ATLIKARINCA
Manolya - Pembe Çanta - Geyik
Atıştıran yağmura aldırmadan başını hafifçe öne eğip telefonunun tuş kilidini açtı Hayat. Bir yağmur damlası telefonunda saati gösteren yere düşmüştü. Ekran açılınca saatin dakika göstergesinin üzerine düştüğünü fark etti o damlanın. Damla, gökten yere doğru düşerken yağmur adıyla anılsa da düştüğü yerdeki 3 rakamını büyüterek gösterdiğinden artık bir de mercek sıfatını alabilirdi. Zamanı gösteren diğer rakamlardan daha büyük duruyordu 3 şimdi. Gülümsedi. Duruma değil, aklına gelene. İçinden çıkamadığı anlara 3 diyerek güler geçerdi. Ama gülümsediği şey bu değil, bunun artık şimdi çok uzaklarda olan sevgilisi Ayaz'ı hatırlatıyor oluşuydu. Ayaz, Hayat'ın içinden çıkılmaz durumları 3 ile ifade edişine çok güzel gülerdi. 'Seni düşünmek... bir yağmur damlasına varana dek.' diye geçti aklından Hayat'ın. Sonra da 'Nazım böyle de devam edebilirmiş şiire. Bence güzel.' dedi. Bunları düşünürken parmaklarının arasındaki sigarasını da içmeye devam ediyordu. Son bir nefes çekip sigarasından, izmaritini bıraktı kül tablasına. Amacı bi sigara yakıp telefonu kurcalamak olsa da bir yağmur damlasının marifeti buna engel oldu. Ne garip bu yaşam denilen lütuf; en küçük planın bile işleyişine mâni olabiliyor.
Şimdi tekrar içeri girip annesi ve babasıyla kaldığı yerden devam edecekti muhtemelen tartışmaya. Kendisini yine ve yeniden kabul ettirmeye, doğru bildiğini denemek için, risk alabilmek için izin almaya.
Hayat, 40'lı yaşlarda, saçları omuzlarına dökülen, orta boylu, çok azimli, çalışkan, hemen herkesle iletişime geçebilen, çoğu zaman hoşgörülü ama sinirlendiğinde de gözü hiçbir şeyi görmeyen, herkesin aksine kedi/köpek sahiplenmektense bir flamingoya annelik etmek isteyen bir kadındı. Bir flamingo beslemenin zorlukları göz önüne alındığında kafadan da hafif çatlak diyebiliriz ama niye diyelim?
Bu fiziksel özellikler Hayat'ı tanımaya yetmez.
Aslında herhangi birinin fiziksel özellikleri kendisini tanıtmaya yetmez. Bir
insana çalışkan, azimli gibi sıfatlar yakıştırmak da keza. Bir insanı en iyi
tanımlayan betimleme, o insanın uğraşları olmalı. Merakları, ilgi alanları, tepkileri...
Hayat'ı da yukarıdaki laf kalabalığından ziyade en iyi tanımlayan ifade,
merakları, öğrenme hevesi ve daha sonra bunları birbirine bağlama yöntemiydi.
Böyle ifade edilince basit gibi görünüyor ama tabiat bize bunun bir görselini
çizmiş aslında: Bir duvarın dibine dikilen sarmaşık, büyüdükçe duvara tutunarak
uzar. Tutundukça daha da büyür, büyüdükçe her bir dalı daha da kuvvetlenir.
Sonra bu dallardan da sağa sola tutunmak isteyen sarmaşıklar uzar. O
duvarın dibine dikilen Hayat'ın merak ettikleri. Duvara tutunarak uzayan
sarmaşık dalları da öğrenme hevesi. Hayat'ın ilham veren yanıysa,
öğrendiklerini daha sonra gözlemledikleriyle birbirine bağlamasıydı. Yani
duvara tırmanırken güçlenen dallarda da oluşan sarmaşıkları bir yerlere
tutturmasıydı.
