Ana içeriğe atla

 




BİR ARAYA GELMEYİ SEVEN ŞEYLER

Baston . Bavul . Birlik

 

 Afife, arkadaşı Jale ile birlikte Fenerbahçe marinadan Yoğurtçu Parkı'na hızlı adımlarla giderken önünden geçen kalabalık bir grup, bir tekneye doğru koşuşturuyordu. Kalabalığın önünden koşan adam bir yandan da telefonuyla bulundukları yeri tarif ediyordu nefes nefese. Çok geçmeden siren sesleriyle bir ambulans geldi ve tekneden yarı baygın bir adamı alarak ambulansa yerleştirdiler. Hemen ardından beyaz bir elbise giymiş bir kadın ağlayarak atladı ambulansa ve kapıları kapatıp aynı siren sesiyle çıktılar marinadan. 

"Marina, denizden gelen demekmiş." dedi Afife, dalgın gözlerle ambulansın arkasından bakarken. Jale anlamadı Afife'nin ne demek istediğini. Yaşanan ile o an söylenenin birbiriyle bağdaşmamasındandı Jale'nin anlamadığı. Jale, "Hı?" diyerek şaşkınlığını ifade ederken Afife, eliyle az önce kalabalığın toplaştığı tekneyi göstererek, "Marina, diyorum, denizden gelen demekmiş. Bazı dillerde de marina, denizkızı anlamına da gelirmiş. Teknelerin ismi bu yüzden biraz fenimen olmalıymış, denizden gelen kız sıfatı taşıdığı için. Bak, bunun adını da Manolya koymuşlar." Jale, önce Afife'nin gösterdiği tekneye baktı, sonra giden ambulansa ve kalabalığa ve en nihayet şaşkın bakışlarını Afife'ye çevirerek, "Yani bacım, o kadar olay oldu şurada, senin dikkatini bu mu çekti? Pes! Vallahi pes!" 

Afife, kaldığı yerden yoluna devam ederken koluna girdi şaşkın Jale'nin. Ve açıklama yapar gibi anlatmaya başladı düşündüklerini: "Zaten kalabalık bi topluluk gelmiş. Belli ki teknede rahatsızlanan adamın sevdikleri, ailesi filan. Beyazlar giyinmiş bi kadın da ambulansa adamın yanına geçti. Belli ki bi seveni de var. Ne sıkıntısı varsa geçer elbet bu kadar seveni varken insanın. E ne kalıyor geriye?" 

"Ne kalıyormuş?" dedi Jale, alaylı bir edayla.

Afife, kendinden emin, devam etti: "Verilen mesajı almak kalıyor geriye. Hayat mesajları böyle anlarda veriyor. Biz hızımızı almış geçerken Fenerbahçe marinadan, durdurdu bu olay bizi. Baktık, bize gerek yok. E öyleyse niye durduk biz? Burada bi mesaj var demek ki! Onu almaya durduk. Koyduk cebimize. Ki ileride bi yerde lazım olursa bağlayalım onu lazım olduğu yere. Ay şiir gibi oldu, ne güzel." 

 

Yirmili yaşları bitmek üzereydi Afife'nin. Tiyatro eğitimi alsa da kendi tabiriyle 'şimdilik', Kadıköy'de amatör tiyatro topluluklarıyla beraber çalışıyordu Jale'yle birlikte. Tiyatrodan artakalan zamanlarını, 'artık zaman' gibi kullanmayıp olabildiğince değerlendirmeye çalışıyordu. Elektro gitara heveslenmesi, ikinci el kitaplar okuması, plaklardan nostalji dinlemesi, İstanbul'un semtlerini keşfetme çabası hep bu zamanları değerlendirmek içindi. Afife için artakalan zamanlar demek, artan zamanlar demekti. Dolup taşan, yettiğinden fazla olan, doyduktan sonra artan güzel zamanlar. Bu zamanlardan arta kalan zamanlarında da tiyatro yaparak yine kendi deyimiyle 'mânâlı bir yaşamsal döngü' oluşturuyordu. 

Moda'da, sonradan iç yapısı bir apartmana dönüşmüş olan eski levanten ailelerinin köşklerinden birinde yaşıyordu Afife. İki oda bir de salondan ibaret olan evine ne zaman eli dolu gelse, "İnsan, karınca misali evine taşımadan edemiyor." derdi kendi kendine, binanın hemen girişindeki dükkânda satılmak üzere bekleyen Oğuz Atay kitabını gördüğünde. Oyunlarda Yaşayanlar'ı sahnelerken okumuştu Oğuz Atay'ın tüm kitaplarını. Kendini karınca misaline benzetmesi de bu yüzdendi evine taşıdıklarıyla. 

 

"Lisedeyken de böyle bi tuhaftın sen Afife." dedi Jale, hâlâ Afife'nin o kadar kargaşada teknenin adına takılıp kaldığını görünce. Gülümsedi Afife, "Ben değil, lise bi tuhaftı."

 

Jale'yle liseden beri arkadaşlardı. Haylaz çocukların yer ettiği en arka sıralarda yan yana oturdukları zamanlardan. Evleri de birbirlerine yakın olduğundan okuldan sonraki zamanları da beraber geçirirlerdi. Bir ara, Jale'nin sıkıntıları olduğu zamanlar, beraber de yaşamışlardı aynı evde. O dönem girmişlerdi tiyatro seçmelerine. Her ikisi de isimlerinin öz Türkçe olmamasına içerlediklerinden hep değiştirmek isterlerdi isimlerini ama zaman geçtikçe, isimler de karakterlerine iyice oturdukça bu tesadüfü bir fırsata çevirmeye karar vermişlerdi. Seçmelere katıldıklarında içerideki kalabalığın arasında kendi sıralarını beklerken önce Afife çağırılmıştı sahneye kendini tanıtıp, ifade etmesi için. Ama Afife, Jale'nin de elinden tutup çekiştirerek peşine taktığından, ikisi beraber çıkmışlardı sahneye. O gün, içinde yanan tiyatrocu olma hevesini ya orada ödüllendireceklerdi ya da orada, o sahnede ilk ve son oyununu oynayıp öldüreceklerdi. Aklından geçenler yine bambaşkaydı heyecanın bir ateş olup kulaklarından çıktığını hissettiği o anda bile. "Benim adım Afife. Ve en sevdiğim arkadaşım Jale ise bu mesaj değil de nedir? Hadi bakalım, Allah utandırmasın, gönlümüz temiz." diyerek çıkmışlardı heyetin karşısına.

"Oğlum niye iki kişi gönderiyorsunuz, ne aceleniz var?" diyerek sahnenin yanına, perdenin arkasına bağıran kişiyi Afife'nin niyetini az da olsa anlayan Jale susturmuştu: "Onların bi suçu yok, biz çıktık beraber sahneye." Ve hemen sonra bundan öte ne söylenir bilemez bir halde Afife'ye dönmüştü Jale. Afife o heyecanla aklına ilk gelenleri bir tirat gibi söylemeye başlamıştı: "Darülbedayi yasakmış bize, bak sen! Önce mülazım artistlik kapısından girdik içeri." Jale, Afife'nin tıkandığını anlayınca onu kurtarmak istercesine ama kendinden de emin olamayan bir halde Afife'ye bakarak, "Ye... Yeri geldi Refika Hanım olduk." Başını salladı olumlu anlamda Afife ama hâlâ aklına tiradı devam ettirecek bir şey gelmemişti. Jale, kendi adıyla devam ederken elini de 'hadi hadi, söyle bi şeyler..' dercesine sallıyordu Afife'ye : "Yeri geldi darülbedayide Jale." Afife, hiçbir şeyden haberi olmadığı hâlde içine düştüğü bu durumda çırpınan Jale'nin azmiyle kendine gelmişti ve devam ettirmişti tiradı: "Reddettik bize mahsus mevâcibi. Terki mekân eyledik." Afife'nin, cumhuriyetin ilk kadın tiyatrocusu Afife Jale'nin hayatını kısa bir tirada çevirmeye çalıştığını anlayan Jale, devam etti artık ne yaptığını da bilerek: "Bir temaşada zapt etmek istemiş zaptiye bizi, zapt olur sanarak." 

"Adâb-ı İslamiyyeye mugayir hareket etmekmiş suçumuz."

"Kaçtıksa korkumuzdan değil, hevesimiz kalsın istedik şuramızda." 

"Kanımızdaki heyecana afyon dediler!"

"Zindandan beter yerlere kilitlediler!"

"Apollon'a gömdüler bizi!"

"Yılmadık."

"Birdik..." 

"Bin olduk geri geldik!"

 

Ardı ardına gelen tiratlardan sonra ne diyeceğini bilemeyen heyet, öylece bakıyordu Afife'ye ve Jale'ye. Karanlıkta kalan koltuklardan belli belirsiz yüzü görünen biri, "Kızım, ne yapıyorsunuz siz Allah aşkına?" diye sormuştu. Afife, heyecandan nefes nefese kalmış kendini zar zor toparlarken, "Biz.. şey.. ikimiz çıkmak istedik de sahneye.. O yüzden." Jale, Afife tarafından sıkılan elinin acısını kendi de Afife'nin elini sıkarak bastırmaya çalışıyordu ama o an için onları ayakta tutan, ayakta olduklarının farkına vardıran tam da bu acıydı. Elleri birbirinden ayrılsa oracığa düşüp bayılacaklardı heyecandan. Bu hallerini gören tok ses, olabildiğince babacan bir üslupla, "E söylesenize kızım. Beraber çıkmak istediniz de biz mi yok dedik?" Birbirine baktı Afife ve Jale. Karanlıktan, belli belirsiz görünen yüzüyle gelen bu anlayışlı ve tok ses biraz olsun rahatlatmıştı ikisini de. "Ne yapmak istediniz siz şimdi? Bari onu söyleyin de ona göre değerlendirelim." diye sordu ses. Afife hemen atıldı cevaplamak üzere, "Afife Jale'nin hayatını kısaca anlatalım istedik." Hemen ardından Jale de duramadı: "Ama tamamen doğaçlama yani. Hiç hazırlanmadık. Yemin ederim. Ederiz." Heyetin geri kalanlarının görünen yüzleri gülümsemeye başlamıştı. Karanlıkta kalan o yüz de gülümsüyordu belki ama hâlâ görünmüyordu. "Kendinizden bahsetmeniz yeterliydi çocuklar." dedi tok ses. Bir yandan da elinde karıştırdığı kâğıtlarda bir şey arıyor gibi sesler geliyordu. "Adınız ne sizin?" Gülümseyerek söyledi adını Afife. "Afife mi?" dedi tok ses, bu sefer güldüğü de duyularak. "Evet. Arkadaşımın adı da Jale. Yemin ederim. O da eder. Ben çok inanıyorum hayatın böyle mesajlarına. Bizim ikimizin bir araya gelme nedeni istikbalimizin sahnede olduğunu gösteriyor belki." diyerek girdi araya Afife. Gülüşmeler daha da artmaya başlamıştı. Yerinden kalkıp sahneye doğru gelen tok sesli gülüşün Rutkay Aziz'e ait olduğunu gördüklerinde artık her ikisinin de elleri birbirinin elleri arasında adeta erimiş kaybolmuştu. Rutkay Aziz, sahnenin altından gülümseyerek onlara baksa da onlar çömelmekle ayakta kalmak arasında ne yapacaklarını bilemeden anlık boşalan eklemlerini zar zor kontrol ederek ayakta kalmaya çalışıyorlardı. "Afife ve Jale ha?" diyordu Rutkay Hoca gülümsemeye devam ederken, "Tamam kızlar," dedi. Sonrasında parmaklarıyla kullanacağı sıfatı vurgulayarak, " 'mülazım artistlik' kadrosundan başlayın bakalım." diyerek göndermişti ikisini de. 

Sevinç çığlıkları atarak binadan güle oynaya çıktıklarında artık meslekleri tiyatroculuk oluvermişti her ikisinin de.

 

"Hadi hadi." diyerek çekiştirdi kolundan Jale'nin Afife. "Temaşa bitti. Allah sağlık sıhhat versin her kimse. Biz işimize bakalım." Bir şey demeden takıldı koluna Jale de. 

Yoğurtçu Parkı'na, klâsik gitar dinletisine gidiyorlardı. Hafta içi tiyatrodan bir arkadaşı kendisinin canlı performansına eşlik etmelerini istemişti onlardan, onlar da kabul etmişti bu teklifi. 

 ***

O sırada, ağır adımlarla Moda semtini gezerek Yoğurtçu Parkı'na gelen İskender, elindeki bavulu bir köşeye bırakıp bir çay alıyordu ortalıkta gezen seyyar çaycıdan. Aklına gelen anılarına gülümserken çayını hazırlayan çaycıya, "Nasıl işler, iyi mi?" diye sormaktan alamadı kendini. "İyi abi, şükür." dedi çaycı. "Gençliğimde ben de buralarda sattım çay, meşrubat filan." dedi İskender çayını alırken. Çaycı, İskender'in yanındaki eski bavula baktı önce. Sonra başını kaldırıp İskender'in yorgun ama gülümseyen yüzüne. "İçerden mi dışarıdan mı abi, ayıptır sorması?" diyerek tedirgin bakışlarla sordu İskender'e. "Ne fark eder, bir yerden sonra ikisi de aynı." dedi İskender. Çaycı, İskender'in bu cevabını kendi zihninde 'içeriden' diye yorduğundan, "Geçmiş olsun abi. Allah bi daha yaşatmasın." diyerek ayrıldı yanından. Yine de "Sağol." dedi İskender, açıklama yapma gereği duymadan. Ne fark ederdi, bir yerden sonra ikisini de Allah bi daha yaşatmasındı.

Zaman, bir yerden ayrılınca en çok da eşyaya siniyor, kendini onda belli ediyordu. Kim, ne zaman, nereden giderse, oralar değişse bile kendi ve eşyası ayrıldığı zamanda kalıyordu. İskender de yıllar önce gönderildiği İstanbul'dan neyle gittiyse öylece dönmüştü tekrar Yunanistan'dan. Sadece bir bavulla. Bazen bütün bir ömrü içine sığdırmak zorunda kaldığın tek bir bavulla. Bu eski bavul karıştırmıştı çaycının zihnini; kılık kıyafetine bakılırsa yurtdışından gelmiş gibi bir hali vardı İskender'in ama bavula bakılırsa hapishaneden çıkmış gibi. 'İçeriden mi dışarıdan mı?' diye sorması bu yüzdendi.

Eğilip tekrar aldı eline bavulu. Olduğu yerde çayından bir yudum aldıktan sonra etrafına bakındı. Az ileride gençlerden oluşan bir grup vardı. Ellerindeki müzik aletlerine bakılacak olursa herhalde bir şeyler çalıp söyleyeceklerdi. Önce onlara daha yakın oturmak istedi ama sonra çekinerek biraz ayrı tarafa attı kendi. 40 yaşını geçtikten sonra gelen ve 40'lı yaşların sonuna gelindiğinde fark edilen bir ruh haliydi bu; kendini birçok şeye yakıştıramamakla beraber yine de her şeyin bir parçası olma isteği. 

Gençler, ellerindeki müzik aletlerinin akortlarını yapıyorlardı. Akort esnasında duyulması istenen notalar karışık bir şekilde dağılıyordu etrafa. Babasının kendisine aldığı ilk mandolini hatırlattı bu sesler İskender'e. Gövdesi saza benzeyen ama sazdan daha kısa olan, akort organizasyonu gitara benzeyen ama gövdesi saz gibi olduğundan gitar gibi ses çıkaramayan, gövdeye ait davulu ud kadar geniş olduğundan saz da denemeyen garip ama çok güzel sesli bir çalgıydı bu. "Tsahpin'i salacak oğlum bise bu mantolina ile. Annesiyle babasinin sarkisini." derdi babası sevinçle ve Rum Türkçesiyle. Gülümsedi İskender babasını hatırlayınca. Tsahpin'i babası ve annesi için çalabildi çalmasına ama Tsahpin'i çalarken en çok kendi sevdiği, özlediği kadını hatırladı hep. Şarkı aynı şarkıydı ama herkes kendi hikâyesini dinliyordu o şarkıda. 

Cebine uzandı, sigara paketini çıkarırken bavuluna baktı. İstanbul'dan gitmek zorunda kaldığında da bu bavul vardı elinde. İçini didik didik etmişti görevliler. Astarlarını yırtmışlardı içinde para ya da ziynet eşyası var mı diye. Babası, Moda semtinin bilinen bir kumaşçısı olduğu için kaliteli kumaşlardan oğluna diktiği gömlekleri bile almışlardı. Yine de annesi gidiş yolunda, "Keske bu bavulu almasaydin bre oğlum, ben oni yüklüge koymus idim, yorganleri tutsun diye." dedi durdu. Nasıl da inanıyordu geri döneceğine, eşyanın ait olduğu yerde kalması gerektiğine. Derin bir nefes çekti sigarasından. Geçen onca zamanın üzerine üflerken dumanı, ardında kalan gençlerin görüntüleri yerini 1964 yılının İstanbul'una bırakmıştı flu bir değiş tokuşla.

 

*** 1964

 

İskender, o zamanlar yirmili yaşlarının başında, babasının yanında, kumaş dükkânında çalışıyordu. Mevsim yaz, hava çok sıcaktı. Bu yüzden babası sürekli az ötedeki camiye gidiyor, elini yüzünü yıkıyor ferahlıyordu, "Mihalis Efendi, sen çok gelmeye başladın camiiye, bu tarafa mı geçtin yoksa?" sataşmaları eşliğinde. "Canim, bisim kilisede sadirvan vardır? Yoktur. Olsa oraya gideseğim elbet." derdi İskender'in babası Mihalis Efendi de gülerek. Hem esnaf olduğundan hem de azınlık olduğundan herkese yüzü gülerdi Mihalis Efendinin. Semtteki herkes de sever sayardı onu. Hoş, azınlık olmasa da tabiatı gereği güler yüzlüydü. Eşi Fotini Hanım, "Bir kere gördüm oni, güloordu. Ben de güldüm, e ne yapazağım. Sonra bir daha gördüm oni yine güloordu. E yine ben de güldüm, ne yapazağım. Sonra yine gördüm, yine güloor. E bu adam hep güloor be canim, beni de güldüroor, varayım ona dedim. E ne yapazağım varmayip da." diyerek anlatırdı Mihalis efendiyi. İskender böyle bir sevginin içinde büyümüş, kadir kıymetin mektebinden mezun etmişti kendini. Tek eksiği tecrübe etmekti bu öğrendiklerini. 

O sıcak yaz günü yine babasının az ilerideki camiiye gittiği bir vakit, tezgâhın arkasındaki küçük tabureye oturup müşterinin olmayışını da fırsat bilerek mandolin çalmaya başlamıştı. Kendini o kadar kaptırmıştı ki içeri girip çıkandan bile haberi yoktu. "Ajda Pekkan'dan Milyonzade'yi de çalabilir misin?" diyen bir sesle kendine gelip apartopar oturduğu tabureden kalkmıştı elindeki mandolini bir köşeye bırakıp. Ama karşısındaki duru güzelliği görünce de öylece kalakalmıştı dikildiği yerde. Tezgâhın diğer tarafında, gülümserken gözlerinin içi parlayan bu güzel kıza ne diyeceğini bilemeyen İskender, "Kumaş var mı? Ya da elbise mi?" gibi kendinin de anlayamadığı bir şeyler söylerken, güzel kız, "Kuzum ne dediğinizi kendiniz anladıysanız bana söyleyin lütfen." diyerek gülüyordu İskender'e. O sırada Mihalis Efendi'nin içeri girmesiyle hanım hanımcık bir genç kız edâsına bürünen güzel kız, "Mahdumunuzun ne dediğini pek anlayamadım Mihalis Amca. Sevim Hanım'ın kızıyım ben, entarilik kumaşımız varmış sizde. Çarşıya gidiyordum hazırsa almaya geldim." diyerek bakışlarını genelde yerde tutarak ama arada bir de İskender'e, çoğunlukla da Mihalis Efendi'ye bakarak söylemişti derdini. İskender, bu sefer de kızın bu hâline şaşakalmış ne diyeceğini bilememişti. "Bre sabah dedim ya sana Sevim Hanim gelirse buradadir entarisi." diyen babasının sesiyle kendine gelen İskender, "Sevim Teyze gelmedi ki baba, kızı geldi." diyordu Sevim Hanım'ın kızına gülümseyerek bakarak. Sonra babasına dönerek, "Ufak bir işi kaldı o entarinin. İplikçi gelecek bugün, ondan alacağım iple tamamlar götürürüm ben." dedi. Mihalis Efendi entarinin hazır olduğundan emindi ama İskender böyle söyleyince bilmediği bir şey mi oldu acaba diyerek tedirgin oldu ve bir şey diyemedi. Bakışları Sevim Hanım'ın kızı ile oğlunun arasında gidip gelirken İskender, güzel kıza dönüp, "Ben, siz çarşıdan döner dönmez getireceğim merak etmeyin." dedi gülümseyerek. "Hem elinizde de taşımamış olursunuz." Gözlerinin içiyle gülümsedi güzel kız. "Peki madem, hayırlı işler." diyerek çıktı dükkândan. 

