet ettiği anda aklında bir çözüm oluşuyor, şikâyetinin ardından hemen dile geliveriyordu. Bazen dinler o sesi bazen de dinlemezdi. Birkaç adım ötesinde olan dükkâna yöneldi. Hemen girişte, kapı üstünde minik bir çanı olan dükkâna, kapıyı açarken çana bakarak girdi. Bu ses hoşuna gidiyordu. Sahipleri ikiz olan bu dükkâna ne zaman girse istemsiz gülümserdi onları  yan yana görünce. Aynı anda gözlerini kırpıyorlar, ellerini  yüzlerine aynı anda götürüyorlardı çoğu zaman. Pürmüz gibi yanan bi çakmak seçti kendine. "Hadi bakalım, daha konuş da görelim." dedi kendi kendine gülümseyerek. Boş bakışlarla kendisine bakan dükkân sahibi ikizlere parasını verip çıktı dükkândan. 

Yaptığından memnun, sigarasından keyifli bir nefes çekerek koydu çakmağı cebine. Baş ağrısı geçiyor muydu ne. Böyle hissetmek daha iyiydi. Bir iki adım attıktan sonra az önce gerçekleşen eylem kafasında bir yerlere bağlanmaya başlamıştı. Daha henüz karmaşıktı ama yavaş yavaş yerine oturuyor gibiydi. Böyleydi insan zihni, ilk önce bir yer açıp yerleştiremediği bir deneyimi, alakasız bir şeyden aldığı ilhamla onu lokal hâle getiriyordu sonra. Çakmaklar ve ikizlerdi Kuzey'in ilham kaynağı. Cebine attığında artık iki tane olan çakmaklar ve aynı hareketleri yapan ikizler. Durdu. Cebinden çıkarıp ikisini de baktı çakmakların. Ne tesadüf! İkisi de şeklen aynıydı. Hatta rengi bile. Ama biri mum gibi zayıf yanarken diğeri pürmüz gibi daha güçlü yanıyordu. İçindeki gaz oranından dolayı değil, çalışma prensiplerinden dolayı böyle yanıyorlardı. İkisini de gözünün önüne getirip çaktı. Mum gibi yanan, rüzgâra yenik düşerken, diğeri yanmaya devam etti. "İki tane aynı şey ama birbirlerinden farklılar." Beynindeki her bir sinapsın bir yerlere bağlandığını hissedebiliyordu adeta. "İçerik oluşana kadar gövde, rengine kadar aynı süreçten geçerken bir yerden sonra süreç başka türlü işliyor ve birbirlerinin aynı olsalar da başka bir şeye dönüşüyorlar." Tekrar duydu çan sesini. Az önce girdiği dükkânın kapısı, o sevdiği çan sesiyle açıldı. Dönüp dükkâna baktı. İkizlerden biri çıkıp bir sigara yaktı. Her hareketleri aynı olsa da biri sigara içiyor, diğeri içmiyordu. Tekrar çakmaklara baktı. 'Yoksa' dedi iç sesi, 'pencerede gördüğün, senin başka bir versiyonun muydu?' Yürümeye başlamıştı ama daha ağır. Sanki kafasında her bir uca bağlanmak üzere olan sinapsları ürkütmekten çekinerek. 

 

***

 

Gözünün önüne düşen saçlarını eliyle geriye doğru atarken kafasını kaldırıp gülümseyerek baktı kampüsün girişindeki kocaman yazıya Bilge Hoca: Kadim Bilgeler Fakültesi. "Çok şükür." diyerek girdi içeri.

25 yıllık bir çabanın ürünüydü bu. 25 yıl, sadece öze dönme çabası. Ülke, 25 yıl önce, verilen yanlış ve kasıtlı siyasi kararla mülteci akınına uğramış ve demografi çökmüştü. Türk kültürüne dair her şeyle alay ediliyor, küçümseniyordu. Para politikalarını ehil olmayan memurlar yönetiyor ve sürekli yanlış ya da bilinçli olarak zarara uğratmaya yönelik kararlar veriyorlardı. Bunların sonucunda da taşa bile ekilse filizlenebilen tohumlar ülkede yetişmiyor ve sürekli ithal edilerek halkın alım gücü zorlanıyordu. 25 yıl önce kolektif bir bilinçle ülke bir karar vermişti ve islam ülkelerinin liderliğini temsil etmektense Türk cumhuriyetleri bir çatı altında toplanıp Turan kurulmuştu. Bunun sonrasında da sanayii kalkınmaya başlamış, değeri yok olan eğitim sistemi, Köy Enstitülerinin, ‘Halk Enstitü Merkezleri’ adı altında tekrar kurulmasıyla dünyada örnek olarak gösterilmeye başlamıştı. Tarım, ülkenin her bir karış toprağı değerlendirilecek şekilde ülke sathına yayılmış ve sahil turizmine entegre edilerek, bağ bozumu, çay ve pamuk toplamacılığı, lavanta bahçeleri gezileri, portakal ve zeytin hasadı, zeytinyağı üretimine katılmak gibi 'çiftçilik turizmi' adı altında bir bacasız fabrika gibi işlemeye başlamıştı. Türk halkı, Doğunun cehaletinden kendini uzak tuttuğu kadar Batı'nın kepazeliğinden de kendini arı tutmuş, Türk kültürünün temiz ve kutsal değerlerine tutunmuştu. Ülkede inandığı dini yaşamak isteyen herkese fırsat veriliyor, hatta sosyologlar, toplum bilimciler, tarihçiler ve psikologlardan oluşan meclis, bu kozmopolit yaşamı da ülke görünürlüğü adına fırsata çeviriyordu: Ezanlar Bülent Ersoy'un sesiyle okutularak tüm dünyaya cinsiyet eşitliğinin nasıl yaşanılması gerektiğini gösteriyordu. Bu, daha birçok konuda yaptıklarıyla dünyanın dikkatini çeken Türkiye'nin kendi içinde en tabu olan konuydu ve atalarından bellediği öğretiye sığınıp ilkin en zorundan başlanmıştı. Sonrasında her şey sırasıyla adeta kendiliğinden düzelmeye başlamıştı. Ekonomi, üretim, sosyal haklar, toplum... Yurtta sulh dünyada sulh, sözü bir doktrin gibi algılanır olmuş, birçok ülke arasındaki sorunlarda arabuluculuk sıfatıyla yer alır olmuştu. Ama Bilge Hocanın en sevdiği iyileşme, eğitim alanında olandı. Kendisi de bu mücadeleye destek vermiş, şimdi de o uğraşların karşılığını alıyordu gururla. 

Halk Enstitü Merkezleri, ilköğretimin ardından başlayarak orta eğitimin yerini almış, bu aşamadan sonra lisede alınacak mesleki eğitimin temellerini atıyordu. Fizik, kimya, matematik, sosyal bilimler, etimoloji, tarih, ekonomi, çiftçilik, el sanatları ve zanaatlar, müzik, sinema, tiyatro gibi çok kapsamlı bir başlangıç eğitimi alan çocuklar, daha sonra liseye, beş adet ilgi duyduğu alanla geçiyordu. Bu beş alandan da dördünü eleyip üniversitede uzmanlık alanını seçiyor ve üniversite hayatı boyunca sadece edinmek istediği mesleğin teorik ve pratik derslerini alıyordu. Böylece okulu bitirdiğinde yaptığı işte ehil bir hâle geliyor, emekliliğini de Kadim Bilgeler Akademisinde tüm ihtiyaçları karşılanarak geçiriyor ve genç nesillere danışmanlık veriyorlardı. Bilge Hoca da bunlardan biriydi. Gençliğini üniversitelerde geçirmiş, aldığı sicim teorisi eğitimiyle farklı hayat simülasyonları üzerinde çalışmış ve hatta Cern Kuantum Çarpışması Deneylerine dahi danışmanlık yapmıştı. İçindeki bu öğrenme hevesi hiç solmadığından 65 yaşında olmasına rağmen hâlâ İstanbul'da Kadim Bilgeler Fakültesinde danışmanlık yapıyordu. Farklı Hayat Simülasyonları çalışması ülkede şaşkınlık yaratmış, gençler üzerinde merak uyandırmıştı.

Bilge Hoca, fakülteye girdikten sonra odasına yönelip notlarını aldı ve kendisini bekleyen öğrencilerin olduğu amfiye girdi. Pırıl pırıl, öğrenmeye hevesli gözlerle her karşılaştığında daha bir umutla doluyordu içi. Uğraştığı her bir çabanın böyle kanlı canlı sonuçlar vermesi ne kadar güzeldi. Elindeki notlarını masasına koyup "Herkese günaydın, hoş geldiniz." diyerek çok da beklemeden girdi konuya hemen. "Dün, daha da uzatmayalım, sizleri de sıkmayalım diye, bugüne sarkıtmıştık arıları. Oradan devam edelim istersiniz?" Cevap zaten çocukların yüzlerinden okunuyordu; bir an evvel anlatmaya başlamasını istiyorlardı Bilge Hocanın. 

"Arılar.." dedi Bilge Hoca, "muhteşem yaratıklardır. Koloniyi korumak için binlercesi beraber çalışır. Ve çok uzak mesafeden bile iletişim kurabilirler. Bezeleri feromon üretir. Mesaj görevi gören kimyasal bir bileşiktir bu feromon. Bir canlının kendi türünü, grubunu, ailesini ve sürüsünü tanımasını sağlar. Mesaj, antenler tarafından algılanır ve buna göre hareket ederler. Doğada konuşmadan yapılan iletişim çeşitleri mevcuttur. Yılan balıkları elektriksel darbelerle, balinalar yankı yoluyla, filler sismik titreşimlerle vs. İletişim kurulabiliyorsa ortak bir kimliğe sahiplik söz konusudur." 

 

Kuzey, yine uyanamamış ve geç kalmıştı Bilge Hocanın dersine. Koşar adımlarla fakültenin kampüsüne girdi. "Bu sefer bahanem sağlam, mahcup olmam hocaya. Hatta direkt konuya mı girsem?" diye düşünürken bir yandan da fakülteye girmiş, merdivenleri çıkıyordu. O sırada merdivenlerden elinde bir bardak çayla inmeye çalışan Lodos'u gördü. Yavaşladı telaşını bastırmak istercesine. Nedense o çocuksu telaşıyla görünmek istemedi Lodos'a. "Günaydın." dedi Kuzey, gözlüklerini düzeltirken gözlerini kaçırıyor, nefesini toparlamaya çalışıyordu. "Günaydın Kuzey. Geç kalmış gibisin yine?" diye sordu Lodos zaten cevabını bildiği hâlde. Kuzey'in telaşının nedenlerinden biri de Lodos'tu aslında. Bilge Hocaya anlatacağı konu, Lodos'u da ilgilendiriyordu. Lodos ilgilenir miydi, emin değildi ama kendi tezine göre Lodos, Kuzey'in yaptığı araştırmaya büyük oranda dâhildi. "Nasılsın Lodos?" diyerek hem geç kalmışlığının üstünü kapatmak istedi hem de Bilge Hocaya konuyu açmadan Lodos'a bir şeyler söylememek için kendini tutmuş oldu. "İyiyim, sismik titreşimlerle boğuşuyorum işte. Biliyorsun, sardım bir kere, dibini bulmadan kalkmak yok." 

Lodos da Kuzey gibi üniversitede kalmayı seçmişti. Farklı alanlarda eğitim alsalar da Kadim Bilgeler Fakültesine ikisi de sık sık Bilge Hocanın ve diğer üstatların fikirlerini almak için uğruyorlardı. Lodos, Türkiye'nin deprem sorununa çare bulmuş, Kadimler Kuruluna kabul edilmiş, çalışmalarına onların izinde devam ediyordu. 

Kadimler Kurulu, iki bölümden oluşuyordu: Kadimler ve Zamâneler. Kadimler, ülkeye sorun olan her türlü olayı ele alarak, bununla ilgili çalışmalarına güvendiği bilim insanlarından bir heyet oluşturur ve 'Zamâne' dedikleri üniversite öğrencilerinden, bu işe hevesli olanları seçip sorunları düzeltmeye çalışırlardı. Zamâneler, internet, yazılım ya da güncel veriler gibi işlerle ilgilenip Kadimlerin tecrübelerine şimdiki zamanın değişkenlerini, yeniliklerini araştırarak destek olurlardı. Gençlerin üniversite eğitimleri tek bir uzmanlık alanından oluştuğu için ve Lodos gibi bazı hevesli öğrenciler de tek bir uzmanlık alanıyla yetinmek istemediğinden böyle bir yapı oluşturulmuştu. Zamâneler, dâhil oldukları her kurul çalışmasından emeklerinin karşılığını toplum içinde 'saygınlık' kazanarak alıyorlardı. Fikirleri değerli kabul ediliyor, öncelik hakkı alabiliyorlar ve toleransları daha geniş tutuluyordu. Gençlerin, zamâne olarak hata yapma haklarını bu şekilde devlet üstleniyor, onlar da ailelerine mahcup olma korkusuyla cesaretsiz büyümüyorlardı. Gençlerin, yaptıkları araştırmalardan edindikleri bilgiler, tecrübeler yeni fikirlere ilham veriyor ve ülke genelinde birçok girişim, bu uygulamayla büyük şirketlere bile dönüşüyordu. 

Lodos, daha önce, bir zamâne olarak yürüyüş ve bisiklet yollarının kullanımı sırasında oluşan basınçtan elektrik üretip peyzaj aydınlatmalarında kullanmak üzere kurulan bir heyete seçilmişti kadimler tarafından. Bu projenin başarıyla tamamlanmasının ardından da deprem araştırmalarına merak salmış ve bir önceki deneyiminden dolayı bu heyette de yer bulmuştu kendine. Kuzey'in de bir önceki deneyimi küçük birikimlerle çok ortaklı anonim şirketleri kurma projesi olan bir kooperatifti. Bu kooperatif, kendisine dâhil olan herkesin tasarruflarıyla hemen her alanda şirketler kuruyor ve elde edilen gelirin bir kısmını masraflara ayırdıktan sonra kalanı da ortaklarına dağıtıyordu. Bu şekilde insanlar, hayal bile edemeyecekleri şirketlere ortak oluyor, elde ettikleri gelirle refah kazanıyorlardı. Her ikisi de daha üniversiteyi bile bitirmeden zamâne olabilmişlerdi. Bu da onlara daha fazla cesaret veriyor ve gençliğin de verdiği heyecanla yeni yeni uğraşlar edinmelerine neden oluyordu. Kuzey de Bilge Hocanın kitaplarından ve derslerinden etkilenmiş, Farklı Hayat Simülasyonları teorisini araştırmaya yoğunlaşmıştı. 

Teoriye göre, yaşadığımız hayat, tercihlerimize göre farklı zaman dilimleri ve evrenler oluşturabilir ve bizim farklı versiyonlarımız bu evrenlerde yaşıyor olabilirdi.

Lodos'un hevesle, 'dibini bulmadan kalkmak yok.' demesindeki azmin heyecanı, Kuzey'e de bulaşır gibi oldu ama yine de "Tutmam lazım kendimi, elimdeki Lodos'u da ilgilendiren projeyi Bilge Hocaya anlatmadan Lodos'a anlatmamak için." diye düşünerek  yatıştırdı kendini. Zaten aklında geçen bu son cümleyi kurmuş olmak bile heyecanını bastırmıştı.  "Kolay gelsin." Diyebildi gülümseyerek. 

'Kolay gelsin' ifadesi, Türkçedeki en güzel temenni olabilirdi. Yapılan işteki çabayı önceden görme durumuydu bu. İçinden takdir de geçen ve her türlü uğraş esnasında söylenebilen. Hem bir diyalog başlatan hem de sonlandıran. Kuzey de bu ifadeyi erken kullandığını fark etmişti. Mümkün olsa günlerce konuşabilirdi Lodos'la ama buradaki 'kolay gelsin', sanki konuşmayı sonlandırmak isteği uyandırmıştı Lodos'ta. "Alıkoydum seni de yolundan," dedi Lodos, "hadi acele et, Bilge Hoca başladı bile." Kuzey, oluşan durumdan keyifsiz ama bir yandan da aklı derste olduğundan, "Yok.. öyle değil de.." diyerek toparlayamadan yarım bıraktı cümlesini. En son, "Neyse, konuşuruz sonra." deyip kaçar gibi ayrıldı Lodos'un yanından. Kuzey'in ardından baktı bi süre Lodos gülümseyerek. Yanaklarına dolan kızarıklığın sıcaklığını hissederek toparladı kendini. Tam karnında, içeride bir kelebek uçtuğuna yemin edebilirdi ama ispatlayamazdı. Kendini tutamayıp tekrar gülümseyerek çalışma odasına doğru gitti. 

Bilge Hoca, Kuzey'in yokluğunu daha derse girer girmez fark etmişti ama üstünde durmadı. "İlk nesil bunlar, zamanla genç yaşlarında bile kadim sorumluluğunu hissederler elbet." derdi her zaman yapmaları gerekenleri yapmakta zorlandıklarında. "Yine de iyiler ama." demişti bir arkadaşına zamâneler hakkında konuşurken, "25 yıl önce değişen sistemin içine doğdular. Çocuk, anne babadan öğrenir ne öğrenirse. Ama bunların anne babası olan jenerasyon da biziz. Yani demek istediğim, biz bile yeni yeni oturtmaya çalışıyoruz sistemi. Akıl alacak kimseleri yok. Olabildikleri kadar." 

"İsterseniz bi çay molası verelim, daha sonra devam ederiz." dedi öğrencilere Bilge Hoca. Tam o sırada kapıda göründü Kuzey. Diğer öğrenciler kalkmak üzere toparlanırken, "Molaya yetiştin Kuzey." dedi Bilge Hoca gülümseyerek. Diğer öğrenciler yanından geçerek dışarı çıkarken Kuzey, mahcup adımlarla Bilge Hocaya doğru ilerledi. Bilge Hoca, masadaki öte berisini toplarken, "Bak, Kuzey.." dedi, "anlıyorum, bazı insanlar sabahları erken saatte güne başlamakta zorlanır. Onlar için gece ya da akşam saatleri fevkalâdedir. Eğer senin için de öyleyse daha geç katılabilirsin derslere. Bir şekilde telafi edilir. Üstelik biliyorsun, buraya bizden fikir almaya geliyorsunuz. Sizin bize değil, bizim size göre ayarlamamız gerekir zamanı. Kendini perişan etmene gerek yok." Kuzey, Bilge Hocanın ılımlı sözlerine rağmen mahcup halinden sıyrılamadan şişmiş parmağını gözlüğünü düzelterek gösterirken, "Doğru diyorsunuz hocam, yaratıcılığım en üst seviyesi geceleri. Bu da zaten dün gece oldu." dedi. Bilge Hoca şiş parmağı görünce telaşlandı hemen ve "N'oldu parmağına, bu ne böyle?" diyerek uzanıp Kuzey'in elini tutarak şişliğe bakarken. "Arı soktu dün gece hocam." dedi Kuzey. "Ne arısı?" dedi gayri ihtiyari Bilge Hoca. Bir cevabın öneminin olmadığı, durumun zaten aşikâr olduğu anlarda sorulduğu gibi. Buna rağmen yine de Kuzey, "Bal arısı hocam." dedi, "Hani şu kovan için çalışan işçi arılar vardır ya, onlardan." Bilge Hoca şaşkın, başını kaldırıp, "Oğlum, onu sormuyorum. Nasıl oldu yani? Şuna bak, kocaman  da şişmiş. Alerjin filan var mıydı?" Kuzey, Bilge Hocanın tuttuğu elinden kendi elini çekerken, "Hocam, geçer o, önemli değil. Benim derdim başka." Bilge Hoca iyice meraklanmış, şaşkın ve meraklı gözlerle Kuzey'e bakıyordu şimdi. "Hocam.." diyerek girdi konuya Kuzey, "Sanırım siz haklısınız. Bir süredir sizin kitaplarınız ve dersleriniz yardımıyla Farklı Hayat Simülasyonları teorisini araştırıyordum." Hoca, şimdi daha da meraklı, zihninde arı sokması ile Farklı Hayatlar Simülasyonlarını birbirine bağlamakta zorlanarak Kuzey'e bakıyordu. "Hocam.. sanırım ben.. farklı evrenlerde yaşayan diğer Kuzeylere ulaştım. Kendimin iki farklı versiyonunu gördüm dün gece bu arı sayesinde."

 

***

 

Duyduğu bir çan sesiyle uyandı Kuzey. Başucunda serumu kontrol eden hemşireyi gördü gözlerini açtığında. Doğrulmak isterken yanındaki hemşire omzuna dokunarak buna izin vermedi, "Hemen kalkmak isterseniz başınız dönebilir Kuzey Bey, bir müddet daha yatın. Ben doktora haber vereyim." 

Hemşire odadan çıkarken etrafına bakınıyordu Kuzey. Yeni yeni anlıyordu bir hastanede olduğunu. Nasıl gelmişti buraya, ne olmuştu da gelmişti? Bu odanın içinde nereden gelmişti o çan sesi? Kapıya baktı. Üzerinde bi çan filan mı vardı? Hemşire girdiğinde mi çaldı o çan? Yok canım, daha neler, bakkal mı burası kapıda çan filan! Bir sürü soru dolaşırken kafasında içeri koşar adım giren annesini ve Lodos'u gördü sonra. Hemşire odadan dışarı çıktığında onlara da Kuzey'in uyandığını ama doktor kontrolünden sonra görebileceklerini söylemişti. Lodos ve Nermin Hanım, sanki sözleşmişler gibi sessizce gözleriyle hemşireyi takip edip, onun koridoru dönmesiyle apartopar girmişlerdi içeri. Nermin Hanım, "Gelin, kaynana toprağından. Daha ben demeden anladı kızım, girdik içeri." derken, Lodos da boynuna sarılmıştı bile Kuzey'in, "Kurban olurum sana, Allah'ım çok şükür." 