Beyin öyle bir şeydi ki, öğrenerek oluşturduğu
enerjiyi öğrendiğinden alakasız bir şeylere bağlayarak anlam katıyordu öğrenme
hevesine. Hem de her seferinde. Başka bir deyişle, bilmek, düz bir bilgi
aktarımıydı sadece. Ama bildiğini işlemek bir yetenekti. Bilgisine hayran
kalarak ilham aldığımız insanlarda genelde bu yetenek vardı, bilgiyi
işlemek.
Hayat, sigarasını bitirip, balkondan tekrar salona
girdiğinde annesi Hayriye Hanım ve babası İlhami Bey her zaman oturdukları
koltukta oturuyor, Hayat balkona sigara içmeye çıkmadan önce başlayan
tartışmayı zihinlerinde münazara ediyorlardı. İlla ki Hayat balkona çıktığında
onun ardından bir iki laf etmişlerdi:
- Ne diyor bu kız Hayriye?
- Duydun işte İlhami, bana niye soruyorsun bir de?
- Ne şirketi kuracakmış?
- Bak hâlâ soruyor! Dedi ya tasarım diye!
Ama şimdi ağızlarından çıt çıkmıyordu.
Hayat, ortama şöyle bi göz atıp sessizce oturdu
koltuklardan birine. Hayat'ın yeri her zaman 'koltuklardan biriydi’, o an için
boş olan, o an için en müsait olan. İlhami Bey'in yeri ise her zaman
televizyonu sağ karşı çaprazına, yemek masasını tam soluna aldığı, başını
hafifçe oynatmasına bile gerek duymadan salona girişi çıkışı kontrol edebildiği
üçlü büyük koltuk, Hayriye Hanım'ın da yeri İlhami Bey'in tam karşısı,
televizyonla salona giriş kapısının tam ortasında kalan koltuktu.
Hayat, babası evde olmadığı zamanlarda genellikle
İlhami Bey'in koltuğuna oturur, annesi Hayriye Hanım'ın oturduğu koltuğu pek
tercih etmezdi. Nedeni sorsak, 'Bilmem, televizyon karşımda kalıyor ya, ondan
herhalde..' diyebilir ama sormayıp analiz etsek, bilim bize Hayat'ın annesine
değil, babasına öykündüğünü ispatlayabilirdi. Tüccar olan babasına.
"Yani.." dedi Hayat, "durum bu. Ben kurmak istiyorum bu tasarım şirketini." Flamingo, uzun bacakları ve boynuyla sessizce süzüldü içeriye. Ortamdaki gerginliği o da hissetmiş olmalı ki hemen yönünü Hayat'tan tarafa çevirdi ve yanına sokuldu. Sadece bu hareketi bile kimden yana tavır aldığını gösteriyordu. İlhami Bey ve Hayriye Hanım da bu tavrı sezmiş olacaklardı ki daha yumuşak bir kabullenişle olur verdiler Hayat'ın isteğine.
Aileler, çocuklarına öğrettikleri eylemleri onların
pratiğe çevirmesinden yana olmaya, çocukları çok küçükken razı geliyorlardı:
önce teorik olarak yürümeyi anlatır sonra yürümesini beklerlerdi mesela
onlardan. Ya da bisiklet binmeyi öğretir ve daha sonra onu sürmesini
isterlerdi. Hatta bunları öğretirken yüzüne gül yaprağı değmesine bile
kıyamadıkları çocuklarının defalarca düşmesini dahi göze alırlardı. Ama konu
çocuklarının hayatını değiştirmeye karar verdikleri sürece gelince, birden
karşılarına dikilir, bu süreci beceremeyeceklerine inanırlardı. Oysa o çocuk,
tıpkı yürümek gibi, bisiklete binmek gibi süreçlerde nasıl ailesinin dediğini
yaptıysa hayatını inşa ederken de yine ailesinden ne gördüyse onu yapacaktı. Bu
anlamda gençliğinde başarılı bir tüccar olan İlhami Bey'in şimdi kızı Hayat'a
karşı çıkması onun için endişelendiğinden değil, kendine güvenemediğinden olsa
gerekti. Öyle ya, yürümeyi becerdi bu çocuk, bisiklet sürmeyi de. Büyürken seni
izlediğinin de farkındaydın İlhami Bey. Bak, sen yokken senin koltuğuna da
oturuyor. Nedir bu endişen? Kendine mi güvenemiyorsun kızına mı?