Mandolinle çalabildiği tek şarkının muhatabıyla böyle karşılaşmıştı İskender. Tsahpin, artık sadece annesinin ve babasının değil, onların da hikâyesine eşlik edecekti. 

*** 

Afife ve Jale parka geldiklerinde grubun tamamlanmak üzere olduğunu gördüler. Arkadaşlarının arasına katılıp selamlaştıktan sonra, "Tamam o zaman, siz hazırlanın. Biz şöyle güzel bi yer bakalım kendimize." diyerek ayrıldılar onların yanlarından.

Jale, "Bi çay filan mı alsak? Ya da içecek bi şeyler?" derken Afife sorunu çözmek üzere eyleme girişmişti bile. "Pardon, çayı nereden aldınız?" diye sordu önünde eski bir bavulla çimlere oturmuş olan adama.

İskender, daldığı geçmişten sıyırıp kendini, sesin geldiği yöne baktı. Daha sonra da etrafına bakınarak, "Seyyar bi çaycı vardı buralarda ama.. şimdi nerede göremedim. Gelir herhalde birazdan." dedi.

Afife de bakındı İskender'le beraber etrafına ama göremedi o da. Jale, parkın içine doğru giderken, "Buralardadır yaa, nerede olacak? Dur ben şuraya doğru bi bakayım. Simitçi de gördüm sanki, simit filan bi şeyler de alırım." diyerek kayboldu gözden. Afife de diğer tarafa bakınarak gidiyorken gruptaki arkadaşlarından birini görüp yönünü değiştirdiğinde çaycı tam o anda Afife'nin gitmekte olduğu yönden çıkageldi. 

Hayatımızın gidişatını etkileyecek olağanüstü durumlar kendini böylesi küçücük tesadüflerle gösteriyordu. Bu tesadüflerin farkına o an için varamasak da içimizdeki o tarifi imkânsız heyecanlar bu fırsatları kaçırmamamız için adeta coşuyordu birden. İskender'in de çaycıyı görmesiyle birden heyecanlanarak Afife'ye bakması bu yüzdendi. Ama az önce çayı nereden alabileceğini soran bu kızcağızın adını bile bilmeyen İskender, ona nasıl sesleneceğini bilemedi. Çaycı, sırtı İskender'e dönük hâlde arkadaşıyla konuşan Afife'nin ve o sırada gözden koybolmuş olan Jale'nin de ardından bakan İskender'in arasından geçip gitmek üzereyken İskender birden çaycıya seslenip iki tane çay istedi. "Buyur abi." diyerek çayları bırakan çaycının ardından az önce gözden kaybolan Jale, elinde simitler ve tepsi niyetine kullandığı bir kartonda taşıdığı iki çayla göründüğünde, Afife de arkadaşından ayrılmış gitmeyi düşündüğü yöne doğru yönelmişken gayri ihtiyari İskender'in olduğunu tarafa çevirmişti başını. Afife, önce İskender'in çayları göstererek kendisine el salladığını, daha sonra da Jale'nin elinde simitler ve çaylarla gelmekte olduğunu gördü. Gülümseyerek İskender'in yanına doğru gelirken Jale de Afife'ye doğru yürüdüğünden İskender'in bavulunun önünde kesişti üçünün de yolları. 

"Kusura bakmayın," dedi İskender, "öyle bi, çaycı kaybolacak yine telaşıyla... Siz de arkadaşınızla konuşuyordunuz.. alıverdim bre çayları." 

İskender, doğma büyüme İstanbullu olsa da Yunanistan'da geçirdiği zamanlardan dolayı az kullandığı Türkçesine Rum aksanı karışırdı böyle kendini mahcup hissettiği zamanlar. Yine öyle oldu. Durumu kurtarmak istercesine, "çayları yani, ben almak istedim." dese de toparlayamadı cümlesini. Gülümseyerek kendisine bakan Afife, "Ne iyi ettiniz. Jale de almış. Biz de size ikram edelim. Fazla olan diğer çayı da kendi çayını önce bitiren içsin." diyerek yetişti imdadına. 

"Öyle ya, iyi fikir." dedi İskender, mahcup hâli devam etse de çok umursamadan. 

Jale ve Afife teklifsiz oturdular İskender'in yanına.  Çayın nereden alınabileceğini kendi arkadaşlarına da sorabilirdi Afife. Jale bir çırpıda gittiği simitçiden aldığı çayları getirirken Afife'yi arayıp çay bulduğunu, onun aramasına gerek olmadığını da söyleyebilirdi. Hatta İskender'e ne! Çaycıyı gördüğünde söylemeye gerek bile duymazdı. Ama bir araya gelmeyi seven şeyler vardı bu hayatta. Ve bunlar, bir bavulun etrafında birdenbire toplanıveriyorlardı. O an için yaşananların bir sonucu da değildi bu. Çok önceden kurula gelen bir sistemin son rötuşlarıydı bunlar. 

Afife, bir yandan Jale ile konuşurken hemen yanında oturan İskender'i de süzüyordu tepeden tırnağa. Yüzüne yapışmış bir gülümsemesi vardı sanki adamın. Giyimi düzgün, hatta stil sahibi bile denebilirdi. Mavili beyazlı kırmızılı bir fuları vardı boynunda. Boynunu sararak üzerindeki ütülü gömleğin yakasında toplanmış bir fular. İnce bir ceketin açık kahverengi rengi bu mavi gömleğe eşlik ediyor, aynı renk pantolonun altındaki cilalı ayakkabıları ise artık son noktayı koyuyordu. Peki bavul? Niye bavuluyla geziyordu bu adam? Eski de bir bavul. Jale, son sorusuna cevap alamadığından dirseğiyle koluna vurdu hafifçe Afife'nin. "Senin de dikkatini çekmedi mi?" diye sordu hemen Afife fısıldar gibi, Jale'nin ne sorduğunu bile umursamadan, "Giydiği kıyafetlere bak, ne kadar da özenle seçilmiş. Ama bavula bir anlam veremedim." Jale de acele bir bakışla inceledi adamı ama ne diyeceğini bilemedi. "Bilmem." diyebildi sadece omuzlarını silkerek, "Kibar da bi adam. Yalnız buralı değil gibi."

"Ne biliyorsun?" diye sordu merakla Afife. 

"Hani bi oyun oynamıştık Altan Hocay'la. Orada bi karakter vardı, bizim Murat'ın oynadığı?" Hatırladı Afife, "Kuyumcu Yorgo?"

"Evet. İstanbul'da yaşayan levanten ailelerden birini anlatıyordu oyun. Oradaki Yorgo'nun repliklerinde geçiyordu sürekli 'bre' seslenmesi."

Afife'nin gözleri irileşti. Tiyatrocu olduğundan birçok karakteri canlandırması gerekirdi. Bu sebeple de karakterizasyona ve personaya genel hayatında da yer verirdi. Gün içinde adım başı görebildikleri şöför, ayyaş, garson, memur, ev hanımı vs gibi karakterleri zaten doğaçlama bile canlandırabilirdi ama karakter oyunculuğunda karakterin büründüğü kişiliği ve o kişiliği psikolojik, fiziksel ve sosyal özellikleriyle oluşturma süreci aşırı dikkat ve odaklanma gerektiriyordu. Çok sık karşılaşamadığı bu levanten karakteri Afife için bir fırsat olabilirdi. Dayanamadı sordu İskender'e pat diye Afife, "Pordon, siz şu levanten ailelerden misiniz?" diye. Jale hemen araya girerek, "E bacım pes yahu! Senin eline de hıyar vermeye gelmiyor, hemen tuz döküp turşusunu kuruyorsun." dedikten sonra şaşkınlıkla ama bir yandan da gülümseyerek kendilerine bakan İskender'e dönerek, "Kusura bakmayın lütfen, biz tiyatrocuyuz da. Malum, birçok karakteri canlandırmak isteriz. O yüzden böyle pat diye sordu." dedi.

Şarkılarını söylemeye başlamışlardı Afife ve Jale'nin arkadaşları. Güzel melodiler yayılmaya başlamıştı etrafa. "Bana da hiç böyle pat diye sormamışlardı." dedi İskender, gülerek. "Hanımefendi haklı, birbirimize çay ısmarladık ama tanışmadık bile." Genç kadınlara doğru oturduğu yerden elini uzatırken, "Benim adım Alexandros Karagianis."

Afife ve Jale İskender'le tokalaşırken, Afife, "Levantensiniz yani? Ama çok düzgün koşuyorsunuz Türkçeyi?" dedi. İskender yine gülümseyerek düzeltti Afife'yi, "Hayır hanımefendi, biz levanten bir aile değildik. Biz aslında Rum asıllı Türküz. Ben İstanbul'da doğdum, ilk gençliğim buralarda geçti. Arkadaşlarım bana Alexandros'un Türkçe karşılığı olan İskender ismiyle hitap ederlerdi. Lütfen siz de öyle deyin." 

Birbirine baktı Afife ve Jale, ikisi de şaşırmıştı. "Bu arada az önce araya laf karıştı, söylemedik, ben Jale, meraklı arkadaşımın adı da Afife." İskender, "Tekrar memnun oldum." dedi kibarca. "Tiyatro, Afife, Jale... Çok güzel tesadüfler bunlar. Yanılmıyorsam cumhuriyetin ilk kadın tiyatro sanatçısıydı Afife Jale, öyle değil mi?" Çok şaşırmayan bakışlar görünce karşısında, hemen onlar adına cevaplar gibi devam etti konuşmaya. "E muhakkak; bunu size yüzlerce kez söylemişlerdir." Jale'nin telkinleriyle kendini biraz olsun tutan Afife, İskender'in, aniden oluşan ve kısa bir sessizlik hâliyle ortaya çöken bu duraksamayı, "Ama naçizane, size tavsiyem hanımefendi, arkadaşınızı engellemeyin, bırakın konuşsun. Bu durum bende sadece kısa süreli bir şaşkınlık yaratır ama asla üzmez beni." demesiyle yüzleri gülümseten bir refleksle bozuldu. 

"O dönemi aslında.." Jale'ye tedirgin bir bakış atarak girmişti cümleye Afife ama Jale'nin yüzünde asılı kalan gülümsemeye de güvenerek devam etti: "Hani belki olur ya, bir oyunda filan oynarsak.. Ben böyle şeylere çok inanıyorum İskender Bey. Hayat, çeşitli mesajlar veriyor bize. Ama bunu gözümüze sokmadan, insan hikâyelerine dahil ederek veriyor. Görür de alırsak o mesajı ne âlâ. Ama alamazsak..." İskender araya girdi, "Hayat bir daha aynı yerden sormuyor." diyerek ve gözleri eski bavuluna dalıp giderken. 

"Mesela buraya gelirken," diye devam etti Afife, "Bir teknede can sıkıcı bir durum olmuş sanırım. O durumdan ziyade benim aklımda kalan teknenin adı. Manolya." Birden gözlerini Afife'ye çevirdi İskender. Yüzünde babasından yadigâr her dem gülümseyen mimikler yerini endişeye ve hüzne bırakmıştı şimdi. 

 

Anıların insan yüzünde iz bırakması ne kadar tuhaftı. Bir insanın geçmişini anlamaya çalışarak geleceği hakkında yorum yapmaya gayret eden falcıların, avuç içlerinden medet ummaları hakkında bir bildikleri olabilir. Ama insan yüzü bunu apaçık ortaya koyarken bu gayret, beyhude olmuyor muydu?

 

Jale de fark etti İskender'in teknenin adını duyduğunda değişen mimiklerini ama Afife'nin dikkatinden kaçmıştı bu ayrıntı. "Belki sizinle karşılaşmamızın da bir nedeni vardır. Sizin yaşadığınız o dönemi bir de sizden dinlemeyi çok isterim ben mesela." dedi Afife. Jale yine hafifçe dirseğiyle koluna vurdu Afife'nin. Meraklı gözlerle ona dönen Afife'ye İskender'i gösterdi bakışlarıyla Jale. Afife, o ana kadar gördüğü gülümseyen mimiklerden eser kalmadığını görünce kendini üzgün hissederek, "Yaşadıklarınızdan tekrar bahsetmek sizi üzecekse... Aferdesiniz, düşünemedim." Toparladı İskender kendini. "Yok yok, elbette anlatabilirim. Onca zaman geçti üzerinden. Hem anlatmanın da iyileştiren bir yanı var. Neden olmasın. Ben sadece.. Manolya ismini duyunca.. bu isim benim için çok kıymetli. O yüzden.." 

 

Şarkıların melodileri parkın içinde çimlere, ağaçlara, martılara ve insanlara karışıyordu. Ortak arkadaşlar birer birer geliyor, selamlaşarak oturuyordu Afife, İskender ve Jale'nin yakınlarına bir yerlere. Afife, insan ilişkilerindeki yeteneğini çocuksu merakıyla ve pozitif yaklaşımıyla harmanlar, bunu nasıl yaptığını da bilemezdi. Ama ona bir şeyler anlatmak iyi gelirdi insanlara. İskender de buna kapılmış olsa gerek ki hem heyecanla bir şeyler anlatmak istiyor hem de nereden başlayacağını bilemiyordu. Afife, İskender'in bu tereddütünü sezmişçesine, "Sondan başlayın isterseniz." diyerek bavulu gösterdi. "Bavuldan mesela. Ya da Manolya'dan." 

"Manolya ve Bavul." dedi İskender belli belirsiz bir sesle. Sonra yüzüne bir gülümseme yayıldı. Afife'ye dönerek, "Çok tuhaf ama çok da güzel bir şey bu. Daha az önce tanıştık ama yaşadığım her şeyin bir parçası olun istiyorum." dedi sevinçle. Jale ile Afife'nin de mimiklerinde seyirdi bu bulaşıcı gülümseme. "Manolya, bana mahsus bir sevgiliydi bedbaht zamanlardan önce." diyerek başladı İskender anlatmaya. "Yine böyle sıcak bir yaz günü babamın, dükkândan çıkıp çıkıp yandaki camiye ferahlamak için elini yüzünü yıkamaya gittiği bir zamanda görmüştüm onu. Babam kumaşçıydı burada, Moda caddesinde. Ben de onun yanında çalışırdım. Entarilik kumaş siparişini almaya göndermişti Sevim teyze, kızı Manolya'yı bizim dükkâna. 

 

***1964

 

Manolya dükkândan çıkar çıkmaz Mihalis Efendi hemen İskender'e dönerek, "Ah bre oglanım ne yaptin sen? Ben bir kere olsun gesiktirmemisimdir kumaslari müsterilerime." İskender, babasının yaptığı işe titizliğini bildiğinden farkındaydı durumun. Ama Manolya'yı bir kere daha görebilmek için elinde ne kadar şans varsa kullanmak istemişti. Hemen tezgâhın altında bekleyen ve hazır olan Sevim Hanım'ın kumaşlarını alıp, "Babam, kızma bana. Kızı çarşıdan eve dönmeden Sevim Hanım'a yetiştireceğim ben kumaşları, merak etme."  Tedirgin hâli birden yüzünde beliren gülümsemeyle geçiverdi Mihalis Efendi'nin. "Seni kerata, aklinda baska seyler var senin."  İskender de gülümseyerek, "Neredeydi evleri baba?" diye sordu. Mihalis Efendi, etrafına bakınarak, "Dur o zaman bre deli oglan. Sevim Hanim gümüslerinin olduğu vitrine de bi kumas beğenmisti de parası yetmemis idi. Onu da koyalım." derken, buldu Sevim Hanım'ın gümüş takımları için istediği ama alamadığı kumaşları da. İskender'in elindeki diğer kumaşların sarılı olduğu pakete kumaşları tıkıştırırken, "Olur da yetisemez isen kısından önce eve, özür olsun. Olur da yetisir isen ikrâm olsun dünüre. Hayde git simdi, Kadife sokak 12 numara. Yesil konak."  diyordu gülümseyerek. 

İskender, koşar adım çıkarken ardından bağırdı Mihalis Efendi: "Bre Alexandros, gelir iken eve uğra da annenden al yemeklerimisi bari." 

"Tamam baba." 

 

***

 

Küçük çaplı park orkestrasının çaldığı müziklere karışan gülüşmeler, İskender, Afife ve Jale'den geliyordu. "Bir an evvel çıkayım dükkândan istiyorum ki, peşinden gideyim, o çarşıda alışveriş yaparken biraz daha göreyim onu. Sonra da oturayım bi yere de Manolya'ya mektup yazayım. Telâşım bu yüzden." 

Afife, yanlarına gelen başka bir arkadaşına oturması için yer açarken, arkadaşı Neriman da daha çok İskender'den izin almak ister gibi ama herkese de sorar gibi, "Ben de katılabilir miyim gülüşmelere?" diyerek yerleşmeye çalışıyordu aralarına. "Tabii buyurun hanımefendi." derken İskender, Jale de kısaca anlattı bir araya gelişlerini. Neriman, "E gidip direkt konuşsaydınız, neden konuşmadınız?" diye sordu. İskender, "O zamanlar bu pek mümkün değildi. Söz olur, laf olur.. Bunlara hassasiyet gösterilirdi." dedi. O sırada çaycı göründü tekrar. Çalınan müziklerin de etkisiyle az da olsa bir kalabalık oluşmaya başlamıştı, bu fırsatı kaçırmak istemiyordu çaycı. Çaylar tazelendikten sonra devam etti İskender anlatmaya.

 

***1964

 

"Yetiştim tabii hemen elimde kumaşlarla Manolya'nın peşine. Kasap dükkânına, şarküteriye, bakkala uğrayışını seyrettim. Güzelliğini kazıdım iyice aklıma. Yüzünün aldığı birçok hâli gördüm. Moda caddesinden çıkıp da Damacı sokağa girdiğinde tahmin ettim Sakızgülü sokaktan evlerinin olduğu sokağa döneceğini. Hemen dönüp Halis Efendi sokağının Kadife sokağa bağlandığı yerdeki kahvehaneye gittim. Eve dönüyorsa tam o kesişimden geçecek, ben de görecektim Manolya'nın eve girdiğini."

Kahvenin önünde taştan kalelerle ve plastik bir topla maç yapan birkaç çocuğun arasından geçerek soluk soluğa oturdu iskemlelerden birine İskender kahvede. "Çay mı vereyim soğuk bi şeyler mi yeğenim?" diyen kahveciye, "Bi kalem, bi de kâğıt." dedi İskender. Boş gözlerle kendisine bakan kahveciye, "Bi de su." dedi gülümseyerek. Manolya'dan önce gelmişti. Birkaç satır bir şeyler karalamaya vakti vardı. Kahvecinin getirdiği suyu içti, parasını masanın üzerine bıraktı. Kalem kâğıdı da alıp yazmaya başladı: "Şu çocukların sevinci var içimde..." Beğenmedi, kâğıdı buruşturup koydu cebine. "Şu güneşli havada sizi görmek..." bunu da beğenmedi, yine buruşturup koydu cebine kâğıdı.  O sırada Manolya göründü. Halis Efendi sokağın köşesinde kalan kahvehanenin Kadife sokağa bağlanan ucundan geçiyordu evine gitmek üzere. Hemen toparlandı İskender. Masanın üzerindeki son boş kâğıda alelacele bir şeyler yazarak kalktı oturduğu masadan bardağının dibinde kalan son yudum suyu da içerek. Güzelce katladığı kâğıdı koydu gömleğinin cebine ve masanın üzerine bıraktığı kumaşları da alarak tam gidecekti ki maç yapan çocukların topu ayağına gelmesiyle onun da ileriye doğru bir adım atması bir anda oldu ve top savruldu gitti ileriye doğru. "Abi topu taaa nereye attın yaş.." diye yakınan çocuklara aldırmadan hızlı adımlarla yoluna devam ederken plastik top karşıda bir yere çarparak tekrar önüne geldi İskender'in. Kadife sokağa dönen İskender, kapı numaralarında 12 numarayı ararken o dalgınlıkla bir daha vurdu topun gelişine ve top yine savrulup kayboldu gözden. Çocuklar hep bir ağızdan "Abi topu nereye attın, abi topumuzu ver.." diye bağırışırken peşine de takılmışlardı İskender'in. İskender, peşindeki bağırış çağırışın farkına, 12 numaralı yeşil konağı bulduğunda varmıştı. Ama zile de basmıştı o sıra. Toplarını bulamayan çocuklar İskender'in arkasında, "Abi top nerde? Nereye attın abi topu? Topu niye attın abi?" diyerek bağrışırken kapı açıldı birden. Manolya, şaşkınlıkla İskender'e bakıyor, İskender hayranlıkla Manolya'ya bakıyor ama bir yandan da etrafında kalabalıklaşan çocuklara şaşkınlıkla, "Ne topu oğlum, geldi ayağıma vurdum öyle. Ne bileyim nerede topunuz." derken, gömleğinin cebine koyduğu kâğıdı çıkarıp Manolya'ya uzatmaya çalışıyordu. Manolya, kapıdan İskender'in hâline gülerken annesi Sevim Hanım, içeri kadar gelen bağırış çağırışı merak edip kapıya kadar gelmişti. "Kızım n'oluyor burada ne bu gürültü?"