Kuzey de Lodos'a sarılırken diğer kolunu da annesine uzatarak onu da çekti yanına. İkisine de sıkı sıkı sarıldı. Nermin Hanım geri çekilirken hem Kuzey'le hem de Lodos'la konuşarak, "Nasılsın oğlum, iyisin ya. Çok korktuk vallaha. Kızım yeter, helâk oldun, ağlama artık." Kuzey, Lodos'un bağrına gömdüğü başını kaldırırken annesine, "İyiyim anne iyiyim, sağolasın.” Dedi. Daha sonra Lodos’a dönüp, “Bitanem.. ben de sana kurban olurum, geçti gitti bak, ağlama hadi." Nermin Hanım, biraz da onları yalnız bırakmak istercesine, "Ben babana haber vereyim.. Hiii bak gördün mü kaktüsü de dışarıda unuttuk daha ilk günden. Remzi Bey görmeden ben hemen..." diyerek dışarı çıktı. 

Nermin Hanım, kaktüsü alıp koşar adım aşağı inmek üzere merdivenlere yönelirken doktor ve hemşire de Kuzey'in odasına doğru geliyorlardı. 

Yaşananları sanki başka bir âlemden izliyormuş gibi gözler, önce Nermin Hanımı onun ardından takip ederken daha sonra doktor ve hemşirenin yanından geçmesini bekleyip bu sefer de onların ardına takılarak Kuzey'in odasından içeri girdi onlarla birlikte. 

"Geçmiş olsun Kuzey Bey, tabii size de Lodos Hanım." diyerek yaklaştı Kuzey'in yanına doktor ile hemen ardındaki gülümseyen hemşire. Lodos, Kuzey'in başucunda doğrulup doktora teşekkür ederken bir yandan da Kuzey'in elini tutuyordu. Doktor, Lodos'un hâlâ devam eden endişesini sezerek, "Hiç korkmayın, ağrı kesicilerin etkisiyle uyudu birkaç saat, şimdi sanıyorum..." Hemşireye dönüp onay bekledi. Hemşire olumlu anlamda başını sallarken doktor devam etti, "gayet iyi." dedi Lodos'a yönelerek. Sonra Kuzey'e, "Aile doktorunuz olarak bize de yatırım fırsatı sunuldu, laf aramızda ben de ortak oldum kooperatifin birkaç girişimine. Merak etmeyin, size çok iyi bakarız." Kuzey, kendisine güven duyulduğuna sevinmişti. Bi gayret doğrulup iş adamı kimliğini az da olsa öne çıkarmak istercesine, "Eksik olmayın hocam, siz de merak etmeyin, yatırımlarınız emin ellerde. Ben olmasam da işler yürür." Lodos hemen araya girdi, "Kuzey. Ağzından yel alsın, o nasıl laf öyle?!" diyerek susturdu Kuzey'i. 

Doktorun bahsettiği Kooperatif, Kuzey, Lodos ile ilk tanıştıklarında Lodos'un, "Fikirlerin güzel, neden İstanbul'da şansını denemiyorsun?" diyerek Kuzey'e destek olacağı projeydi. Kuzey'in Ankara'da açtığı kafe bilinir olduktan sonra projeyi Ankara'da başlatmış, daimi müşterilerine konuyu açmış ve kafeye ortak olma fırsatı vermişti onlara. Kafenin devamlı müşterileri işlerin iyi gittiğini gördükçe hevesleniyor ve bu fikre daha sıcak bakmaya başlıyorlardı. İrili ufaklı birikimler zamanla Kuzey'e yönlendirilmiş ve hissedarlar da daha ilk yıldan kâr paylarını almaya başlamışlardı. Yatırımcı sayısı arttıkça tavsiyeler de artıyor, gün geçtikçe daha fazla müşteriyle dolup taşıyordu kafe. Önce Ankara'da daha büyük bir yer bulup, konsepti de restorana çevirerek daha fazla kâr elde etmiş, sonrasında oradan da yatırımcı buldukça İstanbul'a geçmişti. Tüm projeleri yöneten işletme, hukukî işler, muhasebe, insan kaynakları ve emlak alalarından oluşan başarılı bir ekibi vardı. Operasyonları ele alıp, ilmek ilmek dokuyup dâhil ediyorlardı Haziran Anonim Şirketi iştiraki olarak kooperatife. 

Dışarıdan gelen seslerle herkesin yönü kapıya döndü. Nermin Hanımın haber vermesiyle bütün kalabalık tekrar dönmüştü kafeteryadan Kuzey'in odasına. İlk önce Remzi Bey girdi içeri. "Yaa bacanak bi dur, daha ben görmedim oğlanı Allah'ını seversen." derken bir yandan da kendini bir karmaşanın ortasından sıyırmışçasına üstünü başını düzeltiyordu. Kendisinin hâline gülümseyen Kuzey'e doğru gelirken, "Aslan oğlum, nasılsın bakayım." diyerek toparladı kendini. Doktor söze girerek önce davrandı, "Çok iyi, hiç merak etmeyin. Hatta hemen taburcu ederiz bugün." Kuzey, yanına gelip eğilerek alnından öpen babasının elini öptü, alnına koydu. Erkek çocuklarının, bayramlar ve özel günler dışında, üstesinden geldiği her dertten sonra refleksle yaptığı bir eylemdi bu. Askerden dönünce, evlenirken, okulu bitirince, işe başlayınca... Ortada saygıyı gerektirecek bir durum yoktu; zaten hastanede, boylu boyunca yatıyordu Kuzey. Babasının kendisi adına yaptığı bir şey de yoktu, ki teşekkür için öpsün. Bu sadece, hayat denen karmaşanın içinden sağ çıktım, bunu da senden öğrendim demek gibi bir şeydi. Kuzey, daha sonra doktora dönerek, "Edelim valla hocam, sabahtan beri yatırıyorum zaten. Daha sanayiye gidecem, bi sürü iş var." dediğinde Lodos duramadı yine ve "Bak yaa, ne işin var sanayide, olmaz öyle şey hastaneden çıkar çıkmaz sanayi filan.." Kuzey, bir eliyle babasının elini diğer eliyle de  Lodos'un elini tutarken, "Prensler masallarda, efsaneler sanayide yaşar hayatım.. diyeceğim ama.." Babası ve Lodos tarafından tutulan ellerini herkesin görmesini istercesine yukarı kaldırarak, "şu hâlde pek de bi ciddiyeti olmayacak." 

Gülüşmelerden sonra, doktor ve hemşire odadan çıkarken Nermin Hanım da herkesi peşine takıp girdi içeri. 

Geçmiş olsunlar, sevinmeler, gülüşmeler arasında zaten hiçbir zaman eksikliğini hissetmediği şefkate, başkalarının da hakkını almışçasına doydu Kuzey.

 

***

 

Bir banka oturmuştu Kuzey. Hava serindi ama o kadar dalmıştı ki düşündüklerine, soğuğu hissetmiyordu sanki. Kulakları hafif de olsa çınlıyor kafasının içinde ne dediği anlaşılmayan birçok ses geçiyordu. Çoğu gece uyumak üzere  yattığında da böyle olurdu. Kafasının içinde daha önce tanımadığı birilerinin sesleri dönerdi. Bazen onları dinleyerek uyuya kalırdı, bazen de susturmak isterdi. Her iki sebep de yatağa yatar yatmaz bir iki dakikada uyumasını sağlardı. Hiç uyumak istememesinin sebebi de buydu, yatar yatmaz uyuyakalmasının da. 

"Keşke pencereye dokunsaydım!" diye hayıflandı. "Belki ben o görüntüleri görürken pencere de içinden geçilebilir bir hâl almıştır?" diye geçirdi aklından heyecanlanarak. Güldü sonra hâline, "Paralel bi evrene geçişi bulduk, oraya da pencereden girmeye kalkıyoruz, hay Allah'ım sen aklıma mukayyet ol." diyerek. 

Rüya olmasının daha muhtemel olduğu geçiyordu artık aklından. Gerçek olamazdı herhalde. 'Niye gerçek olmasın? Bütün deneyimlerinin basit olduğunu sanıyorsun di mi? Sen yaşadıysan herkes yaşamıştır, basit bi şeydir yaşadığın yine öyle mi?' İç sesiydi konuşan yine. En çaresiz anda yakalamıştı yine Kuzey'i, susmazdı artık. 'Belki de ihtiyacın var benimle konuşmaya, ne biliyorsun?' Bu sefer Kuzey de konuşma yanlısıydı onunla. "Sen, aklımın huysuz tarafısın. Sana uymasam daha sakin geçiyor hayatım. Sana uyunca karışıyor ortalık. Altını üstüne getiriyorsun her şeyin." 'Ne biliyorsun hayatın altının üstünden daha güzel olmadığını?' Gülümsedi Kuzey, "Elif Şafak'ın sözü bu. Yazarlardan alıntı da yapıyorsun bakıyorum." 'Kuzey, insan etrafındakilerin yaratıcısıdır. Beni de sen yarattın. Diğer Kuzeyleri de sen yarattın.' Daha dikkatli sordu bu sefer Kuzey, "Diğer Kuzeyler derken?" 'Bir kişiyle mi sınırlı sanıyorsun sen kendini? Şu içinde bulunduğumuz ormanı düşün. Böyle büyük bir boşluğun içinde sadece şu oturduğumuz bank bizim evrenimiz. Bak etrafına kaç tane bank var? Sence bu kadar orman sadece bizim için mi var? Biz bile farklı versiyonlarız, hâlimize bak.' 

Telefonunu çıkardı. Saçma sapan bir iki paylaşıma baktı aklı dağılsın diye ama olmadı. Aklı hâlâ pencerede gördüğü görüntülerdeydi. "En iyi tekne, arkadaşının teknesi derler ama teknesi olan arkadaşlarla da teknen olunca tanışabiliyorsun. Yoksa, ne işin var marinada kimseyi tanımıyorken. Diğer Kuzey nasıl çözdü ki bu işi? Teknesi olan bi arkadaş edinerek mi yoksa önce tekneyi alıp sonra mı arkadaş edinerek mi?"'Eline ne geçecek bunu öğrenince?' "Eşeğin... kulağı geçecek!" diye kızdı kendi iç sesine. 'Kuzey, kendinle tartışıyorsun, farkında mısın?' Kalktı oturduğu yerden, "Sokacam evrenine de bankına da. Oturmuyorum lan!" Yürümeye başladı. Yürüdükçe salınacak olan serotonine güvendi. 'Mutlu olmak öyle kolay mı? Oh, ne güzel, bir kaç adım at, senden keyiflisi olmasın. Oldu canım.' Olduğu yerde durdu Kuzey. "Susmayacak bu." dedi. Cebinden bi sigara çıkarıp yaktı. Yönünü değiştirip, eve doğru yürümeye başladı. "Geçen sene görmüştüm bi tekne. Küçük, dedikleri kamarasına iki kişilik yatak sığıyordu. Alacak param da vardı ama..." 'Hiç girmeyelim niye alamadığına. Zaten bi kendine harcayamıyorsun kazandığın parayı.' "Kendime de harcıyorum, haksızlık etme. Bazen kendime yetmiyor, o ayrı." 'Ama kendi ihtiyaçlarını sürekli eksik tutuyorsun.' "Sürekli eksik olan, bir süre sonra gerekli de olmuyor zaten." Hınzır bi gülümseme geçti mimiklerinden Kuzey'in. İç sesini susturacak bi cümle bulmuştu sanki. Dinledi biraz kendini... Ses yok. "Şükür, bugünü atlattık." dedi kendinden memnun. 

Evine yaklaşıyordu. Şimdiki evi bir öncekinden daha yakındı havaalanına. Bu yüzden hava açık olduğunda görebiliyordu uçakları. Yağmurun dinmesiyle esmeye başlayan rüzgâr, biraz olsun dağıtmıştı bulutları. Geçen bi uçağı gördü. Yönüne bakılırsa buraya gelmiyor, buradan gidiyordu. Seyretti bi müddet uçağı, başka iri bir bulutun arasında kaybolana kadar. İlk zamanlar, 'gidiyor' olmaktı Kuzey'in durumu, Türkiye'den yurtdışındaki hayatına tekrar dönüyorken. Gitmek, bir anlamda göze almaktı çünkü; daha mücadeleci ya da istenildiği anda cayılabilen. Ama Lodos'tan sonra yurtdışına her dönüşü onu 'kalıyormuş' gibi hissettiriyordu yurtdışında. Yine mücadele olsa da bu sefer tatsız, cayılamayan, mecburi. Pencerede gördüğü Kuzey gibi bir hayatı yoktu kendi ülkesinde. Daha zor, daha her şeye ulaşılmazdı. Talihsizlikler peşini bir türlü bırakmamış, açtığı işletmeler batmış, evinden arsından olmuştu. Kaç defa yeniden başlamak zorunda kalmıştı, hatırlamıyordu bile. "Eğer pencerede gördüğüm gerçekse.. yani benim bir başka versiyonumsa orada gördüğüm.. tam olarak nerede değişti her şey de o Kuzey'e denizler deryalar bana da gurbet eller düştü?" diye sordu kendi kendine. 

'Beynine kan gitmeye başladı bakıyorum.' diyerek yine araya girdi iç sesi. 'Çay senin zihnini açıyor muhtemelen; evdeki çaya yaklaştıkça sorgulamaya başladın.' 

 

***

 

Hastaneden çıkış işlemleri Kuzey'in de acele etmesi üzerine çabucak bitmiş taburcu olmuştu Kuzey. "Zaten taburcu olmak ne demek biliyor musun hayatım?" diye sormuştu Kuzey, telaş ettirdiği için kendisine kızan Lodos'a. "Ne demekmiş? Söyle de bilelim aslan parçası." Kuzey, ceketini giyerken, "Bizde kurtuluş mücadelesi devam ettiği sırada, hastanelere gelen hastalar, yaralılar çoğunlukla askerlerden oluşurmuş. Tedavisini olan da eve gitmez, taburuna geri dönermiş. Hastaneden çıkmanın nedeni iyileşmek değil, tabura dönecek kadar iyi olmak anlamına gelirmiş. Bu yüzden hâlâ hastaneden çıkanı taburcu ediyoruz." Lodos, Kuzey'in ceketinin yakasını, cebini bozuk olmasa da seven bir kadın refleksiyle düzeltirken, "Savaşta mıyız şimdi, şükür, bitti o telaş." dedi. Gülümsedi Kuzey, "Memleket kurtuldu şükür, sıra bizde bitanem. Sahalara dönmek lazım." diyerek okşadı Lodos'un yanağını. 

Remzi Bey, yanında Nermin Hanımla girerken içeri, "Bitti oğlum kâğıt kürek işleri. Sağolsun doktor bizzat ilgilendi." dedi Kuzey'e. 

"Kızım," diyerek yanına yaklaştı Nermin Hanım Lodos'un, "Kuzey'in odası hazır bizim evde. Ama dersen ki sizin eve götüreceğim.. bilemedim. Nasıl olsun istersin?" Lodos, babasıyla konuşan Kuzey'e kısa bi bakış atıp Nermin Hanım’a, "Senden iyi kimse göz kulak olamaz zaten anacım ama bizde kalalım bu gece. Senin gönlün benden daha geniş, benim gönlüm daralıveriyor, gözümün önünde dursun. Ararım ben sizi bi şey olursa." dedi bir yandan da Nermin Hanım’ın kaktüsü taşıyan ellerinden tutarak. 

Kuzey ve Lodos yıllardır beraberlerdi ama evlenmeye niyetleri yoktu. Kuzey de, Lodos da ailesiyle kalıyordu. Ama yine de kendilerine ait bir yer olsun diye Kadıköy'de, Caddebostan'da bir ev almışlardı. Beraber dayayıp döşemişler, arada gidip kafa dinlemek üzere kullanıyorlardı. Asıl amaçları gözlerden uzak zaman geçirmekti tabii ama bazen misafirlerini ağırlıyorlar, mangal yapıyorlar bazen de ofiste ya da sahada yapılması mümkün olmayan işlerini halletmek üzere kullanıyorlardı. Bugün için de Lodos, Nermin Hanımın, 'sizin ev' dediği bu eve götürecekti Kuzey'i. Balkonda bi şeyler atıştırırlar, deniz havası alırlar kendilerine gelirlerdi biraz. 

"Lodos." dedi Kuzey, "Ben babamla gideyim o zaman, madem sen beni bırakmayacaksın dışarı, yolda anlatırım  babama yapılacakları. Siz de annemle peşimizden gelin. Bizim eve ulaşınca babam annemi alır, dağılırız." 

Genelde kendi hallederdi dışarı işlerini Kuzey. Böyle söyleyince Remzi Bey de şaşırmıştı ama Kuzey'in bu geçici rahatsızlığından olsa gerekti. "Hem.." diyerek devam etti Kuzey, gülümsüyordu bir yandan da, "annemin yeni bir kaktüsü olduğuna göre ben uyurken bir şeyler olmuş, dertleşiriz babamla erkek erkeğe." Nermin Hanım mahcup, gözlerini hem Kuzey'den hem de Remzi Bey'den kaçırarak, "Yok canım, önemli bi şey yok da.. tutamadık biz de çenemizi işte." dedi, en son Lodos'un bakışlarında kendine hâlden anlayan bir yer bulup sığınarak. 

Ziyaretçileri uğurlamışlardı zaten. En son da çıkarken kendilerine yardım eden hemşire ve doktorlara da teşekkür ederek çıktılar hastaneden. Arabalara dağılıp peşpeşe yola düştüklerinde Kuzey, aklındakini babasına nasıl soracağını düşünüyordu. Yıllar önce kendini bir başka hâlde gördüğünü anlatır dururdu Remzi Bey. Kuzey de teknede yaşadıklarını Remzi Bey'in anlattığı hikâyeye benzetip fikrini almak istemişti. Çok da uzun sürmeyen sessizliği Remzi Bey bozdu. "Kaktüs bahane oğlum, dert etme sen. Ama almazsam da olmaz; bilmez insan karşısındaki insanın nerede kırıldığını. Zaten sor bak annene, hangi kaktüsü hangi mevzu için aldı babam, diye, hatırlamaz. Belki bir ikisini hatırlar. Ama zaten önemli olan o değil, olayı hatırlayıp hatırlayıp durmasının ikimize de faydası olmaz. Kaktüsün alınmasına sebep olan bir şey yaşandı, onu bilsin yeter." Kuzey, gülümseyerek babasının dizine vurdu bir iki kez, "Biliyorum baba, biliyorum. Biz büyüyene kadar evin içi kaktüslerle doldu. Bi o kadar da konu komşuya verdi annem yer bulamıyorum diye." Remzi Bey gülmeden edemedi, "En çok da 'Ne yaptım ki ben bu adama şimdi' dediğinde aldığı kaktüsleri tutmuştur evde." İkisi de gülmeye başladı. 

Genelde kadınlara atfedilen dedikodu, hiç de hafife alınmayacak şekilde erkeklerin de vazgeçemediği bir deşarj yoluydu. Erkekler bunu, 'dertleştik biraz' ya da 'havadan sudan konuştuk' diyerek sinsice geçiştirmek istese de kadınlar, daha cesurdur: 'dedikodu yaptık' ya da 'sizi çekiştirdik' derler direkt. 

Kısa bi sessizlikten sonra Kuzey, "Benim de iş bahane baba. Sana merak ettiğim bi şey sormak istedim de o yüzden seninle gidelim istedim eve." Remzi Bey, "Hayırdır inşallah?" dedikten sonra hemen kafasında kendisine göre 'şeytanın dahi aklına gelmeyecek' bi plan yapıverdi. "O zaman şu ilk sağdan döneyim de trafiğe takılalım biraz, rahat rahat konuşalım." 

 

"Haydaa.." dedi Lodos şaşırarak, tam arkasında Remzi Bey ile Kuzey'in arabasını takip ederken. "Niye bu yola girdi şimdi Remzi baba?" Duraksadı biraz. Telefonuna uzanırken, "Kuzey ikna etti de işle ilgili bi yerlere mi gidiyorlar, dur bi arayım." Nermin Hanım, Lodos'un aramasını engellemek istercesine hafifçe eline dokundu onun. "Arama kızım. Bölme muhabbetlerini. Dosdoğru eve gider onlar, bi yere uğramazlar." Lodos bi anlam veremedi ama aramadı da. Nermin Hanım, başını pencereden yana çevirip dışarı bakarken, "Hastaneden çıkarken konuşuyorlardı bi şeyler. Anlarım yüzlerinden, önemli bi şey yok. Kuzey de babayla gitmek istedi. Baba oğul var bi dertleri. Bugün ikisi de bizim sözümüzden çıkamadı, bırak azıcık muhabbeti uzatsınlar." Işıklarda durmuş olan Lodos, Nermin Hanım'a bakıyordu göz ucuyla. Geride durmasına rağmen aileyi nasıl kontrol altında tutabildiğine. Güçlü, pratik, sakinleştirici özellikleriyle ailenin duygusal merkezine.  Nermin Hanım, yönünü Lodos'a dönerek, "Bakma öyle, birkaç yıla kalmaz sen de seninkinin her adımını anlarsın. Erkek kavmi bu, dünyayı sırtlanır ama sayabildiği yüze kadar be kızım. Ellisini zaten bellemişindir, geriye kalan elliyi de çözersin." dedi gülerek. "Bak, inince sor, 'niye buradan gittiniz?' diye, 'havadan sudan konuştuk.' derler, keserler lafı. Soru ne, cevabı bu mu değil mi, düşünmezler bile. Lodos da güldü, "Tamam, öyle olsun bakalım." diyerek.

 

Kuzey, babasının meraklandığını görünce, "Önemli bi şey yok baba, meraklanma. Hastanede anlatamadım. Biraz da gelen giden oldu ya.. insanlar o kadar yatırım yapıyor bize. Tedirgin olmasınlar." Remzi Bey'in tedirginliği az önceki hâlinden daha yoğundu şimdi. "Oğlum sen de meraklanma diyorsun, sonra da daha tedirgin ediyorsun insanı. Anlat hele, neymiş." 

Kuzey gülümseyerek hak verdi babasına ve anlatmaya başladı teknede, teknenin camında gördüğü görüntüyü. "Sana da mı oldu yani aynısı?" diye sordu Remzi Bey. "Evet." dedi Kuzey. 

"Rüya değildi yani, eminsin?" 

"Rüya olsa niye bayılayım baba? Değildi, eminim."

 

Remzi Bey, yıllardır aile hakkında ne zaman bir konu açılsa durgunlaşır, içini bir hüzün kaplardı. Sanki bu mutlu ve şefkatli aileye sahip değilmiş gibi, bu aileyi sanki kaybettiği önceki ailesinin yerine yeniden kurmuş gibi. Bunu da 'rüya' olduğuna kendini inandırdığı bir olaydan sonra yaşamaya başlamış, en ufak sorunlarda bile kaygılanır olmuştu. Hastanedeki, Nermin Hanım'ın aksine, kaygısı da bu yüzdendi. Sanki küçücük bir şey olacak ve elinden her şey uçup gidecekmiş hissiyatıyla bu kaygılarını bir türlü kontrol edemezdi. 