Bir anlatıcı karakterlere dışarıdan bakarak İlhami Bey için bunları söyleyebilirdi ama Hayat babasını kırmak istemez, aklından geçse bile bu cümleleri babasına söylemezdi. Söylemedi de. Tartışmanın son bulduğuna sevindi ve odasına gitti. Artık aileden, biraz gönülsüz de olsalar, desturu aldığına göre şimdi kendi endişelerine kafa yorabilirdi. İstanbul'un ticarete ve bağımsızlığa hevesli diğer birçok kadını Hayat'ın aksine ailesine danışmadan türlü işleri hak edebileceklerini düşünse de Hayat, ailenin öneminin farkındaydı. Çünkü bu coğrafyada babasının taramadığı çocukların saçlarını diğerleri yoluyordu. Ailesi güzel ve eksik olmayan çocukların saçları çok güzeldi.
***
Başını tren camına yasladıktan sonra geçen onca
istasyon adının anonsuyla uyanamayan Ayaz, ineceği istasyon geçtikten sonra
yapılan anonsla uyandı. "Haydaa, yine uyuyakaldık mal gibi yaa.."
diyerek kapıya doğru yöneldi. Tren, istasyonda durmak üzereyken her uyuyakalıp
uyandığında aklına takılan 'cezbelenmek' kelimesini düşündü yine. 'Kendinden
geçmek' ile eş anlamlı olabilirdi, tamam, ama kendinden geçmek ile cezbelenmek
eş anlamlı diye uyuyakalmak nasıl olurdu da aynı anlamı taşırdı.
Kapı açılıp trenden inerken "A=B ise ve B=C ise tabii ki A=C olur, niye olmasın? Bana tuhaf geliyor diye hakikate mi itiraz edelim?" diye geçirdi aklından. "Sinemaya parayla değil, biletle girilir, bilet parayla alınır, dolayısıyla sinemaya parayla girilir. Ama sandığın gibi değil, gibi bi şey bu da." diye düşünmeye devam ediyordu istasyonun merdivenlerini çıkarken, "Aslında trenden indikten sonra markete uğrayıp bi kilo kuru soğan, bi kilo da kıyma alayım, diye düşünürken uyuyakalınca bak, konu nerelere geldi."
Ayaz ile Hayat, ilişkileri sırasında birbirlerinin
mentörü haline gelmişlerdi. 'Yönder' kelimesi de mentörün Türkçesiydi. Yön
veren kişiye denirdi. Ayaz, daha çok 'yönder' kelimesini kullanmak istese de
yönder kelimesinin tanımını yaparken yön verene denir, diye açıkladığında 'yön
veren' ifadesinin argoda başka bir ifadeyi çağrıştırmasından çekinip mentör
demeye devam etmeyi tercih ederdi.
Hayat, Ayaz'ın kelimelerle arasının iyi olmasını çok
severdi. Ayaz'dan aldığı tavsiyelerin çeşitli kelime oyunlarıyla harmanlanması
onun zihninin bambaşka düşünmesine neden oluyordu. Bu da Hayat'ın bilgiyle
edindiği öğretilerini beyninde bir yerlere bağlıyor, tutunmaya can atan ve
tıpkı bir sarmaşığa benzeyen sinapslarına can veriyordu. Ayaz da Hayat'la
konuşurken ondan aldığı tavsiyelerle daha sakin düşünebiliyor, daha güzel
kararlar verebiliyordu. Bir ilişkiden başka ne istenebilirdi! Ama ayrılmışlardı
işte. Bunu da Türkçedeki bir kelime çok güzel açıklıyordu aslında: Yan
yana.
İki kişinin bir arada olma durum Türkçede ikilemeler
ile ifade edildiğinden ve 'yan yana' da ek almış bir ikileme olduğundan ayrı
yazılması gerekiyordu. Bu yüzden de Ayaz ile Hayat, kendi dünyalarına sıkışıp
kalmış ve bir türlü 'baş başa, diz dize, el ele, göz göze, iç içe, omuz omuza'
olamamışlardı. Başka başka şehirlerden birbirlerine sadece muhabbetle
bağlanmaya devam etmek de yetmiyordu. Nazım'a da yıllar önce, "Herkese
selam sana hasret" satırını yazdıran tam da böyle bir durumdu belli ki.