"Milalis Amca'nın oğlu gelmiş anne. Kumaşları getirmiş." 

İskender, kapıda Sevim Hanım'ı görünce hemen kâğıdı geri çekip tekrar cebine koyarken, "Merhaba efendim, babam kumaşları gönderdi de. Kusura bakmasın dedi. Gecikme için de özür mahiyetinde birkaç kumaş koydu. Umarım seversiniz. Buyurun." diyerek uzattı kumaşları. Sevim Hanım, kumaşları İskender'in elinden alırken, "Tamam yavrum, sağolsun. Selam söyle Mihalis Efendi'ye. Hadi sen de oynama mahallenin çocuklarıyla da babana yardım et biraz." diyerek bir yandan içeri giriyor bir yandan da İskender'in kapının önünde çocuklarla kalakaldığı duruma gülen kızını içeri çekiştiriyordu. "Kızım gel sen de tarhanası güneş görmüş gibi ne gülüp duruyorsun ayol?" 

Kapanan kapının ardından eli gömleğinin cebindeki mektuba gitti İskender'in. Kapıyı tekrar çalmaya çekinerek baktı kapıya. Daha sonra elinde kalan mektuba baktı. Hâlâ İskender'in orasından burasından çekiştirerek toplarını soran çocuklara dönüp, "Lan sizin topunuza da size de.. Nereden çıktınız oğlum siz, ne topu?" diyerek tatlı sert azarladı. "Mektubu da veremedik, kaldı elimde."

Sevim Hanım kapının ardında, hemen girişte, "Çok ince düşüncelidir Mihalis Efendi sağolsun. Bakayım ne göndermiş. Pek de geç kalmadı kumaşlar ama.. Yine de mahcup olmak istemedi demek ki." derken Manolya da gözü bir annesinde, bir kapıda yerinde duramıyordu. "A- aaa kız bak sen, görüyor musun?" diye tiz bir çığlık atan Sevim Hanım'ın sesiyle irkildi Manolya. Sevim Hanım, elinde Mihalis Efendi'nin gümüşler için gönderdiği kumaşları Manolya'ya göstererek, "Kız ben bunları beğendim de param yetmedi alamamıştım. Görüyor musun sen adamcağız özür mahiyetinde yollamııııış. Ay vallahi sağolsun yaa.."  diye seviniyordu. Sevim Hanım, o heyecanla salona, gümüş takımlarının olduğu yere gittiğinde bir çırpıda dış kapıyı açıp bir iki adımda sokağa atlayarak İskender'in elinden aldı mektubu Manolya. "Çarşıda peşimden geldiğini görmedim sanma." diyerek de hızla geri dönüp içeri girerken şaşkın şaşkın bakakalan İskender'e mahcup bir gülümseme atarak kapattı kapıyı. Sırtını kapıya yasladı. İçeriden kendisini çağıran annesine aldırmadan açtı katlanmış kâğıdı. "Ne yazacağımı bilemedim. Kalbî bir husus hakkında konuşabilir miyiz? Yarın, okuldan sonra Kayıkhane'de, çay bahçesinde." Kâğıdı tekrar katlayıp avuçlarının arasında sakladı Manolya. Ellerini arkasında birleştirerek yüzüne asılan kocaman bir gülümsemeyle sekerek annesinin yanına doğru gitti.

 

***

 

Afife'den ve Jale'den sonra onlara katılan Neriman'ın da arkadaşları gelmiş, bu küçük kalabalıktan yayılan güzel enerjiyi merak etmişlerdi. Her yeni gelen İskender'in kim olduğunu, ne anlattığını soruyor, bilenler de bilmeyenlere anlatırken İskender susmak zorunda kalıyordu. Sadece üslubu ve yaşadıklarını bilmek için hevesli bir tiyatrocu heyecanıyla İskender'i dinleyen Afife'yi Manolya merakı sarmıştı şimdi. Jale ile gelirken gördüğü teknenin ismiyle verdiği mesaj bu olabilir miydi? Bu kadar çabuk da gerçekleşebilen bir şey miydi bu? Ya da bu gerçekten bir mesaj mıydı yoksa Jale'nin dediği gibi 'gereksiz anlam mı' yüklüyordu dikkatini çeken ayrıntılara? 'Manolya' öznesi Afife'yi nerede koruyacaktı? Ya da nerede şans getirecekti? "Ne gibi bir alâkası var Manolya'nın benimle?" diyerek yüksek sesle düşündü farkına varmadan. Hemen yanı başında duran Jale, Afife'yi yıllardır tanıdığından, az da olsa nereye takıldığını anlamıştı. "Belki de bu sefer esas kız sen değilsin. Olamaz mı? Belki de bu sefer sen yardımcı oyuncusun." dedi Afife'nin hemen sağ omzunun üstünden. İskender, Jale'nin Afife'ye omzunun üstünden fısıldar gibi bir şeyler söylediğini görünce gülümseyerek, "Rahmetli annem derdi; iki meleği varmış insanın hayatı boyunca ardından gelen. Bunlardan iyi olanı sağ omzundan kulağına bir şeyler fısıldarmış." dedi. Afife  ile Jale de gülümsediler. 

Müzisyenleri dinlemek için gelen Moda halkı da gittikçe artmaya başlamıştı. Müzikler, türlü çalgılar eşliğinde mini bir konser edasına dönüşmüştü adeta. İskender, "Velhasıl, ertesi gün okul çıkışı buluştuk biz Manolya ile Kayıkhane'de." diyerek devam etti anlatmaya:

 

***1964

"Kayıkhane'de o zamanlar bir iki yer vardı çay içmek için. Onları da civar apartmanlarda çalışan kapıcılar işletirdi. Babamdan dolayı tanır bilirdik hepsini. Ben, sabah bizim dükkânı açmadan, daha erken gidip Murat Abi'yle konuştum."

"Abi ama kendini özel hissetsin istiyorum ben." dedi hevesle İskender, Kayıkhâne'de çay bahçesini işleten Murat'a. "Oğlum, çay bahçesi burası, neyini özel hissedecek? Çay var, tost var, meşrubat var. Daha alüminyumlu bi şey istiyorsan Aldo'nun yerine gidin."

Babasından haftalık alıyordu İskender. Babası da kendi gelirine kıyasla İskender'e verdiği paranın oranı kadar masraflara ortak olmasını istiyordu. Mihalis Efendi'nin babası da kendisine aynısını yaptığından bu alışkanlığın sorumluluğu geliştireceğini düşünüyordu. İskender de her ne kadar söylense de bu matematiğe uyuyor ve babasına elektrik, su, kira, mutfak masrafları için kendi payına düşen kadarını ödüyordu. Bu hesapla toplam masrafın yüzde 10'u kadarını İskender ödüyor, kendisine kalanla da ihtiyaçlarını gideriyordu. Kendisine, Manolya'yı Aldo'nun yerine götürecek kadar da kalmadığından, şimdilik, Murat Abi'sinin çay bahçesine götürebiliyordu. "Abi o zaman sen, biz istemeden çay, kola, tost filan ne varsa getir. Hesabı da isteme. Kızın yanında şimdi para filan çıkarmayalım cebimizden, ayıp olur. Ben sana akşama öderim."  

"Tamam, nasıl dersen öyle yapalım yeğenim." dedi Murat Abi. Ama uyarmadan da edemedi: "Ama bak bugün buraya gelmek iyi bir fikir olmayabilir. Kavel Kablo Fabrikasının işçilerinin eylemine destek vermek için başka sendikalardan işçiler gelecekmiş buraya bugün. Olay filan çıkarsa rahat edemezsiniz." 

Umursamadı İskender. Sözleşip ayrıldı çay bahçesinden. Dükkânı açtı. Az sonra babası geldi. Hemen yanına gidip bugün için öğleden sonra bir iki saatliğine izin istedi babasından. Mihalis Efendi her daim gülen yüzünü ailesinden esirgemediğinden İskender'den de esirgemedi. "Anladim ben seniii.. Seni yürek yakanın evlâdi. Tamam git bakalim."  Ama uyarmadan da edemedi, "Bak, daha en basindan süyleyim ben sana. Fazla düsme bu gönül isine. Kisi bilirim. Mahalleden. Babası devlet erkanindandir. Temis bir ailedirler. Ama müslümandir bre oglanim. Bise vermesler ise kizi üsülür yüreciğin." 

İskender babasının uyarısını da umursamadı. Hayat, üstüne düşeni yapıyor ve bir bir veriyordu mesajlarını ama ortada aşk olduğundan umursamamak en naif savunma olarak kalıyordu. 

 

Afife bu kez, Jale'nin koluna hafifçe dokundu. Jale gülümseyerek dönerken ona, "Dedim ben sana. Bak, hayat öteden beri mesaj içeren bir eylemler bütünü." dedi. İskender de hak verdi Afife'ye, "Ama o gün bana verilen mesajları bir araya getirip okuyabilseydim yine de devam eder miydim, ederdim." Ortada duran bavula daldı gözleri İskender'in. Bakışlarını bavuldan ayırmadan, "Aşk, risk almayı umuda yakıştırmaktı çünkü o an benim için. Bunun yaşarken farkına varamıyoruz. Yaşanıp bittikten sonra düşündüğümüzde farkına varıyoruz ama o zaman da pek bir işe yaramıyor. Keşke o zamanlar böyle düşünüp, böyle konuşabilseydim ama bu da hayatın garip bir paradoksu: Bilinç, yapılan cahillikler bütünü ne yazık ki."

Neriman, merakına yenilip söze girmek istedi. Afife'ye dönerek, "Neydi bu? Geçen bir oyunda replikler üzerinden konuşmuştuk bunu. Tragedik miydi, öyle bir şey?" Afife, hatırlar gibi oldu ama toparlayamadı aklında olanı. Kaşlarını çatmış düşünürken İskender'in, "Bahsettiğiniz Antik Yunan felsefesine ait. Gençliğimde aldığım eğitimlerden hatırlıyorum biraz. Ama anlamadım tam olarak ne demek istediğinizi." deyince Afife birden hatırlayarak, "Tragedya Bilinci!" dedi, "İnsanın yaşarken cahil, fark ettiğinde geç kalmış olması." 

İskender, anlattığı mazisinin böyle irdelenmesine memnun olmuştu. Güzel insanlardı bunlar. Anlatmanın iyileştiren tarafı da tam olarak buydu işte. Sadece dinlemek değil, dâhil de olmaktan geliyordu şifa. Afife ve Jale de İskender'le karşılaştıklarına daha da memnun olmuşlardı şimdi. Bu anlatılan hikâyeyi kendileri yaşamamış olsalar da bundan dersler alabilmek, hayatlarına uygulamak ve daha da önemlisi mesleklerini geliştirecek bir karşılığı olması çok güzel bir tesadüftü. Afife, 'Manolya ayrıntısı başka mesaj içermese de olur aslında. Sadece bu durum bile, teknenin adı ile İskender'in sevgilisinin adının aynı olması bile, durup dinlemem için bir mesaj.' diye aklından geçirse de düşündüklerini, kadın tabiatı gereği hikâyeyi de merak etmiyor değildi. "Eee?" diyerek merakla ve gülümseyerek anlatmaya devam etmesini sağladı İskender'in.

 

***1964

"Öğleni zor etmiştim. Annem yemeklerimizi getirmişti ama heyecandan yemek bile yemek istememiştim. Eminim, babam daha anneme bir şey anlatmamıştı. Ben de Manolya ile buluşacağımız hakkında hiçbir şey söylememiştim daha kendisine. Hoş, ben sadece mektuba yazıp, buluşma teklif etmiştim. Manolya gelir mi gelmez mi bilmiyordum bile ama sanki gelecek gibiydi. Umutlar biraz da belirsizlik içermez miydi zaten. 

Babama kaş göz edip çıkacağımı belli ettim. Sakince başını sallayıp, bir yandan da yemeğini yerken, anneme de belli etmeden 'tamam' dedi. Annemin, "Nere bre Alexandros, yemedin bir sey?" çıkışlarını babama bırakıp koşar adım çıktım dükkândan."

Mihalis Efendi, İskender'in çıkmasının ardından, şaşkın bakışlarını kendisine çeviren Fotini Hanım'ı, "Yok be bir sey, müsteri var idi, ona gider. Gelince yer yemeğini." diyerek devam ettirmedi konuşmayı. Fotini Hanım, "Ne müsterisi, nesi acil?" diyecek olduysa da Mihalis Efendi radyoda birden kesilen müziğin yerine giren haberlere dikkatini çekti onun da: "Sayın seyirciler, Kıbrıs'ta Rum kesimi ve Türk vatandaşları arasında oluşan gerginlikler devam ediyor. Yavru Vatan'ın muhalefet partileri, Yunanistan'ın adayı ilhak etmek üzere olduğunu ve Anavatan'ın bu duruma seyirci kaldığını imâ eden söylemlerde bulundu."

Fotini Hanım, bundan yıllar önce yaşadıkları acı hatırların aklına üşüşmesiyle elindeki kaşığı masaya bırakarak dizini dövdü çaresizlikle. Mihalis Efendi hemen tuttu eşinin elini. Bağrına çekip sarıldı korumak istercesine. Öylece kalakaldılar gündüzün bir vakti, Mihalis Efendi'nin yüzündeki gülümseme yerini radyodan gelen ışığın zayıf yansımasındaki tedirginliğe bırakırken.

 

"Çay bahçesine geldiğimde gördüğüm kalabalık karşısında ne yapacağımı şaşırmıştım. Telaşla Murat Abi'nin bizim için hazırlayacağı masaya baktım, boştu. Üzerine serdiği güzel bir örtü hafif rüzgârla uçuşuyordu. Rahatladım. Masaya geçerken Murat Abi'ye el salladım. Elinde bir bardak çayla yanıma gelirken ve tedirginlikle etraftaki kalabalığa bakarken bir yandan da, "Beklediğimden fazla geldiler. Polis filan gelmeden dağılsalar bari de biz de işimize gücümüze baksak." diyordu. Çayımı bırakıp etrafa bakınarak döndü tekrar ocağına. İskele tarafında toplanmıştı kalabalık. Normalde sadece bir bildiri okuyup dağılırlardı böyle guruplar. Çok da fazla kalabalık olmazlardı. Ama bu sefer, hepsi de iskele burnuna toplandıklarından mıdır bilmem, kalabalık görünüyorlardı. Moda Caddesinde toplanan diğer guruplar da Kayıkhane'den iskeleye doğru yürüyerek diğer kalabalığa katılacaklardı. Manolya, Moda Caddesi tarafından inerek gelip, Kayıkhane'ye girecekti. O yüzden gözüm sürekli o taraftaydı." Derken birden Murat Abi'nin alelacele etrafı toparlamaya başladığını gördü İskender. Tedirgin oldu. Moda tarafından gelen gurup da görünmüştü ve Kayıkhane'den geçerek iskeleye giriyorlardı. Hemen Murat Abi'nin yanına gidip ne olduğunu sordu. "Amca oğlu aradı," dedi Murat Abi, "Cadde Bostan sahilde büfesi var. Polisler sahil yolundan arabalarla geliyorlarmış." İskender ne yapacağını şaşırdı. Bir iskeleye bir de sahil tarafına bakıyordu. Neredeyse gelmek üzereydi Manolya. Haberi var mıydı bu gösteriden? Eğer yoksa ikisi de polislerle göstericilerin tam ortasında kalacaklardı. İskender hemen çay bahçesinin çıkışına yönelip Moda tarafına doğru gitmeyi düşündü. Manolya Kayıkhane'ye inmeden ona yetişirse bu karmaşanın arasında kalmazlardı. Çay bahçesinden koşarak çıkmak üzereydi ki iskeleye sonradan giren ve iskelede olan her iki gurup da birden hareketlendi ve iskeleden çıkmak için Kayıkhane tarafına doğru geliyorlardı. Bulundukları açıdan sahil yolundan gelen polisleri görmüşlerdi ve iskelede kalırlarsa arkaları deniz olduğundan kaçamayacaklardı. O yüzden bir an evvel çıkmak zorundaydılar iskeleden. İskender çay bahçesinden çıkıp Kayıkhane'den Moda Caddesine koşarak tırmanırken tam o anda sahil yolundan gelen polisleri gördü. Başını önüne çevirip karşısına baktığında da Manolya'yı. İskeledeki gurupların da yarısı iskeleden çıkmış İskender'in 10-15 metre arkasından geliyorlardı. Polislerin de bir kısmı iskeleye bir kısmı da kaçmak için İskender'in tercih ettiği yönü tercih edenlerin peşine düşmüştü. İskender peşine sendikacıları ve polisleri takmış Manolya'ya doğru koşuyordu.

Manolya, bağrış çağırışları duyunca etrafındaki diğer insanlar gibi kaldı yerinde, daha ileri gitmek istemedi. Daha sonra İskender'in kendisine doğru koştuğunu ve peşindeki kalabalığı görünce daha da şaşırdı. Bulunduğu yerden Kayıkhane girişine baktığında gördüğü, İskender'in peşine taktığı kalabalıkla kendisine doğru koştuğuydu. Ne yapacağını bilemeden tedirginlikle bir sola bir sağa kararsız adımlar atıyordu. İskender, soluk soluğa yetişip tuttu kolundan Manolya'nın ve Atıfet Sokağa çekerek ilk sağda kalan apartmanın bahçesine atladı Manolya'yla birlikte. Hemen toparlanıp Manolya'yı da yerden kaldırarak bahçe duvarının içinde kalacak şekilde yasladı sırtını duvara. Başını hafifçe duvardan çıkarıp dışarı baktı. Moda Caddesi tarafına doğru koşarak kaçıyordu sendikacılar. Polisler de peşinde tabii. Korkuyla tuttuğu nefesini bıraktı İskender. O sırada Manolya’nın gülüşünü duydu. Başını çevirip baktı hemen. Kahkahalarla gülüyordu Manolya oturduğu yerde. Bir yandan da "Kuzum sen hep böyle misin?" diye sormuştu İskender'e. İskender, şaşırmıştı. "Nasıl?" dedi. 

"Böyle işte. Ne zaman bi yere gitsen peşine bunca insanı takmak zorunda mısın?"

"Onlar.. Şey.. Sendikalıymış, gösteri varmış bugün.."

"E dün?"

"N’oldu dün?" diye sordu İskender merakla. Anlamamıştı Manolya'nın çocuklardan bahsettiğini. "Bizim eve gelirken peşine taktığın çocukları diyorum şaşkın. Onlar da mı sendikalıydı?" Gülmeye devam ediyordu Manolya. İskender de gülmeye başladı. "Onlar da topunun peşindeydi." dedi gülmeye devam ederek Manolya'ya. Manolya aklına gelen düşünceyle daha da gülmeye başladı: "Biri ekmeğinin peşinde biri topunun peşinde sonra ikisi de İskender'in peşinde." 

Sırtlarını dayadıkları duvarın dibine gülmekten yığılmışlardı adeta. Tâ ki üst katlardan yaşlı bir kadının, "Kumaşçı Muhlis Efendi'nin oğlu değil misin sen? Sendikacı mı oldun oğlum sen? Polisten mi kaçıyon sen?" diyerek pencereden sarkmasıyla kendilerine geldiler ve oradan da koşarak uzaklaştılar. Manolya, bahçeden çıkarken bir yandan gülüyor bir yandan da "Mihalis Amca, Mihalis! Muhlis değil teyzecim." diyerek camdan sarkan yaşlı kadını düzeltiyordu.

 

İskender, gülüşmelerin arttığını görünce şaşırdı kendi de gülümsemesini muhafaza ederken. "Biz üçümüz başladık muhabbete ama bayağı çoğalmış etrafımız." dedi Afife ve Jale'nin ardına ve kendi etrafına bakarken. "Çevreniz bir hayli geniş, ne güzel." Afife de etrafına bakınarak, "Bizim tiyatrodan arkadaşlar." diyerek her birini tek tek tanıttı İskender'e. İskender'i de onlara, "Bu da İskender Abi." diyerek tanıttı. İskender, 'Abi' samimiyetine memnun olduğunu başını yana eğerek belli ederken her biriyle de tanıştığından duyduğu memnuniyeti ayrı ayrı ifade etti. 