Bundan 25 yıl önce, ahretlik dediği uzun ömürlü tek arkadaşı olan Bilge Hocayla hem dertleşmek hem de ne zamandır görüşemediklerinden dolayı hasret giderip bir iki tek atmak için Ankara'da bir meyhanede sözleşmişti Remzi. O zamanlar iş bulmada sıkıntı çekiyor, ekonomik krizlerin ağırlığında eziliyor, kazandığını bir türlü ucu ucuna da olsa yetiremiyordu. İki oğlu, bir de eşi Nermin’i gün geçtikçe zor zamanların beklediğini sanıyordu. Hatta kendisi olmasa daha rahat yaşayacaklarına inanmaya bile başlamıştı. Boşanmak gibi değil de sanki, Nermin’i ve çocukları kayınvalidesine bıraksa ve kendisi işleri yoluna koyana kadar orada kalsalar... Daha iyi olurmuş gibi. Yurtdışına gidebilirdi böylece. Kazandığını biriktirir, Nermin’e de gönderir, gelince de küçük bi dükkân açar geçinir giderlerdi. 

Bu düşüncelerini de Bilge Hocayla paylaşıp fikrini almak istemişti. Ne de olsa koskoca akademisyendi, eğriyi doğruyu o daha iyi bilirdi.

Bilge Hoca, ülkenin genel anlamda kötüye gittiğini gördüğünden, bunu düzeltmenin tek yolunun eğitimden geçtiğini düşünüyor ve buna göre çalışmalar yapıyordu. Halk Eğitim Merkezleri'nin tekrar açılmasını ve orta öğretimin yerini almasını istiyor, liseleri meslek okulları, üniversiteleri ise tam anlamıyla uzmanlık okulları haline getirmeyi amaçlıyordu. Bununla da yetinmeyip Danışmanlık Kampüsleri kurmak ve ülkenin ekonomik, doğal afetler ya da halk sağlığı gibi sorunlarını bu Danışmanlık Kampüslerinde oluşacak bilim ekipleriyle çözmeyi ve gençlerin de bu ekiplere bilgi sağlayıcılar olarak hizmet etmesini istiyordu. Böylelikle okumayarak ve çalışmayarak suç örgütlerinin potansiyel elemanı olma yolunda olan gençleri, eğitebilir ve onların enerjilerini bilime de yönlendirebilirdi. Bu anlamda makaleler yayınlıyor, destek toplamaya çalışıyordu. Bu yüzden de sık sık hakkında soruşturmalar açılıyor, idari para cezaları alıyor, gözaltına alınıyor ya da tutuklanıyordu. Hayatı üniversite, mahkemeler, meydanlar arasında geçiyordu. Bu yüzden kendisine bir yuva kurmamış, hiç evlenmemiş ve hatta duygusal açıdan çok hoşlandıklarından bile, onlara da bi zarar gelmesin diye, uzak tutmuştu kendini. Bu kadar koşuşturmanın içinde ona da iyi gelecekti eski ve o da bir türlü tutunamayan dostu Remzi ile bir iki bir şeyler içip, muhabbet etmek. 

Akşam saatleriydi. Remzi ve Bilge sözleştikleri meyhanede buluşmuşlardı. Akşam güneşi, bir zamanlar Zeki Müren'in bile sahne aldığı, eskiden gazino diye anılan ama zamanla 'Alkollü Aile Çay Bahçesi' gibi garip bir isimle meyhaneye dönüşen mekânın masalarına, Gençlik Parkının havuzunun ortasındaki köprünün üstünden yansıyordu. Bilge, içeri girip oturacak masa bakınırken Remzi'ye yön vererek, "Geç şöyle güneşi karşına al, yüzüne nur gelsin biraz. Bunaltmışın iyice kendini diyerek Remzi'yi güneş onun karşısına gelecek şekilde oturtmuş, kendi de "Geçen yine nezarete aldılar. Bilerek cuma günü akşam alıyorlar ki hafta sonunu nezarethanede geçireyim. Buz gibi betonda yattım iki gün. Şöyle sırtımı güneşe vereyim ben de." diyerek Remzi'nin karşısına oturmuştu.

Siparişler verilip son durumlardan biraz olsun Hasbi hâl edildikten sonra Remzi düşündüklerini Bilge'ye anlatmış, ondan cevap bekliyor halde bakıyordu gözlerinin içine. Yüzüne vuran akşam güneşi rahatsızlıktan ziyade biraz olsun iyi bile gelmişti. Bu yüzden Gençlik Parkının havuzunun üzerindeki köprüye çıkıp ve tam ortasında uçan balonlarını satmak üzere koluna bağladığı iple havaya salarak bekleyen baloncuya bile müdahale etmek istedi güneşi engelliyor diye ama muhabbeti bölmek istemedi.

"Yani..." diye bir yandan da söyleyeceklerini düşünerek konuşmaya çalışan Bilge, "Yurtdışı kararı... ne bileyim Remzi.." diyerek tutuk tutuk konuya girmek isterken Remzi de bakışlarını bir baloncuya bir de Bilge'ye çevirmek zorunda kalıyordu. Buna neden olan, baloncunun ipi bir çekip bir bırakmasıydı. Baloncu balonları insanların dikkatini çeksin diye aşağı doğru çekiyor ve sonra birden ipi bırakarak balonların tekrar havalanmasını sağlıyordu.

"Bak Remzi," diyerek söyleyeceklerini toparlamıştı Bilge. Bir çırpıda anlattı: "şu sıralar biz bi çalışma başlattık. Alternatif hayatlar diye bir çalışma bu. Amacımız, en iyi versiyonumuzu bulmak. Bunun için de bu zamana kadar harcanan hayatları izliyoruz ve bir çıkış noktası bularak akışı değiştirmek istiyoruz. Senin bu yurtdışı kararın akışın farklı yönde devam etmesini sağlayabilir. Bunu kontrol edebilir misin edemez misin, önemli olan o."

Remzi, gözlerini balonlardan ayırmadan, "Bilmiyorum Bilge." dedi düşünceli. "Üstelik Nermin'i de annesine bırakacağım çocuklarla. Onlardan aldığımı onlara emanet bırakmak da.. ne bileyim.. böyle bi işi becerememişim gibi, elime yüzüme bulaştırmışım gibi.. zor da geliyor."

Anlatınca açılacağını düşünmüştü Remzi ama aksine daha da bunalmıştı. Verdiği karar, karar olarak iyi gibi gelmişti ama üzerinde konuşuldukça onu daha da boğmuştu. Rakı kadehini kaldırıp hepsini bi seferde içti. "Ne nasıl olacak bi bilsem!" diyerek kadehi masaya sertçe vurduğu an ile baloncunun balonlarından birinin patlaması bir oldu.

Bir anda kendini Gençlik Parkının havuzunun köprüsünün başında buldu. Nasıl gelmişti oraya? Döndü, Bilge’yle oturdukları yere baktı. Bilge oradaydı. Hatta o da ne!? Kendisi de oradaydı! İkisi de az önceki masada oturmuş konuşuyorlardı. Kendisi nasıl buraya kadar gelmişti? Masaya dönmek üzere yönünü çevirdiği anda Kuzey'in ağlayan sesini duydu: "Babaaa, balonum patladıı.." Hemen köprünün üstüne, sesin geldiği yöne doğru koştu. Kuzey, elinde patlayan balonun ipiyle ağlıyordu. Remzi, "Oğlum, senin ne işin var buralarda tek başına?" diyerek Kuzey'e doğru koşarken birden olduğu yerde kalakaldı. "Nermin değil mi o?" diye kendi kendine sorduktan sonra, "Nermin!" diye bağırdı. Duyuramadı sesini. Tekrar bağırdı. Nermin, bir elinde Kuzey'in kardeşi Güney'i tutarken bir yandan da bi adamla tartışıyordu. Kuzey'i de alıp yanına gitmek için bir iki adım daha ilerledi Kuzey'e doğru. Kuzey, Nermin'in olduğu yöne dönmüş, "Babaaa" diye ağlamaya devam ediyordu. "Oğlum, geldim. Niye ağlıyorsun, alırız yenisini." dese de Kuzey duymuyordu onu. Nermin'in sesini duyar gibi oldu. "Gidersen git, çocukların yüzünü göremezsin bi daha." Nermin'in yanındaki adam, "Allah senin de annenin de, kardeşlerinin de belasını versin." diye bağırarak Remzi'nin olduğu tarafa, Kuzey'e doğru gelmeye başladı. Adam yaklaştıkça Remzi gözlerine inanamıyordu. Dikkatlice baktı. Kendisiydi bu adam. Nermin ile tartışmalarını dışarıdan, başka bir gözle izliyordu. Ne yapacağını şaşırdı, "Güney! Gel yavrum yanıma." diye bağırdı Kuzey'in hemen yanı başındayken. "Nermin! Sen de gel, bi oturup konuşalım, ne bu hâl, N'oluyor burada?" dese de kimse duymuyordu Remzi'yi. Tıpkı kendisine benzeyen, hatta ne benzemesi, zaten bizzat kendisi olan adam yaklaştı iyice. Kuzey'in elinden bir çırpıda tutup, "Ağlama sen de! Kaybettiğin bi balon olsun, daha hayatta neler kaybedeceksin." deyip çekiştirerek geçti gitti Remzi'nin yanından Remzi. Nermin de Güney'i alıp diğer yöne doğru gidiyordu. Ortada kalmıştı baloncuyla. Ne yapacağını şaşırmıştı. Bir refleksle baloncunun elinden balonların hepsini aldığını sanıp bari Kuzey'e yetişeyim diye düşündü. Ama ilerleyemiyordu bir türlü. Baloncu da hâlâ yanındaydı. Sıkışıp kalmıştı olduğu yere. Nermin'e döndü. Yine hareket edemedi. Güney'le gözden kaybolmak üzereydiler. "Nermin!" diye bağırdı, yine. Ardından, "Güney! Oğlum!" diyerek tekrar sesini duyurmaya çalıştı. Diğer tarafa döndü, "Kuzey!" diye bağırdı. Kuzey, babasının elinden tutarak kendisini çekiştirmesine aldırmadan Remzi'ye döndü. Sanki duydu! diye ümitlendi Remzi. Kuzey, uzun kirpikleri ağlamaktan ıslak ıslak, boşta kalan diğer eliyle yanaklarından süzülen gözyaşlarını silerken baloncuyu gösteriyordu, "Baba balooon.." diyerek. Remzi, baloncunun elinden kaptığını sandığı balonları Kuzey'e uzatmak istedi ama elinde bir şey yoktu. Şaşkınlıkla etrafına bakınırken baloncunun da elinde balonlarla yanından ayrıldığını gördü. Akşam güneşi iyice alçalmış, Remzi'nin gözlerinden içeri süzülüyordu artık baloncunun arkasından bakarken. Eliyle gözlerini siper edip, "Dur! Getir balonları." diye baloncuya da bağırdı. Baloncu, elindeki balonların ipini yine aşağı çekerek Remzi'ye doğru döndü ve ona gelen güneşi engelledi. Ama balonlar aşağı indikçe Remzi'nin kamaşan gözleri baloncunun yüzünü görmesini engelliyordu. "Diğer tarafta onlar," diyen bi ses duydu, "diğer tarafa geç. Bu tarafa müdahale edemezsin." Sanki baloncudan geliyordu. Baloncu yine etrafın dikkatini çekmek istercesine bıraktı birden eline bağlı olan ipin aşağı çektiği kadarını. Güneş aniden gözlerine doldu Remzi'nin. Daha büyük bir parlamaydı bu, eliyle siper edilemeyecek kadar. Kulaklarına bir çınlama sesi doldu aniden. Kuzey'in sesi, Nermin'in sesi, diğer Remzi'nin sesleri birbirine karışıyordu: "Babaaa... Cehennemin dibine git... Allah belanızı versin... Kaybedeceksin... Çocukları göremezsin... Balooon... Yürü sen de.. Kaybedeceksin... Daha neler kaybedeceksin..." Elleriyle kulaklarını tıkadı tıpkı Kuzey'in teknede yaptığı gibi, başını istemsizce geriye doğru atarken tek bir net ses geldi: "Diğer taraf henüz bozulmadı, düzelt her şeyi."

 

"Remzi! Remzi, n'oldu.", "Beyefendi! Remzi Bey.." sesleriyle kendine gelmişti Remzi. Oturduğu sandalyeden düşmek üzereyken tutmuştu arkadaşı Bilge onu. Etraftaki garsonlar hemen yardıma gelmiş, kendine getirmeye çalışmışlardı. "Tamam, arkadaşlar, ayıldı, ben ilgilenirim." diyerek etraftaki kalabalığı dağıtmaya çalışan Bilge'ye tutunarak doğruldu sandalyesinde Remzi. "Ne oldu sana be Remzi, sağlam içerdin sen? Bi dublede yığıldın yere." diyerek yerine geçiyordu Bilge Hoca. Remzi, kendine gelmeye çalışırken ağrıyan başını da iki avucunun arasına alıp ovuşturuyordu. "Hocam çok tuhaf şeyler gördüm. Hem de gözüm açıkken gördüm. Rüya mı değil mi bilemedim valla." Bilge Hoca garsonlara boş bardakları göstererek tazelemelerini istedi. Garsonlar hemen kadehleri doldurup ferahlatıcı bir şeyler de getirdiler masaya. "Sıcağın alnına oturduk ondan çabuk çarptı herhalde." diyerek bir yandan garsonlara bir yandan da Remzi'ye laf yetiştirip ortamı daha sakin bir hâle getirmeye çalışıyordu Bilge Hoca. "Sağolun gençler, iyiyiz iyiyiz, kusura bakmayın sizi de telaşa soktuk." Tazelenen kadehleri kaldırıp birini Remzi'ye uzatırken, "He Remzi, iyiyiz di mi? Hadi, baştan başlayalım, güneş de battı. Sağlığına ahretliğim." 

Remzi, uzanıp aldığı kadehi Bilge Hocanın kadehiyle tokuşturduktan sonra havuzun üzerindeki köprüye bakarak içti bir yudum. Kimse yoktu. Baloncu köprünün diğer tarafına geçmiş havuzun yanından yürüyerek Gençlik Parkının daha içlerine doğru gidiyordu ağır ağır. 

"Neler gördün, tuhaf bir şeyler gördüm dedin?" diye sorarak bozdu sessizliği Bilge Hoca. Remzi, az önce yaşananlardan dolayı mahcup, anlatıp anlatmamakta kararsız kaldı. "Yaa çok karışık şeyler." diyerek geçiştirmek istedi ama bir yandan da tek cevabın sanki Bilge Hocada olduğunu hissediyordu. 

"Neresinden başlasam ki bilemedim Bilge." diyerek anlatmaya başladı Remzi. "Şu köprüye bakıyordum, havuzun üzerindeki. Baloncu vardı orada ama şimdi gitti. Kadehi masaya vurmamla balonların biri patladı. Duymuşundur sen de." Şaşırdı Bilge Hoca. "Hayır, balon filan patlamadı." dedi. "Patladı Hocam, duydum ben." Bilge Hocanın aklına frekanslarla ilgili çalışması geldi ama anlatıp, konuyu dağıtmak istemedi. "Neyse, belki de ben duymadım. Ee, sonra?" diye sorarak geçiştirdi.

"Sonra benim iki oğlanı gördüm, Nermin'i gördüm. Bi de..." Duraksadı biraz. Remzi'ye göre en zoru da bu kısımdı. "Bir de?" diye sorarak biraz cesaretlendirmek istedi Bilge Hoca Remzi'yi. "Olanlara müdahale edemiyordum, elim ayağım bağlanmıştı sanki." Bilge Hoca araya girerek, "Bir de kendini gördün di mi?" dedi sakince. Aklında parlayan frekanslarla Remzi'nin kendisini görmesini bağladı birbirine. Şimdi çok daha net anlayabiliyordu. Remzi, rahatladı biraz bu zor kısmı Hocanın dile getirmesiyle. "Hem de iki yerde birden Bilge. Bi tane ben, burada seninle oturmaya devam ediyordu, diğer ben köprüde Nermin'le tartışıyordu. İzliyordum böylece olanları, bir şeyler yapmak istiyordum, yapamıyordum. Kuzey'in elini bile tutamadım Bilge, çıldıracaktım."

Üzerinde çalıştıkları konulardan aşina, Bilge Hoca anlamaya başlamıştı her şeyi. Bütün olanları bi rüya anlatır gibi anlatmasını istedi Remzi'den. Çekincesini de anlayıp telkin etti onu. Her bir ayrıntıyı dinledi. Remzi anlattı gördüğü her şeyi. "Hepsi burada, az önce oldu Bilge. Nasıl bi şey bu?"

Bilge Hoca, sakin, kadehinden bir yudum aldıktan sonra, "Bugün burada benimle buluşmasaydın, buraya Nermin'le mi gelecektin?" diye sordu. "Yoktu öyle bi planımız." dedi Remzi, "Ben dün söyledim Nermin'e seninle bugün burada buluşacağımı. Bi şey demedi o da." Bilge Hoca, mırıldanarak, "Başka bir hikâye diğer tarafta gelişti o zaman." dedi belli belirsiz. Sonra Remzi'ye dönüp devam etti. "Öncelikle korkma." Tüm dikkatiyle dinliyordu şimdi Remzi. "Bu bizim üzerinde çalıştığımız şey. Hani dedim ya sana, sen yurtdışına çıkma fikrini söylediğinde? Alternatif hayatlar? Hatırladım mı?" Bi şey söylemeden başını olumlu anlamda salladı Remzi. Hatırlamıştı 'alternatif bir şeyler' söylediğini hocanın ama genelde hocanın işlerine pek aklı ermediğinden dinlememişti her zaman olduğu gibi. "Sana açık bir şekilde anlatayım." diye başlayarak devam etti Bilge Hoca: "Senin buraya Nermin'le de gelme ihtimalin benimle gelerek başka zamana kaymış. Biz şimdi yaptığımız çalışmalarda iddia ediyoruz ki, bir insan, hayatında küçücük de olsa bir şeyin yerini değiştirdiğinde o insanın hayatının akışı tamamen değişebilir. Yurtdışına çıkma isteğin mesela. Burada kalırsan bambaşka bir hayatın olacak, yurtdışına çıkarsan bambaşka bir hayatın." Zaten bildiği şeylerdi bunlar Remzi'nin. "E yurtdışına çıkarsam para kazanacağım Bilge, bu malum zaten. Neye dikkat edeyim burada, anlamadım?" 

"Hayır, demek istediğim o değil. Senin gidişinle mesela çocuklar babasız kalacak bir müddet. Bu onların başka türlü yetişmesini sağlayacak. Biraz eksik mesela. Senden öğrenmeleri gerekenleri annelerine soracaklar ama o da bi anne gibi öğretecek. Ya da o da senin yokluğunda baba görevini de üstleneceğinden umursamayarak bilmediğini söyleyip öğretmeyecek. Kuzey de Güney de başka türlü büyüyecekler. Belki de bu edinemedikleri bilgiden zarar görecekler ve hayatlarının çoğunu o zararı kapatmak üzere yaşayıp zaman kaybedecekler. Ya da baloncudan bahsettin. O balonu ne kadar çok almak istedin di mi? Ama diğer Remzi almadı Kuzey'e o balonu. Onun yerine 'kaybetmekle' ilgili bir tavsiye verdi Kuzey'e o sinirle, düşünmeden. Kuzey'in artık hayatı bambaşka bir hâl alacak o olaydan sonra. Kaybedilenin tekrar yerine konulamayacağına inanacak ya da tam tersi çok sevdikleri hiçbir şey kaybetmek zorunda kalmasın diye elindekini avucundaki onlara verecek. Hep bir dengeden yoksun kalacak hayatı boyunca. Küçücük bir balon Remzi, düşünsene! Hepi topu ne kadar olabilir ama insan hayatının akışını tamamen değiştirebilir." 

 

Hatalardan dolayı bozulan hayatlarımızı düzeltmek için ayırdığımız zaman, yeni bir şeyler başarmak için ayırdığımız zamanı geçmemeliydi. Ama geçiyor, bazen de hayatın kendisi oluyordu. Alternatif bir hayatta Kuzey, kaybettiği bir balondan dolayı yaşayacağı onca güzel şeylerden, şefkatten mesela, mahrum kalacak ve tutunarak, tedirgin yaşayacaktı. 

Gözleri dolmuştu Remzi’in. Daha fazla dinlemek istemedi Bilge Hocayı. "Bilge, gözünü seveyim, ne yapacaksanız yapın, neyi araştıracaksanız araştırın da kurtarın insanları bu çaresizlikten Allah aşkına." diyebildi. Bilge Hoca gülümsedi. Yakasını bıraksalar daha çok şeyler yapmak istiyordu ama.. 

Daha fazla oturmadan ayrıldılar birbirlerinden. Remzi, yaşadığı olayı bahane ederek dinlenmek istediğini söyledi ama asıl aklında olan yurtdışına gitme fikrinden tamamen vazgeçtiğini Nermin’e bir an evvel söylemekti. 

 

Eve geldiğinde Nermin şaşırdı erken geldiği için. "Uzun uzun otururdunuz siz, n'oldu öyle erkenden geldin?" diye sordu daha kapıdan girer girmez. "Lafladık biraz," dedi Remzi, "öyle havadan sudan." Nermin’in ilk zamanları, tıpkı Lodos gibi erkek milletine, özellikle de kendi erkeğine yeni yeni alıştığı zamanlardı. "Ayol onu mu soruyorum, ben ne soruyorum sen ne cevap veriyorsun."

"Ne soruyorsun?"

"Dur bakayım. Senin betin benzin de atmış. Yediğiniz bi şey mi dokundu, kavga filan mı ettiniz birileriyle?" 

"Yahu ne kavgası Nermin. Sen de üç görüp beşle çarpıyorsun hemen. Dedim ya lafladık biraz, geldim işte. Gel otur bak, sana ne diyeceğim?" 