Yoksa insan,
"Gelememeyi sen anlat
Gidememeyi ben anlatayım
Gözüm değil gönlüm kaldı
Beklemek değil özlemek yordu."
diye yazıp bir de sonuna insanın üstüne basıp geçer gibi, insanı çaresizlikle ezer gibi, "herkese selam sana hasret" diye yazar mı?
'Minced meat' yazıyordu, etikette. Türkçesi kıyma. Kıyma, bir araç marifetiyle şeyleri ham ve bütün halinden ayrıştırma demekti. Bu şeyler, et de olabilirdi, odun da. Ama bir de yürekten geçen hâli vardı ki.. o en acısı: insanı da kıyabilirdin Türkçede. Ama başka dillerde insanı kıyamıyordun. Başka diller sadece o zaman Türkçeden daha güzel olabiliyordu. Ete kıyarsan 'kıyma' olurdu. Özünden ve protein değerinden kaybederdi ama pişmesi daha kolay olurdu. Ağacın bir dalına kıyarsan 'çıra' olur, yanması daha kolay olurdu. Ama insana kıyarsan hiçbir şey olmaz, sen de mahvolurdun, kıydığın o insan da. Tabiat, kendisinin bir parçasının kıyılmasına katlanabiliyordu ama insan, kıyımlara katlanamıyordu.
"Sadece alacağını al çık, takılma
kelimelere." diye telkinde bulundu Ayaz kendine. "Daha soğan alacaz.
Ki onun da İngilizcesi 'onion.' Latincede 'birlik' anlamına gelen 'unionem'
sözcüğünden geliyor. Hadi buyur, gel de çık işin içinden.."
Kasaya doğru yöneldi. Para, fiş, teşekkürler
kelimelerine takılmadan çıktı marketten.
Yaşadığı şehirde yalnızdı Ayaz. Zaten muhtemelen
İstanbul'dan başka şehirlerde yaşayan herkes biraz olsun yalnızdı. Bir şirket
kurup kendi işini yapmak istiyordu ama bir şirket kurup kendi işini yapana kadar
da boşta kalmak istemiyor, çalışıyordu. Çalışmak da bütün vaktini alıyor,
yoruyor ve bu böyle devam ediyordu. Uğraşları onu yalnızlığın bunalım hâlinden
alıkoyuyor, hayatına bir anlam da katıyordu. Etimoloji, bilgisayar programları,
yabancı diller, para piyasaları, kişisel ekonomi gibi alanlar uğraşlarından
birkaçıydı. Herkes sevgilisine gününün nasıl geçtiğini anlatmaya üşenirken
Ayaz, Hayat'a hem gününün nasıl geçtiğini hem de o gün neler öğrendiğini
anlatmaya doyamazdı. Hayat da öyleydi, hatta bazen yeni şeyler öğrenme hevesi,
onları öğrenip Ayaz'a anlatma hevesinden de sönük kalabiliyordu. İkisi de gün
içinde öğrendikleri basit bir şey de olsa onun üzerinde konuşa konuşa, o basit
bir şeyin nerelere kadar vardığına şaşakalıyorlardı. Muhabbet de zaten bu demek değil
miydi? Muhabbet, 'sevilen kişiyle' sohbet etmek demekti. Bazen 'seni seviyorum'
diyemezsen 'muhabbet edelim' demen yeterliydi.
***
Hayat, şirketinin temellerini atmak için kolları
sıvamıştı bile. Ekibiyle konuşmuş, ilgili evrakları hazırlamış, ofisi
halletmiş, tedarikçilerle görüşmelere başlamıştı. Bunlarla uğraşırken kendi
hayatını da ihmal etmiyor, sporunu yapıyor, arkadaşlarıyla buluşuyor,
flamingosuna uçması için telkinlerde de bulunuyordu.