Bu tanışma, Afife ve Jale'nin diğer arkadaşlarında da soru sorabilme rahatlığı yarattığından, içlerinden biri, "Sonra ne oldu? Herhalde evlere dağılmadınız?" diyerek merakla sordu. "Yok. Sendikacılar dağıldı ama biz dağılmadık." dedi İskender gülümseyerek. "Camdan sarkan meraklı teyzenin de çabasıyla suç ortağı oluvermiştik zaten." Etrafındaki meraklı gözlere kısa bir bakış attıktan sonra, "Sizi bilmem ama ben, başkasının canını yakmayan bir suç ortaklığının aşka yakışan en güzel eylem olduğunu düşünürüm. Âdemle Havva'dan beri bu böyle olmalı. O elmanın hesabını hâlâ ödesek de bence pişman değiliz hiçbirimiz hayatta olmaktan." 

 

***1964 

"O gün için sakin bir çay bahçesinde oturup uzun uzun sohbet etme planımızı Moda sokaklarını bir bir gezerek değiştirdik mecburen.

Daha önce hiç bilmediğimiz, girmediğimiz sokaklara da girdik, âşina olduğumuz sokaklarda da dolaştık." 

Akşamüzeri, babası dükkânı kapatmadan yetişmişti İskender. Babasının yüzünü asık görünce tedirgin oldu. Geç kaldığını düşündü. Belli ki birden müşteri bastırmış, babası yalnız kalmış, yorulmuştu. Hemen yanına gidip, "Kusura bakma baba, zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Bi de Kayıkhane tarafında sendikacılarla polisler birbirlerine girdi." Mihalis Efendi yerinden kalkıp İskender'in omzuna, biraz da ondan tutunurcasına vurarak, "Yok be evlâdim, gens adamsin, geseceksin elbet. Benim baska bi seye canim sıkıldi. Zaten müsteri de gelmedi öğleden sonra.." Babasının kendisine kızmadığını anlayan İskender'in içi rahatlamış ama bir yandan da babasına takılmıştı aklı. Her daim yüzü gülen bu adamı sadece müşterinin gelmemesi hüzünlendiremezdi. Dayanamadı sordu, "Sen müşterinin gelip gelmemesine o kadar kederlenmezsin. Başka bir şey mi oldu yoksa?"

Mihalis Efendi, dükkânın sokağa bakan penceresinden dışarıyı seyrediyordu. Camiinin girişini. Omzunun üzerinden İskender'e kısa bir bakış atıp, "Elimi yüsümü yikamaya uğradim bugün camiye ama kimse bana bir sey demedi. Adeta küsmüs gibilerdi. Benim ile gös göse gelenler bile sevirdi bakislarini. Kimse tek laf etmedi. Ona canim sıkıldi." diyerek anlattı kısaca bugün öğleden sonra yaşadığı durumu. Kendisi nedenini biliyordu aslında. Ajansta çıkan haberlerden etkilenmişti camiidekiler de. Tavır almaları o yüzdendi. Ama İskender'i tedirgin etmemek için bugün dinlediği haberlerden bahsetmedi. Nasıl olsa duyacaktı birkaç gün sonra. Belki de birkaç gün sonraya bitecekti her şey ve yine eski hâline dönecekti herkes.

"Allah allah, garip." dedi İskender. "Seni severler ama.. Belki de bugün iskelede çıkan olaylar canlarını sıkmıştır. Yoksa seninle ne alıp veremedikleri olsun." Mihalis Efendi, İskender'in kendisini teskin etmeye çalışmasına dayanamadı. Belli ki daha haberi yoktu Kıbrıs'ta olanlardan. En güzel gülümsemesini takıp döndü oğluna. "Öyle ya bre. Ben ne ettim onlara. Tavuklarina kıs mı dedim. Ama benim horosum bugün bir komşinin bahçesine girmis gündüs vakti. Yasli bir kadincağiz geldi söyledi. Muhlis Efendiii, dedi, al horosunu yanina! dedi, yolasak bahsemi dedi." 

Gülüştüler ikisi de. İskender, başını öne eğip babasının gözlerine bakamadan ama söylemeden de duramadan, "Baba, daha yeni ama... Ne bileyim, kalbim bi başka atıyor Manolya'yı görünce." Mihalis Efendi, İskender'in iki omzundan da tutup, "Bilmes miyim be oğlum, bilmes miyim?" dedi. "Hayde, toparla su dükkâni da gidelim eve. Bügün de erken gidelim bre, sevindirelim anneciğini." 

 

"Nerdesin sen bu saate kadar?" diyerek eve girer girmez azarladı Sevim Hanım, kızı Manolya'yı. Manolya daha bir şey diyemeden kendisini yana ittiren annesine yol verdikten sonra ardından mahallenin çocuklarını azarlayışını izledi korkuyla. "Hadi siz de, yeter kafam şişti, akşam oldu olacak hâlâ top peşindesiniz. Bak vallahi bu cam bi kırılsın, bak ben o zaman ne yapıyorum sizin topunuza." Hışımla kapıyı kapatıp içeri girerken, "Baban senden önce gelseydi ne diyecektim ben babana?" diyerek azarlamaya devam etti Manolya'yı. "Sendikacılarla polisler birbirini kovaladı, zor kurtardık kendimizi vallahi." diyerek aklına ilk geleni söyledi Manolya. Eksik söylemişti ama yalan söylememişti. İskender'le birlikte zor kurtarmışlardı kendilerini. İskender'i söylememişti sadece. O yüzden eksikti ama yalan değildi. "Geç odana, üstünü başını değiş. Neredeyse baban gelecek, ders çalışırken görsün seni." Annesi tarafından sorgulanmanın bu kadar kısa sürdüğünü görüp salıverilince gülümsemesine engel olamadı Manolya. "Tamam." diyerek hızla dönüp gitti odasına. "Bak hâlâ sırıtıyor hadsiz!" diyerek arkasından bağıran annesine aldırmadan odasına girip kapıyı ardından kapattıktan sonra kısa bir süre durdu kapının ardında gülümseyerek. Aklından, İskender'le geçirdikleri koca bir gün geçti. Ne güzel hikâyeler biliyordu, ne güzel anlatıyordu onları. Aşkın merkezindeki tanrıça Afrodit. Sonra onun oğlu aşk tanrısı Eros. Ve onun okları. Ya Hera! Başı kendiliğinden şefkatle yana yattı Manolya'nın. "Ay evlilik ve sadâkat tanrısı Hera." derken gülümsemesine engel olamıyordu. Doğruldu sonra. Çantasını ve elindeki kitapları masasına koyarak aceleyle bir defter çıkarıp içinden bir sayfa koparttı. Camdan dışarı, aşağıda top oynayan çocuklara baktı. Gülümseyerek çalışma masasına geçip defterinden kopardığı sayfaya bir şeyler yazmaya başladı. "Bugün çok güzeldi. Yine yapalım. Ama bu sefer yalnız gel, mahallenin çocuklarını ya da memleketin sorunlarını peşine takma. Bir de unutmadan, bu mektubu getiren çocuğa kırmızı bir top al." yazıp katladı kâğıdı. Sessizce kapıyı açıp mutfaktaki annesine baktı. İşe güce dalmıştı bile yeniden. Hemen dış kapıya gidip yavaşça açtı kapıyı. Dışarıda top oynamayı bırakmış, kaldırımda oturan çocuklardan birini çağırdı yanına. "Buraya geldiğinde topunuzu kaybeden abiyi tanıyor musun sen bakayım?" diye sordu ufaklığa. "Kumaşçı amca var az ötede, onun oğlu." dedi çocuk hevesle. "Hah," dedi Manolya, "Bak şimdi, o size yeni bi top alacaktı ama unutmuş bugün." Gözleri irileşti sevimli çocuğun Manolya'nın söylediğini duyunca. "Vallaha mı!?" dedi heyecanla.

Güldü Manolya, "Hem vallaha hem billaha. Al şimdi bu kağıdı, götür ona. Ben yazdım ona top almayı unutmasın diye. Hem de kırmızı."  Daha da heyecanlandı çocuk, "Gassaray gibi mi?" Manolya da güldü, "He ya, Gassaray gibi. Ama bak, sakın açma bu mektubu. Açarsan o abi anlar, almaz topu." Bi çırpıda aldı elinden kağıdı çocuk Manolya'nın. "Açmam abla. Valla hiç açmam. Hem onlar evlerine gittiler. Ekremgili çağırmaya gittiğimizde gördük, kapatıyorlardı dükkânı." Endişeyle sordu Manolya, "Evlerini biliyor musun peki?" Neyse ki biliyordu çocuk. "O zaman evlerine götür. Ama sadece o abiye ver mektubu tamam mı?" "Tamam abla." diyerek fırladı gitti çocuk koşarak. Manolya'nın, koşan çocuğun arkasından merakla bakarken çocuğun sokağı dönmesiyle aynı sokaktan kendi sokaklarına dönen babasını görmesi bir oldu. Hemen içeri kaçtı babasına görünmeden. Annesine de ses etmeden hızla odasına gitti ve ardından çabukça kapattı kapıyı korkuyla tuttuğu nefesini bırakırken. 

 

"Abiii. Abiii" diye seslenen sesi duyuyordu Mihalis Efendi ve İskender ama kendilerinin çağırıldığını düşünmediklerinden devam ediyorlardı evlerine doğru yürümeye her ikisi de önünden geçtikleri mahalle bakkalına selam verirken. Bu sefer de "Kumaşçı abiii.." diyerek sesini duyurmaya çalışan çocuk amacına ulaşmış, baba ve oğlu durdurabilmişti. Koşmaktan nefes nefese kalmış, son takatini de sesini duyurmak için harcamışçasına gelip durdu yanlarında soluk soluğa. Cebindeki mektubu çıkarıp İskender'e uzattı bir şey demeden. İskender mektubu açarken Mihalis Efendi de gün içinde dinlediği haberlerin endişesiyle şöyle bi göz attı İskender'in okuduğu mektuba gayri ihtiyari. Bir iki satırlık mektubun endişeye mahal vermesinden ziyade, umudu kabartan bir el yazması olduğunu anlayınca yeniden yayıldı yüzüne gülümsemesi. "Kirmizi da al mavi de al bre, ne güsel haberdir bu. Bir de gasos al sabiye, içsin." diyerek az önce selam verdikleri bakkala yönlendirdi okuduğu mektuptan sebep yüzünde güller açan İskender'i. "Yemin et! Vallaha mı?" diyerek canlandı yorgunluktan nefes nefese kalmış çocuk. "Gel bakayım afacan, hangi gazozdan istersin?" deyip önüne kattı mutluluktan yerinde duramayan çocuğu İskender. 

Bugün, 'gazozuna' yaptıkları maçta yenilen çocuk, karşı takıma cebindeki harçlığının son kalıntılarıyla gazoz almış ve karşısında lıkır lıkır içmelerini seyretmişti. Gün kapanmadan talih yüzüne gülmüş, kaybettiğini geri alma fırsatı yakalamanın heyecanıyla, "Kırmızı yazılı olan var ya abi, Cincibir gazozu. Ondan alalım. Muharrem hepsini içti bugün, vermedi bi yudum gâvur." diyerek düştü İskender'in önüne. 

Yol üstünde, bakkalın önünde onları bekleyen Mihalis Efendi'nin gülümseyen yüzü, bakkalcının, İskender ve küçük çocuk bakkala girerken kapı önünde oturduğu tabureden kalkıp elindeki gazeteyi de tabureye bırakarak peşlerinden girmesiyle yerini tekrar endişeye devretti. Taburenin üzerinde kalan gazetenin ana sayfasındaki haberdi bu değişimin sebebi: "Rumlar 10 Türk köyüne daha saldırdılar."

Mihalis Efendi yaklaştı gazeteye. Gazetenin ana sayfasında kanlı çarşafların üzerinde vurulmuş çocuk fotoğrafları vardı. Etrafına bakındı. Yoldan geçen herkes kendi seyrindeydi ama sanki herkes ona bakıyormuş gibi hissetti, utandı. Yavaşça uzanıp gazeteyi ters çevirdi taburenin üzerinde. Sanki o haberi kapatınca bütün haberlerin sesi kısılacak ya da olup bitenler artık olmayacakmış gibi bir umutla. Çocukluktan beri atamadığımız o yegâne saklanma şeklimizdi bu: Görmezsek görünmez olduğumuza inanmak. Gözlerimizi kapatmamız ya da sadece başımızı bir yorganın altına sokmamız yeterliydi görünmemek için. Öyle sanıyorduk. Ama her yandan görünebilen koca bir beden hâlâ gözler önündeydi, bunu unutuyorduk.

İskender'in başını okşadığı çocuk sevinçle bakkaldan çıkarken İskender ve bakkalcı da gülümseyerek çıkıyorlardı bakkaldan dışarı. Bakkalcı, Mihalis Efendi'yi gazetenin başında görünce uzanıp gazeteyi aldı ve katlayıp içeri attı bir çırpıda. Sessizce Mihalis Efendi'nin omzuna koydu elini. Mihalis Efendi bakışlarını bakkalcıdan kaçırarak göz göze gelmemeye çalışırken bu mahcup hâli İskender'in dikkatinden kaçmamıştı. Bir tane gazeteyi ters çevirmekle ya da gazeteyi bir çırpıda içeri atmakla kapanmıyordu elbette meseleler. İskender de içerideki diğer gazeteleri görmüştü: "Lefkoşe'de iki camii ve bir türbeye Rumlar tarafından bomba koyuldu." 

"Rum birlikleri soydaşlarımıza zulmediyor."

İskender de babasına bir şey belli etmek istemedi. Ama bu haberler iyi değildi. İyi akşamlar dileyip ayrıldılar bakkaldan. Mihalis Efendi kendini toparlayıp, "Bu socuk kimdir bildin mi Alexandros? İmamın oğlanidir bu sabi. Unutmayasin. Üs bes kurusu esirgeme bundan, misket al, gasos al ki haber getirip götürsün ikinisin arasinda." 

Babasının koluna girip yürümeye devam ederken umut dolu ama belirsiz bir istikbâle bakar gibi karşısına bakmaya devam ederek, "Bildim baba, bildim." dedi İskender.

 

Parkın içini kaplayan melodiler sanki İskender'in anlattıklarına göre değişiyor gibiydi. Manolya'yı ilk gördüğü zamanları anlatırken çalan hareketli müzikler şimdi yerini daha sakin notalara bırakmışlardı. İskender'i dinleyen grubun üzerine de bir sessizlik çökmüştü. Yaşları genç olsa da İstanbul, yaşanan acıları kulaktan kulağa yayar, unutturmazdı. Yakın tarih hiç anlatılmasa da ders kitaplarında, Dede Korkut'tan beri süre gelen hikâyeciliğimiz, yaşanan olayları ve tarihi nesilden nesile aktarabiliyordu. Dahası, İstanbul'da başlayan hiçbir hikâye bitmezdi; ya oyuncular değişir devam ederdi ya da İstanbul hariç diğer mekânlar değişirdi. Nitekim Afife'nin arkadaşlarından Pınar da erkek arkadaşı Yani ile birlikte İskender'in hikâyesini dinleyenlerden biriydi o an. "Ay inşallah aynı şeyler bir daha yaşanmaz." deyiverdi Pınar sessizliği bozan tiz bir niyetle. Sevgilisi Yani, sırtını Pınar'dan ayırarak ve oturduğu yerde dönerek Pınar'ın yanına geçerken, bakışlarını sesin geldiği tarafa çeviren İskender ve diğer arkadaşlarını, "Benden bahsediyor." deyip selamladı elini kaldırarak ve gülümseyerek. "Benim adım Yani. Ailem rum. Ben... bildiğiniz gibi işte." diye devam etti sonra. İskender'in soran bakışlarına cevap olarak da "Sadeprodomos bizim soyadımız, belki oradan hatırlayabilirsiniz." dedi. İskender, "Uzun zaman oldu, açıkçası unuttum buradakileri, kusura bakmayın." dedi mahcup bir edayla. "Aslında benim ailem de öyle, kimseyi hatırlamıyorlar. Gerçi babam sizinle akran olabilir. O da o dönemde siyasi nedenlerle içeri girip çıkmış. Aslında bir anlamda onun içeri girmesi yüzünden kalabilmiş dedem ve babaannem Türkiye'de. Öyle de tuhaf bir ironi yaşanmış." Gülümsedi İskender. "Bak genç adam, her şerde bir hayır var." Pınar'ın elini avuçlarının arasına aldı Yani. Senden ayrılamam demenin başka bir hâliydi bu. "Dedem ve babaannem için zor zamanlarmış ama. Hayır gibi görünse de onlar da 'ha gitmişiz ha kalmışız' diyerek tanımlarlardı bu durumu." Bakışlarını Pınar'a çevirmeden ama Pınar'a söyleyerek, "Ben dayanamazdım herhâlde her iki türlü de ayrılığa. Ha içeridesin ha dışarıda. Sonuç olarak iki durumda da unutuyorsun." Pınar, gülümseyerek başını Yani'nin omzuna koydu. Yani'nin muhatabının kendisi olduğunun farkındaydı. İskender, "Haklısın." dedi Yani'ye, "Bir müddet sonra ne fark eder, ikisi de aynı." Soran bakışlar bu sefer de diğer dinleyenler üzerinden İskender'e yönelmişti. Kimse, 'Nasıl yani?' diye sormamıştı ama sanki herkesin merak ettiği bu soru gibiydi. İskender, bu durumu fark edince açıklama gereği duydu: "Sabah buraya geldiğimde elimdeki bavulu gören çaycı, 'içeriden mi dışarıdan mı abi?' diye sormuştu. Sizler gençliğinizin verdiği telâşla başka deneyim kazanma çabasındasınız, duymamış olabilirsiniz ama bir zamanlar Türkiye'de bu, önemli bir soruydu. Zaten ne kadar da saysak iki ihtimalden fazla yoktu; ya içeri girecektin ya da dışarı atacaktın kendini. Çemberin içi iyice daralıyordu. Siyasi olaylar, geçim derdi, canını ve aileni savunmaya çabaladığın zamanlar.. zor zamanlardı. Ve dönüşte de yakanı bırakmıyordu bu iki ihtimalli soru: İçeriden mi, dışarıdan mı? İçeri girip çıkanlarla dışarı çıkıp dönenlerin ortak noktası da bu oluyor işte: Unutmak, hatırlayamamak. O yüzden çaycıya da sabah dediğim gibi, bir müddet sonra ikisi de aynı." 

 

Jale, şöyle bir etrafına bakındı İskender anlatmaya devam ederken. Bir, üç, yedi, on iki... ne çok insan birikmişti etrafta İskender'i dinleyen. Tamam, herkes canlı müzik için gelmişti ama İskender faktörüydü onları geçip gitmekten alıkoyan, durup bekleten. Afife'nin mesajlardan kastı bu muydu acaba? Bu duruma 'hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı' klişesinden ziyade, "Görünen her şeyde verilen mesajı anlamak çabası." tanımlamasını yakıştırdı, aynı zamanda bu düşüncesini yüksek sesle söylerken. Afife, Jale'ye dönüp, "Hah işte!" dedi sadece kendilerinin duyabileceği bir sesle ama heyecanla. "Bunu demeye çalışıyorum ben sana. Onca olay olmuş, tekneden ambulansa adam taşıyorlar, insanlar koşuşturuyor etrafta ama benim gözüme 'Manolya' yazısı parlıyor. Niye?" Jale de merakla sordu: "Niye?" "Ne bileyim, niye? Öyle işte. Az önce senin de dediğin gibi, görünen her şeyde verilen bir mesaj var ve tüm çabamız bunu anlayabilmek. Bilmem kaç tane arkadaşım oldu benim. Hepsinin adı da ayşe, zeynep, fatma, mualla, falan filan. Ama Jale ile tanışınca tiyatrocu oldum. Senin hiç benden önce Afife diye bir arkadaşın oldu mu?" Gülümsedi Jale: "Olmadı bacım." Afife de Jale'yi taklit ederek, "Olunca ne oldu bacım?" Tekrar gülümsedi Jale, "Tiyatrocu olduk. Ama aç kalacağız, o ayrı." diyerek. Afife, kendinden emin, "O hiç belli olmaz. Bakarsın bir dizi teklifi gelir, ardından bi sinema filmi. oh, bitti gitti."