Nermin, Remzi'nin kendini çekiştirdiği koltuğun kıyısına oturdu. Kadınların, çözemediği sorunların kıyısında kaldığı zamanlarda yaptığı gibi, tedirgin, yerine huzurla yerleşmeden. "Şu köşedeki küçük dükkân vardı ya hani, rahmetli Terzi Halime Hanım'ındı eskiden?"

"Evet?"

"Orayı tutalım. İki bina aşağıya öğrenci yurdu açılacak bir iki yıla kadar. Çok uzak değil, lise de hemen aşağıda. Çay, kahve, tost, patates ekmek filan satalım diyorum. Ne kazanırsak Allah bereket versin. Ne diyorsun?"

Nermin'in yüzü gülümserken, kıyısında kaldığı koltuğa biraz daha yerleşti. "Yurtdışına filan gitmiyorsun yani?" diye sordu umutla.

"Yerin dibine batsın bu yurdun dışı. Gitmiyorum." 

Nermin, sevinçten ellerini dizlerine vurdu Remzi'nin yüzünü avuçlamaktan alıkoyarak kendini. Daha bi yerleşti oturduğu koltuğa. Doğruldu sonra hemen, bir umutla, "Bizi annemlere de bırakmıyorsun?" 

"Yok. Batarsak da beraber çıkarsak da beraber Nermin. Seni Allah'tan başka kimseye emanet edip mahcup bırakmam. Dizimin dibinde ol, sen benim kahrımı çek ben sana kurban olayım." 

Attı kendini koltuğun gerisine Nermin sevinçle. Akan gözyaşları pırıl pırıl parlamasını sağlıyordu gözlerinin. Tutamadı kendini Nermin daha fazla. Sarıldı Remzi'nin boynuna. Elleriyle Remzi'nin yanaklarını avuçluyor, öpüyor, kokluyor, şükrediyordu. "Onların yaydığı enerjiye kayıtsız kalamayan çocuklar çıktı geldi içeriden. Kuzey, babasının omzuna, Güney annesinin omzuna atlayıp neye sevindiklerini bile bilmeden gülüp oynaşmaya başlamışlardı. Nermin'in içi içine sığmıyordu. Bi çocuklara sarılıyordu bi Remzi'ye.

 

Bir mücadelenin ortasında bir de birinin elini tutmaya devam edip etmemenin çaresizliği kadar zor bir şey yoktu. Ama bir mücadelenin ortasında bir de birinin elini tutmaya devam etmenin verdiği gayret de hiçbir şeye benzemiyordu. Bu gayretten yana olmuştu Remzi. Nermin, bu gayrete sevinmişti. 

 

"Bilseydim," dedi Nermin, gülüşmelerin arasında, "Gençlik Parkının sana bu fikirleri vereceğini, dünden planı hiç bozmadım." Şaşırdı Remzi. Aklına Bilge Hocanın, 'Bugün burada benimle buluşmasaydın, buraya Nermin'le mi gelecektin?' dediği geldi. "Ne planı?" diye sordu Nermin'e. Nermin, gülüşmekten, çocuklarla boğuşmaktan yorulmuş, attı kendini bi köşeye anlatırken. "Dün sabahtan bizimkilerle konuştuk telefonda. Anlattım biraz senin ne düşündüğünü filan. Öyle böyle dediler filan,  pek de gönüllü değillerdi yani senin anlayacağın. Ben de düşündüm, ne zamandır gitmiyoruz, Remzi'yle bi Gençlik Parkına gidelim, çay içelim, çocukları gezdirelim, bi de adam akıllı konuşalım şu yurtdışı işini, bi karara varalım. Sonra sen Bilge'yle buluşacağınızı söyleyince.. dedim bozmayayım, buluşsunlar. Ne zamandır da görmüyordunuz birbirinizi. Demedin sana. Ama aklım da kalmıştı." 

'Falcı gibi şu bilim adamları, Bilge de öyle.' diye düşündü Remzi. 'Geçmişi geleceği her boku biliyorlar. Bi kendilerine faydaları yok.' Kuzey'i omuzundan indirirken, "Yarın gidiyoruz o zaman!" dedi sevinçle. "O öyle mi olacak bu böyle mi olacak diye değil, bildiğin eğlenmeye gidiyoruz. Çocuklara uçan balon da alırız. Patlarsa yenisini de alırız." Uçan balonu duyan Kuzey ile Güney daha da coştu. Akşam akşam evin içini neşe, gülüşmeler, boğuşmalar sardı. 

Ertesi gün sanki bir bayram sabahına uyanmış gibiydiler. Alelacele ve güle oynaya evden çıktılar. Her zaman önünden geçip gittikleri Rahmetli Terzi Halime Hanım'ın köşedeki küçük dükkânına bir başka baktılar. Tezgâhı şuraya koydular, masaları buraya yerleştirdiler, dolabı da şuraya koysalar, tamamdı bu iş. Gençlik Parkında oturtup çay da içtiler, yemek de yediler. "Gözleme de yaparım ben dükkânda." dedi Nermin, "Küçük kurabiyeler de yaparım, pastalarım da güzel olur. Dilim dilim satarız." Düne kadar kendi bi yerde, Remzi bi yerde olacak, bu böyle nasıl olacak? diye hâlinden bunalan Nermin, her nefes alışında şükretti şimdiki hâline. 

Dört tane Kuzey'e dört tane de Güney'e uçan balon aldı Remzi. Balonlar hiç patlamadı. Ama Remzi çocuklara sarılıp sarılıp "Patlarsa üzülmeyin, yenisini alırız." dedi durdu. Sanki zamanın bir yerine dikkat etmediğinden bozulmasına sebep olmuş, bunun fark edilmesinden de mahcup olmuş, özrünü herkese duyurmak ister gibi. 

 

 

Remzi Bey, Kuzey ve Lodos'un evinin bulunduğu apartmana geldiğinde arabayı park edip inerken, "Sen şimdi bi şey söyleme Lodos'a, annene filan. Ben Bilge Hocayla bi konuşayım, olmadı İstanbul'a davet edeyim. Bi konuşalım onunla." dedi Kuzey'e. "Tamam." dedi Kuzey. Çok geçmeden Lodos da hemen arkasında durdu Remzi Bey'in arabasının. Lodos, yüzünde hınzır bi gülümsemeyle Nermin Hanım'dan aldığı dersi test etmek istedi: "Yolun diğer tarafında niye durmadınız, binaya giriş daha kolay olurdu?" diye sordu kurnazca. Kuzey hemen, "Lafladık biraz." diyerek atıldı. Ardından Remzi Bey, "Havadan sudan öyle.." diyerek tamamladı Kuzey'in cevabını. 

Nermin Hanım'la Lodos birbirlerine bakarak gülümsediler. "Al birini, vur ötekine." dedi Nermin Hanım. Kuzey, sorulanla cevabın uyuşmadığını anladı birden, "Haa park mı, bilmem aklıma gelmedi." diyerek durumu düzeltmeye çalışırken, Remzi Bey, hâlâ hiçbir şey anlamamış bi hâlde bi Kuzey'e bi Lodos'a bakıyordu. Nermin Hanım, Remzi Bey'le Kuzey'in yanına giderken, "Hay ben size kurban olayım, canınız sağ olsun da üç deyin dokuz deyin toplayın otuz deyin." diyordu gülerek. 

 

***

 

Evin içinde yayılmaya başlamıştı çay kokusu. "Haklıymış şair." dedi Kuzey kendi kendine, "İçinde çay pişince bir eve dönüşüyor dört duvar." 

'Şair?' diye sorarak araya girdi Kuzey'in iç sesi yine, 'Hangi şair?' 

"Hatırlamıyorum şimdi adını ama bi aralar ezber etmek istemiştim bütün şiirlerini."

'Ah Kuzey ah..' 

"N'oldu yine yaa.. Sen de bana çatacak yer mi arıyorsun ne, anlamadım ki!" Bir bardak çay alıp balkona çıkıyordu bir yandan da iç sesine laf yetiştirerek. Çayından bir yudum aldığı sırada geri döndü mutfağa. Çayın da lezzetiyle dolaptaki çay stoku aklına gelmişti. Çaysız kalmamak için kademeli stoklar yapmıştı. Aldığı çayları 250 gram, 500 gram ve 1 kilo olacak şekilde istifliyor, önce en küçükten başlıyor kullanmaya ve kullandıkça daha çok çayı kaldığına seviniyordu. Aslında bu ve benzer şeyleri hayatının geneline yaymıştı. Parayı da öyle tasarruf ediyor, büyük birikimlerinin önüne 'akıncılar' dediği küçük birikimlerini koyuyor ve ihtiyaç oldukça ilk önce akıncıları kullandığı için büyük birikimlerine dokunmak zorunda kalmıyordu böylece. Dahası insanlarla ilişkileri de aynı şekildeydi. Onlara da en küçük değerden başlayarak veriyordu puanını. Onlarla güzel vakit geçirdikçe, onlara güvendikçe artırıyordu puanlarını. Bu şekilde sanki kaybetme endişesi ortadan kalkıyor, elde kalanları koruyabiliyor ve inanabiliyordu onlara. 

Balkonun kapısını açtığında arıların sesini duydu yine. "Bunlar yerleşecek buraya, demedi deme." dedi yüksek sesle. İç ses, cevap vermekte çekinmedi. 'Ama vızıltıları, gariptir, huzur veriyor sanki.' Daha dikkatli dinledi Kuzey, öyleydi gerçekten de. "Ama yine de kovanın burada büyümesi tehlikeli. Meskûn mahal neticede." dedi gülerek, "Hâliyle kıçında silahla dolaşan bi sürü arı, huzursuzluk yaratıyor." 

Lodos yanında olsaydı çoktan yerinden sökmüştü  oluşmakta olan kovanı. Zarar gelmesin de sevdiklerine, eksik olmasınlar yeter ki, başka bir şey istemiyordu. 

Yurtdışına taşındığı ilk zamanlar gittiği dil okulunda pratik için dâhil olduğu bir toplulukta 'korkular' üzerine konuşuluyordu. Dâhil olmuştu konunun ne olduğunu anlamadan. Etrafa kulak kabartıp anlamaya çalışırken birden konuşma sırasının kendisine geldiğini, "Senin korkuların ne Kuzey?" diye sorduklarında anladı. "Kaybetmek." dedi birden, kendi de bu kelimenin ecnebicesini nasıl bi çırpıda hatırladığına şaşarak. 'Demek ki dünyanın neresine de gitsen korkun aynı, kaybetmek.' diye araya girdi iç ses. "Ya da şöyle diyelim de bütün suçu bana yüklemeyelim: Nasıl başladıysan öyle devam ediyorsun." 

'Peki, zamanla insanın kendini geliştirmesine ne demeli? Kendi için uğraşıp korkularından vazgeçmesine ve kendine daha huzurlu bir dünya yaratmasına?'

"İkimiz de biliyoruz, bunun kendini geliştirmekle ilgisi yok. Kendini geliştirmek, yapabildiğin bir şeyi daha iyi yapar hâle gelmek demek. Ya da yapamadığın bir şeyi artık yapabiliyor olmak. Bu durumda korkular üzerine kendini geliştirmeye çalıştığında ya daha da korkarsın ya da korkmuyormuş gibi davranmayı öğrenirsin. Ama korku hep oradadır. Çünkü 'korkmuyormuş gibi davranabilmen' için o korkuya ihtiyacın vardır. Hatta 'kaybetmekten korkmak', bizatihi bir çelişki hâlini alır ve bu duyguyu kaybetmekten de korkarsın bir zaman sonra. Çünkü sana verdiği zararlar dışında o duyguyla kazandığın çok güzel şeyler de vardır." 

Bir iç sese karşılık olarak çok uzun bir cümle olduğunu düşündü Kuzey. "N'apıyorum ben yaa, iyice delirdim mi ne. Saçma sapan hâller." Tekrar arıların sesine verdi kendini. Birkaç taneydi zaten, korkulacak kadar değillerdi. Apartmanın avlusunda oynayan çocukların gülüşmeleri karıştı sonra arıların vızıltısına. Yağmurun da dinmesini fırsat bilen afacanlar, köpüklü suya batırıp batırıp üfledikleri çubuklardan çıkan baloncukların, bulutların arasından ara sıra süzülen güneşin ışıklarına karışmasıyla oluşan renkli hâllerine seviniyorlardı. Mavi, kırmızı, mor, sarı... Birçok renk olmuştu. Daha fazla baloncuk görebilmek için daha çok üflüyorlar, soluk soluğa kalıyorlardı. Çocuklardan biri aklına bi şeyler gelmişçesine diğer arkadaşlarına daha çok sabunlu su yapmalarını söyledi ve koşar adım binaya girdi. Kuzey, daha dikkatli baktı ama kısa bi süre içinde çıkar diye beklediği çocuk çıkmadı. Arkadaşları bolca sabunlu su hazırlıyorlardı hızlı hızlı. Ayaklarını uzattı Kuzey balkondaki sehpanın üzerine. Sırtını geriye atıp yayıldı koltuğa. Arı vızıltısına çocuk seslerinin dâhil olması mayıştırmıştı iyice kendisini. Gözleri kapanmak üzereydi ama çocukların heyecanına o da kapıldığından apartmana koşar adım giren diğer çocuğu bekliyordu. "Gelemedi sıpa. Beni de heyecanlandırdı bak." dedi kendi kendine gülerken. 'Kaybetmeyelim bu hâli Kuzey.' dedi yine iç sesi. 'Bize yakışıyor bu hâl.' Son kez başını uzatıp kontrol etti apartmanın girişini Kuzey. Gelen giden yoktu. Az sonra bırakacaktı kendini yağmur sonrası hafif bil yel hâlini alan esintinin kucaklarına. "Bir nevi Lodos'un dizlerinde uyumak gibi.." derken apartmanın kapısı açıldı. Elinde iki tane oyuncak tabancayla "Buldum!" diyerek çıktı çocuk binadan. Heyecanla ama mayışmış gözlerle baktı Kuzey ne yapacaklarına. Diğer çocukların saksı gibi bir şeyin içine hazırladıkları sabunlu suya soktular tabancaları. Karıştırdılar iyice. Havaya kaldırıp tetiğe bastılar, bi şey olmadı. Sadece tabancanın ışıkları yanıp yanıp sönüyordu. Tekrar denediler. Bu sefer tetiğe bastıklarında  ışıklarla beraber bir sürü baloncuk saçıldı etrafa. Az önce çocukların delikli çubuklara üfleyerek çıkardıklarından daha fazla, sanki binlerce baloncuk. Hafif esintiyi de altına alarak güneşin renklerine karışan baloncuklar Kuzey'in balkonuna kadar geldi. Başını geriye yaslayıp seyretti baloncukları. Arılar da bu baloncuklardan tedirgin olmuş, açık olan pencereye doğru vızıldayarak uçuşuyorlardı. Kapanmak üzereydi Kuzey'in gözleri. İçine nereden geldiğine emin olamadığı huzur, mayıştırmıştı onu iyice. Daha fazla tutamadı kendini. Yüzünde belli belirsiz bir gülümsemeyle kapandı gözleri, arılar pencereden uçup giderken ve baloncuklar balkonun tavanına çarptıkça patlarken. 

 

Bir ağacın altında Lodos'un dizlerine başını koyduğuna emindi şimdi. Parmakları geziniyordu saçlarının arasında Lodos’un, kokusu geliyordu. Sanki bi şeyler de anlatıyordu Lodos ama Kuzey kendini yüzündeki gülümsemeye ve hafif hafif esen yele emanet ederek kapattığı gözlerini açmak istemiyor, duymuyordu ne dediğini. Bir müddet daha kaldı öyle. Kollarını göğsünde bağladı, yerini daha da benimsedi. Sıcaktı bile hava sanki. Arıların da sesi geliyordu hâlâ ama sanki vızıltılar uzaklaşarak kayboluyordu. Lodos'un sesi de öyle. Hafifçe açtı gözlerini hâlâ Lodos'un başucunda olup olmadığını görmek için. Gülümseyen yüzüyle karşılaştı. Ama o karşılaştığı gülümseyen yüz, yerini sanki endişeye bırakarak, ardında kalan köprüye dönüp dönüp bakarak silinir gibi kayboluyordu. "Lodos?" dedi hâlâ yatıyor vaziyetteyken. Açılmıştı artık gözleri iyice ama Lodos baktığı köprüden son kez dönüp endişeyle Kuzey'e bakarken kayboldu, silindi hepten Lodos'un hayal meyal görüntüsü. Birden  doğruldu yerinden "N'oldu Lodos?" diye merakla. Etrafına bakındı, göremedi Lodos'u. Onun endişeyle baktığı köprüye doğru baktı sonra. Elinde rengârenk balonlarla köprüye doğru çıkan baloncuyu gördü. Toparlanıp köprüye doğru giderken bir yandan da etrafına bakınıyordu. "Gençlik Parkı bu. Ankara'daki." dedi kendi kendine. "Ne zamandır gelmemiştim." Yürümeye başladı baloncuya doğru. Bir yandan da Lodos'u ararken gözleri, bi ağlama sesi duydu. Sanki bi çocuk ağlıyordu az önce Lodos'un baktığı köprünün üzerinde. Hızlandı adımları. Baloncu, köprünün ortasına kadar gelmiş, bekliyordu elinde balonlarla. Bir ipin ucuna bağlı onlarca balon bir aşağı bir yukarı salınıp duruyordu baloncunun marifetiyle. Kuzey, köprüye yaklaştıkça ağlayan çocuk daha net görünüyordu. "Kim bu garip, bi başına bırakmışlar." diye söylenerek yaklaştı yanına çocuğun. "Babaa balonum patladııı.." Gülümsedi Kuzey. "Bak şuna, haylaz. Len alırız yenisini, ağlama sen gel bakayım." diyerek çocuğu kucağına almak istedi ama sanki bir sis bulutunun içinden geçti kolları. Dokunamadı bile çocuğa. Birden, az önce yanı başında olduğu çocuk ve baloncu birkaç metre öteye gitmişlerdi. Dikkatlice baktı. Yok, onlar hâlâ köprünün ortasında, aynı yerde duruyorlardı, Kuzey geriye gitmişti sanki. Daha dikkatli baktı. Kendi de geriye filan gitmemişti o da köprünün ortasındaydı. "Bu nasıl iş?" dedi kendi kendine, "Ben olduğum yerde, onlar olduğu yerdeyken..." Anlayamadı. Kafası karıştı iyice. Çocuğa seslenmek geldi aklına. Belki yanına gelirdi. Tam yanına çağırmak için bir şeyler söyleyecekti ki annesinin sesini duydu. "Kuzey! Gel oğlum sen de buraya. Yalnız bırakma kardeşini." Sinirliydi. Kızarak çağırıyordu yanına. "Anne?" dedi sesin geldiği yöne bakarken. Köprünün karşı tarafındaydı annesi Nermin Hanım. Sonra çocuğa takıldı gözü. Hıçkırarak ve balonlardan gözünü alamayarak Nermin Hanım'a doğru gidiyordu. Daha dikkatli baktı çocuğa ama arkası dönüktü, tanıyamadı kendini. Sesin geldiği yöne annesine baktı sonra. "Güney değil mi o?" Annesinin elini tutan kardeşini gördü. "O Güney'se bu ağlayan çocuk..." Kardeşinden tanımıştı kendisini. Yıllar içinde kabullendiği sorumluluklar çocukluk denen sureti silmiş, kimden mesulse ondan bilebiliyordu artık kendini. Kendini mesul hissettikleri mutluysa mutlu, açsa aç, toksa toktu. Varlarsa var, yoklarsa kendi de yoktu. Kardeşine doğru alıp götürmek istedi çocuğu, yalnız kalmasın kardeşi demişti çünkü annesi ama hareket bile edemiyordu. 

"Annee!" diye bağırdı Kuzey, "Gelemiyorum, sıkıştım kaldım sanki buraya." Nermin Hanım tekrar bağırdı, "Kuzey! Gel demedim mi ben sana buraya?!" 

"Anne, hareket bile edemiyorum. Güney! Sen gel buraya, tut bi elimden belki ikimiz çıkarız." dedi Kuzey. Bunalmıştı iyice. Niye hareket edemediğini anlamaya çalışarak etrafına bakınırken karşıdan, annesinin bulunduğu taraftan kendisine doğru gelen bir adam gördü. O da sinirli gibiydi. Hızlı hızlı yürüyerek iki Kuzey'e de birden yaklaşıyordu. "Ağlama sen de!" dedi küçük Kuzey'e, "Kaybettiğin bi balon olsun, daha hayatta neler kaybedeceksin." Remzi Bey'di bu. "Baba!" dedi şaşkın bir hâlde Kuzey. Hatırlamaya başlamıştı. Aynı durumu küçükken yaşamıştı. Hemen küçük Kuzey'e döndü. Daha net hatırlıyordu şimdi, tam da şu küçük Kuzey'in olduğu yaşlarda. İçgüdüsel olarak harekete geçip bi şeyler yapmak istedi ama adım dahi atamadı kaldığı yerde. Küçük Kuzey, Remzi Bey'in ardından, "Baba balooon.." diyordu hâlâ ağlayarak. Remzi Bey söylenerek yaklaşıyordu Kuzey'e, "Kardeşlerinin de, annenin de, senin de canınız cehenneme.." Kendisine söylediğini sandı Kuzey bir an. Uzanıp kolundan tutarak durdurmak istedi Remzi Bey'i. "Baba. Bi dur, nereye gidiyorsun?" diyerek attı elini Remzi Bey'in koluna ama tıpkı küçük Kuzey'de olduğu gibi dokunamadı bile. "Baba!" diye bağırdı ardından ama duymuyordu Remzi Bey onu. Döndü tekrar, Nermin Hanım'a, "Anne!" diye bağırdı. Nermin Hanım, "Kuzey! Çabuk buraya gel." derken döndü arkasını elinde Güney'i tutarak. "Güney!" diye bağırdı tekrar Kuzey, Nermin Hanım ve Güney'in ardından. Duymuyorlardı. Küçük Kuzey, ilk önce Remzi Bey'in arkasından bir iki adım atsa da ona doğru gitmek için, Nermin Hanım'ın "Çabuk buraya gel." demesiyle dönüp Nermin Hanım ve Güney'in yanına doğru gitti koşarak ve ağlamaya devam ederek. Nermin Hanım, çeker gibi tuttu Kuzey'in kolunu, "Kes sesini sen de! Yürüyün gidiyoruz. Bundan sonra baba maba yok!" diyerek sürükler gibi götürdü yanında Kuzey ve Güney'i. Bir sis bulutuydu sanki gözden kaybolarak içinden geçtikleri. Kuzey arkasına dönüp Remzi Bey'in gittiği yöne baktı. Aynı sis bulutu onu da içine alarak kaybetti. "Baba." dedi Kuzey. Ama bu sefer bağıramadı. Sessizce söyledi. "Başka türlü olabilirdi. Oldu da başka türlü. Ama onlar bu tarafta bunu seçtiler." diyen bir ses duydu Kuzey. Döndü hemen arkasını. Baloncunun oradan geliyordu ses ama sesin sahibini baloncuya yakıştıramadı. Daha tok, kalın bir sesti. Baloncunun balonları koluna sardığı iple aşağı doğru çekişini izledi kısa bir süre. Sonra birden bırakışını. Güneşi perdeleyen balonlar birden yükselince gözlerine doldu güneş. Eliyle gözlerini kapattı ama hâlâ yakar gibi gelmeye devam ediyordu. Terlediğini hissediyordu. 