Tuz gölünü bir vesileyle görmeye gitmiş ve oraya toplu
hâlde gelen flamingolara denk gelmişti. Hayat oraya geldiğinde flamingolar
beslenmiş, yumurtlamış ve başka diyarlara göç etmek üzere topluca ayrılmaya
başlamışlardı. Onların uçup gitmesinin ardından da tuz gölünü gezerken, bir
yumurtaya denk gelmiş ve etrafındakilerin ısrarıyla yanına almıştı yumurtayı.
Bir flamingo yumurtasıydı bu ve muhtemelen içinde doğmak üzere olan bir yavru
vardı. Sürü, uçup giderken bu yumurtayı kaybedip, ardında bırakmak zorunda
kalmıştı belli ki. Yanına alıp İstanbul'a götürdü. Sardı sarmaladı. Nasıl
bakılacağını bilmediği hâlde bilip öğrendiği kadarıyla yumurtadan çıkmasını
bekledi. Ve bir gün, içeriden başlayan küçük çatlaklar daha da büyüdü ve yeni
bir hayata annelik yaptı Hayat.
Normalde doğumdan yüz gün sonra uçmaya başlarmış flamingolar. Ama bu afacan flamingonun etrafındaki herkes, özellikle anne bildiği Hayat, uçamadığı, yürüdüğü için o da sadece yürümeyi öğrenmiş. Ah İlhami Bey! Gördün mü bak, aile ne yapıyorsa yavru da onu yapıyor. Sen hâlâ bi gönülsüzsün bu Hayat'ın şirket kurmasına. Neyse, Hayat da bu sevimli flamingoya familyasıyla ilgili videolar izletiyor, veterinerlere götürüyor, kanatlarını açtırıyor, esnetiyor bi şekilde uçabilsin diye çabalıyordu. Uçsa, uçup gidecek, bir daha ara ki bulasın. Kalsa, uçabildiğinin farkına varamadan yitip gidecek, ziyan olacak potansiyeli, Hayat ona mı üzülsün? En iyisinin uçup gitmesi olduğunu düşündüğünden Hayat, onun uçabilme yeteneğini fark etmesi için çabalıyordu.
Bütün bunlar olurken, bir bir işlerini yoluna koyarken
Ayaz'ı da ihmal etmiyor, eskisi gibi her gün olmasa da arada sırada arıyor,
kendisini esirgemiyordu. Şirket ile ilgili her bir adımı başardığında eve,
annesine ve babasına bir çiçek yolluyordu. Bu, Hayat için bir başarı
sembolüydü. Ailemize o gün, gün içinde her ne yaptıysak günün sonunda
utanmadan, sıkılmadan anlatabiliyorsak o günü çok güzel geçirmiş saymalıydık.
Hayat da buna inanıyordu. Her sabah uyandığında ilk dileği, yaşamaya
başlayacağı günü, akşamında anlatabilir hâlde yaşamaktı. Bunun için uğraşır,
buna dikkat ederek alırdı kararlarını. Hayat'ın, anaç yapısından olsa gerek,
daha çok dinlemeyi tercih eden bir yapısı vardı ama. Bu, hiç konuşmadığı
anlamına gelmiyordu tabii, Hayat da tüm diğer kadınlar gibi günlük tüketmesi
gereken 7000 kelimeyi tüketmeden gözüne uyku girmiyordu elbette. Hatta Ayaz, o
gün tüketmesi gereken kelimeleri tüketemeden uyuyakalan Hayat'ın uykusunda
sayıklayarak bu açığı kapattığına bizzat şahit olur ama ispatlayamazdı.
Dinlemeyi tercihten kasıt, kendinden bahsetmekten ziyade karşısındakinin derdi
tasası hakkında konuşmak istemesiydi. Bu annesiyle konuşurken de böyleydi,
babasıyla konuşurken de ve hatta Ayaz'la konuşurken de. Bundan dolayı da güzel
geçirdiği bir günü anlatmaktan ziyade onlara çiçek gönderiyordu. Hem de kimin
hangi çiçeği sevdiğine bakmaksızın herkese kendisinin en sevdiği çiçeği
gönderiyordu. Bunu okulu bitirdiğinde de yapmıştı, işe girdiğinde de, başına
her güzel bi şey geldiğinde de. Hayriye Hanım, Hayat'tan çiçek aldığı günlerde,
'Bizim kız yine bi şeyleri alnının akıyla halletmiş.' diye sevinse de, İlhami
Bey, kızının parasını çar çur ettiğini düşünerek illa ki söylenecek bir
şeyler buluyordu. Olsundu. Babaydı o, onun da yapısı buydu.