 

***1964

"Kızım gel bir yardım et." diye uyarırken kızı Manolya'yı Sevim Hanım, Manolya'nın babası Ekrem bey de kahvaltı masasına oturmuş, gazetesini okuyordu. Gazete, manşetinde yine, Kıbrıs Rum kesimi ve Türkiye arasındaki anlaşmazlıkları konu almış, bu sıkıntıları Manolya'nın bile dikkatinden kaçmayacak şekilde iri puntolar hâlinde yazmıştı. Öteberiyi annesiyle masaya taşıyan Manolya, tedirgin gözlerle babasına, "Çok mu önemli bu konu bana?" diye sordu gazeteye bakarak. "Her yerde bu haberleri görüyorum. Rumlar aşağı Rumlar yukarı. Bizim mahalledeki Mihalis Amca mesela, o da Rum. Ama bi zararları yok bize." 

Ekrem Bey, gazetesini katlayıp masaya bırakırken, "Kızım ne zararı olsun onların bize. Mahalledeki en dürüst esnaf onlar hatta. Ama politika işte, olan onlara oluyor." 

Sevim Hanım, elindeki son bir iki parçayı da masaya bırakıp otururken, "Hadi kızım otur sen de." dedi. Manolya sandalyesini çekip oturduktan sonra çaydanlığa uzanıp çayları koymaya başladı. "Oğlu da mesela, bir keresinde kumaşları eve kadar getirdi sağolsun. Çok efendi." deyiverdi birden Manolya. 

İnsan, sevdiklerine karşı mahcup olmadan, utanmadan, sıkılmadan anlatabilmeliydi yaşadığı bir günü. Manolya'nın istediği de buydu. Ama gazeteler, birlikte yaşadığı halk artık İskender'e Alexandros demek isterken bu mümkün değildi. Ama yine de bir refleks gibi kendini belli etmişti Manolya'nın içindeki bu arzu. İskender'le geçirdikleri zamanları annesine de anlatmak istiyordu Manolya, arkadaşlarına da. Ama politik haberler buna bir türlü müsaade etmiyor, hep gizli saklı buluşmak zorunda kalıyorlardı. 

Kızlarının büyüdüğünün farkında olan Sevim Hanım ve Ekrem Bey, elbet bir gün bir şekilde onun biricik gönlünün başka biri için de atacağının farkındaydılar. Ama o günün, bu günlere denk gelmesi heyecandan çok endişeye mahal verir ve bir uğraş hâlini alırdı. Bundan sebep belki de şaşkınlıkla birbirlerine bakakaldılar.

 

Etrafında kendisini dinleyen genç insanları bir anlığına unutarak yine bavula daldı İskender’in gözleri. "Kalplerin atmaması bile gereken bir zamanda bir de başkası için çarpması düşünülemezdi o zamanlar. 1964 yılında aşık olmamalıydık. Ne yeriydi ne de zamanı." dedi mırıldanır gibi.

 

***1964

Manolya'nın babası Ekrem Bey, kahvaltısını bitirmiş, işe gitmek üzere evden ayrılırken Sevim Hanım, Manolya'ya, "Hadi kızım, yediysen toparla şuraları." diyerek bir çırpıda eşi Ekrem Bey'in yanına, sözde onu uğurlamaya gitmek üzere kalktı masadan. Manolya, bir şey anlamamış, annesinin dediğini yapmak üzere kaldırmaya başlamıştı sofradan öteberiyi. Yanında ceketini tutan Sevim Hanım'a bakmadan, gözleriyle kızı Manolya'yı takip ederek, "Hanım, başımıza iş almayalım. Ortalık daha sakin olsa ben kendi ellerimle takarım kızımın kuşağını beline ama ne yeri ne zamanı. Aman deyim."  diyerek tedirgin bir hâl ile kızlarına dikkat etmesini emir buyurmuştu. "Merak etme sen, ben bi yoklarım altını üstünü, neymiş ne değilmiş." dedi Sevim Hanım, gözlerini kocasından kaçırarak. "Aman deyim Sevim, aman!" diyerek daha bi tembihledi Ekrem Bey kapıdan çıkarken. 

Sevim Hanım, eşini uğurlayıp, kapının önünde sanki tüm mahalle onları dinlemiş gibi tedirgin bakışlarla göz gerdirdi komşularına. Sıkıntıyla bir iç çekip girdi içeri sonra.

Hemen kapının önünde, "N'oldu anne, ne dedi babam?" diye soran Manolya'ya, "Hiç kızım, çarşıya çıkacağız bugün seninle dedim de üç beş bi şeyler istedim işte." dedi hemen, 'altını üstünü yoklama' soruşturması için aklına ilk gelen planla.  "Bugün okuldan çıkınca bizim sokağın başında bekle beni. Yetişirim ben sana evden çıkıp. Gezeriz biraz çarşıyı ana kız. Oturur muhallebi de yeriz Andrea Hanım'ın dükkânında." dedi sonra gülen bir yüzle. "Yeriz valla, ne güzel olur." diyerek okula gitmek üzere hazırlanmak için odasına gitti Manolya. 

 

İskender, sabah Manolya'nın okula gidiş saatine yetişmek için babasına dükkânı kendisinin açacağını söylemiş, bu yüzden de kahvaltı bile etmeden evden çıkmıştı aynı sabah. Yolda bir iki kişilik gruplar halinde bekleyen arkadaşlarına günaydın dese de bazılarından cevap alamamış bazılarından da kısık sesli bir karşılık almıştı. Yolunu kesip hâl hatır soracak kadar samimiyeti olan arkadaşlarının böyle davranmasını garipsedi ama umursamadı İskender. Manolya'yı görecek olmanın heyecanı daha ağır basmıştı. Daha hızlı adımlarla Sakızgülü sokağının Kadife sokakla kesiştiği yere doğru gitmeye koyulmuştu. 

Manolya da evden çıkmış, Kadife sokağının Sakızgülü sokağı ile kesiştiği yöne doğru heyecanla gidiyordu. 

Manolya'yı ilkokuldan beri tanıyan Salih de Kadife sokakta tedirgin bir şekilde Sakızgülü sokaktan kendisine doğru gelecek olan arkadaşlarını bekliyordu. Gazetelerde okuduğu, radyoda dinlediği haberlerden etkilenmiş ve Moda'nın bıyıkları yeni terleyen çocuklarıyla bir araya gelip Rum olan herkesi Kadıköy'den kovmaya niyetlenmişti. Sözde, Kadife sokaktan geçip Moda caddesine doğru yürüyüş yaparak slogan atacaklar ve Rumlara Kıbrıs'ın kendilerine ait olduğunu hatırlayacaklardı. Belindeki kuru sıkı tabancayı da sağcı bir abisinden 'düğünde havaya sıkacam.' diyerek almıştı. 

Gencecik ömründe ilk defa böyle yüksek sesle memleketin sorunlarına dahil olacak olan Salih, terleyen avuçlarını birbirine sürterken gördü Manolya'yı bir iki adım ötesinde. "Günaydın Salih." diyerek yanından geçip giden Manolya'nın Sakızgülü sokağa doğru gittiğini görünce, "Manolya!" diyerek durdurdu onu. Bu arada İskender de iki sokağın birbiriyle kesiştiği yere gelmiş ve şöyle bi başını uzatmıştı Manolya'nın geleceği yöne. Sözleştikleri gibi köşede bekleyecek, sokağa girmeyecekti İskender, Manolya'nın 'ele güne görünmenin mânâsı yok' hassasiyetine uyarak. Ama Manolya’nın yolunu kesmiş gibi duran birini görünce bu hassasiyeti önemsemeden onlara doğru koşar adım sürdü kendini. Tam bu esnada köşede Salih gibi diğerlerinin gelmesini bekleyen beş altı kişilik bir gruptan biri, "Yunan tohumu değil mi lan bu?" diyerek diğer arkadaşlarıyla takıldı İskender'in peşine. İskender, bir iki bina arkasındaki güruhun farkına vardı ama aklı Manolya’da olduğundan, birkaç kez başını çevirip baksa da anlayamadı kendisinin peşinde olduklarından. 

Salih'in sesiyle durup ona dönen Manolya, Salih'in kendisine doğru gelip önüne geçerken, "Bu tarafa gidiyorsan gitme, birazdan arkadaşlar gelecek. Ortalık karışabilir." uyarısına önce bir anlam veremedi. Daha sonra gülümseyerek, "Aman be Salih, ben de bi şey diyorsun sandım. N'olacak canım, geçip giderler yanımdan. Hem ben okulda her gün sağcısının da solcusunun da ortasından geçip gidiyorum. Bi şey olmaz." diyerek gitmekte olduğu yöne tekrar gitmeye yeltenince Salih, bir refleksle tuttu Manolya'nın kolundan. İskender, Manolya’nın bir  adam tarafından kolunun da tutulduğunu görünce koşmaya başladı bu sefer "Manolya!" diye bağırarak. Arkasındaki grup da İskender'in kendilerinden kaçtığını sanarak, "Kaçıyor! Tutun şu Yunanı!" diye bağırarak peşine takıldılar. 

Sesleri duyan Manolya, İskender'in ve onun peşindeki kalabalığın kendisine doğru koştuğunu görünce, "Bi kere de yalnız gel be adam. Laf söz olmasın diye sokağın dışında buluşalım diyoruz, sen peşine kalabalığı takıp sokağa dalıyorsun. Vallahi pes!" deyiverdi o şaşkınlıkla. Salih, Manolya'yı duyunca az sonra kendilerine karışacak kalabalığın önündeki çocukla aralarında bir şey olduğunu anladı ve "Manolya... yoksa sen.. bu Rumla?" diyerek sözünü tamamlayamadan olduğu yerde şaştı kaldı. İskender, Manolya ve Salih'e ulaşmış, "Ne tutuyorsun lan kızın kolunu, kimsin sen?" diyerek tartaklamaya başlamıştı bile. Salih hâlâ yaşadığı şaşkınlığın etkisinde, tepkisiz, Manolya’nın İskender'i tutmaya çalışmasını izliyordu. O sırada İskender'in peşine takılan diğer grup da onlara ulaşmış ve küfürler ederek İskender'e vurmaya başlamışlardı. Manolya, kalabalığın arasında çaresiz kalmış, "Durun, vurmayın. İskender! Yardım edin!" diyerek çığlık çığlığa koşuşuyordu herkesin arasında bir yandan da İskender'e vuranlara engel olmaya çalışarak. 

Salih, kalabalığa karışmamış, İskender'e vurmak bile istememişti. Boş gözlerle Manolya'ya bakıyor, hâlâ bir anlam veremiyordu Manolya'nın bir Rumla beraber olmasına. Kulağına boğuk bir karmaşayla dolan seslerin arasından Manolya'nın, "Salih, bi şeyler yap, ayır şunları." nidâsını duyunca birden kendine geldi ve belindeki tabancayı çekip iki el ateş etti havaya. Silah sesini duyan grup tedirgin bir hâlde İskender'e vurmayı bırakıp kaçışmaya başlayınca Manolya hemen koşarak, yerde yatan İskender'e sarılıp onun yerden kalkmasına yardım etti. Salih de elindeki silahla etraftaki evlerin pencerelerinden bir bir çıkan konu komşuya görünmek istemeyerek silahı hızlıca beline sokuyorken ürkek gözlerle başını öne eğip kaçmaya başlamıştı. Kadife sokağının ortasında kanlar içinde kalmış genç bir adama sarılıp ağlayan genç kızın yardımına, sesleri duyarak dışarı fırlayan komşularıyla beraber, Manolya'nın annesi de dışarı çıktığında kızını o hâlde görünce gözyaşları içinde yetişmişti. 

Etimolojide her bir kelimenin bir anlamı olsa da aslında kelimeler herkes için farklı anlamlar ifade ederdi. Sevim Hanım için de o gün, İskender kelimesi önceleri 'kızını kurtarması gereken bir ad' iken, haberi duyup koşarak gelen Mihalis Efendi ve Fotini Hanım'ı görünce 'evlat' ile yer değiştirmişti. Manolya için ise artık 'uçurumun kıyısı' anlamına gelen 'yar' ile sevgili manası taşıyan ''yâr', aynı anlama geliyordu. İskender'e kalan anlam kayması ise en zoruydu: Aynı mahallede birlikte büyüdüğü, babasının okula başlarken ailelerine takım elbiseler yaptırmak için kumaşlarda tenzilat uyguladığı 'arkadaşları', artık 'düşmanları' olmuştu. Daha da kötüsünün farkına, kollarıyla Sevim Hanım ve Manolya'nın omuzlarından destek alarak onların evine doğru giderken varmıştı. 'Manolya' adı artık, 'ulaşılmaz'  anlamına geliyordu. 

 

Endişeden elleri titreyerek çalmıştı Fotini Hanım, Sevim Hanım'ın kapısını. Mihalis Efendi bir iki adım gerisinde bekliyordu üzgün bakışlarla. Daha birkaç gün önce bu sokaktan, bu kapının önünden geçerken, 'Demek bu kapidan alasağiz kizimizi oglumusa. Torunlar bu kapiyi da salacak 'dede dede' diye. Bre, benim dünür burada oturur be, diyeseğim demek ki ese dosta.' diye düşünmüştü Mihalis Efendi gülümseyerek. Ama kader onları elleri titreyen, gözleri yaşlı bir anne ile yüzünden keder akan bir baba olarak dikmişti bu kapının önüne. 

Sevim Hanım, kapıyı açtığında önce etrafına, konu komşuya, bakan, gören, eden var mı diye tedirgin bir bakış attıktan sonra, "Gel hemşire, gel, siz de helâk olmuşsunuz." diyerek elinden ve omzundan tutarak içeri buyur etmişti Fotini Hanım'ı.  Ardından, hâlâ dikildiği yerde mahcup bekleyen Mihalis Efendi'yi de "Buyurun Mihalis Efendi, çekinmeyin." diyerek aldı kapının arkasına. İskender, 'gidecem ben' diye ısrar etse de Sevim Hanım bırakmamış, sokakta elinde topuyla sabah sabah diğer arkadaşlarıyla maç yapmak üzere gelen imamın oğlunu görmüş ve İskender'in evine ondan haber salmıştı. İmamın oğlu, "Tamam Sevim teyze." diyerek koşa koşa İskenderlerin evine geldiğinde, Mihalis Efendi, evden henüz çıkmış, daha evden sokağa bir iki adım ya atmıştı ya atmamıştı. "Maalis Amca Maalis amca." diye bağırdığında az önce eşini uğurlayan Fotini Hanım da kapının önüne çıkmış, merakla imamın oğluna bakıyordu. "Gel bakayim küçük efendi, nedir bre bu telas?" diye sormuştu gülümseyerek. Ne bilsindi bu kez de böyle üzücü bir haber vereceğini bu sabinin. 

Fotini Hanım ve Mihalis Efendi, "Tanrim sen yardım et, tanrim sen evladimi alma benden." diyerek feryat figan Sevim Hanımlara koştuklarında önlerinden çekilip kapıya doğru gitti ve ardına kadar açık kalan kapıyı çekip kapattı imamın oğlu. Küçücük zihni ilk kez zaman algısını yitirmiş, tanık olduğu bir acıyı kendi hareketleri normal ve akışkan izlerken, acının çaresiz bıraktığı insanları daha durağan ve ağır hareketlerle izliyordu. Merdivenlerden inip sokağa çıktığında İskender'in kendisine aldığı topu yerde birkaç kez sektirerek arkadaşlarının yanına dönerken babasının kendisine söyledikleri geçti küçük aklından: "Hepimizin Allah'ı bir ama ona gittiğimiz yol farklı. Senden olmadığını söyleyen birinin önüne geçme oğlum. Bil ki o da senin inandığın aynı Allah'a gidiyor. Elbet yetişir, buluşursunuz bir yerde." 

 

 

Müzisyenler mola vermiş, parkın içindeki arkadaşlarının yanına dağılmıştı birer ikişer. Bununla beraber İskender'i dinlemek üzere kendiliğinden oluşan gruba da bir sessizlik ve hüzün çökmüştü. Aralarında gözyaşlarını bile silenler vardı. İskender, dinleyicilerine moral vermek için, "Ağlayacaksanız oynamayalım." dedi gülümseyerek. Toparlandı birer ikişer gençler de gülümseyerek. "Bunlar daha iyi günlerimizmiş nereden bilelim." dedi İskender. "Nasıl yani?" dedi Jale, "Daha ne gelebilir ki başınıza?" Pınar'ın sevgilisi Yani, "1964 yılında Türkiye'nin Kıbrıs meselesi nedeniyle Yunanistan'a karşı başlattığı diplomatik baskı ve misilleme süreci neticesinde, Türkiye'de yaşayan yaklaşık 13 bin Yunan uyruklu Rum sınır dışı edildi veya Yunanistan'a göç etmeye zorlandı." dedi. İskender onaylarcasına başını salladı ve ekledi: "Sadece Yunan uyruklular değil, onlarla evli olan Türkler ve Müslümanlar ile Türk vatandaşı Rumlar da aile bütünlüğü gereği gitmek zorunda kaldı."

 

Vakit öğleni bulmuş, uşşak makamında okunması gereken öğle ezanı, bayatî makamına kayarak okunsa da yine de, çok şükür, bir makama riayet edilerek okunmaya başlamıştı. "Üsküdar'ın gözünü seveyim." dedi çaycı kendi kendine, "Hep uşşak makamında okunur orada." Arabasının arkasına elindeki termos ve kâğıt bardakların bulunduğu sepeti koyarken bir yandan da kendini öğle namazını kılmaya hazırlıyordu. Seccadesini aldı, gölge bir ağaç altı bakındı kendine. Sabah gelen bavullu adam ne anlatıyorsa, etrafı kalabalıklaşmıştı. Camiye gidip gelene kadar çok zaman geçerdi. Belki de o gelene kadar giderdi bavullu adam, kalabalık da dağılırdı, neme lazım. Hem, her yer Allah'ın değil miydi? Şu ağacın altında kılardı namazını bu sefer de. Cemaat dediğin de kuş olsun, kedi olsun, karınca olsundu, ne fark eder.

Bavullu adamın etrafında toplanan kalabalığın yanından geçerek gözüne kestirdiği altı gölge bir ağaca doğru yürürken genç bir kadının bavullu adama, "Peki daha sonra nasıl görüştünüz Manolya Abla ile?" diye sorduğunu duydu. Aklına, rahmetli Sevim Teyze geldi. "Onun da kızının adı Manolya'ydı." dedi gülümseyerek. "Ruhu şâd olsun, Allah günahlarını affetsin, az kahrımızı çekmedi." dedi mırıldanır gibi bir sesle gülümseyerek. Ağacın altına geldiğinde ezan dinmişti. Seccadesini serip kılmaya başladı öğle namazını.

 

Jale'nin sorduğu soruya, "Aslında biz o zaman farkına vardık ki o zamana kadar çok rahat görüşebiliyormuşuz. O günden sonra neredeyse hiç görüşemedik. Sadece okul çıkışları birkaç dakika." 

 

***1964

Çocuklarını alıp evine götüren Mihalis Efendi ve Fotini Hanım, kederden yorgun düşmüş, akşam yemeği bile yemek istememişlerdi. Akşam olmasına rağmen mahalleden, kapısının önünden slogan atarak geçen küçük gruplardan kendilerine bir zarar gelecek diye düşünerek endişe etmişlerdi. 

Sevim Hanım ise akşam eşi Ekrem Bey geldiğinde olan biteni anlatmış, bundan dolayı üzüntüden kendisini odasına kapatan kızıyla konuşmak isteyen Ekrem Bey de kızını gözyaşları içinde görünce bir şey diyememiş, kime kızacağını bilememiş, kahrolmuştu. Çağırdıysa da annesine, 'bu mahcubiyeti kaldıramayacağından' yakınarak yanına gelemeyen kızına dayanamamış, daha fazla da evde duramamış, kalkıp kahveye gitmişti. 

Evden çıkıp, hemen köşeyi döndüğünde bomboş kahvehanede Hilmi Bey ve Eleni Hanım'ı masalardan birinde oturur görünce, şaşkın adımlarla yanlarına gitti. Eleni ve Hilmi daldığı düşüncelerden sıyrılıp Ekrem Bey'i buyur ettikten sonra Eleni, teklifsiz, hemen içeri gidip bir çay bardağına rakı doldurup getirdi. Çay beklerken rakı ikramına şaşıran Ekrem Bey, Hilmi ve Eleni'nin masanın yanındaki iskemleye uzanan ellerinde birer rakı kadehi görünce neye dahil olduğunu anladı. "Çayın tadı kalmadı Ekrem Bey, böyle daha iyi, buyurun, afiyet olsun." diyen Hilmi Bey'e, "Haklısın efendi, haklısın." dedi başını öne eğerek. 