 

İrkilerek uyandı Kuzey. Uyuyakalmıştı balkonda. Bulutların arasından sızan güneş tam yüzüne vuruyordu. Doğruldu uzandığı koltukta. Sigaraya uzanıp bir tane yaktı. Derin bir nefes çekti, üfledi dumanı. 'Ne güzel bi ağırlığı var diğer dumanlara nazaran bu sigara dumanının.' dedi içinden gelen bir ses. 'Sinema salonlarındaki dev beyaz perdeler gibi salınıyor havada.' diye devam etti sonra, 'Sanki içine sığdırılan hayatları taşıyabilsin diye. Havadan hafif, diğer dumanlardan daha ağır. Yaşananlar gibi: yaşarken hafif, yaşanıp bittikten sonra gün geçtikçe ağırlaşan.'

Kuzey, öylece dumana baktı. Bu sefer itiraz etmeden içindeki sese.

 

***

 

Bilge Hoca, Kuzey'in, 'kendimin iki farklı versiyonunu gördüm' dediği andan itibaren gözleri iri iri açılmış Kuzey'e bakıyordu. "Hocam? Hocam? Bilge amca iyi misin?" Kuzey'in 'amca' demesiyle beynindeki tepki durumu farklı bir hâl almış, hemen toparlamıştı kendini. "İyiyim iyiyim, gel, şunu ayrıntılarıyla anlat bana bi bakayım." diyerek masasına doğru gitti ama daha sonra içeride kalan birkaç öğrenciyi fark ederek, "ya da gel, bi çalışma odasına geçelim. Çayı da orada içeriz. Daha sakin olur." diyerek adeta Kuzey'in kolundan çekiştirip çıktılar sınıftan. 

 

Babası Remzi Bey'in kendisinin en iyi dostu olmasından mütevellit, küçüklüğünü bilirdi Kuzey'in Bilge Hoca. 'Ahretliğim' derdi Remzi Bey'e o da Remzi Bey'in ona dediği gibi. Yıllardır devam ederdi arkadaşlıkları. Turan kurulmadan önce çektiği eziyetler sırasında hep yanında olmuştu Remzi Bey. Mahkemelerde, karakollarda, evine gidemeyecek hâle gelene kadar mücadele ettiği meydanlardan dönerken...

Hâlâ görüşürlerdi ayda bir iki kez. 

Remzi Bey, Nermin Hanım'dan ayrıldıktan sonra ülkenin Turan'a dönüştüğü zamanlardı. Dış ülkelerle münasebetler askıya alınmış ve bundan dolayı da yurtdışına çıkamamıştı. Bunların arasında yaşanan Gençlik Parkındaki o bedbaht günde Kuzey, Remzi Bey'de, Güney'se Nermin Hanım'da kalmış, hayatları bu şekilde devam etmişti. "Bir defa, içimden geldi, kırmayayım Nermin'i, dedim, o gün de ayrıldık. Olacak şey mi bu?" derdi Remzi Bey zaman zaman, o günü hatırladıkça. O zamandan sonra, yanında olma durumu Bilge Hoca'ya geçmişti artık. Çok fazla içtiği akşamlarda sırtlanır evine getirirdi Remzi Bey'i. Hasta olduğu sıralarda tedavisi için uğraşırdı. Kuzey'le ilgilenir, derslerinde yardımcı olurdu Bilge Hoca. 

Onların kişisel süreçlerine bakıldığında aslında hiç de kesişir görünen bir zaman dilimi yoktu. Her ikisinin de farklı hayatları vardı. Bilge Hoca, yaşadığı toplumun sorunlarını kendine dert edinmiş ve bunun için de bir yöntem olarak eğitici rolünü üstlenmişti. Remzi Bey'in sorunları ise daha çok kendiyleydi. Başarısızlık sonucuyla oluşan ailevi sorunlarının üstesinden gelememiş ve kendini en sonunda küçücük bir dükkâna hapsedip saat tamirciliğini bir yöntem olarak seçmişti. Özellikle analog saatlerle uğraşıyor, o küçük saatin içindeki çarkların bir başlangıç noktasından başlayıp birbirine yön vererek zamanı oluşturmasına her seferinde şaşıyordu. Belki de bu uğraşla zamanda istediği yere gidip, bu zamana kadar oluşagelen nahoş durumları düzeltebilir umuduydu bilinçaltındaki, kim bilir. 

Ama hayat, onları en elzem zamanlarda bir araya getirerek veya bir araya getirmeyerek örmüştü ağını. 

 

Bilge Hoca için de Kuzey için de hatta diğer insanlar için de önemli bir mevzuydu başka evrenlerdeki bir benzerini görmesi Kuzey'in. Ama yine de çaydan vazgeçmiyorlardı. Koşar adım kendilerine birer çay alıp boş olduğunu sandıkları ilk çalışma odasına girivermişlerdi. 

Her çalışma odası bilgisayar, projeksiyon, birçok kırtasiye malzemesi, mini mutfak, çalışma masası ve sandalyeler içeriyordu. Pencereli  bir odaysa projeksiyondan dolayı L şeklinde tasarlanıyor ve bir karanlık köşe oluşturuluyordu. Lodos da az önce, Kuzey'le karşılaştıktan hemen sonra bu odalardan birini çalışmak için seçmişti.

Bu arada Kuzey, bölük pörçük de olsa biraz anlatmıştı konuyu. İçeri girerken, "Yani hocam, üç aşağı beş yukarı böyle oldu. Ama Lodos'un o görüntülerde ne işi vardı, anlamadım." 

Kuzey'in kendisinden bahsettiğini duydu Lodos, onlar içeri girerken. Ama bi şey demeden beklemeyi ve dinlemeyi tercih etti. Kendini, karnında kelebekler uçuşturan birinden dinlemenin hazzı ve Bilge Hoca'nın ile Kuzey'in heyecanlı telaşı üçünü de aynı odada buluşturmuştu.

Lodos, yabancı değildi Bilge Hoca için. Azimli bir zamâneydi onun nazarında. Severdi de kendisini. Kuzey'le olan yakınlaşmanın da farkındaydı ve hatta Remzi Bey'e bile bahsetmişti Lodos'tan. Ama ikisi de müdahale etmeme kararı almış ve çocukların kendilerine bırakmışlardı birbirlerini keşfetme işini. 

"Anlarız şimdi." dedi Bilge Hoca. "Gel oturalım şöyle ve bana darmadağınık değil de en başından, tane tane anlat şu yaşadığını." 

Kuzey, izole bir ortamın verdiği rahatlıkla babası ve Bilge Hoca'yla kampüslerden bağımsız yerlerde olduğu gibi daha samimi girdi konuya.

"Bilge Amca, öğle saatleriydi. Toparlayayım diye balkona çıktım. Sandalyeleri masaları filan derli toplu bir hale getiriyordum ki bir arı, bal arası, geldi pencereye çarptı. Şaşırdım ilk önce ama umursamadım. Baktım, yerde hareket ediyor, uçar gider herhalde, dedim, bıraktım öyle, döndüm işime. Ama arı kalktı, uçtu, yine çarptı cama. Gittim baktım, yine hareket ediyor yerde. Yerden alıp bi çırpıda attım balkondan aşağı, uçtu gitti. Ama ben tam döndüm, tekrar neyle uğraşıyorsam uğraşayım diye, yine geldi, yine çarptı pencereye. Tuhaf. Yine yerde debeleniyor. Alayım mı yerden, atayım mı yine diye düşünürken bir başka arı daha geldi, o da çarptı cama. Sonra bir başkası geldi, daha sonra bir başkası. Oldu mu sana 4 tane arı? Bi kâğıt aldım içeriden, dördünü de üstüne koyup kâğıdın, uçurdum yine balkondan. Bekledim, yine gelecekler mi diye.."Araya girdi Bilge Hoca, "Yine geldiler?" "Evet. Yine geldiler, yine pencereye çarpan düşüyor aynı yere. Pencereye baktım çömeldiğim yerden, pencerede bir şey yok ama arıların hep aynı noktaya çarpmasıyla, üslerindeki polenden olsa gerek, tek bir noktada iz bırakmışlar pencerede. Hepsi de aynı noktaya çarpıyor. Aldım bunları yine uçurdum balkondan aşağı ama bu sefer olduğum yere çöktüm, düştükleri yere, açıya bakacağım, aynı yere çarpıyorlarsa üç-beş santim, artı eksi, aynı yere de düşerler diye düşündüm. Bunun üzerine kurarsam analizi belki engellerim gelişlerini diye. Neyse.. dördü de geldi yine ve pencerede aynı yere çarparak tam da ölçtüğüm açıyla aynı yerlere düştüler." Bilge Hoca yine araya girme ihtiyacı duydu, "Kuşlar gibi serbest uçmaz arılar, titreşim yayarak uçarlar. Yani bi anlamda matematik ne diyorsa ona göre uçarlar. Bu yüzden rotaları her zaman bellidir." Devam etti Kuzey, "Pencerede ne var diye bakayım dediğim sırada fark ettim görüntüleri. Bir balkondayım, bir koltuğa oturmuşum pencereye şaşkın şaşkın bakıyorum. Önce kendimi gördüğüm için yansımam zannettim ama bulunduğum hâl ile gördüğüm aynı değil. Balkon aynı mı diye gördüğüm görüntüdeki balkonu inceledim ama değil. Ben, kendimi karşı taraftaki versiyonumun görüntüsü pencereye yansıdığı için görüyorum. Yani karşı taraftaki ben, nereye bakarsa orayı göreceğim. Karşı taraftaki pencereden içeride Lodos'un fotoğrafını gördüm sonra. Biraz daha yaklaşmak istedim pencereye, daha net göreyim diye. Bu arada da ayağımın altındaki arıları ezmeyim diye alıp elime atmak istedim. Aldım dördünü de yerden, elimde tutuyorum. Tam dönüp balkondan atacağım, o sırada bir başka versiyonumu karşı taraftaki ben'in penceresinde gördüm. Bir teknedeydi. Lodos'u da bu sefer o teknede gördüm. Yanındaydı Lodos da. İlk gördüğüm versiyonumun yüzü de yansıyordu baktığı pencereye. Pencereden içeride de Lodos'un fotoğrafı görünüyordu ve pencereden de teknedeki ben'i ve Lodos'u seyrediyorduk ilk gördüğüm ben ile ben. Ben iki versiyonumu görsem de muhtemelen ilk gördüğüm versiyonum, bizim sadece teknedeki versiyonumuzu görüyordu." Bilge Hoca dalgın gözlerle, mırıldanır gibi, "Çoklu dünyalar." dedi. Anlamak istedi Kuzey, "Yani amca? Çoklu dünyalar derken?" Toparladı kendini Bilge Hoca, "Anlatırım daha ayrıntılı ama temel olarak, paralel evrenler teorisi, aslında birbirinden bağımsız birkaç temel fizik teorisinden çıkan bir sonuç. Çoklu Dünyalar bunlardan biri. Yani 'SENİN' birkaç farklı hayatın." Aralarındaki farkı net bir şekilde ifade etmek için teorileri birbirinden ayıran temel özellikleri elleriyle tırnak işareti yaparak söylüyordu: "Bir diğeri, Çoklu Evrenler. Yani yaşadığımız 'EVRENİN' farklı versiyonları. Ve bir de Her şeyin Teorisi olmayı hedefleyen Sicim Teorisine göre şu an içinde bulunduğumuz evrenin fizik kurallarının başka evrenlerde geçerli olmadığı durumlar. Yani her bir 'BALONCUK EVRENDE’ farklı fizik yasaları var. Belki 'MADDENİN BİLE VAROLMADIĞI’ evrenler var. Dokunmak için uzandığın her şeyin içinden geçiyor, dokunamıyorsun, öyle düşün." Tekrar devam etti Kuzey: "Haklısın amca, benim bu yaşadığım sanki Çoklu Dünyalara daha çok benziyor." Bilge Hoca, Kuzey'i daha da şaşırtmak istercesine, "Senin yaşadığın belki Çoklu Dünyalar olabilir ama diğer versiyonlarının yaşadığı da diğer teorilere ait olabilir. Dibi sonu olmayan bir karmaşa bu Kuzey." dedi. Daha sonra, "Bir yandan da not alıyorum zaten, araştıralım bunları. Devam et sen." diyerek Kuzey'in anlatmasını istedi hikâyesini. Devam etti Kuzey: "Bir versiyonumun gözünden Lodos'un fotoğrafını ve teknedeki diğer versiyonumun gözünden de Lodos'un kendisini gördüğüme şaşarken birden elimde bir acı hissettim. O şaşkınlıkla arıları elimde unutmuşum, soktu biri. Can havliyle attım elimden arıları ve tam o sırada teknenin camına görüntüsünün yansımasıyla teknedeki versiyonumu da gördüm. Sonra bir ışık huzmesi gözlerimi aldı ama elimdeki acıdan dolayı ben gözlerimi penceren elime bakmak için bir anlığına ayırdığımda oldu bu. Ama ilk gördüğüm versiyonumun başı geriye giderken kısık gözlerinin arasından tavanda sanki uçuşan bir iki arıyla kovan gibi bi şey gördüm. Sonra tamamen kayboldu görüntüler. Arılar da gelmedi bir daha. Ama amca benim anlamadığım, Lodos ne alaka?"

Aynı anda çıkmıştı ağızlarından Bilge Hoca ile Lodos'un, "Frekanslar!" kelimesi. 

Kuzey, birden arkasını döndü Lodos'un sesini duyunca. Lodos'a bakakaldı öylece. Bilge Hoca ise şaşırmış, karşısında mahcup duran Lodos'a bakıyordu. "Evet, frekanslar." diyerek yine de onayladı Bilge Hoca bir eğitimci refleksiyle Lodos'u. "Afedersiniz hocam." dedi Lodos , "Ben.. zaten buradaydım siz geldiğinizde.. bölmek de istemedim.." Kuzey'e bakarak, "Afedersin Kuzey." 

Kuzey, zar zor kendisini toparlayıp, bir yandan da Bilge Hoca'dan gözlerini kaçırarak, "Yok yok, sen kusura bakma, boş sanıyordum ben odayı." 

Bilge Hoca, her ikisinin de çekingenliğini üzerlerinden alıp, konuyu da bir nebze olsun çözmenin verdiği rahatlıkla ortamdaki şaşkın havayı gidermek istercesine söze girdi. "Kuzey doğru söylüyor Lodos, biz dikkat etmedik oda boş mu değil mi? Gel, otur şöyle. Zaten konu.." Kuzey'e imalı bir gülümsemeyle bakarak, "garip bir şekilde seni de ilgilendiriyor." Kuzey'in başı hafifçe öne eğildi Lodos'a oturması için sandalye çekerken. "Beraber tartışalım Kuzey'in yaşadığı bu deneyimi. Sanırım, Lodos'la aynı teze ulaştık görüntülerin sebebiyle ilgili." dedi Bilge Hoca, oturduğu sandalyeden kalkıp kapıya yönelirken, "Yalnız, bana biraz müsaade edin, dersi bitirip öyle katılayım size." Lodos ve Kuzey, "Tamam hocam." derken çıktı kapıdan Bilge Hoca. 

"Arılar," diye düşündü Bilge Hoca sınıfa giderken, "Kuzey'in diğer Kuzey'le bağlantısını sağlıyor, Lodos ise bütün Kuzey'lerin birbiriyle bağlantısını sağlıyor." Kuzey, Bilge Hoca'nın uzun zamandır üzerinde çalıştığı, dersler verdiği, kitaplar yazdığı 'Tek Bir Paralel Evren Teorisi Yoktur, Birkaç Farklı Model Vardır' çalışmalarının canlı örneğiydi artık. Bu çalışma, hayatlarımızın veya evrenimizin farklı versiyonlarından birçok şey öğrenebileceğimiz anlamına geliyordu. Kişisel ya da toplumsal olarak gerçekleştiremediğimiz hayatların, gerçekleşse neler olurdu sorusuna cevap bularak bizim ve evrenimizin daha iyi versiyonuna sahip olabileceğimiz anlamına geliyordu. Referandumlarla, seçimlerle zaman kaybetmeye gerek yoktu artık; her versiyonu görüp ona göre çok kısa sürede kararlar verilebilir, önlemler alınabilirdi. Bu çalışma ve Kuzey'in deneyimi, kontrol edilebilir bir kıvama getirilirse Türkiye, dünyayı yöneten bir konuma gelirdi. Çok heyecanlandı birden Bilge Hoca, adımları hızlandı. Yüzünde durduramadığı bir gülümsemeyle sınıfa girdi.

 

***

 

Lodos ve Kuzey, hastaneden çıkıp geldikleri günün ertesi sabahı Lodos, Kuzey'i uğurladıktan sonra pencereden Caddebostan sahiline bakarken dalmıştı gözleri. Pencerenin  üstündeki tente güneşi engellediğinden, çok net bir şekilde yansıması görünüyordu pencerenin camında. Dışarıdan bakan bir göz olarak gördü kendini ilk önce. Göz, yönetmenlerin 'amors' diye ifade ettikleri ense arkasına konuşlanmış bir açıyla önce penceredeki yansımasını izledi bir müddet. Daha sonra yansımayı muhafaza edebildiği kadar ederek Lodos'un arkasından sağ tarafına dönen geniş bir açıyla Lodos'ta kaldı. Az önce Kuzey'e pencereden el sallarken Nermin Hanım'ın yukarıya, kendisine geleceğini görmüştü oysa. Ama alamıyordu gözlerini o turkuaz mavilikten ve o maviliğe karışan yansımasından. Kapının çalmasıyla kendine gelip hemen koşarak açtı kapıyı, "Kusura bakma Nermin anne, denize bakarken dalmışım öyle. Gördüm de senin yukarı çıktığını ama.." Elindeki simitleri Lodos'a uzatırken, "Ne kusuru kızım. Mis gibi koktu, gelirken aldım bak. Remzi'yle ilk açtığımız dükkândaki gibi koktu valla. Aklım nerelere gitti." diyordu Nermin Hanım. Lodos, Nermin Hanım'ın uzattığı simitleri aldı. "Hadi bi çay koy da içelim denize nazır ana kız. Simitleri de banarız içine. Kuzey pek severdi dükkânda çaya simit batırıp yemeyi." dedi Nermin Hanım gülümseyerek Lodos'a, salona, pencerenin önüne doğru giderken. 

Remzi Bey, dün, Kuzey'i hastaneden alıp eve bıraktıktan sonra hemen Bilge Hoca'yı aramış, Nermin Hanım'a bir şey belli etmeden Bilge Hoca'yı İstanbul'a davet etmişti Kuzey'in rahatsızlığını biraz da abartarak. Nermin Hanım, bu abartının farkına varmış ama anlam verememişti. Mevzu bahis oğlu olduğu için de Remzi Bey'in hastanedeki kaygısıyla şimdi de Bilge Hoca'yı alelacele çağırmasını kafasında birleştirip, sadece, "Benim bilmediğim kötü bir durum yok di mi Remzi?" diye sormuştu. 

"Yok çok şükür Nermin." diyerek endişelenecek bir durum olmadığını söylemişti Remzi Bey de. "Sağlıkla ilgili bi sorun değil. Biraz da ben özledim Bilge'yi, ne zamandır görüşmüyoruz. Kuzey'i bahane ettim işte. Bilirsin sever bizim çocukları, dayanamaz." Nermin Hanım'ı Lodos'a bırakıp, Kuzey'i de Lodos'tan alıp havaalanına, Bilge Hoca'yı karşılamaya gitmişlerdi sabahın erken saatinde. Nermin Hanım da güya Kuzey'i görecek, bugünün en azından sabah saatini onunla geçirecekti. Bunları Lodos çayları getirirken anlatıyordu bir yandan da. "Ama nerdeee bizim oğlan da babası kılıklı, bağlasan duramaz." Lodos gülümsedi, "E biz de beraber vakit geçiririz, ne zamandır biz de seninle şöyle doya doya muhabbet edemedik." diyerek oturdu Nermin Hanım'ın yanındaki koltuğa. İkisi de pencereden denize nazır çaylarını yudumlayıp simitlerini çaya bandırıyorlardı az sonra gülüşerek.

 

Remzi Bey ile Kuzey de trafiğe takılmadan ulaşmışlardı havaalanına. Saatine baktı Remzi Bey. "Oturalım şurada bi yerde, inince arar o bizi, gider alırız." dedi Kuzey'e. İki çay iki simit söylediler. Remzi Bey telefonunu çıkarıp simitlerin ve çayların fotoğrafını çekerken Kuzey de aynı şeyi yapıyordu. "Baba sen de mi?" diyerek şaşırdı Kuzey Remzi Bey'e gülerken. "Ne var lan, biz de genciz hâlâ. Sen beni değil ben seni topluyorum hastanelerden, sen kendine bak." dedikten sonra, "Hadi aynı anda gönderelim, sen Lodos'a ben annene." dedi gülerek. "Tamam." diyerek saydı Kuzey, "Bir, iki, üç. Şimdi!" İkisi de aynı anda bastılar gönder tuşuna. Kuzey, yaptıkları çocukluğa biraz daha gülerken simidinden bir parça koparıp çayına bandı. Remzi Bey, küçücük hâlini hatırladı Kuzey'in. Okuldan geldikten sonra annesinin verdiği simitleri çaya banışını. "Çok şükür." dedi belli belirsiz bir sesle mırıldanarak, "İyi ki almışım o balonları." 