Sıra Ayaz'a gelmişti. O da bir çiçeği hak ediyordu.
Hayat, Ayaz'ın hayatında ayrıldıklarından beri çok fazla bir şeyin
değişmediğini bildiğinden eve geliş gidiş saatlerini de hâlâ tahmin
edebiliyordu. Tam eve girdikten yarım saat sonra kapıda olsa çiçek, her işini
halletmiş, kendine bir kahve koymak üzere olan Ayaz'a tam zamanında teslim
edilmiş olurdu. Ayaz da balkona çıkar, sigarasını yakar ve Hayat'ı arardı.
Saatine baktı. Tahmin ettiği saatleri gösteriyordu zaman. Hemen telefonuna
sarıldı ve çiçekçiyi aradı.
***
Ayaz, eve geldiğinde para piyasalarına şöyle bi göz atıp, takip ettiği istatistikleri not almış, kişisel ekonomisini takip için oluşturduğu programlara o günkü harcamalarını girmiş, duşunu almış, kahvesini koymuştu bile. Her bir şeye yetişiyor, elinden birçok iş geliyordu ama şu yemek işinden oldu olası nefret ediyordu. Aldığı kıymaya ve soğana baktı, "İkinizin kombinasyonunu sumakla tatlandırsam ne güzel olursunuz da bunu benim yapacak olmam iştahımı kaçırıyor vicdansız ürünler." derken kapının zili çaldı. Eve gelir gelmez koyduğu çay suyu da kaynamak üzereyken ocağın altını kıstı ve kapıya yöneldi.
Latincede 'iri beyaz çiçekli bir bitki ya da ağaç'
sözcüğünden alıntıydı 'magnolia'. 16. ve 17. yüzyıla denk gelerek yaşamış olan
Fransız botanikçi Pierre Magnol efendi vermiş bu adı. Türkçesi 'manolya'. Tüm
dünya herhangi bir manolya gördüğünde bu adamı hatırlasa da Ayaz'ın aklına, 20.
ve 21. yüzyılda (çok şükür) yaşamaya devam eden sadece bir isim geliyordu:
Hayat!
Kapıdaki emirberin elindeki manolyaları görünce
beynindeki sinapslar Ayaz'ın zihnindeki manolyayla bağlantılı görüntülere
ulaşmakta gecikmedi ve Hayat'ın yüzünü gözlerinin önüne getirdi hemen. "Ne
güzel, kendini hoş kokulu bir çiçekle hatırlatman."
Çiçekleri kapıdaki emirberin elinden alıp, "Lütfu
mazur gör emirber kardeş, elde olan bu kadar." diyerek küçük bir bahşiş
verdi kuryeye. Kurye, ne lütfu anladı, ne kendisine emirber denmesini, ne de
bir erkeğe çiçek getirme sebebini. Öylece kendisine verilen bahşişe baktı
sadece. "İyi günler." dileyerek ayrıldı manolyalardan. Oysa bahşiş, lütuf
kelimesinden türemiş bir sözcüktü. Cömertliği, yüce gönüllülüğü ifade ederdi.
Kurye demek de daha kolaydı elbette, soyut ya da somut bir şeyi iki farklı yer
arasında aldığı emirlerle taşıyana denirdi. Ulak denmezdi; ulak, haber götürene
denirdi. Bu haber bir 'emri' içerse de denmezdi. Çünkü emirberin ilettiği emrin
beğenilmemesi katline sebep olurken, ulağın katli akla dahi gelemezdi. Ayaz,
belki de kimsenin katline sebep olmamak için, emirberi kullanmayı daha çok
seviyordu.