 

İnsan, hâlini anlatmaya gerek duymamalıydı. O hâle gelene kadar zaten yorulmuş olurdu. Bir de bunu anlatmak.. her şeyi iki kere yaşamak gibi bir zorluktu. Eskiler bunu bilir, 'hâlden anlamayı' öğrenirlerdi ilkin, büyürken. Bunun için de ya çokça acıya maruz kalmak gerekirdi ya da çokça acı dinlemek. Hilmi ve Eleni acıya maruz kalarak tecrübe etmişlerdi hâlden anlamayı. O yüzden kimin yüzünde ne görseler, bilirlerdi onun nereden vurulduğunu. 

 

"10 yıl önce idi Ekrem Bey." dedi Eleni, bir yandan da parmaklarının arasındaki rakı bardağını çevirerek, "Tam 10 yıl önce, bu kahvehaneden kosarak geldi yetisti Hilmi bana. Gelmeseydi, saslarımdan tutup süreyesekti beni kapima dayananlar. Zavalli  babazığim saresizdi, elinden ne gelebilirdi. Tanrı bir daha yasatmasin o günleri." 

 

Verilen radyo haberlerinden, gazetelerdeki fotoğraflardan ve ne yazık ki kendi mahallesinde çıkan olaylardan dolayı hatırladı Ekrem Bey Eleni'nin anlattıklarını. 

1954’te Kıbrıs’ta Rumlar, dönemin İngiliz sömürge yönetimine karşı bağımsızlık mücadelesi başlatmış, Yunanistan’daki hükümet ise Kıbrıs halkının kendi kaderini belirleme konusunu Birleşmiş Milletler’in gündemine taşımıştı. Rumların, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını istemesi fikri gündeme geldiğindeyse adadaki Türk ve Rum halkı karşı karşıya gelmişti. 1955 yılında Türkiye’de medya tarafından İstanbul’da yaşayan Rum halkına karşı nefret söylemi içeren haberler yazılmaya başlanmıştı. Basında İstanbullu Rumların refah içinde yaşadığına dair haberler, Batı Trakyalı Türk azınlıklarla karşılaştırılmıştı. Bu da iki halk arasında tansiyonun giderek yükselmesine neden olmuştu. Bu kadar provokatif haberlere rağmen yine de sağduyusunu koruyan müslüman ve gayrimüslim kamuoyu, 5 Eylül 1955’te Selanik’te bulunan Atatürk’ün evine bomba atıldı iddiasıyla çalkalanmaya başlamıştı. İstanbul'da yayın yapan Expres Gazetesi, atılan ses bombasını gazetenin manşetine, 'Atatürk'ün evi bombalandı!' puntolarıyla taşıyınca bu gergin ama sağduyulu atmosfer yerini birden ülkedeki azınlıklara karşı eylemlere bırakmıştı. 

Haberin yayınlandığı günün akşam saatlerinde, (nedense iş çıkışı) Taksim Meydanı'nda toparlanmaya başlayan insanlar, slogan ve afişlerle (!) İstiklal Caddesi'ne doğru ilerleyerek Rumlara ait olan dükkânları yağmalamaya başlamışlardı. 7 Eylül’e sarkan saldırılar Beyoğlu’nun ardından öncelikle Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi yakın semtlere, sonrasında Eminönü, Fatih, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy ve hatta Adalar’a kadar yayılmıştı. Onlarca insan linç edilerek öldürülmüş, yaralanmış ve kadınlara tecavüz edilmişti. Yağmalanan evlerdeki ve iş yerlerindeki değerli mallar çalınmış, geri kalan her şey sokaklara saçılmıştı. Ordunun sıkıyönetim ilan etmesiyle ancak önüne geçilebilmişti olayların. 

 

Rakının verdiği serinlikle birlikte sırtında hissettiği akşam yelini hafif bir ürpertiyle üzerinden atan Ekrem Bey'in gözlerinin önüne gelen o günler de bu titremeyle kayboldu. Daha doğrusu, kendi kaybolsun istedi. 

Empati, tavsiye edilirken bir erdem olsa da iş başa düştüğünde, empati yapmak zorunda kaldığında yani, insanın ruhunu sıkan, insanı kilitli kapılar ardında, dört duvar arasında bırakan can sıkıntısı bir baş belasından başka bir şey değildi. Ekrem Bey de Eleni'nin babasının yerine koydu kendini. Ya onun gibi çaresiz kalırsa? Ya olaylar, onun da elinden bir şey gelemeyecek bir hâl alırsa? Ne yapardı? İskender'in koşup gelmesini mi bekleyecekti? 

Zihinde verilmiş kararlar, sesli söylenmese de, bir hareket hâlini alırdı bazı zamanlar. Ekrem Bey'de de bu durum, elindeki rakı bardağında kalan son yudumu hızlıca içip, bardağı masaya tok bir sesle bırakarak belli etmişti kendini. Ekrem Bey'in aldığı karar, artık salt bir fikir olmaktan çıkıp onun hâl ve tavırlarında görünür olmuştu. Alacağı tavsiyeyi Eleni ve Hilmi'nin hikâyesinden küçük bir bölüm dinleyerek almış ve ne yapması gerektiğine çoktan karar vermişti bile.

 

"Ailesini korumak isteyen bütün babalar gibi o da ilk önce sizi ayırmak istedi tabii?" dedi Afife, zaten cevabını tahmin ettiği soruyu sorarken. "Beni evden çıkarmadı annemle babam birkaç gün." diyerek cevapladı Afife'yi İskender, "Ne olur ne olmaz diye. Dinlemedim, çıktım gittim de evden bir iki kere ama göremedim Manolya'yı. Onu da eve kapatmışlar. Bizim küçük afacanı da bulamadım mektup yazayım, haber göndereyim." Elinde bulunan, oturduğu yerdeki çimlerden kopardığı bir iki yeşilliği yılgın bir savuruşla attı çok az öteye. "Eve gitmem gerektiğini biliyordum ama her yerdeydim." dedi aynı yılgınlıkla şimdi boş kalan ellerine bakarak. 

Çaycı, namazını kılmış, bir borcu ödemenin verdiği rahatlıkla geri dönüyordu arabasına termosunu ve çay bardaklarını almak üzere. 

"Sokaklarda yürüdüm öylesine. O gün ve sonraki birçok gün. Moda'da hatta Kadıköy'de girip çıkmadığım sokak kalmadı. Bir eksiklik vardı ama adı yoktu. Böyle bir şey arıyordum sanki tamamlanmak için. O zaman fark ettim Manolya'yı hayatımın neresine koyduğumu."

Sabah çay verdiği adamın etrafına doluşan kalabalığın dağılmadığını görünce sevindi çaycı. Aklından, "Bir tur atayım şu kalabalığın arasında, belki çay isteyen olur." umudu geçtiği sırada İskender'in "Kadife Sokak'tan geçemedim sadece." dediğini duydu. Muharrem kaleciyken üç gol atmıştı ona çocukken oynadıkları maçta orada, Kadife sokakta. Gözleri takıldı çaycının kalabalığa. Çay içen olup olmadığını soracaktı ama soramadı İskender'in anlattıklarını dinlerken bir yandan da puslu bir maziyi gözlerinin önünde seyrederek. İnsan yaşamı bir provaydı. Olanları hatırlamaksa bir gala insan zihninde.  

 

***1964

Bağırışan çocukların sesinden dolayı karşılıklı ayaküstü sohbet ediyor olsalar da birbirlerini anlamakta zorluk çeken sokağın iki yeniyetme delikanlısı, kendilerine doğru gelen topa okkalı bir tekme savurarak daha da öteye gitmesini sağladılar, bir yandan da birbirlerine, "Çocuklar topu alıp gelene kadar kafamız dinlenir bari." diyerek. İmamın oğlu attığı gole sokakta kollarını açarak seviniyordu bir kendi kalesi ve bir de rakibinin kalesi arasında koşarak. Rakip takımın kalecisi, topun çok öteye gittiğini görünce, az önce yediği golden dolayı morali de bozulduğundan, gidip almak istemedi topu ve diğer takıma hemen, en zor şartlarda geçerli olan o amansız kuralı hatırlattı: "Atan alır oğlum! Ben mi attım? Golü kim attıysa o gitsin alsın topu. Hem abanmasaydı o kadar." 

Yenilginin uğrattığı hüsranı gideren en kabul edilebilir kuraldı bu. Golü atan, topu almakla mükellefti gittiği yerden. Hem yenilenin içini biraz olsun ferahlatırdı hem de topu gidip alana dokunmazdı bu mecburiyet. İmamın oğlu da neşesini hiç kaybetmeden, "Alırım oğlum, golü de atarım, giderim topu da alırım. Siz mızıkçılık etmeyin de gidin gazozları hazırlayın." diye söylenerek koştu topu almak üzere. 

İmamın oğlu da diğer tüm akranları gibi, mahalleliyi tanımlarken aile erkânından ilkin kimi tanıdılarsa onun başlığında ifade ederlerdi diğer fertleri. Buna göre Manolya, Sevim Teyze'nin kızıydı, Manolya değil. Ekrem Bey de Sevim Teyze'nin kocasıydı, sadece Ekrem Bey değil. 

Halis Efendi Sokağın girişine kadar giden topu yerden alırken başını kaldırdığında hızlı adımlarla Moda Caddesinden geçerken gördüğü, Sevim Teyze'nin kocası Ekrem Bey'di bu yüzden. Genelde maç yaptıkları sokağa akşam saatlerinde sakin adımlarla giren Sevim Teyze'nin kocası Ekrem Bey'i ilk defa böyle hızlı adımlarla ve başka bir yöne giderken görünce gözü takıldı bir an. Ama arkadaşlarından gelen, "Hadisene oğlum, neye bakıyon, gelsene." çağırışlarına kayıtsız kalamadığından, aklı Ekrem Bey'de daha önce o hiç görmediği telaşında kalsa da, döndü yine arkadaşlarının yanına. 

Ekrem Bey, son birkaç gündür kafasında evirip çevirdiği cümleleri bir iki hızlı adımdan sonra Mihalis Efendi'nin dükkânına girerek sıralamaya başladı: "Bak Mihalis Bey, buraya tartışmaya gelmedim."

Yılların esnafı Mihalis Efendi, insan hâllerinden anlardı elbette. Hemen tezgâhın önüne geçerek bir çırpıda Ekrem Bey'in yanından geçip onun ardından kapattı dükkânın kapısını. 

"Biloorum Ekrem Beycim ne isin geldinis." dedi heyecanla. Ardından, biraz mahcup biraz da gülümsemeye çabalayan bir yüzle, koltuğu göstererek. "Buyrun oturun hele bir ilkin, soluklanin, konusurus." 

Hemen tezgâhın arkasına geçip bir bardak suyla geliverdi Ekrem Bey'in yanına Mihalis Efendi. Şaşkın bakışlarla suyu Mihalis Efendi'nin elinden alan Ekrem Bey, bir iki yudum içtikten sonra daha sakindi artık. Mihalis Efendi geçti, karşısına oturdu Ekrem Bey'in. "Kıs socuğu değil ama benim de evladim var Ekrem Beyciğim, Tahmin edoorum nasil bir haleti ruhiyedesinis. Ben horosumdan sekinirken sizin kisçenizden iki misli sekinmenis gayet makbul. Ama ne yapalim, buyurun, haydi sis söyleyin. Sevoorlar birbirlerini." 

Elindeki su bardağını önündeki sehpaya bırakırken, "Ben geri kafalı, bağnaz bir adam değilim Mihalis Efendi." diyerek girdi söze Ekrem Bey, "Onca yıllık esnafsın burada, az çok tanırsın, bilirsin bizi. Kızımın gönlü kimin horozundaysa kümesini ellerimle yaparım. Bakmam bile ak mı horoz kara mı diye. Hem, kime göre ak, kime göre karadır efenim? Öyle değil mi?"

"Pek tabii." dedi Mihalis Efendi hak verircesine. 

"Amma evvela bundan on yıl önce olanları bir hatırlamak lazım." diyerek devam etti Ekrem Bey: "Bizi aşmaz mı eğer on yıl önce olanlar yine olursa? Kendi canımızın derdine mi düşelim evlatlarımızın, kadınlarımızın derdine mi?" Uzandı, usulca dizine dokundu Ekrem Bey, Mihalis Efendi'nin: "Aşkta, sevgide keramet vardır Mihalis Efendi, bereket vardır bilirim. Gel, sabır da olsun. Biraz bekleyelim. Ele güne belli etmeyelim çocuklarımızın niyetini. Ortalık bi durulsun hele."  

Mihalis Efendi, Ekrem Bey'de beklediğinden daha sakin bir hâl sezince içi rahatladı. "Bre ben de korkoordum üseceğis birbirimisi diye. Ne büyük gönüllü bir insan evladiymisin more dünür. Gel bir sarilayim sana." diyerek sevinçle ayağa kalktığında dükkânın camını tuzla buz eden bir taşla neye uğradığına şaşarak can havliyle Ekrem Bey'inde omuzlarından tutup aşağı çömeldiler korkuyla. Mihalis Efendi telaşla sağına soluna bakındığı sırada, "Noloor bre, bis sise ne ettik." diye kendi kendine söylenirken Ekrem Bey'in aklına Eleni'nin anlattıkları düştü sıra sıra. Sanki kızı Manolya'nın İskender'e olan aşkından herkesin haberi varmış gibi hisseti bir an ve hızla çömeldiği yerden kalkıp, "Sevim! Manolya!" diyerek karısı ve kızının adını telaşla tekrarlayarak eve doğru koşmaya başladı. Mihalis Efendi de aynı sıkıntıyla malı ve ailesi arasında kaldığı durumdan ailesini seçerek, "Theé mou, prostátepse tin oikogéneiá mou. (Tanrım sen koru ailemi)!" diyerek hızla çıktı dükkândan öylece bırakarak.

Rum ailelere gönderilen mektuplar birer birer ulaştıkça Kıbrıs'ta çıkan sorunları kendilerine dert edinen mahallenin vatanseverleri (!) sevinçlerini Rumlara ait evlerin ve dükkânların  camını taşlayarak kutlamak istemişlerdi. Camiden çıkan imam ve mahallenin esnafı bu cam taşlayan gençlere müdahale etmiş, durdurmuştu. 

Etrafta kırılan camların sesiyle galibiyetin mutluluğuyla gazozlarını içen imamın oğlu ve arkadaşları korkuyla hemen en yakınlarındaki eve, Sevim Teyzelerinin merdivenlerine koşturmuşlardı. 

Kendini tutamaz, Manolya'yı görmek isteyerek kapıyı çalıveririm korkusuyla Kadife Sokağa girmeden etrafta dolaşan İskender de cam kırıklarının etrafa saçılan sesleriyle hemen Manolya'nın evine koşmaya başlamış, Sakızgülü Sokağı yarılamıştı bile. Moda Caddesinden girerek İskender'in ardında kalan Mihalis Efendi ve Ekrem Bey, dışarıdan bakıldığında sanki İskender'i kovalıyor gibi görünüyorlardı.

Sesleri duyan Sevim Hanım ve Manolya da telaşla kapı önüne çıkmak istediğinde kapının önünde toplanmış çocukları sığındıkları merdivenlerden korkuyla onlara bakarken gördüler. Sevim Hanım diğer çocuklara, Manolya da tanıdık bir refleksle imamın oğluna sarılarak  onları teskin ediyor, korkmamalarını söylüyorlardı. Ortalık, mahallelinin de müdahalesiyle sakinleşmişti ama korku ve gerginlik hâlâ havada asılı kaldığı yerde süzülüyordu. 

Çocuklardan bir anlığına ayrılıp merdivenlerden inerek sokağa inen Sevim Hanım ürkek gözlerle etrafı kolaçan ederken mahallenin kadınları birer birer camlarda görünmeye başlamıştı. Sevim Hanım, sokağa kendisinin yanına gelmek üzere bir iki adım merdivenlerden inan Manolya’ya, "Kal sen orada kızım, gelme." derken fark etti Sakızgülü sokaktan dönüp Kadife Sokağa koşarak giren birilerini. Manolya'yı da telaşlandırmadan kim olduklarını anlamak için dikkatlice bakarken, İskender'in "Manolya!" diye bağıran sesiyle anladı İskender olduğunu. Manolya, imamın oğlunun elini bırakıp birkaç adımda iniverdi hemen sokağa. Şaşkınlıkla, "İskender.." derken Sevim Hanım da İskender'in ardında kalanları fark etmiş, "Baban değil mi o?" diye soruyordu Manolya'ya. "Hayırdır inşallah?" İmamın oğlu da güven bulduğu bedenin yanında olmak istercesine Manolya’ya sokulmuş gelenlere bakarken, Ekrem Bey'in az önce gördüğü telaşlı hâlini zihninde birleştirerek, "Maalis amca Sevim Teyzenin kocasıyla İskender abiyi kovalıyor."  deyivermişti şaşkınlıkla. "Bi babamı peşine takmadığın kalmıştı be İskender, hadi hayırlısı." dedi Manolya belli belirsiz bir sesle. Sevim Hanım duyar gibi olduysa da Manolya'nın mırıltısını, fazla üzerinde durmadan kendilerine doğru koşan İskender, Ekrem Bey ve Mihalis Efendi'ye doğru birkaç adım atarak bir yandan da Manolya'yı korumanın verdiği refleksle onu ardına almaya çalışarak yaklaşmaya başladı. Yaklaşmak üzere olan üçlünün ve diğer tarafta feryat figan bir hâlde elinde bir kağıtla koşarak gelen Fotini Hanım'ın tam ortasında kalmıştı Sevim Hanım ve Monoyla şimdi. Fotini Hanım'ın sesini duyan Sevim Hanım, "Hemşire!" diyerek ona doğru döndü ve kendisine uzanan kollarından tutmasıyla önüne, dizlerinin üzerine düşüveren Fotini Hanım'a sarılması bir oldu. "Oyy oy, evimi ocağımı aloorlar komşulaaar.." diyerek bağıran Fotini Hanım'ı duyan İskender ve Mihalis Efendi telaşla gelip yerden kaldırdılar onu Sevim Hanım'ın da yardımıyla. "Noldu anne? Manolya? İyi misiniz?" diyerek soran İskender'in az ötesinde karısının ve kızının iyi olduğunu gören Ekrem Bey, soluk soluğa olan bitene bakıyordu. Mihalis Efendi, hâlâ ağlamakta olan Fotini Hanım'ın elinden aldığı mektubu okuyarak açıkladı durumu. "48 saat isinde İstanbul'u terk edin deyolar. 22 dolar karsiliği olan para verseklermis, baska da bir sey almamısa isin vermoorlarmıs." Uzanıp, Mihalis Efendi'nin elinden aldığı mektubu okuyan Ekrem Bey, dizlerinin üstünde kalakaldığı yerde sessizce oturarak ağlayan Fotini Hanım'ın yanına çöken Mihalis Efendi'nin omzundan tuttu. "Dış İşlerinden gelmiş mektup. Rum asıllı Türk vatandaşları da dahil herkesi Yunanistan'a gönderiyorlar." 

"Biz ne yaparız orada Ekrem Amca? Ben hiç gitmedim bile." dedi İskender medet umarcasına Ekrem Bey'den. İçine cam kırıkları gibi batan bir çaresizlikle ne diyeceğini bilemeden duran ve  babasına soran gözlerle bakan Manolya'ya döndü sonra İskender. "Manolya."  diyebildi sadece. Ötesi çıkmadı ağzından. 'Manolya' kelimesinin ağızdan çıktıktan sonra nasıl sese dönüştüğünü ve ardından da sanki bir maddeye dönüşmüşçesine yere düşüp nasıl paramparça olduğunu gördü, karısını ve kızını yanına alarak evine dönen Ekrem Bey'e yol verirken imamın oğlu. Onların ardından, annesini yerden kaldırarak babasının da koluna girip bu zamana kadar sırtlarında olduğu ailesini sırtlanan İskender'in gidişine baktı. Bir hayatı paylaşmak üzere birbirine denk gelen İskender ve Manolya, birbirlerinden mahrum edilerek kendi paylarına düşeni alıp gittiler farklı yönlere. 

Arkadaşının, "Hadi gidelim Âdem, al topunu." diyerek kendisine attığı mavi plastik top, bakışlarını İskender ve Manolya arasında geçiştiren Âdem’in omzuna çarpıp yere düştü ve yuvarlanmaya başladı. Bu kadar çok yitip gidenin oluşturduğu acıya, en değerli varlığı olan topunu önemseyerek destek olmak isteyen Âdem, topa dönüp bakarken aklında babasının söylediği bir söz anlam kazandı yine: 'Destek olmaya gücün yetmez bazen ama destek de olmak istediğin zamanlar oluverir. O zaman sendekinden vazgeç. Sende ne varsa ondan. Bereket, vazgeçtiğini çoğaltır.'