 

Nermin Hanım'la Lodos aynı anda uzandılar telefonlarına gülüşürlerken. İkisi de birbirlerine gösterdiler ekrandaki fotoğrafları, ikisi de ikisinin de aynı şeyi yaptığına daha da gülerek. 

"Ay ömür bunlar, üşenmemişler de." derken Nermin Hanım, Lodos, "Kaktüsü ne yaptın?" diye sordu Nermin Hanım'a. "Sabaha bırakmadım, dün akşamdan toprağını saksısını değiştirip koydum diğerlerinin yanına. Battı da elime bir iki. Haklı adam, dedim kendi kendime, biz de dirayetliyiz kadın olarak. Dayanırız, uğraşırız o ayrı, ama her şey bittikten sonra ya da devam ederken ağlayabilme hakkımız da var. Onların öyle bi hakları da yok. Düşünmeli, bi çözüm bulmalılar her seferinde. E olacak adamcağızın o kadar kaygısı. Ben gereksiz yere azarladım onu." 

Lodos, hayranlıkla bakıyordu Nermin Hanım'a. Kendi ailesiyle de arası iyiydi ama Nermin Hanım'la konuştuğu gibi konuşamazdı kendi annesiyle. Herkesin ailesi dışında da bir idolü olurdu. Nermin Hanım da Lodos'un idolüydü. Bazen düşünmeden edemiyordu, Kuzey'e mi aşıktı yoksa Nermin Hanım'a mı hayrandı? Bir sanatçının yarattığı eserle sanatçı arasında kalmak gibi. Nermin Hanım okumayı sevdiğinden midir nedir, dilinde hep bi teselli cümleleri vardı. Remzi Bey'e de, Kuzey'e de Güney'e de Lodos'a da. 

"Bazen, tamamlanmış hissediyorum seninle sohbet ederken." deyiverdi Lodos, Nermin Hanım'a gülümseyerek bakarken. "Oy güzel kızım.." diyerek yanağını okşadı Lodos'un Nermin Hanım, "gençliğin, güzelliğin daim olsun. Eksik olma yavrum." 

"Kuzey de bazen anlatır. İlk zamanlar, yani Remzi Baba'yla dükkânı ilk açtığınızda gece gündüz demeden çok çabalamışsınız."

Nermin Hanım, çok geçmeden anladı Lodos'un dün yaşadıklarından sonra konuşmaya ihtiyacı olduğunu. Konuşmaktan da ziyade, bu dünyada yalnız kalırsa ne yapacağına dair bir ön fikre ihtiyacı olduğunu. Kuzey'le beraber yaptıkları her iş, başarıya odaklıydı. Bu iyiydi ama eksik olan başka bir şeyler vardı. Gençlikleri bunu görmelerini engelliyordu. Bir mücadelede hedef elbette başarı olmalı ama sadece bu yeterli değildi. Hedefi başarı olan mücadelede yola çıktıklarının da işin sonunda yanında kalmasını sağlamaktı başarı. "Kızım," dedi Nermin Hanım, "bi söz vardır, belki bilirsin, orucu kiminle tuttuysan bayramı da onunla yapacaksın. Kavlimiz buydu bizim Remzi Baba'nla. İlkin o caymadı bayramı benimle yapmaktan; yurtdışına gitmeyip burada kaldı. Mücadeleye destek sırası bendeydi ondan sonra."

"Bazen düşünüyorum da.." dedi Lodos, "acaba başka türlü olsaydı nasıl olurdu. Kuzey anlatırken özellikle vurgular Remzi Baba'nın gitmediğini, kaldığını. Ya gitseydi?"

Nermin Hanım'ın gözleri turkuaz sularda kaldı bir müddet. "Demiş ya şair kızım, 'Baba, bir evin en mükemmel hatasıdır.' diye. Ömrü çok olsun, Remzi Bey de en mükemmel hatadır benim hayatımda. Bizi anneme bırakacaktı gitseydi." dedi Nermin Hanım, başını eğerek ve kucağında tuttuğu çay bardağına bakarak. Bu hâliyle mahcup bir genç kız görünümüne dönüşmüştü. Her şeyin  üzerinden yıllar geçmişti ama o durumun yaşattığı his, Nermin Hanım'ın fiziksel görünümüne yansıyordu hemen. "Anneye babaya dönmekte bi şey yok. Dışarıdan bakıldığında, kocası yurtdışına çalışmaya gitmiş, kadıncağız da annesinin evine gelmiş onu beklerken. Bu olacak, ya ne olacak? Herkes böyle düşünür. Ama öyle değil. Dönen bilir ne çektiğini. Çektiğini de kimseye anlatamaz. Yoktur çünkü bunu anlatacak kelimeler. Neyden yakınsa haksızlık ettiğini düşünür bir de anne babasına. Bir de onun vicdan azabı. Anne baba sana eziyet etmez ama sana bir oda verirler. O oda senin dünyan olur sonra. Sen okuduğun kitaplardan, konuştuğun kocandan, arkadaşlarından, izlediğin filmlerden kocaman bir dünya olduğunu bilirsin dışarıda ama çıkıp gidemezsin. Bırak dünyayı, kocaman evde başka bir odaya bile geçemezsin. Şaşırırlar mesela seni kendi odanın dışında başka bir odada görseler. 'Ne yapıyorsun burada?' derler. Seni suçlamak için değildir bu. İnan değildir. Ama bu şaşkınlık... Nasıl desem... Kendilerine ait olanı koruma refleksi gibi bi şey. Sen bunu sorduklarına da kızarsın. Ha seni tutan yoktur. Kimse gidemezsin demez sana ama.. Arayan da seni o odada bulmak ister. Evde olup olmadığın, o oda olup olmadığına bağlıdır. Böyle bir tutsaklık. Böyle bir iç sıkıntısı. Mümkün ve hakkın olduğunu bildiğin hayatlardan yoksun, saçma bir hayatın içinde sıkışıp kalmanın çığlığı. Sonra kendine bakarsın. Ne kadar güçlü olduğunu fark edersin bir ara. Ben de yaparım diyebildiğin her gayrette bir de etrafındakilere bunu anlatmak vardır. Vazgeçersin. Yapabilmenin değil, ikna etmeye çalışmanın mücadelesi yorar seni. Düşünsene kızım," derken Lodos'a baktı, "hep bi evimiz olsun diye uğraşıyoruz. Üç öğün yemeğini hazır eden, temizliğini yapan, bir dediğini iki etmeyen güzel güzel oteller varken. İnsan, oralara bile sığamıyor, evim de evim diyor. Çünkü evindir seni her şeye hazırlayan. Evindir seni her şeyden arındıran. Hayat, eve dönmekten ibarettir kızım. Şu köşedeki çiçeğin, şuradaki tablon, yemek yerken kullandığın tabaklar, mutfağın, salonun, yatak odan... Bak, hepsinin kendi adını kullanırsın bir evin olunca. Ama anne babaya dönünce değişiverir bu isimler, Nermin'in odası olur köşedeki oda, yatak odasının adı annemle babamın odası olur, diğer odalar Kuzey'le Güney'in odası oluverir. Hiçbir oda kendi adıyla anılmaz, kullanıcı adıyla anılır. Arkadaşların kendi evlerinden bahsederken 'yatak odası, oturma odası, diğer oda filan diye bir bütünden bahsederler, ama sen her bir odayı bir isimle anıyor olduğundan, dışarıdan, 'ne güzel hep beraber sıcacık bir yuva' gibi görünen o ev, aslında ilk fırsatta dağılmak üzere bir araya gelmiş bir yapı hâlini alır. Her şey aslıyla güzel. Remzi Bey de bunu hissetti zaar, kaldı yuvasında. Her şeyi adıyla müstesna bıraktı, sağ olsun. Tersi olsaydı.." Durdu bi müddet Nermin Hanım, düşündü. "Şu koca âlemde belki 'tersi durumlar da' hâlâ yaşanıyor olabilir. Bilemeyiz. Belki başka bir zamanda Remzi gitmiş, ben de annemin babamın yanına dönmüş olabilirim. Ona diyecek bi lafım.." Yine duraksadı, çekindi söylemeye Nermin Hanım. Sonra bildiği yoldan devam etti, "bırak olmasın, eksik kalsın kızım. Dile gelmesin. Ama bu olan olmazdı."

Kısa bir süre gözleri dolarak baktı ve sonra yerinden kalkıp sarıldı Nermin Hanım'a Lodos. Hiçbir şey söyleyemedi. Aklından sadece bir şey geçti: İyi ki avukat olmamışım. İyi ki Kuzey'e âşık olmuşum.

 

Remzi Bey'in dediği gibi, uçaktan iner inmez aramıştı Bilge Hoca. Kuzey'le beraber gidip hemen almışlardı onu ve doğruca Kadıköy'ün en eski meyhanesine, Koço'ya gitmişlerdi.

Koço, Moda İskelesine yakın, içerisinde bir su kaynağı bulunan ve bir azizeye adanmış şapeli de barındıran dünyadaki tek meyhaneydi belki de.

Remzi Bey, Bilge Hoca'yı çağırmasının asıl sebebini anlatıp, Bilge Hoca'nın da telâşa mahal yok hâline bürünmesinden sonra rakıları ve mezeleri söyleyip girmişti konuya. "Böyleyken böyle yani Bilge, gerisini sen anlat bize." 

Bilge Hoca, oturduğu masada başını sağa çevirerek Moda sahiline baktı kısa bir süre. "Biliyorsun Remzi," diyerek konuya girdi, "senin o tecrübeyi yaşadığın zamandan beri bu teoriyle ilgileniyoruz biz." Remzi Bey, evet anlamında başını salladı. "Senin 25 yıl önce yaşadığın ile Kuzeyin dün yaşadığı şey aynı. Paralel evrenlerdeki hayatlarınızı görmüşsünüz. Ben de görmek istiyorum ama yapamıyorum, korkacak bi şey yok, hatta şanslısınız bile denebilir. Niye ve nasıl görüyorsunuz onu bilmiyorum ama ne gördüğünüzü anlatabilirim." Kuzey araya girip, "Bir de benim merak ettiğim, babamda da aynısı olmuş, biz eğer diğer bir evrende yaşayan paralelimizi görüyorsak, görünce niye bayılıyoruz? En tanıdık halimiz değil mi bu?" 

Bilge Hoca gülümsedi. Rakısından bir yudum alıp, "Bayılmak, bir nedenin sonucu zaten. Nedeni anlatırken sonuca da cevap vermiş oluruz." dedi. Biraz daha düşündükten sonra, Kuzey ve Remzi Bey'in yaşadıkları deneyimi izaha başladı: "Gördüğün her görüntü beyinde strese neden olur. Beynimiz gördüğü her görüntüyü işler ve bir anlam verir. Bununla başa çıkabilmek için de adrenalin ve kortizon salgılar. Bu salgılama sonrası kalp atışlarımız hızlanır, başımız ağrır, midemiz bulanır filan. Bunlar gün içinde küçük küçük oluşur. Bünyemiz bu durumu kontrol edebilir. Ama gördüğün görüntüler gerçeklikten uzaksa beynimiz bunu işleyemez. Yani Remzi kendini hem Gençlik Parkındaki o köprüde hem benim yanımda hem de karşısında görünce bu üç farklı görüntüde beyin neyi nereye koyacağını bilemez ve kendini kapatır. Bunun sonucunda da bayılma ya da kendinden geçme gerçekleşir. Sende olan şey de aynı. Beynin, zaten sen görmeden karşında bir yansıma olduğunu algılar. Haliyle o yansımanın da nasıl bir şey olduğunu bilir. Ama senin gördüğün görüntü beyninin kurgusuna uymayınca..." Remzi tamamladı sözünü: "Bayıldı tabii çocuk."  Gülümsedi Kuzey. Bilge Hoca da gülümseyerek, "Evet. Bu, yaşanan deneyim sonrası beynin verdiği tepki. Yani sonuç." dedi. Devam etti sonra: "Sizin durumunuzda bayılma gerçekleşmeyebilirdi de. Asıl durumu izah edecek olursak siz... nasıl desem.. farklı bir evrene geçiş yapıyorsunuz o sıra. Her evrenin kendi dinamikleri var, ürettiği kendine ait bir enerji. Siz bu enerjinin yabancısısınız." Elindeki rakı kadehini göstererek, "Sabah sabah uçaktan indik rakı masasına oturduk, bu çarpmadı önceden söyleyeyim de.." dedi gülümseyerek ve daha basit anlatabilmek için önce bilimsel izaha yöneldi: "Bu yaşadığınız aslında, kuantum mekaniğindeki süperpozisyon. Yani bir parçacığın aynı anda birden fazla durumda bulunması ile ilgili. Klasik yoruma göre, bir parçacığı gözlemlediğimizde süperpozisyon 'çöker' ve tek bir sonuç görürüz. O da şimdi ki hâlimiz. Diğer evrenlerde farklı versiyonlarımız yaşamaya devam edebilir. Ama onları göremez, onlara müdahale edemezsiniz."

Remzi Bey ile Kuzey birbirlerine baktılar. Remzi Bey, "Hocam.. sen şimdi maziyi unuttun herhalde. Ben Ankara'da bi dükkân açtım zamanında. Çay, pasta, gözleme filan satıyorduk hanımla birlikte. Esnaftık yani. Kuzey de işletme okudu, astronot olmadı. Sonra işleri büyüttük biraz sayesinde ama bu dediklerini anlayacak kadar kazanamadık daha." dedi gülerek. Kuzey ve Bilge Hoca da güldüler. "Ben," dedi Bilge Hoca, "kendim de hatırlayayım diye önce böyle izah ettim. Tam size göre de bir izahım var elbet." Kuzey araya girdi, "Sen bizim anlayabileceğimiz gibi anlat Bilge amca." dedi. Bilge Hoca hemen devam etti: "Kuantum süperpozisyonu, kurmayı düşündüğünüz yeni iş yeri gibidir. Kuracağınız yeni işi incelediğiniz, eğrisini doğrusunu tarttığınız ama henüz karar vermediğiniz o an gibi. O yeni iş, sizin için hem kâr etme potansiyeli hem de zarar etme riski taşır. Yani o yeni iş, zihninizde 'aynı anda' hem iyi hem kötü durumdadır. İşte bu, süperpozisyondur. Şirketi kurmaya karar verdiğinizde belirsizlik sona erer. Artık o yeni şirket kurulmuştur. Diğer tüm olasılıklar, zarar riski vs. yok olur. Sonuç kesinleşir. Bu da süperpozisyonun 'çökmesi'dir. Yani artık tek bir parçacığı görür ve onunla ilgilenirsiniz. 'Çökme' ifadesi biraz yıkıcı gibi dursa da aslında bu olumlu bir durumdur. Sizin durumunuzda süperpozisyon hep devam eder halde kalıyor, normale dönemiyor. Yani siz o yeni iş yerini bir türlü açmaya ‘karar’ veremiyorsunuz. Bir parçacık olarak siz, aynı anda birden fazla yerde kalıyorsunuz. Açtığınızı düşünüp her şeyin güzel gittiğini ve kazandığınızı da hayal ediyorsunuz, açmadığınızı düşünüp bu kazançtan mahrum kaldığınızı da. Ve hatta o iş yerini açıp her şeyin kötüye gittiğini de."

Daha iyi anlamıştı şimdi Remzi Bey ve Kuzey. 

Moda semti,  sakinleriyle, misafirleriyle, esnaflarıyla bulunduğu şehirden ve ülkeden bağımsız bir medeniyet gibi canlanmaya başlamıştı. Çarşıdan sahile doğru ve sahilden Kalamış'a doğru akan bir insan sirkülasyonu içinde Remzi Bey ve Kuzey için fark edilecek yeni bir şey yoktu ama Bilge Hoca İstanbul'da yaşamadığı için bu kaosu bambaşka görüyordu. Onun için her gördüğü şey yeniydi ve beyni bu görüntüleri işlemeye başlamıştı bile. "Sizin için mesela," dedi Bilge Hoca, "burada, şöyle bir etrafa baktığınızda kendinizi alıp koyduğunuz başka bir yer yok. Çünkü her yeri iyi kötü biliyorsunuz. Hemen her yere daha önce gittiniz ya da oradan geçtiniz. Ama benim için her yer yeni. Şu an sizinle burada oturuyorum ama karşımda Moda İskelesini de görüyorum. Ve orada da olmak geçiyor içimden. Ama gidemediğimi farz edelim. İşte burada 'keşkeler dünyası' oluşuyor. Benim başka bir versiyonum da kalkıyor oraya gidiyor ve ben buradan, yani Koço'dan devam eden zamanı yaşarken, o, Moda İskelesinden devam eden zamanı yaşıyor." Remzi Bey, "Benim yurtdışına çıkma isteğim gibi." dedi Bilge Hoca'ya bakarak. Soran gözlerle değil, yaşadığı şeylere anlam veren gözlerle bakıyordu.

"Evet. Senin durumun 'keşkelerimizin' oluşturduğu 'Çoklu Dünyalar' teorisine ait. Bu paralel hâle gelen evrenler, birkaç tane de değil, sonsuz sayıda da olabilir. Bir yerde ayrılıp başka bir paralel evren oluşturur ama daha sonra 'ortak bir zamanda' bölünen o evren birleşebilir de. Daha da kötüsü..." Sustu. Bir an Remzi Bey'e baktı hemen gözlerini kaçırarak. Başını eğip devam etti sonra, "Yani... Belki de senin yurtdışına giden versiyonun orada ölmüş bile olabilir." Duraksadı Bilge Hoca, "ne kadar çok pişmanlık, o kadar çok evren. Ve o kadar çok son." dedi gözleri dalarak. Toparladı sonra kendini, "Sizin bunları nasıl gördüğünüzü ya da diğer evrenlere nasıl bağlandığınızı araştırıyoruz biz de ama.." Remzi Bey'e dönerek, "Biliyorsun neler çekiyoruz. Kaynak yok, yeterli personel yok, alanında uzmanlaşan, farklı fikirlerle gelip de destek olacak öğrenci birlikleri yok falan filan.."

Remzi Bey, kadehini kaldırırken, "Senin de keşkelerin bunlardı hep be Bilgecim. İnşallah senin de diğer versiyonun bu işleri halletmiş, amacına ulaşmış olsun. Hadi, diğer hallerimizin sağlığına o zaman." diyerek kadeh tokuşturdu Kuzey ve Bilge Hoca'yla. 

 

***

 

Saatçi dükkânının içinde, girişin tam karşısında bulunan iri saate yansıyordu Remzi Bey'in silueti. Ağır ağır yaklaşıyordu ve birazdan açacaktı dükkânını. Saat, akrebiyle, yelkovanıyla ve saniyeyi gösteren hareketli parçasıyla normal bir saat gibi görünüyordu ama dikkatli bakıldığında bütün göstergeler 'geriye' gidecek şekilde çalışıyordu.  

Başını öne eğerek geçti kapıdan Remzi Bey. Saatçi dükkânın kapısı aslında normal boyutlardaydı ama Remzi Bey kapının üzerine mahsus bir raf koyarak girişi alçaltmıştı. Böylelikle, kendi de dâhil, herkes zaman akışını tamir eden bu dükkâna girerken zamana boyun eğerek geçecekti bu kapıdan. Çünkü zaman, üstesinden ve görmezden gelinemeyen tek güçtü. Sevdiği her şeyi, her duyguyu zamanın en güzel yerinde  bırakmış ve yerine ne olduğunu bilmediği şeylerle ve duygularla yanına sadece oğlunu alarak zamanın başka bir yerine geçip, hayatında bir defa zamanı görmezden gelerek haddini bilememişti Remzi Bey. Bir daha aynı hatayı yapmaya tahammülü yoktu. Bu yüzden eşikten geçerken her sabah boynunu eğer, yıllar önce eline geçen iri bir analog saatten tasarladığı ve adına da "şefkatli dakikalar" dediği o, zamanı geriye gidecek şekilde çalıştıran saate bakar ve yerine öyle geçerdi.  

 

İrili ufaklı saatler küçücük dükkânın her yerindeydi. Kapalı Çarşı'da bulunan bu saatçinin tek derdi, zamanı yanlış gösteren ya da göstermeyen saatleri düzeltmek değil, zamanı istediği o âna almaktı. Saatler, bir anlamda bahaneydi. 

Seçtiğimiz meslekler ya da daha çok aslında edindiğimiz uğraşlar hep geçmişte yarım kalan hikâyeleri tamamlamak, anlamak üzerine değil miydi zaten? Başka zamanlarda yaşayan ve bir vesileyle bizim zamanlarımıza yansıyan görüntüler, hep olmak isteyip de olamadığımız hâller değil miydi? 

Başka bir zamanda annesiyle ve babasıyla bir arada yaşayan Kuzey'in hayatına Lodos'u da dâhil edip babası Remzi Bey'in evinde kalması için verdiği uğraşı büyütüp kocaman bir kooperatife dönüştürmesi bu yüzdendi. 

Diğer evrende yaşayan ve oradan tek başına yansıyan Kuzey'in de kendi finansal durumlarına gösterdiği özen, dağılmış bir ailenin elde kalan parçalarını en azından bir arada tutmaktı. 

Kapalı Çarşı'daki Remzi Bey'in de bu zaman akışında parçalanmış ailesiyle bir arada olma ve tıkır tıkır işleyen bir saat gibi zamanda ilerleme özlemi, bir uğraş olarak analog saat tamirciliğinde rücu bulmuştu. 

Kocaman evrende her biri, farklı bir versiyonuna uğraştığı meşgalelerle ulaşmaya çalışıyordu adeta. 

Saatin içine yerleştirilmiş minik çarkları görebilmek için merceği gözüne yerleştiriyordu Remzi Bey. Az sonra saatin arkasındaki metal koruyucu kapağı açacaktı ve yıllardır gördüğü çarkların dansına yine şaşıracaktı. 

"Kör olacaksın Remzi abi, uğraşma şunlarla artık." diyen bi ses duyunca başını kaldırıp aldı gözünden merceği. Çarşının çaycısıydı konuşan. "Zevzeklik etme sabah sabah!" diyerek azarladı Remzi Bey çaycıyı. "Bırak çayı şuraya." Çaycı, yediği azarın mahcubiyetiyle çayı bırakıp gitti. 