 

Müzisyenler verdikleri molanın ardından yeniden çalmaya başlamışlardı. İskender'in az önce anlattıklarını sanki dinlemişler gibi çaldıkları hüzünlü melodiler, Afife ve Jale'yi arkadaşlarıyla beraber derin bir hüzne boğmuştu. Tanıdık gelen bu hüznün dışında aynı zamanda da şaşkınlık yaşayan çaycı, İskender'e doğru bir iki adım atarken, "Şimdi bildim seni." deyiverdi herkesin dikkatini kendine çekerek. İskender, az önce daldığı mazisinden kendisini sıyırıp, çattığı kaşlarının arasından çaycıya bakıyordu diğer herkes gibi. Gülümsedi çaycı Âdem. "Benim ben İskender Abi, imamın oğlu Âdem." Çatılan kaşları kendiliğinden açılarak yukarı doğru kalkan İskender, "Âdem!" diyerek kalktı oturduğu yerden. "Sen... Yahu ne kadar değişmişsin.." 

Daha bu sabah gelmişti İskender. Atina'dan kalkan uçaktan İstanbul'a indikten sonra kendini Yoğurtçu Parkı'na atmış ve ilk iş bir çay almıştı kendine. Bir araya gelmeyi seven şeyler, insanlar vardı bu hayatta. Zeki Müren yine haklıydı; Elbet bir gün buluşuyordu her şey, herkes bir yerde. Yarım kalmıyordu hiçbir şey. Âdem ile İskender'in de Manolya’dan mütevellit ortak bir hikâyeleri vardı. Ve anlatılması gereken çok şey birikmişti. 

Sarıldılar birbirlerine. Bedenler büyümüş, yaşlanmıştı ama sarıldıkları bir anıydı. Ona kavuşmuşlardı.

Kendiliğinden çoğalıverdi İskender'i dinleyenlerin gülümsemeleri. Bir hikâyenin içine saklanmış küçücük bir karakter, kanlı canlı ortaydı şimdi. 

"Gel gel otur şöyle yanıma." dedi İskender. Bırakmaya hiç niyeti yoktu Âdem’i. Adem'in de gitmeye. "Siz gittikten sonra Manolya ablam çok ağladı. Sadece size değil, mahalledeki her gidene." diyerek devam etti Âdem anlatmaya. Sanki soğutmak istemiyordu İskender'in anlattığı hikâyeyi. "Bu bavulu hatırlıyorum." dedi Âdem sonra heyecanla. "Sizi Eminönü'ne, otobüslere götürmek için geldiklerinde bu vardı sadece yanınızda. Babamla sabah namazına, camiye gidiyorduk. Hatta babam rahmetli, bir iki rum arkadaşıyla helâlleşmek istemişti de izin vermemişlerdi." İskender, eliyle bavulu sıvazlarken, "Hatırlıyorum." dedi, "Babam da el sallamıştı uzaktan size." 

 

 

***1964

"Göroor musun Alexandar, bizim gitmemise sebep olanlarla biz giderken üsülenler ayni. Dünya büyle bi yer iste evladim." diyerek önce eşi Fotini Hanım'ı bindirdi otobüse Mihalis Efendi, ardından da kendi bindi. İskender'in gözleri Manolya'yı aradı, bulamadı. Alelacele, 48 saat içinde hazırlanmışlar, alabildiklerini yanlarına almışlar ama daha sonra gelen ekiplerin itirazıyla birçoğunu da tekrar bırakmışlardı. Hatta bir gün önce Manolya'nın hazırladığı küçük çantayı bile bırakmak zorunda kalmıştı İskender. Üçünün alıp alabileceği her şey bir bavula sığıvermişti. Eşyalarının üzerini çarşaflarla örterek sanki ara vermişlerdi yaşadıkları İstanbul şehrine. İkinci perdede tekrar o çarşaflar kalkacak ve kaldıkları yerden devam edeceklerdi yaşamaya. 

 

 

Kendisini de İskender ile birlikte dinleyen ve izleyen meraklı kalabalığın bakışları arasında dâhil olmaya devam etti Adem hikâyeye: 

 

 

***1964

"Bir önceki gün de babam beni yanından ayırmaz olmuştu. Bu kadar çok hüznün arasında top oynarım sokak aralarında, konu komşuya ayıp olur diye. Camiden eve, evden camiye gidip gelirken Kıraataneci Hilmi Amca'ya da uğramıştık."

Manolya'nın evinde de tıpkı Kıraathaneci Hilmi'de olduğu gibi ağır bir hüzün yüklüydü. 

Tasa denen sözcük, dert ile beraber kullanılsa da dertlenmenin ötesinde bir anlama sahipti. Tasa, üzüntülü bir durumun içinden çıkmak için verilen yoğun bir çabaydı. Ve çok yorucuydu. Mahalledeki tüm Rum ailelerin derdi, geride kalanlar için bir tasa halini almıştı şimdi. Manolya, yaşı itibariyle, bir çözüm bulamadığı bu ayrılığın yükünü kaldıramıyor ve gözyaşlarına engel olamıyordu kaldığı çaresizliğin ortasında. Kızlarının bu hali Sevim Hanım ve Ekrem Bey'e de sirayet ediyor, onlar da kendi yorgunluklarının farkına birbirlerine bakarak varıyorlardı. Sessiz bir yardım istediğine dönüşmüştü adeta ikisinin de bakışmaları. Ekrem Bey de eşi Sevim Hanım'ın yanına, onun bir anlığına kendisine üzgün gözlerle baktığında gelivermişti. Manolya'nın saçlarını okşarken, "Ertesi sabah minibüsler gelecekmiş kızım, Eminönü'ne, otobüslere götürecekmiş komşularımızı." demişti babası Manolya'ya da o gün. Annesi Sevim Hanım yanından ayrılmıyordu ağlamaktan gözleri kan çanağına dönüşen Manolya'nın. Sonrasında daha da ağlayan kızına dayanamayan Ekrem Bey, Sevim Hanım'ı onunla yalnız bırakmış ve kahveye, Hilmi'nin yanına gitmişti. Diğer masada imamı ve gazoz içen imamın oğlunu görmüş, eliyle onlara selam vererek yalnız başına oturan Hilmi'nin yanına geçip oturmuş, kendi derdini mi anlatsın, onun derdini mi dinlesin bilememişti. "Eleni'yi de gönderiyorlar Ekrem Bey." dedi Hilmi başını kaldırıp Ekrem Bey'e. "Düşünebiliyor musun, 9 yıllık karımı elimden alıp başka bir ülkeye kapatıyorlar. Bugün bavulunu hazırladım kendi ellerimle. Sevdiğin birinin eşyalarını senden öteye taşımak, üstünden uzak olsun, onun kefenini sarmak gibi bir şeymiş. Kalsa ya bende eşyaları, koklasam onları, katlasam yine yerine kaldırırken.. diye düşündüm ama oralarda ne yapar, ne giyer, buraya esen rüzgâr orada da esmez mi diye düşündüm.. bir bir koydum bavula. 'İyi etmişsin bu kabanı koyduğuna' diyecek ona ihtiyacı olduğunda, 'şu çorap olmasaydı donardı ayaklarım..' diyecek sonra bensiz yürürken. Bağrıma basıp eksikliğini hissettirmeyeceğim her sıcaklığı bir bir eşyaya çevirip koydum bavuluna. Onda bana ait ne varsa benden öteye."

İmamın oğlunun Hilmi'ye bakışlarına takıldı Ekrem Bey'in gözü. "Allah'ım sen yaşatma bana böyle bir acıyı." diye geçirdi içinden sessizce, "Şu çocuk kadar cahili kalayım böylesi acıların." 

 

Ağlamayı bırakıp birden ayağa kalktı Manolya. Sevim Hanım telaşla, "Kızım?" dedi merakla, "İyi misin?" Manolya ıslak gözlerle ama ağlamadan, kararlı, "Ona küçük bir bavul hazırlayacam anne. İçine ne yaşadıysak onu koyacam. Götürüp kendi ellerimle vereceğim sonra o bavulu İskender'e." dedi annesine bakarken. Duraksadı bir müddet. Boynu hafifçe yana bükülmüştü sanki. Sanki izin bekliyordu annesinden. "Ta.. Tamam kızım." diyebildi Sevim Hanım eliyle kızının yanaklarını okşarken. Kararsız bakışlarla kızının odasından çıktı sonra. 

Manolya yerinden kalkıp dolaba koştu. Çekmeceyi açıp ikisine dair ne varsa biriktirdiği, baka baka koydu küçük bir çantaya: deniz kabukları, birbirlerine yazdıkları notlar, İskender'in ona aldığı fular, gittikleri sinema biletleri... Hepsi kendinden bir parçaymış gibi. Sanki varınca çantadakilerini boşaltacak ve her birini tek tek bir araya getirerek Manolya'yı yine yanında arz-ı endam edecekti. Buna o kadar inanıyordu ki gülüyordu bile ara sıra ağlamayı bırakıp eşyaları çantaya koyarken. Ta ki küçücük, bir ağacın bir dalından, kabukları soyularak ve ince ince şekiller verilerek yapılmış bir bastonu eline alana kadar. Tekrar gözlerinden yaşlar boşaldı Manolya'nın. "Seninle bir hayata beraber başladık ama.. olur da ben senden önce ayrılırsam bu hayattan, bu baston sana destek olsun." diyerek yontmuştu onu İskender bir ağacın dalından. "Bir gün sana bunun büyüğünü de yaparım."  Uzandı, bir ip parçası aldı dikiş kutusundan. Bastonun tutamacına bağladığı ipi boynuna takarak bir düğüm attı. Eliyle göğsüne kadar salınan bastondan kolyesini sıvazlayıp gözyaşlarını sildi. Masasına geçip yine defterinden kopardığı bir sayfaya, "Bir araya gelmeyi seven şeyler var bu hayatta İskender. Bizim gibi. Biz de bir araya gelmeyi çok sevdik. Yine geleceğiz. Merak etme sevgilim." yazıp koydu hazırladığı çantaya. Hızla odasından çıktığında tedirgin gözlerle kendisine bakan annesiyle karşılaştı. Korkuyla sordu Sevim Hanım, Manolya'nın elindeki çantaya bakarak: "Geri döneceksin di mi kızım?" 

Elinden hiçbir şeyin gelmediğini anlayan Ekrem Bey, çaresiz elleriyle Hilmi'nin omzuna bir iki dokunmuş, üzgün ve dalgın haliyle geri gelmişti eve imamı ve oğlunu da uğurladıktan sonra. Annesine, "Merak etme anne, döneceğim. Bir müddet sonra İskender de dönecek." diyerek dış kapıya yönelen Manolya'yla göz göze geldi Ekrem Bey içeri girdiğinde. Daha kapıyı kapatmamıştı bile Manolya'nın elindeki çantayı gördüğünde. Korktuğu başına mı geliyordu? Az önce yalvarmamış mıydı Allah'a aynı acıyı yaşamamak için? Endişeyle Sevim Hanım'a baktı. Sakince, 'her şey yolunda' der gibi başına salladı Sevim Hanım, Manolya'nın ardında kaldığı yerde. Ekrem Bey yavaşça kenara çekilip, "Bizi merakta bırakma kızım." diyerek yol verdi kızına. "Babam!" diyerek sarıldı Manolya Ekrem Bey'e. Babasının gözlerine daha fazla da bakamadan koşar adım çıktı dış kapıdan. 

 

"Babam, Manolya'yı bizim kapının önünde soluk soluğa görünce telaşlanmış. Elinde de küçük bir valiz görünce, bana kaçtı zannetmiş." Gülümsedi kalabalık. Âdem, "Manolya Ablam beni buldu aslında önce. Seni bana sordu. Babamla Kıraathaneci Hilmi'den çıktık eve dönüyorduk. Evde olduğunuzu söyledim. Koşa koşa ayrıldı yanımızdan sonra." diyerek araya girdi. Gülümsedi o da. İskender anlatmaya devam etti: "Ben de içeride bavulumu hazırlıyordum. Babam çekine çekine yanıma geldi. 'Evladim..' dedi, 'Kis kasmıs sana, sevoor seni biloorum ama.. nasil etsek.. kolay olmas bre evladim onu da yanimisa almak. Git bi konus istersen.' Manolya elinde bavulla duruyordu dış kapının önünde. İçeri almaya çekindim. Dışarıda birileri görecek diye korktum. O tedirginlikte ayak üstü konuştuk."

 

***1964

"Nasılsın?" dedi Manolya İskender'i kapıda görünce. "Nasıl olayım? Şaşkın, üzüntülü, sinirli.." diyerek bir iki adım yaklaştı yine de İskender Manolya'nın yanına. Manolya, gözlerini ayırmak istemeden bakıyordu İskender'in gözlerine. Baktıkça gördüğü çaresizliğe dayanamıyor, gözyaşlarına hâkim olamıyordu. "Dünyadaki bütün hüzünlü şarkıları dinlesem," dedi Manolya, "seninle seyrettiğimiz aşk filmlerinin hepsini de tekrar izlesem, hiç aklıma gelmezdi senin için bir çanta hazırlayacağım. Hatta biz kavga edip ayrılsak bile bende kalan bu eşyaları bi çantaya koyup vermezdim sana. Kafana atardım daha iyi benden ayrıldın diye." Gülümsedi İskender. Elini uzatıp dokunmak istedi, çekindi. "Ama bak, kader bizi nereye getirdi." dedi Manolya, İskender'in çekinerek geri tuttuğu elini tutarak. Daha da yanaştı İskender. Diğer eliyle saçlarını okşadı Manolya'nın. Ne olacaksa olmuştu zaten. Daha da ne olacaksa olsundu. 

Biraz daha rahatladı Manolya, İskender kendisine dokununca. Dokunmak, iki sevgili arasındaki en kutsal eylemdi. İyileştiren bir yanı vardı dokunmanın. Yaraları örten, anlamsızlaştıran ve hatta insanı sebepsiz gülümseten.

Manolya, bu rahatlığın da zihnine kadar yayılmasıyla o her yerde gülmeye sebep mizacının hareketlenmesine izin verdi kendi içinde. Muzip bir gülümsemeyle, "Bak, sana kaçtım. Ben de seninle geliyorum." diyerek elindeki çantayı gösterdi İskender'e. İskender şaşırmış, bir an için babasının sandığının gerçek olabileceğini düşünmüştü. "Manolya, ben bile nasıl bir yere gideceğimi bilmiyorum. Seni nasıl yanıma alırım?" dedi bir an için ciddiye alarak. Manolya, "Ha, ben gelecem diyeceğim ve sen bana bunu diyeceksin öyle mi?" dedi biraz da şımartarak kendini. İskender, Manolya'nın şaka yaptığından emin olmuştu şimdi. "Küçük hanım, rica ederim çekişmeyin benimle." dedi o da beraber izledikleri bir Türk filminden alıntı yaparak. "Çekişilmeyince pekişilmezmiş." diyerek devamını söyleyiverdi Manolya da aynı filmi hatırlayınca. Gülüştüler beraber. Birden sarılıverdi Manolya daha sonra gözyaşlarını tutamayıp İskender'e. "Ne garip," dedi başını İskender'in omzuna gömdüğünde, "hem kan ağlayıp hem gülebiliyoruz." Başını kaldırıp İskender'in kendisine gülümseyerek bakan yüzüne baktı: "Ben senin peşinden hiç ayrılmazdım İskender. Nereye gidersen oralara kadar gelirdim bu çıkmaza girmeden önce. Ama şimdi annem.. babam.. şuraya kadar gelirken bile endişeyle doldular. Onları bırakamam."

"Üzülme." dedi İskender. "Haklısın. Elbet geçer bu günler de. Yine bir araya geliriz." 

 

Umut, tek başına insanı ayakta tutan bir süreçti. İskender buna, o küçük çantadan çıkan notu okuduğunda daha da inanmıştı: "Bir araya gelmeyi seven şeyler var bu hayatta." 

 

"Ama bu çok kötü yaa.." dedi Afife. Jale, "Eziyet resmen bu." dedi ardından. "Öyle. Doğru diyorsunuz." diyerek hak verdi Âdem onlara. Bir diğeri, "Ne sığabilir ki küçücük bir çantaya? Kim bilir neleri bırakmak zorunda kalmıştır Manolya size verdiği o çantaya sığdıramadığı?" 

İskender, "Kim bilir?" dedi araya girerek. "Kim bilir Manolya neleri sığdırmak istedi o çantaya. Ama mazi dediğimiz şey bir bavula sığmıyor maalesef. O yüzden belki de maziyi bir ağacın dalından oyduğum küçük bir bastona kazıyıp asmıştı boynuna. Yük, bir bavul çoğu zaman ama bazen de bavula sığmayan yükümüzü boynumuza asarız demek ki." Denize doğru döndürdü bakışlarını İskender. Bir iç çekip dışarı soludu içindeki kederi. "Gönül yükü, zaten nerede taşınır ki. Boynunda tabii." dedi yıllar sonra farkına varmış gibi Manolya'nın neden boynuna astığının o küçük bastonu. 

Tekrar kendisini dinleyenlere döndü. "Ağlayarak yapılan en içli eylemdir bir bavul hazırlamak. İçine koyduğunuz her şeyin bir hikâyesi vardır. Kulpundan tutup elinizde taşıdığınız ya da peşinizden çekip sürüklediğinizde o yükün verdiği bir mesaj vardır: Nereye giderseniz gidin, mazi peşinizden gelir." Âdem, dalgın gözlerle İskender Abi'sine hak verircesine başını salladı. Jale ve Afife yine birbirlerine baktılar. Pınar, sevgilisi Yani'ye bakıyordu. Herkesin duyacağından çekinmeden, "Ben senin yanına gelirken, Atina'ya, yeni yerler keşfetmenin heyecanıyla topluyorum bavulumu." dedi gülümseyerek. Yani de güldü. İskender de gülümseyerek Pınar'dan yana oldu, "Öyle ya! Hep de hüzünlü bir tarafı yok bavulun. Bazen de bavul, yeni yerler keşfetmenin başlangıcı, insanı yaşatan deneyimlerin bir koleksiyonudur. İnsan tasarrufu bir bavuldan ibarettir de şaşar kalırız kimi zaman." 

Uzandı kendi bavuluna İskender. Bavulun eskimiş kemerlerini yavaşça açarken, "Bazen de bir bavul, bir göçmenin geri dönüş umududur. Umutsa her şeydir." dedi. Sonra Afife'ye bakarak, "Sen, 'mesela bu bavuldan başlayın anlatmaya' demiştin değil mi?" diye sordu gülümseyerek. Afife de gülümseyerek başını salladı. "Bu kadar anlattığım bu bavulun hikâyesiydi aslında. Bavulun içindeki..." Çözmüştü kemerleri ve bavulun kapağını açarak tamamladı cümlesini: "... bu bastonun hikâyesi." 

Jale, şaşkınlıkla sordu hemen: "Bu.. yoksa.. Manolya'ya destek olsun diye 'bir gün sana büyüğünü de yaparım' dediğiniz baston mu?" 

"Evet." dedi İskender, Afife'nin uzanan eline bırakırken bastonu. Üzerine kazınmış kelimeleri okurken gülümsedi Afife, "Çok güzel..." Jale uzandı sonra, "Siz mi yaptınız bunu? Yani bu yazıları filan siz mi kazıdınız?" 

Başını salladı İskender mahcup bir edayla. "İnsan bir şeyin azlığına dayanamıyor ama yokluğuna alışabiliyor. Manolya benim için onunla kavuşana kadar hep 'birazıcıktı, yoktan çok, vardan az'. Biz İstanbul'dan gönderildikten sonra tekrar döneriz umuduyla beklerken oralarda, daha da sert kararlar geldi bir zaman sonra: Bizim, Türkiye'ye girişimiz de yasaklandı. Babamı ve annemi, tabii beni de, kahreden de bu oldu. Benim için alışma süreci bu şekilde başladı. Akrabalarımdan birinin marangoz atölyesinde çalışmaya başlamıştım. Ama annemle babam için kolay olmadı bu karar. Önce babam, toprağı bol olsun, veda etti bize. Ardından annem zamanla yürümekte zorlandı. Tekerlekli bir sandalye alalım, onu kullan, dediysem de kabul etmedi bu çaresizliği. Her gün yine de babamın mezarına yürüyerek gitmek istedi. 'Ben onunla Pera'da dimdik yürümüş idim. Tubuni'deki dükkânına her gün bu iki ayacığımla yemek götürür idim.' diye diye. Atölyede bu bastonu, Manolya'ya verdiğim sözü tutmak için yapıyordum. Babam geldi bir gün yanıma. Ne yaptığımı sordu. Manolya'yı aklımdan atamadığıma o da üzülmesin diye, 'bi sipariş var, baston istemişler, onu yapıyorum' dedim. Aldı bastonu eline, inceledi. Yüzüne bi hüzün çöktü. Tanrı günahlarını affetsin, sanki hissetti. 'Olur ya evlat, ben önden önden heveslenirsem tanrinin katina çıkmaya, anacığına da ver bundan bi tane. Sansin ki ben ağaçtan bir dayanak oldum, girdim onun koluna, destek oldum.' 

Böylelikle anneme nasip oldu ilkin. Benim Manolya'ya vermek istediğim bastonu anneme verirken, 'Bak, babam bunu yaptırmıştı bana.' dedim. Sevinerek aldı, kullandı bu bastonu bazen oturduğu yerde kucağına alıp sever gibi üstünde ellerini gezdirerek. Onların şarkısı bizim şarkımız, Manolya'nın bastonu annemin desteği olmuştu."

Elden ele dolaşıyordu baston. Herkes bakmak, görmek istemişti onu İskender anlatırken. En son Âdem’e ulaşınca, Âdem yüksek sesle okudu üstünde yazanı: "Bir araya gelmeyi seven şeyler." Gülümsedi sonra. Bastona bakarak, "Manolya ablam bunu görünce çok sevinecek." deyiverdi birden. 

İskender olanca şaşkınlığıyla ve içi sevinçle dolarak Âdem’e döndüp, "Ne? Ne dedin?" diye sordu telaşla. Âdem şaşırdı. Kekeler gibi çıktı ağzından sözcükler: "Ma.. Manolya ablam dedim.. bunu.." 

"Onu demiyorum bre imamın oğlu, Manolya'nın nerede olduğunu biliyor musun sen?" 

"Biliyorum İskender Abi. Sen bilmiyor musun? Görüşmediniz mi daha?"

"Nereden görüşelim bre, dedim ya ben bu sabah indim İstanbul'a. Ben de diyorum nerede bulurum onu, nasıl bulurum?" Sevinçten içi içine sığmıyordu İskender'in. Jale'ye, Afife'ye ve diğerlerine, sanki olandan bitenden hiç haberleri yokmuş gibi, hevesle anlatmaya çalışıyordu: "Sabah geldim buraya, düşünüyorum ilkin nereden başlasam aramaya Manolya'yı? Sonra bir çay içeyim diyorum," Âdem’i göstererek, "Aha imamın oğlu geliyor yanıma. Koca İstanbul'da başka insan yokmuş gibi. Hayat, sanki kaldığı yerden devam eder gibi. Daha ilk bakışta bulmuşum Manolya'yı da haberim yokmuş." Gülüşmeye başlıyor herkes. İskender'in heyecanı her birine de yetecek şekilde dağılıyor etrafa. Parkta çalan orkestra bile daha neşeli bir şeyler çalıyor sanki şimdi. Telaşla kalkıyor yerinden İskender, Âdem’in elinden bastonu alıp bavula koyarken, "Haydi, hemen götür beni onun yanına." diyor Adem'e bile bakmadan. 

 

Jale, Afife'nin kulağına fısıldar gibi, "Aklından geçeni biliyorum." dedi o heyecanla. Afife, Jale'ye neşeyle dönüp, "Çok güzel olmaz mı? Şahit oluruz biz de kavuştukları âna." Jale dünden razıydı bu teklife, "Güzel olmaz mı bacım, bu hikâyede artık biz de oluruz, düşünsene." Biraz düşünür gibi yaparak, "Figüran sayılırız ama olsun. Bi taraftan da en iyi yardımcı kadın oyuncu gibi oluruz." dedi gülümseyerek. "Ay çok güzel olacak." diyerek İskender'e döndü Afife. "İskender Abi, müsaade edersen biz de seninle geliyoruz." 

"Gelin tabii, gelin. Zaten ne zaman görülmüş benim Manolya'nın yanına yalnız gittiğim." dedi İskender de gülerek. Sonra Adem'e dönüp, "Lakin imamın oğlu ser verip sır vermez gibi, hâlâ söylemedi Manolya’nın yerini." Etrafına bakınarak, "Bir taksi mi tutsak, nasıl etsek.." diye söyleniyordu. Adem, toparlanırken, "Manolya Ablam hiç gitmedi ki Moda'dan abi, hâlâ  burada, Kadife Sokak 12 numarada, ailesinden kalan evde oturuyor." Daha da bir sevinç doldu İskender'in içine. "Hey büyük tanrım, her şeyi kaldığı yerden devam ettiriyorsun, şükürler olsun sana." dedi ellerini göğe açarak. "Ama bi yer açtı. Evden daha yakın buraya. Hemen şuracıkta, Moda Burnu'na yakın. İnsan Ansiklopedisi diye bi yer." dedi Âdem.

Pınar hemen girdi araya, "Aaaa ben biliyorum orayı. Anneannem kendi isteğiyle gitti oraya. Yaşlı bakım ve huzur evi." diyerek. Ardından hemen ekledi, "Biz de geliyoruz." diyerek ve bir yandan da sevgilisi Yani'nin elinden çekiştirerek. "Dur dur," dedi Yani, toparlanırken, "gidelim de çekiştirme öyle." dedi sessizce. Ayağa kalkmış olan Yani'nin boynuna attı ellerini Pınar, "Çekiştirmesek pekiştiremeyiz belki." dedi gülümseyerek. 

Anlatılan hikâyenin her bir satırında kendilerinden bir şeyler bulmuştu herkes. Dinleyicilerden bu heyecana kapılan birkaç kişi daha katıldı onların arasına, "Biz de geliyoruz, hadi hep beraber.." diyerek. 

"E haydi bre o zaman." dedi İskender sevinçle, "Durduğumuz kabahat." 

 

***

Bahçede, küçük gruplar hâlinde edilen sohbetleri çekiyordu kameraman. Güneş, Moda İskelesi'nin ardından batmak üzereydi. Gölge boyları uzamış, kadraja ekibin de gölgeleri girdiğinden, kameraman, programın sunucusunu uyarmış, o da açıyı değiştirmek üzere Manolya'ya bilgi veriyordu.

"Manolya Hanım, sizi şöyle alalım, kamera bu taraftan çekim yapacak, akşam güneşi yüzünüze vurur, spotlara gerek kalmaz." dedi.  "İkinci bölümü çekiyoruz şimdi. Final bölümü bu. Birinci bölümde İnsan Ansiklopedisi Yaşlı Bakım ve Huzurevi'nin açılmasına sebep olan hikâyenizi dinlemiştik, finalde de buranın amacıyla ilgili sorular soracağız." 

"Tamam." dedi Manolya. Fırsattan istifade etrafına da bakındı. Her zaman olduğu gibi dışarıdan gelenler, ziyaretçiler vardı bahçede. Herkes ilham aldığı birinin yanına oturmuş, onu dinliyordu. Kimi zaman gülüyorlar kimi zaman hüzünleniyorlardı. Gülümsedi Manolya. 

Onu etrafına bakınırken gören asistanı hemen yanına gelerek, "Manolya Hanım, her şey yolunda, merak etmeyin." dedi hemen. Uzattı elini Manolya asistanı Filiz'in omzunu sıvazlamak için. "Yolunda yolunda Filizcim, sağol." dedi. "Sadece.. nedendir bilmem içime bir sevinç doğdu birden. Şükür, sorgulayacak değilim de.. Ne bileyim." 

"Ne güzel işte Manolya Hanım. Çekimler de güzel gidiyor, ondandır belki de." diyen Filiz'i duyan sunucu da gülümsedi, "Buyurun Manolya Hanım, hazırsanız başlayabiliriz." derken. Manolya, gülümseyerek, kendisine gösterilen sandalyeye oturdu.

"Kaldığımız yerden devam eder gibi, 'Peki buranın amacı ne Manolya Hanım?' diye soracağım size kamera kayda girince. Siz de burada yaptıklarınız hakkında anlatmaya başlayın lütfen." diyerek son talimatları verdi sunucu kadın. "Peki." dedi Manolya.

Kameraman açıyı Manolya'nın yüzünde sabitledi ve dışarıdan sesi duyuldu: "Hazır... Kayıt!" 

"Peki buranın amacı ne Manolya Hanım?"

Akşam güneşinin dinlendirici şavkını teninde hissedebiliyordu Manolya. İçine doğan, nedenini bilmediği sevinç de cabası, 'Huzur böyle bir şey herhalde, Allah'ım ne güzel bir his bu, hiç kaybolmasın. Amin.' dedi içinden ve anlatmaya başladı:

"İnsan Ansiklopedisi Bakım ve Huzurevi, burada kalmak üzere gelen sâkinlerine, 'Ne kadar ödeyebilirsiniz? Emekli maaşınız var mı?' diye sormaz. Dolayısıyla sâkinleri üzerinden kâr amacı güden bir kuruluş değiliz bu çatı altında. Biz ilk önce, 'Anlatacak bir hikâyeniz var mı?' diye soruyoruz. Herkesin bir hikâyesi vardır çünkü. Özellikle yaşlılarımızın anlatacak o kadar çok hikâyeleri, anıları var ki inanamazsınız. Gençler, bu anlatılanlardan ilham alıp hem onlarla sohbet edebiliyorlar hem de kararlarına yön verebiliyorlar. Kendini emekli etmiş birçok iş kadını, iş adamı var mesela, esnaflarımız var, sanatçılarımız var, siyaset yapmış emeklilerimiz var. Dünyayı gezmiş olanımız veya hiçbir şey yapmamış olanımız da var. Hepsinin ortak özellikleri illâ bir hikâyeleri olmaları.

Buraya İnsan Ansiklopedisi adını vermemizin nedenine gelince.. Buraya gelen ziyaretçiler ne hakkında bilgi almak istiyorlarsa o konu hakkında anlatacak bir şeyleri olan bir emektar ile buluşturuyoruz onu. Günümüzün internet çukurundan alınacak ortalama bir bilgiden ziyade, hayatın içinden, bizzat o bilginin aktivistinden alıyor ziyaretçiler o bilgiyi. Sedef Amcamız vardı, toprağı bol olsun, Çanakkale gazisi. Düşünsenize haftaya tarih dersinden sınav olacak çocuklar onu dinlemeye gelirdi hafta sonu. İlk ağızdan duyarlardı yaşananları. Sadece ders de değil. Hayatında çıkmaza girmiş kişiler, onun destansı Çanakkale hikâyelerinden kendi payına düşeni alırdı. Umudu hatırlarlardı Sedef Amca'yı dinlerken. Yokluğa tahammülü, zaferi.

Ya da gençliğinde dağcılık yapmış Zahir Amca. Everest'e, Ağrı'ya tırmanan birinden sadece dağcılık hakkında ilham almazsınız, birçok şeyden dolayı ilham olur o size. Tecrübeyle muhabbet, aklımızı başımıza getirir, risk anlayışımızı değiştirir, kararlarımıza yön verir. Şu aralar mesela, bir film üzerinde çalışıyoruz. Birçok tanınmış sanatçılarımız geliyor konu hakkında fikir almaya Ortay Amca'dan. Kendisi emektar bir Yeşilçam yönetmeni. Bu kadar gelişen teknoloji karşısında ne verebilir ki Ortay Amca demeyin, o ruhu verir, öğrenmeyi öğretir, oyuncuyu gözünden tanımayı belletir. Bunlar çok önemli değerler bizim nezdimizde. Ve yok oluyorlar."

***

"Geldik İskender Abi, burası" dedi Âdem, çatısında İnsan Ansiklopedisi yazan köşkü göstererek. İskender ve peşindeki kalabalık şöyle bir baktılar az sonra ulaşacakları köşke. "Gelmişken ananemi de görürüz he, ne dersin?" diye sordu Pınar, sevgilisi Yani'ye. "Tabii, neden olmasın." dedi Yani gülümseyerek, "Ben de özlemiştim onun sohbetini." 

"Peki sen.. nasıl oldu da hiç ayrılmadınız Manolya'dan?" diye sordu Adem'e İskender. Yol boyunca sormak istemişti ama Manolya'nın tam olarak ne iş yaptığını bir türlü anlayamadığından sürekli bununla ilgili sorular sormuştu Âdem’e. 

"Babamdan dolayı Abi. Annem vefat edince babam kendi isteğiyle gelmek istedi buraya. Biz zaten görüşür, selamlaşır, hâl hatır sorardık Manolya ablamla ama babam da buraya gelince sürekli görüşür olduk. Babam çok memnun buradan, 'camideki cemaat bu kadar kalabalık olmazdı' diyor kendisi dini bir şeyler anlattığında. Burada bir sürü ziyaretçisi oluyor. Müezzinler ses örneği almak için geliyor, hatipler feyz almak için, meraklılar siyer için geliyormuş." 

"E Manolya Hanım," dedi kendi kendine İskender, "Bana kızardın herkesi peşime taktığımdan sebep, senin de son tahlilde yapacağın buymuş."


Yoğurtçu Parkı'ndan koşar adım çıkıp, Moda sahili takip ederek gelmişti İskender peşindeki kalabalıkla. Elindeki bavul annesinin emanetiydi; yüklükteki yorganlar düşmesin diye koyacaktı onu yerine. İçindeki baston ise Manolya'ya verdiği sözdü. Bir gün, bir yerde bir araya getirmek için savrulup giden parçalarını. Çünkü Hayyam'ın da dediği gibi, "Eşyayı yerine koyunca tamamlanırdı diyalektik." Anlam, her şeyin olması gerektiği yerde, doğru konumda ve düzende olması demekti. Bu, ideal ve kusursuz bir düzendi. Varoluşun aslında olması gereken hâli buydu. Gerçeği arama çabaları aslında evrendeki bu kusursuz düzeni keşfetme çabasıydı. İnsan, eşyayı; nesneleri yani, olayları, kavramları yerli yerine koyup bunları anlayabilseydi tamamlanacak ve tartışılacak bir şey de kalmayacaktı. Ama bu çok zordu. İnsan savrulan, daha sonra da yitip giden bir zerreden başka bir şey değildi. Hayatın içindeki mesajlar bunun için vardı. Bu yitip gitmeyi önlemek için. Çünkü bazı şeyler bir arada çok güzeldi ve o şeylerin bir araya gelmesi çok güzel hikâyeler anlatıyordu. Nane ile limon gibi, çay ile simit gibi, Afife ile Jale gibi, İstanbul ile martılar, İskender ile Manolya, Hayat ile Ayaz gibi..

Eşya, yerinde ağırdı. Yerinden edilenin savrulması hep manidardı.

 

"Hayırdır Âdem? Kalabalık gelmişin bu sefer." diyerek yaklaştı kapıdaki görevli. "Bak Muharrem, kiminle geldim. Tanıdın mı?" diye sordu Âdem. İskender, Âdem’in kendisini kime gösterdiğini bilmiyordu ki karşısındaki İskender'i tanısın? Şaşkın şaşkın bakıyorlardı birbirlerine. "Bize top alan abi yokmuydu be, küçükken hani?" diyerek zorladı Muharrem'in zihnini Âdem. "İskender Abi?" dedi Muharrem birden, "Maalis Amcanın oğlu İskender abi?" İskender de şaşırmıştı kendisinin tanınmasına. Zira halen, Muharrem hakkında zerre kadar fikri yoktu. Ama nerelere dokunuyor, nasıl da akılda kalıyor insanlar birbirlerinin, ne garip diye düşünmeden de edemedi. Muharrem'in haylazlığı onu bi meslek sahibi edememişti ama vefası, İskender'den mütevellit belki de, Manolya ablasının fikrini, ocağını korumakla mükellef kılmıştı. "Abi hoş geldin. Manolya ablamın haberi var mı? Nasıl sevinecek kim bilir." 

Toparladı kendini İskender, "Yok." dedi, "Adem burada olduğunu söyler söylemez geldim.. geldik yani." 

Afife, kalabalığın arasından kıvrılarak İskender'in yanına geldi Jale'nin de elinden tutarak. "İskender Abi bizim bi fikrimiz var." dedi gülümseyerek. "Zaten şu an ne yaşıyorsam biraz da sizin yüzünüzden. İyi ki denk gelmişim size sabah. Söyleyin." dedi İskender de. Kendisi de düşünüyordu ne yapacağını. Haber mi verseydi? Böyle pat diye, ne bileyim..? 

 

***

Toparlanmak üzereydi yayını yapan ekip. Manolya, ayaküstü bir şeyler konuşuyorken gözü girişe takıldı. Kendisine doğru gülümseyerek gelen 10-15 kişilik bir kalabalık gördü. Dikkatlice baktığında ön saflarda Âdem’i tanıdı. Gayri ihtiyari Âdem’in babası İmam Efendi'yi aradı gözleri bahçede. Sonra tekrar kendisine yaklaşmakta olan gruba döndü. Kameraman, akşam güneşini arkasına alarak kendilerine yaklaşan bu kalabalığın güzel bir görüntü oluşturduğunu düşünerek tekrar çalıştırdı kamerasını ve oluşan durumu her ihtimale karşı kayda almaya başlamıştı. 

Grup, Manolya'ya yaklaşmak üzereyken başta Âdem, Afife ve Jale her iki yana açılarak yürümeye devam ediyor, kalabalığı sağa ve sola ayrılacak şekilde ikiye bölüyorlardı. Manolya'ya yaklaştıkça iki parçaya ayrılan ve Manolya'nın önüne gelene kadar sağlı sollu iki sıra hâlinde kalan kalabalığın ardında, batmakta olan güneşi de arkasına alarak tam ortadan Manolya'ya doğru tedirgin adımlarla yürürken, "Agápi mou, íse póso ómorfi! (Aşkım, ne kadar da güzelsin)" demekten alamadı kendini İskender.

Kendiliğinden yayılmaya başlamıştı Manolya'nın yüzündeki gülümseme. Âdem’in, "Abla bak, sana kimi getirdik." demesine kalmadan, "İskender!" deyiverdi birden Manolya. Daha sonra emin olmak istercesine Âdem’e dönüp, "İskender?" dedi tekrar sorar gibi. İleri doğru kendiliğinden gidiyor, kolları kendiliğinden açılıyordu. İskender, Manolya kendisine doğru ağır ağır gelirken, "Bak, bu sefer kimseyi peşime takmadım, her şeyin ardından çıkıp geldim." diyerek açtı kollarını. Hızla sarıldı Manolya İskender'e gözyaşlarını tutamayarak. "Hoş geldin be İskender, hoş geldin. İyi ki geldin." 

 

Peşimizdeki kalabalıklar vazgeçemediklerimizdi. Derdimiz, tasamız, dünya hâlimizdi. Kime bu kadar kalabalık gidiyorsak her şeyimizle gidiyoruz demekti. Öğrendiğimiz her şeyle, edindiğimiz tecrübelerle. Birlik, Türkçede bulunan, İskender'in en sevdiği sözcüktü: En temel anlamıyla "bir ve tek olma durumu" iken, aynı zamanda birden çok şeyin bir araya gelerek bir tane olması, bütünleşmesi veya ayrılmaz bir bütün oluşturmasıydı. Birlik, dağınıklığın, parçalanmışlığın ve yalnızlığın panzehriydi. 

 

Sıkı sıkı birbirlerine sarıldıktan sonra İskender, Manolya'nın gözlerinin içine bakarak, "Bana da yer var mı burada?" diye sordu gülümseyerek. "Bilmem." dedi Manolya, "Anlatacak bir hikâyen var mı?"

"Bir araya gelmeyi seven şeyler diye bir hikâyem var, onu anlatırım."

 

 



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL, KUANTUM KURTARACAK Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım. *** İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı. Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen yarısının yaşadığı ayr...
ATLIKARINCA   Manolya - Pembe Çanta - Geyik Atıştıran yağmura aldırmadan başını hafifçe öne eğip telefonunun tuş kilidini açtı Hayat. Bir yağmur damlası telefonunda saati gösteren yere düşmüştü. Ekran açılınca saatin dakika göstergesinin üzerine düştüğünü fark etti o damlanın. Damla, gökten yere doğru düşerken yağmur adıyla anılsa da düştüğü yerdeki 3 rakamını büyüterek gösterdiğinden artık bir de mercek sıfatını alabilirdi. Zamanı gösteren diğer rakamlardan daha büyük duruyordu 3 şimdi. Gülümsedi. Duruma değil, aklına gelene. İçinden çıkamadığı anlara 3 diyerek güler geçerdi. Ama gülümsediği şey bu değil, bunun artık şimdi çok uzaklarda olan sevgilisi Ayaz'ı hatırlatıyor oluşuydu.  Ayaz, Hayat'ın içinden çıkılmaz durumları 3 ile ifade edişine çok güzel gülerdi. 'Seni düşünmek... bir yağmur damlasına varana dek.' diye geçti aklından Hayat'ın. Sonra da 'Nazım böyle de devam edebilirmiş şiire. Bence güzel.' dedi. Bunları düşünürken parmaklarının arasındaki sig...