 

Kuzey, uyandığında şöyle bir etrafa baktı. Gece 4'e kadar çalışmışlardı Lodos'la. Bilge Hoca, bir önceki gün, apar topar ilgili yerlerle görüşmüş ve bir heyet kurulmasını istemişti. Heyete Kadim olarak kendini getirmiş ve bir de fizikçilerden oluşan bir kurul talep etmişti. Zamâne olarak da Lodos ve Kuzey dâhil olmuştu bu heyete. Bilge Hoca'nın çalışmalarından dolayı bu talepleri çok geçmeden cevaplanmış ve çalışmalara başlanmıştı. Birkaç haftaya her şey hazır olurdu. O zamana kadar Kuzey'in deneyimini bilimsel verilerle ve ispatlarla heyetin çalışacağı bir alana hazırlamak gerekecekti. Daha zamanları vardı ama Lodos ve Kuzey hemen başlamak istemişlerdi. Lodos da 'frekanslar' tezini yerinde görmek istediğinden arıların tepki verdikleri pencerenin frekans değerlerini kayıt altına almak istemişti. Bu vesileyle Kuzey'in evine gelmişler ve sonrasında da geç saatlere kadar çalışmışlardı. 

Bilge Hoca da durumdan haberdardı. Kampüste o, heyeti kurmak için görüşürken ara sıra çalışma odasına da uğruyor ve araştırılacak konu başlıklarını oluşturuyorlardı. Sadece araştırılacaklar bölümünü hazırlamak bile koca bir günlerini almıştı ki daha ölçümler vardı. Bu yüzden Lodos'un frekans ölçümlerini hemen yapmak hevesinin önüne geçmemiş, olur vermişti. Ama onları gönderdikten hemen sonra Remzi Bey'i aramış, olanları anlatmış ve "Sabah Kapalı Çarşı'ya giderken Kuzey'e uğramak istersen uğrama. Genç çocuklar, birbirlerine ilgileri de var. Frekans ölçümü yapacaklar evde. Ne olur ne olmaz, sen yine de direkt dükkâna git." diye tembihlemişti. "Haydaa sıpaya bak. Yahu Hocam, bizim zamanımızda film seyretmek, müzik dinlemek filandı bahane. Şimdi frekans ölçmek mi oldu?" demişti gülerek. 

Kalktı yataktan bir çırpıda Kuzey. Gece, diğer odayı hazırlamıştı Lodos'a uyuması için. Şimdi odadan birden çıkıp çıkmamak arasında kaldı. Kahvaltılık bir şeyler hazırlayıp mutfakta hazır halde olmalıydı Lodos kendi kendine uyandığı zaman. Böylelikle Lodos da uyandığında odasının hemen yanındaki tuvaleti kullanır, üstünü başını halleder ve tamam bir şekilde dâhil olurdu hayata. Diğer türlü her olasılık daha mahcup, daha tutuk bir hâl yaratırdı her ikisinde de.

Odayı ve yatağını toparlarken gürültü çıkardı biraz Kuzey. En azından ortalardaysa odasına gider hemen diye. Biraz da bekledi odasında. İki defa yüze kadar saydı, tek seferde iki yüze kadar niye saymadığına şaşarak. Sonra çıktı odadan. Ortalıkta ses seda yoktu. "Uyuyor mu ki hâlâ?" Mutfağa doğru hızlı adımlarla girdiğinde kalakaldı mutfak kapısının önünde. Lodos çayları dolduruyordu arkası dönük. Masaya baktı Kuzey, kahvaltı bile hazırdı. "Günaydın." diyebildi sadece. Lodos çaydanlığı ocağa koyarken, "383" dedi Kuzey'e gülümseyerek. "Odandan gelen sesler kesildikten sonra hemen çıkarsın zannettim, çıkmayınca ben de saymaya başlamıştım. Dört yüz olmadan çıktın. Beklerken, öylece beklemeyi sevmiyorum, sayıyorum genelde." dedi çayları masaya götürürken. 'İki defa yüze kadar saymak yerine tek seferde iki yüze kadar saysaydım aradaki fark kapanır mıydı acaba? Bu onun sayma hızına göre de değişir, bilemeyiz.' diye geçti Kuzey'in aklından o da gülümserken. "Ben de kahvaltı hazırlayayım diye direkt mutfağa gelmiştim.. o zaman hemen bi elimi yüzümü yıkayayım." diyerek çıktı mutfaktan Kuzey. Elini yüzünü yıkarken saymaya başladı yine. Lodos da Kuzey'i beklerken. Kuzey mutfağa döndüğünde, "88" dedi, bir yanıt beklercesine Lodos'a bakarak. Lodos gülmeye başladı. "Sen de mi saydın? 92 benimki." dedi, gülmeye devam ederken. 

"Banyonun kapısından çıkınca bitirdim ben saymayı." dedi Kuzey gülümserken, "Aradaki fark, banyodan mutfağa kadar olan mesafe muhtemelen." İkisi de masaya geçip oturmuşlardı.

"Zaman algısını değiştiriyor beklerken sayı saymak. Bekleme süresi daha hızlı geçiyormuş gibi bir his veriyor bana." dedi Lodos.

"Bilinçli farkındalık için pratik yapmayı da sağlıyor. Mevcut  ana odaklanmayı sağlayarak, gelecek kaygısı veya bekleme stresini azaltıyor." diye devam ettirdi Kuzey, beklerken saymaktan elde ettiğini düşündüğü faydaları.

Lodos ekmeğine reçel sürerken, "Odaklanma ve sakinleşmeye de yardımcı. Nefes alışverişini düzenlemeye benzer şekilde, zihni meşgul ederek sabırsızlığı azaltıyor" dedi.

"Düşünceleri de yönlendiriyor. Olumsuz düşünceler veya endişeler yerine nötr bir aktiviteye yönelme imkanı veriyor." derken bir bütünün parçası olduğunun farkında değildi Kuzey. Sohbet ettiğini sanarak devam ediyordu bir yandan da kahvaltısını etmeye. Ama Lodos, bir bütünün diğer parçası olduğunu anlamış, Kuzey'e bakıyordu gülümseyerek. Denemek için kendine iyi gelen bir fayda daha söyledi Kuzey'in vereceği cevabı bekleyerek. "Kontrol hissi de sağlıyor mesela. Kontrol edemediğimiz bir bekleme durumunda küçük de olsa bir kontrol hissi sağlıyor."

"Zihindeki gürültüyü de organize ediyor." dedi Kuzey hemen. Tam da Lodos'un beklediği gibi. "Bazen insanın kafasında türlü türlü ses oluyor. Onları susturuyor en azından." 

Reçel sürdüğü ekmek parçasını elinde tutmuş, gülümsüyordu Lodos. Kuzey, son söylediği cümleyi bitirdiğinde elindeki ekmeği ağzına atmış, çayına uzanırken Lodos'un kendisine baktığını fark etti. Bir anlığına yanlış bir şey söylediğini düşünerek bakakaldı Lodos'a şaşkınlıkla: "Zihinsel gürültü yani. Yanlış mı dedim? Olmuyor mu sende? Bende hep olur."

"Oluyor bazen." dedi Lodos. Memnun bir gülümseme asılmıştı yüzüne. Onun gülümsediğini görünce Kuzey de gülümsedi ama bu durum onda Lodos'ta yarattığı gibi bir farkındalık yaratmamıştı. Eril yapı böylesi ayrıntıları yakalayacak kadar evrilemiyordu. Dişil yapı, sanki bu ayrıntıları yakalamak için doğuştan yetenekliydi.

"Bence elimiz dolu gideceğiz Bilge Hoca'nın yanına. Dün gece güzel iş çıkardık." dedi Kuzey. Lodos hemen dâhil oldu konuya. Fark ettiği güzel ayrıntı, dile gelse bu kadar hoşuna gitmezdi. Birbirlerini tamamladıklarını hissetti her yönden. "Frekanslardan korkuyordum ben ama ilginç bir şekilde hâlâ pencereden ölçülebilir şekilde aktiflerdi." 

Kuzey, başparmağını işaret parmağının ucuna dokunarak, "Minicik bir arı, nelere sebep olacak, aklım almıyor."

"Evet." dedi Lodos da aynı heyecanla, "Bilge Hoca dün, 'savunma bakanlığı bile aradı' dedi heyet için imtiyaz istediği zaman."

"Hadi yaa? O zaman benim kafeyi tamamen Işıl'a devrederim. Bu iş çok vaktimizi alır, çook."

Küçük bir de kafe açmıştı Kuzey. Kadimler kuruluna sunduğu kooperatif fikrini hayata geçirdikten sonra içindeki heyecan hâlâ dinmemiş ve bir tane de kendi işletmek istemişti. Adını da babasının ricasıyla Re-Ne koymuştu. Kuzey, 'Remzi ve Nermin' isimlerinin ilk heceleri diye düşünmüştü ilk önce ama Remzi Bey, "Hem öyle hem de Fransızca, 'yeniden doğuş' anlamına gelir." demişti. "Sen hatırlamazsın, Ankara'da, bizim oturduğumuz semtte köşede bi dükkân vardı. Rahmetli Terzi Halime Hanım'ın dükkânı. Annen çok istedi orayı tutalım işletelim diye. Çaydı, gözlemeydi, pasta, börek filan satarız diye. Sonra da çocuklar büyür, başka başka işleri yapmalarına sebep olur derdi ama... neyse işte.. Olmadı. Olsaydı belki biz de bir yeniden doğuş yaşardık." Kuzey için kafe artık kendi heyecanı için değil, babasının hep çok istediği zamanın gerisinde bir yeri değiştirebilme şansını ona verdiği bir hâle dönüşmüştü. Ve akışı ona göre yeniden belirlemekte destek olabileceği bir sebep. İşletmesini de Lodos'un arkadaşı Işıl'a vermişti. Böylelikle kendisi hem uğraşlarına vakit ayırabilecek hem hevesi gerçekleşmiş olacak hem de annesi ve babası için bir şey yapmış olacaktı. 

"Kapalı Çarşı'ya, babama uğrayalım kampüse geçmeden önce. Babama da bi görüneyim." demişti Kuzey, evden çıkarken Lodos'a. Onun da kampüse gitmekten başka bir heyecanı olmadığından, "Tamam." demişti, "Hem ben de ne zamandır görmüyorum Remzi amcayı, görmüş olurum."

Gençlik Parkında yaşanan o bedbaht günden sonra. Nermin Hanım ve Remzi Bey boşanmışlardı. Kuzey, Remzi Bey'de, Güney de Nermin Hanım'da kalmıştı. Doğal olarak yapılmıştı bu paylaşım. Güney, o sırada annesinin elinden tutuyordu, Kuzey ise baloncunun yanında patlayan balonuna ağlıyordu. Remzi Bey'in Kuzey'in elinden tutup yanına alarak uzaklaşmasından sonra, zamanın ekonomik şartlarından dolayı da biri annede biri babada kalmıştı çocukların. Ayda bir iki kez çocukları değiştirip hasret gideriyorlardı ama sonra, çocuklar büyüdükçe kim nerede kaldıysa orada daha çok kalmaya başlamıştı. Güney, annesiyle büyüdüğü Ankara'dan, bir müddet sonra başka şehirlere taşınmıştı. Remzi Bey de yurtdışına çıkamayınca Kuzey'i de yanına alıp, o aralar tayinini İstanbul'a isteyen Bilge Hoca'nın peşine takılıp İstanbul'a taşınmıştı. Kuzey de askerliğini bitirip döndükten sonra ayrı bir eve çıkmıştı. Ama çok fazla uzağa gitmemişti. Yine babasına yakın, aynı sokakta bir yer kiralamıştı. Zamâne olduktan sonra da kazandığı saygınlıkla kirasını devlet üstlenmiş, kendisi de aklını o çabaya vermekten ziyade projelerine vermişti. Şimdi de buralara kadar gelmişti. 

 

Lodos, Kapalı Çarşı'nın girişindeki bir duvar dibinde, kendiliğinden yetişmiş bir papatya gördü. Kalabalığın arasından sıyrılmış da sanki kendine bir tenha bulmuş gibi duruyordu oracıkta. Eğilip söktü toprağından. Kuzey, Lodos'un ne yaptığına bakıyordu. Doğrulup Kuzey'e gösterdi elindeki papatyayı. Omuzlarını silkerek, "Berk-i Sebz." dedi gülümseyerek. Kuzey de gülümsedi. "Babam da sever papatyayı ama bilmez şimdi anlamını." dedi Kuzey. "Ama yine de sevinir." 

Kuzey, çay ocağına yönelip, "Ben çayları alıp geliyorum, sen geç." diyerek ayrıldı Lodos'tan. Lodos, çarşıdan girince tam karşıda bulunan Remzi Bey'in dükkânına doğru yöneldi. Remzi Bey, gözünde mercek, yine saatlerin çarklarına bakıyordu pür dikkat. Bir müddet kapıda izledi onu Lodos sessizce. Sonra başını öne eğip içeri girdi. İncelediği saatin yanına koydu papatyayı, "Ne zaman buraya gelsem, sanki bir dergâha giriyor gibi hissediyorum kapıdan geçerken. Mevlevîlikte ihvana ziyarete giden kişi eli boş gitmezmiş. Hiçbir şey bulamazsa bir çiçek, onu da bulamazsa bir yeşil yaprak alır yanına öyle gidermiş. Ben de bir duvar köşesine kendini atmış bu çiçeği oradaki yalnızlığından alıp size getirdim." diyerek. Başını saatten kaldırmış gülümseyerek dinliyordu Lodos'u Remzi Bey. "Eksik olma kızım, sağ olasın." diyerek elinin altındaki çay bardağının dibindeki çayı yere serpip içine su doldururken, "Nermin Teyzen çok kitap okurdu. O söyledi bi keresinde bana bunu. Ankara'da bizim Bilge'yi ziyarete gidiyorduk tutuklu bulunduğu cezaevine." elindeki papatyayı içi su dolu olan çay bardağına koydu. "Berk-i sebz denirmiş buna Mevlevilikte herhalde?" 

"Bak bi de Kuzey, 'Babam bilmez..' diyordu." dedi Lodos gülerek, "Biraz daha anlatsanız, üstüne kitap bile yazdığınızı düşüneceğim valla." 

"Gel kızım, gel otur. Bak sen küçücük bir papatyanın neleri hatırlattığına." diyerek bi iskemle uzattı Lodos'a. "Kuzey'e de bakma sen. Konuşur o hayırsız. Sahi! Nerede o?"

"Çayları almak için çay ocağına gitti. Gelir şimdi. Nasılsınız siz, İyisiniz ya?"

Giriş kapısının karşısındaki geriye doğru çalışan saate gözü kaydı Remzi Bey'in, "İyiyiz kızım, nasıl olalım." derken. " Zamanın attığı yerde bekliyoruz işte, hiç suçumuz yokmuş gibi." Lodos da baktı aynı saate. Biliyordu Kuzey'in ailesinin hikâyesini. Elini uzatıp Remzi Bey'in sırtına koydu. "Tam da bu yüzden buraya geldiğimde bir dergâha giriyor gibi hissedişim." dedi. "İkiniz de devam edebilirdiniz farklı insanlarla hayatınıza ama... İkiniz de kendinizi bir bahaneye kilitlediniz."

 

Nermin Hanım da boşandıktan sonra anne babasının evine dönmüş, birkaç evlilik teklifini geri çevirmiş, kendini Güney ile ilgilenir bir bahaneye teslim etmişti. Güney de Ankara'dan, Nermin Hanım'ın yanından ayrılınca, Nermin Hanım da Bilge Hoca'ya danışıp ondan aldığı tavsiyeyle gastronomiye yönelmişti. Turan kurulduktan sonra Türkiye, Anadolu mutfağını da korumuş ve tatlılardan et yemeklerine kadar birçok ürünün dünya genelinde patentini almıştı. Bunu da bir turizm fırsatı hâline getirdikten sonra halkın da kendi tecrübelerini yeni nesillere aktarmasında öncü olmuş ve 'Anne Eli Aş Evleri'ni hayata geçirmişti. 

Anne Eli Aş Evleri, birçok farklı gıdayı bir arada kullanabilen, bir nevi, gıda laboratuvarlarıydı. Zamâne'ler zaten edindikleri saygınlıkla bu evleri, yemek ihtiyaçları  için kullanabiliyorlardı. Diğer yandan da 'gıda eşleşmesi’ne katkıda bulunuyorlardı. 

Türkiye'nin, tarımdan elde ettiği ürünleri tek tek ihraç etmektense 'lezzet' adı altında bir arada ihraç ederek hem daha fazla gelir edebildiği hem de artan gıdayı da değerlendirebildiği 'gıda eşleşmesi', dünyada 'food pairing' olarak zaten biliniyordu. Ama Türkiye, bunu bir sürdürülebilirlik hâline getirmiş ve bununla ilgili ciddiyetini Tarım ve Gıda Bakanlığı'na bağlı 'Bereket Dairesi' adı altında yasalaştırmıştı. Buna göre ziyan ve israfın da önüne geçerek adından çokça söz ettirmişti dünyada.  

Türkiye, tarihinde yokluktan, malzeme yetersizliğinden, büyük savaşların içindeyken kullandığı pratik zekâsıyla hayatta kalırken ve lezzetten de kendini mahrum bırakmamak üzere çeşitli gıda kombinasyonlarını bir araya getirerek yarattığı lezzetlere sahipti. Dünyanın tavuk ve tatlıyı bir arada dahi düşünemediği Tavukgöğsü gibi lezzetlere. Ve bunun gibi yüzlercesine. 

Anne Eli Aş Evleri, gün içinde hem kendi bildiklerini denemek hem de yeni lezzetler üretmek üzere bir araya gelen gastronomi gönüllüsü insanlara açmıştı kapısını. İsteyen herkes hem sosyalleşmek adına hem de kendi evinde denemeye fırsat bulamadığı yeni lezzetleri buralarda denemek ve fayda sağlamak adına bir araya geliyordu. Zamâneler de bu ürünlerin analizini yapıyor, insan sağlığına etkisini ölçüyor, buna göre malzeme oranını ayarlıyor, iç piyasaya sunmak üzere onay veriyor ve dünya piyasasına tanıtmak üzere çalışıyorlardı. 

Nermin Hanım da tüm vaktini bu meşgaleye vererek, kaldığı anne babasının evinden uzaklaştırmaya çalışıyordu kendini. Kuzey'in babada, Güney'in ise kendinde kaldığı tam yarıya bölünmüş gibi görünen ama aslında parçalanmış bir ailenin bir arada olsa neler yapabileceğini hayal ederek. 

Nermin Hanım'ın ailesi, her ne kadar kızlarına ve torunlarına gözü gibi baksa da yine de içlerindeki tedirginliği atamıyorlardı Nermin Hanım'a karşı. 

Hayat eve dönmekten ibaretti ama ev, artık geri dönenler için o kadar da çekici bir yuva olma hâlinden kopuyor, bir barınma yerine dönüşüyordu. Anne baba da bunu hissediyor, hislerini bilinçaltına atsalar da konu komşu eş dost akraba bunu sürekli hatırlatıyordu. Ailenin görev tanımı içinde zamanı geldiğinde 'evden göndermek de' vardı ve gönderilenler 'geri döndüğünde' bir başarısızlık söz konusuydu. Aile, bu başarısızlığı düzeltmek istese de ellerinden bir şey gelmiyor ve bu durum zamanla bir yük hâlini alıyordu. Bu his de bu sefer Nermin Hanım tarafından hissediliyor ve bu döngü mükemmel bir can sıkıntısına dönüşüyordu. Hiç kimsenin hiç kimseden vazgeçmek istemediği ama herkesin herkesle bir arada olmak 'zorunda kaldığı' muhteşem bir yalnızlığa. 

Nermin Hanım, Remzi Bey'e göre boşanma sonrası süreci daha aktif geçirmiş olsa da bu yaptıklarını onsuz yapmak zorunda bırakıldığı için, bir kere daha kızıyordu Remzi Bey'e. Nermin Hanım'ın bu uğraşı, bir mücadeleye kendini ne kadar hazırladığını gösteriyordu. Ama Remzi Bey, bir mücadelenin içinde Nermin Hanım'a yer vermek şefkatini esirgemişti ondan. Bu yüzden Nermin Hanım'a kıyasla daha sosyal olmaktansa kendini küçücük bir dükkâna hapsetmiş, hiç olmayacak bir umudun hayaline mahkûm olmuştu: Zamanı geri getirmek. Nermin Hanım'ın 'bir arada olmak' arzusu gerçekleşmeyince bunu bir uğraş olarak yemeklere yönlendirmiş ve bir arada lezzetler üretmeye çalışarak, kendi kaybettiği 'tadı' arar olmuştu. Zor olanı Nermin Hanım üstlenmişti. Ayrılmasalar da üstlenecekti: Bir arada tutmak. Remzi Bey'in 'kalmak' gibi kolay olana bile gücü yetmemişti.

 

Remzi Bey, Lodos'un haklı olduğunu, kendini buraya hapsederek cezalandırdığını düşündü papatyayı parmağıyla severek. Ama yapacak bi şey yoktu artık. Zamanın kırıldığı yeri artık görmezden gelmek, birçok değişkenin de harekete geçmesini sağlamaktı bundan sonra. Buna bu yaştan sonra hiç gücü yetmezdi. Gençlik, yapılan hataları düzeltmek gayretine ihtiyaç duyulduğu için olan bir şeydi. Ve Remzi Bey, o gençliği gayretten ziyade, pişmanlıkla harcamıştı. 

 

Elinde üç bardak çayı taşıdığı tepsiyle içeri girdi Kuzey. Çayları dağıtırken babasının halini hatırını sordu, konuştular kısa bi süre. Daha sonra Lodos'a dönüp, "Bilge Hoca aradı. 'Dünkü çalışma odasına gelin' dedi. İyi etmiş aslında. Projeksiyonlu oda, sen de dün çektiğin fotoğrafları yansıtırsın." 

Lodos, tamam, anlamında başını sallayıp çayından bir yudum aldı. 

Kampüse geldiklerinde doğruca çalışma odasına yöneldiler. İçeri girdiklerinde Bilge Hoca onları bekliyordu. Önce Kuzey gördü, sonra Lodos masanın üzerindeki fanusları. Üstleri bir bezle örtülüydü. 

 

***

 

Gördüğü rüyanın etkisindeydi hâlâ Kuzey sabah uyandığında. Gece uyumuş ama ara ara uyanmıştı. Çocukluğunda yaşadığı bir olayı bu sefer bir kâbus olarak yaşamıştı dün akşamüstü uyuyakaldığı balkonda. "Bırakmıyor insanın yakasını çocukluğu, ne garip." dedi yine kendi kendine. Dünkü yağmurdan sonra hafif bulutuydu bu sabah hava. Güneş, birkaç bulutun arkasına saklanıp saklanıp tekrar görünüyordu. Kitaplıktaki Lodos'un fotoğrafına ilişti gözü. "Günaydın sana da güneşin en yakıştığı insan." diyerek kalktı yataktan. 

Bir olayı yaşamakla aynı olayı daha sonra hatırlamak, ayrı ayrı yoruyordu insanı. Hatta bazen, yaşarken ki yorgunluğu bile göze alabiliyordu insan, daha sonra hatırlamaktansa. Yaşarken, vücudumuz da bize destek oluyordu yaşadığımız olayla mücadelemize. Ona göre enerji üretebiliyor, katlanmamızı sağlıyordu. Ama hatırlamak çaresizlikten başka bir şey değildi ve daha yorucuydu. 

'Belki de pencerede gördüğün görüntüler yüzündendir senin kâbus gibi gördüğün rüya?' dedi Kuzey'in iç sesi. "Olabilir." 

Elini yüzünü yıkayıp kahvesini hazırladıktan sonra karton bir bardağa koydu ve ağzını kapattı Kuzey. Dışarı çıkıp hem sigara içecek hem de biraz yürüyecekti. 

'Aslında şimdi İstanbul'da yaşamak vardı bu sahneyi.' diyerek araya girdi Kuzey'in iç sesi yine. 'Kadıköy'de mesela. Evden çıkıp Moda sahile kadar yürümek, ne güzel olurdu.'  Gülümsedi Kuzey kendi iç sesinden duyduğuna. "Rıhtımdan başlarız." diyerek eşlik etti. Mırıldanır gibi çıkıyordu sesi etrafından gelip geçen ecnebilerden çekindiğinden. Ama devam etti: "Karşıya geçer, Söğütlü Çeşme Caddesinden Boğa'ya kadar gideriz. Oradan da Bahariye Caddesine döneriz. Bahariye'ye girince hemen solda Ali Suavi Sokak var, Nazım Hikmet Kültür Merkezi orada. Girer bi çay içeriz. Güneş, ağaçların arasından sanki dökülerek vuruyor oraya, ne güzel." 

Belki de dünyada bir insanın başına gelebilecek en hüzünlü şey, olmak isteyip de olamadığı yerleri özlemektir, kim bilir? Kuzey, bunu çok sık yaşamıştı büyürken. 

Adımlarını yavaşlattı. Her zamanki gibi telaşla yürümenin bir anlamı yoktu, sabah yürüyüşü daha sakin olmalıydı. 

"Diğer Kuzey.." dedi kendi kendine. "Acaba kaç tane daha Kuzey var? Belki onlarca, yüzlerce." Başını yukarı kaldırıp bulutlara baktı. Daha yakındı bu ülkede bulutlar. Türkiye'de daha uzaktı. "Elini uzatsan dokunacak kadar yakın olan bulutların olduğu ülkede 'elini uzatsan dokunursun bulutlara' dediğinde kimse anlamıyordu. Ama bu deyim, elini uzatsan bulutlara dokunamayacağın bir ülkedeki insanlar tarafından türetilmişti, ne tuhaf." İç sesi söze karıştı: 'Belki de umut böyle bi şey.'

Gördüğü kâbusun rüya tarafı Lodos'un dizlerinde yatıyor olmaktı. Aklına o geldi. "Avukat olmak istiyordu, olmadı. Tüccar yanı daha ağır bastı. Acaba Lodos'un da diğer versiyonları var mıydı? O da görebiliyor muydu benim diğer Kuzey'i gördüğüm gibi? Avukat olmuş halini görse mesela, ne hissederdi?" 

Bir sürü cümle geçiyordu Kuzey'in aklından. Hangisini önce söylese diğerinin hatırı kalıyordu sanki. Eksik bir şeylerden sebepti bu hali ama ne, bilemiyordu. 'Şefkat.' diyerek araya girdi iç sesi. 'Eksik olan, aradığın bu, şefkat. Lodos sana bunu verdi, sevdin onu. Güney'le şefkati aradınız beraber, yol arkadaşı oldunuz. Para sana şefkatin eksikliğini unutturdu, kazanmayı sevdin. Sende eksik olanı başka şeylerle kapatmaya çalıştın. Kendine cep evrenler oluşturup, akışı değiştirmek istedin. Ama bu eksikliği giderecek ana etken artık bu dünyada değil. Yani bu duygu yaşadığın sürece hep eksik kalacak. Ve sen, kaçınılmaz olarak cep evrenler yaratmaya devam edeceksin.'

Kuzey'in babası Remzi Bey, birkaç yıl önce vefat etmişti. İç sesinin, 'bu eksikliği giderecek ana etken artık bu dünyada değil.' demesi babasını hatırlamasına sebep olmuştu. Haklıydı. En yakınındaki bir banka oturdu. Bir sigara yakıp üfledi dumanını. "Ah be baba." dedi çaresiz, "Ne deyim, balonlar içinde uyu."

 

***

Kuzey ve Lodos, kelimenin tam anlamıyla ağızları açık Bilge Hoca’yı dinliyorlardı. Kuzey kendisinin, Lodos da Kuzey'in yaşadığı bir durumun nerelere kadar geldiğine inanamıyorlardı. Lodos ve Kuzey ortak çalışmaları sonucu edindikleri tezleri Bilge Hoca ile paylaşmışlar, frekans değerlerini anlatmışlardı ilk iş olarak. İlgili yerlere verilmek üzere hazırlanan ispatlara Bilge Hoca da memnun olmuş ve elindeki bilgileri onlara anlatmaya başlamıştı. Kuzey'in yaşadığı bu deneyimin nerelere varacağını artık Kuzey ve Lodos'un da bilmesi gerekiyordu. Bilge Hoca, uzun süredir Çoklu Evrenler ve arılar üzerinde yaptığı çalışmalardan dolayı Kuzey'in anlattıklarıyla bir çıkış yolu bulmuş ve bunları bir yerlere bağlamıştı. Ona sadece bunu ispat edecek veriler ve değerler lazımdı. Bunları da Kuzey ve Lodos hazırlamışlardı. Sıra bunları birleştirmeye gelmişti.

"Çam balında Türkiye, dünyada lider bir konumdadır." diyerek başlamıştı Bilge Hoca anlatacaklarına. Lodos, her ne kadar ülke çapındaki ormanların çam ağaçları ile doldurulmasına karşı olsa da Bilge Hoca, "Artık eskisi gibi her yaz onlarca orman aynı anda yanmıyor ve bu konuda çok dikkatliyiz." diyerek konunun arılardan sapmamasını sağlamış ve devam etmişti anlatacaklarına. "Daha önce, Turan kurulmadan önce yani, hastalıklarla mücadele, bürokratik zorluklar ve yetersiz destekleme gibi sorunlarla karşı karşıya kalınmış olsa da artık arıcılık modern teknikler, araştırma-geliştirme ve özellikle.." Kuzey'e bakarak söylemişti bunu, "kooperatifleşme ve bürokrasinin sadeleştirilmesi gibi adımlarla ülke olarak bizi lider konuma getirdi dünyada. Senin kooperatif fikrin Kuzey, arıcılık için de kullanıldı. Bu senin, bir zamâne olarak fark edilmesini sağladığın müthiş bir fırsattı." Şaşırmıştı Kuzey. Ama bir yandan da bunun Lodos'un yanında söylenmesi hoşuna da gitmişti. "Türkiye, dünyadaki diğer ülkelere kıyasla, 9 ay arıcılık yapabilen bir ülke. 600'den fazla medikal bitki çeşitliliğine sahibiz ve bunun sebebi arılar. Arıların taşıdığı polenler. Yaklaşık 225 bin adet kovan bulunuyor ülkemizde. Bu sayı bizi dünyada 3. sıraya taşıyor. Ve bu sayı, 9 milyondan fazla arı kolonisinin ülkemizde bulunduğu anlamına geliyor. Türkiye, dünyada bal veren bitkilerin yaklaşık olarak %70’inin, arı ırklarının da %22’sinin anavatanıdır. Konumuz bal üretimi değil, farkındayım. Bunları anlatmamın nedeni, bu durumun ülkemizde Apidae arı türünü de artırıyor olması. Apidae, bir arı familyasıdır. Bal arısı familyası. Ve 'sosyal arılar' olarak bilinirler. Bu da demek oluyor ki bizim ülkemizdeki arılar, dünyadaki bütün arılarla iletişimde bulunabilirler." 

Lodos, şimdi daha iyi anlamıştı dün Bilge Hoca'nın 'Savunma Bakanlığı bile aradı.' demesinin nedenini. Kuzey'in yaşadıklarıyla Bilge Hoca'nın arılar hakkında anlattıklarını bir araya getirmeye çalışıyor ama bir türlü toparlayamıyordu. Emindi, Bilge Hoca'nın anlatmaya devam edecekleri bir şekilde açıklayacaktı bu durumu. 

"Bu istatiksel bilgilerin bizimle ilgisine gelince..." diyerek kısa bir süre bekleyip dikkatlerini iyice kendisine vermesini istemişti Kuzey ve Lodos'un. Pür dikkat kendisine bakıyordu iki zamâne. Memnun oldu bu duruma Bilge Hoca ve devam etti: "Arıların ürettikleri frekans değeri 432 Hz'dir. Lodos, sen de zaten dün Kuzey'in evinde bu değerleri tespit etmişsin." 

"Evet hocam." 

"432 Hz'de dinlenen müzik ya da ses dalgaları, kalp atışlarımızı düzenler, stresi azaltır, alfa beyin dalgalarını tetikler, meditasyonu derinleştirir, hücresel seviyede iyileşme etkisi yaratır. Yani bir arı etrafımızda uçarken yaydığı ses dalgalarını beynimiz algılar ve ne kadar maruz kalırsa o kadar huzur bulur. Arılar, aynı zamanda yaydıkları bu ses dalgalarını kullanarak birbirleriyle iletişime de geçebilirler. Kuzey'in yaşadığı deneyimde arılar, penceredeki bir noktaya çarpıp çarpıp düşüyorlardı. Bunun nedeni karşı taraftan aldıkları frekansla iletişime geçmeleriydi. Dün zaten bunu Lodos fark etti sen anlatırken. Karşı taraftaki Kuzey'in balkonunda bir arı kovanı oluşmaktaydı. Muhtemelen kraliçe arı bu kovana yerleşti veya yerleştirilmek üzere. Apidae türü arılar, yani bal arıları sosyal olma durumlarını en çok bu zamanda kullanır ve çevredeki diğer arılarla iletişim haline geçerler. Çünkü kovanın kraliçeyi döllemek için erkek arılara ve yine kraliçeyi beslemek için işçi arılara ihtiyacı vardır. Burada ise devreye Çoklu Evrenler giriyor. Çoklu Evrenler, şu anki fizik teorilerimizin matematiksel birer tahmini ve olasılığıdır. Onlar hakkında, 'var olduklarını biliyoruz', diyemeyiz, daha ziyade, 'en iyi teorilerimiz, onların var olma ihtimaline işaret ediyor', diyebiliriz. Bizi destekleyen tarafı ise bilim camiasında matematiksel olarak tutarlı fikirler olarak kabul edilmeleridir. Kuzey, senin yaşadıkların ve elimizdeki değerler de bu teori üzerinde çalışabileceğimiz anlamına geliyor."" 

Lodos da Kuzey de şaşkındı. Tam olarak ne üzerinde çalışacaklarını anlamamışlardı. Çoklu evrenler üzerine mi yoksa arılar üzerine mi? Lodos daha fazla dayanamayıp sordu: "Hocam, benim anlamadığım, Kuzey neden diğer evrenlerde kendi versiyonunu gördü?" Kuzey de Lodos'tan etkilenip ekledi: "Yani bu özelliğe arılar sahipse ve balkonun penceresinden onlar çoklu evrenleri görebiliyorsa ben nasıl görebiliyorum? Arı soktuğu için mi?" 

Bilge Hoca gülümseyerek kısa bir süre Lodos ve Kuzey'e baktıktan sonra, "İkiniz de birbirinizin farkında değilsiniz hâlâ." dedi.

Birbirlerine baktılar her ikisi de. Lodos, sabah olanlardan sonra, Kuzey'i fark ettiğini düşündü bir an. Bunu kendi söylemese de hafiften kızaran yanakları ele veriyordu kendini. Kuzey de Lodos'un farkına varmıştı ama bunu burada, bu ortamda söylemenin yakışık almayacağını düşünerek söylemedi. Başını öne eğdi sessizce. Ama bir yanda da Bilge Hoca'ya kaçamak gözlerle bakarak, "Farkında olmak derken hocam?" 

Bilge Hoca, gülümsemeye devam ederken, "Aranızdaki durumu kendi haline bıraksak illa ki bir gün dile gelir ama bilim sabırsızdır, sizi beklemez." diyerek fanusların üzerindeki bezleri kaldırdı. Lodos'un ve Kuzey'in iri iri açılmış gözleri fanuslara çevrildi hemen. "Bu fanuslar ses yalıtımlı. Birinde bir kraliçe arı ve birer de işçi ve erkek arı var. Diğerinde ise işçi ve erkek arılar var. Gördüğünüz gibi işçi ve erkek arı kovanda birer tane olsalar da görevlerini yapıyorlar ve kovanı büyütmeye çalışıyorlar. Muhtemelen diğer yandan da frekans yayarak yardım çağırıyorlar." Bilge Hoca fanusların altını göstererek, "Şimdi her iki fanusun da şurasındaki çentiğini kaldırdığımda fanuslarda arıların çıkamayacağı ama sesin yayılacağı mikro delikler açılacak." diye devam etti. Lodos'un yanına gidip elini tutması için uzattı elini Lodos'a. "Lodos, seni şöyle alabilir miyim?" Lodos, önce Bilge Hoca'nın eline sonra da Kuzey'e bakarak tuttu uzatılan eli ve kalkıp Bilge Hoca'nın çektiği yöne gitti. Kuzey de Lodos tam önüne gelene kadar şaşkın şaşkın bakıyordu her ikisine. Bilge Hoca, Lodos'un elini bıraktıktan sonra cebinden bir frekans ölçer çıkardı ve iki fanusun arasına koydu. "Şimdi dikkatlice bakın fanuslara frekans ölçerin değeri sabitlenince bana söyleyin." diyerek birkaç adım geriye çekilip olacakları önceden bildiğine emin bir şekilde gülümseyerek onları seyretti. Her ikisi de fanusların ortasındaki frekans ölçerin üreteceği değeri takip ediyordu. Çok geçmeden değer sabitlendi. "432" dedi Kuzey. "Evet, 432" dedi Lodos da ardından. "Şimdi lütfen frekans ölçerin metal uçlarını tutun her ikiniz de." diyerek yönlendirdi onları Bilge Hoca. İkisi de bir şeyler anlamaya başlamıştı ama bir yandan da itiraz etmek istemiyorlardı. Aralarındaki duygunun böyle bilimsel bir ispatla ortaya çıkması ikisini de memnun ediyordu sanki. Bilge Hoca, her ikisinin de bundan sonra ne yapacağını bildiğine emindi. "Geri kalan sizde. Benden bir şey beklemeyin." diyerek kollarını göğsünde bağladı ve gülümseyerek izledi onları. 

Kuzey, Lodos'un gözlerine bakarak yavaşça uzattı diğer elini Lodos'un eline doğru. Lodos'un da eli bir an evvel kendisine uzanan ele kavuşmak istercesine hareketliydi. Elleri bir araya geldiğinde frekans ölçer hareketlenmeye başladı. Bilge Hoca yanlarından geçip çalışma odasının kapısını açarak dışarı çıkarken, "Ben bi çay içmeye gidiyorum. Siz de bana daha sonra eşlik edersiniz." dedi hınzır bir gülümsemeyle. 

İkisi de farkındaydı odada yalnız olduklarının. Lodos'un mahcup bakışları Kuzey ve frekans ölçer arasında gidip geliyordu. Kuzey ise gözlerini Lodos'tan alamıyordu. Frekans ölçerin ibresi bir sağa bir sola hızlıca sallanıyor bu arada da sabitlenmek üzere bir değer arıyordu. Fanuslardaki arıların vızıltısı odayı sarmıştı sanki. İşçi ve erkek arıların tutulduğu fanusta arılar, kraliçe arının tutulduğu fanus tarafına yığılmıştı adeta. Çıkıp diğer fanusa geçmek istiyorlar ama mikro deliklerden çıkamıyorlardı. Duyulan tek ses onların sesiydi.

 

Kendisine yabancı bir ülkede bir bankta tek başına oturmuş Kuzey'in her yerini ateş basmış, daha önce tatmadığı bir huzur doldurmuştu içini. Kapattı gözlerini. Lodos'un kokusunu öyle yakından hissediyordu ki gözlerini aralayıp baksa sanki hemen orada bulacaktı onu. Yüzüne kendiliğinden yayılan bir gülümsemeyle dudaklarında hissettiği sıcaklığı yaşamaya bıraktı kendini. 

 

Koço restorandan çıkıp evine döndüğünde pencerede onu bekleyen Lodos'a bakarak öylece kalakalan Kuzey, biraz daha gitse evine girip sarılabilecekti Lodos'a ama öylece kalmış, içine birden dolan bu heyecanı bu mesafeden Lodos'u seyrederek yaşamayı tercih etmişti. Pencereden ona bakan Lodos da aynı duyguyu hissediyor, elleri camda, sanki bir fanusun içinden bakar gibi gülümseyerek aşağıdaki Kuzey'e bakıyordu. İkisi de kapattı gözlerini yavaşça. Önce Lodos'un daha sonra Kuzey'in ısındı dudakları.

 

Çalışma odasında Kuzey'e ve Lodos'a bağlı olan frekans ölçer sabitlendiği 432 frekansında titriyordu. Her ikisi de gözleri kapalı, dudakları birbirlerinin dudaklarında kalabildikleri en güzel anda ve frekansta kalmışlar, kendilerinin ve diğer evrenlerdeki versiyonlarının hâllerini etkiliyorlardı. 

 

Arıları bir kraliçe arının ihtiyaçları birbirine bağlarken, Kuzey'leri birbirine bağlayan kraliçe de Lodos'tu. Onun varlığı yoktan var etmiyordu ama iyileştiriyordu. Tıpkı şefkat gibi. Fizik kurallarına göre bir balon patladığında içindeki havayı düzenli dağıtamaz, savururdu. Yıllar önce Gençlik Parkı'nda patlayan bir balon, Kuzey'in, Lodos'un, Remzi Bey'in, Nermin Hanım'ın ve Bilge Hoca'nın farklı evrenlere savrulmasını sağlamış ve başka akışlara sürmüştü onları. Verdikleri kararlar her birinin farklı ihtimalleri yine de beraber yaşamalarını gerektirmişti. Nasip, bir şefkatler bütünüydü ve en güzel ihtimaldi. Nasip olmayansa en zor imtihan. İhtimaller ilâ imtihanlar arasındaydı adına akış dediğimiz hayat. Ve biz, bu ikisi arasında oluşturmaya çalışıyorduk en iyi versiyonlarımızı. Kimi zaman bir balonu kaybederek, kimi zaman onlarca balon kazanarak.

 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL, KUANTUM KURTARACAK Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım. *** İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı. Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen yarısının yaşadığı ayr...
  BİR ARAYA GELMEYİ SEVEN ŞEYLER Baston . Bavul . Birlik     Afife, arkadaşı Jale ile birlikte Fenerbahçe marinadan Yoğurtçu Parkı'na hızlı adımlarla giderken önünden geçen kalabalık bir grup, bir tekneye doğru koşuşturuyordu. Kalabalığın önünden koşan adam bir yandan da telefonuyla bulundukları yeri tarif ediyordu nefes nefese. Çok geçmeden siren sesleriyle bir ambulans geldi ve tekneden yarı baygın bir adamı alarak ambulansa yerleştirdiler. Hemen ardından beyaz bir elbise giymiş bir kadın ağlayarak atladı ambulansa ve kapıları kapatıp aynı siren sesiyle çıktılar marinadan.  "Marina, denizden gelen demekmiş." dedi Afife, dalgın gözlerle ambulansın arkasından bakarken. Jale anlamadı Afife'nin ne demek istediğini. Yaşanan ile o an söylenenin birbiriyle bağdaşmamasındandı Jale'nin anlamadığı. Jale, "Hı?" diyerek şaşkınlığını ifade ederken Afife, eliyle az önce kalabalığın toplaştığı tekneyi göstererek, "Marina, diyorum, denizden gelen demekmiş...
ATLIKARINCA   Manolya - Pembe Çanta - Geyik Atıştıran yağmura aldırmadan başını hafifçe öne eğip telefonunun tuş kilidini açtı Hayat. Bir yağmur damlası telefonunda saati gösteren yere düşmüştü. Ekran açılınca saatin dakika göstergesinin üzerine düştüğünü fark etti o damlanın. Damla, gökten yere doğru düşerken yağmur adıyla anılsa da düştüğü yerdeki 3 rakamını büyüterek gösterdiğinden artık bir de mercek sıfatını alabilirdi. Zamanı gösteren diğer rakamlardan daha büyük duruyordu 3 şimdi. Gülümsedi. Duruma değil, aklına gelene. İçinden çıkamadığı anlara 3 diyerek güler geçerdi. Ama gülümsediği şey bu değil, bunun artık şimdi çok uzaklarda olan sevgilisi Ayaz'ı hatırlatıyor oluşuydu.  Ayaz, Hayat'ın içinden çıkılmaz durumları 3 ile ifade edişine çok güzel gülerdi. 'Seni düşünmek... bir yağmur damlasına varana dek.' diye geçti aklından Hayat'ın. Sonra da 'Nazım böyle de devam edebilirmiş şiire. Bence güzel.' dedi. Bunları düşünürken parmaklarının arasındaki sig...