'Ber', çok ilginç bir kelimeydi aslında. Hem tek
başına 'üzerinde' anlamına gelirdi hem bir ek olarak kullanıldığında kişiye
sıfat kazandırırdı hem de tek başına kullanılmazdı. 'Berzemin' dersen mesela,
somut şeyler için, yerde ama toprağın üzerinde anlamına gelirdi. Ya da Bergüzar
demek istedin mesela, soyut bir eksikliğin üzerini kapatmak ve hissedilmesini
önlemek için verilen 'armağan' anlamına gelirdi. Hayat'ın flamingoya kendini
Bergüzar etmesi, hissettirmiyordu o yavruya öksüz ve yetim olduğunu. Bir de
kelimenin sonuna ek olarak kullanımı vardı 'ber'in. 'Getiren, götüren, ileten'
anlamı katardı kelimeye. 'Emirber', bir emri ileten, 'Peygamber', kendisinden
başka hiç kimsenin bilmediğini diğerlerine ileten demekti. Hele bir de 'Dilber'
vardı ki, gönül götüren, gönlü alıp giden demekti.
Ayaz, bunları kendi 'dilberi’ Hayat’tan, daha doğrusu Hayat'ın,
Nehir adında bir arkadaşından öğrenmişti. Soyadı 'Ber'di Nehir'in. Bir de
ikinci adı vardı, 'Alya'. Manevi anlamda yüceliği ifade eden. Hayat, onları
Ayaz'ın İstanbul'a geldiği bir zamanda tanıştırmıştı. Ayaz da merakına
yenilmiş, Nehir'e soyadının anlamını sormuştu. Nehir, bunları Ayaz'a
anlattıktan sonra Hayat, Ayaz'ın bu öğrendiği yeni bilgilerle gözlerinin
parladığını görünce, "Bi de Nehir'in imzasını görsen, aklın çıkar,
bayılırsın." demişti heyecanla. Nehir de, garibim, utana sıkıla atmıştı
imzasını, Nehir Alya Ber olan tam adını kısaltarak ve "N.a.ber"
yazarak bir peçetenin üzerine, Ayaz görsün diye.
Ayaz, içeri girip, manolyaları gözünün önünde Hayat varmışçasına
koklarken Nehir'i de anmış oldu bu vesileyle. Çok geçmeden telefonu çaldı.
Arayan Hayat'tı.
"Çok güzel işler becerdim, bunu da seninle
paylaşmak istedim." diyen sevinçli sesi geliyordu Hayat'ın karşıdan.
"Beğendin mi manolyaları?"
"Çok beğendim." dedi Ayaz, gülümserken,
"Ama senin o işlerin üstesinden gelebilmeni daha çok beğendim. Ne güzel bu
huyun, hallettiğin işler sonrası sevdiklerine manolya göndermen. Bayılıyorum
hâlâ sana."
"Ben de sana." dedi Hayat, içine çektiği
nefesine özlem de ekleyerek. Sonra yavaşça bıraktı o nefesi, "Ama uzaktan maalesef."
Daha derinlere dalmadan, aradaki mesafenin, edinilen sorumlulukların
zarurîyetinde boğulmadan yüzeye çıktı hemen, "Neyse, eksik olma. Ama daha
işleri hallettim sayılmaz. İşleri halledebilmek için ön hazırlıkları tamamladım
diyelim şimdilik."
"Buna da şükür." dedi Ayaz, "Geriye üç
nal bi de at kaldı."
"Öyle valla. Bi toplantı var, onu da halledersem
ilk işimi almış olacağım. Bu beni bi hayli rahatlatacak."
"Sesin iyi geliyor ama biraz yorgun
gibisin." dedi Ayaz, kahvesini alıp balkona çıkarken. Telefonun
hoparlörünü dışarı vermişti.
"Yoruldum tabii, sunum hazırlamak, teklif
hazırlamak filan kafamı çok yordu. Uykusuzum da üstelik. Ama aklımda bir şey
var karşı tarafı etkilemek için."
"Teklif vermen yetiyor sanıyordum, bi de etkilemen
mı gerekiyor karşı tarafı?" diye sordu Ayaz, bir yandan da yapabileceği
bir şeyler olabilir mi acaba diye düşünürken.
"Yani.." dedi Hayat, "Neticede sadece
benden teklif almayacaklar, başka şirketlerle de görüşecekler. Ama benim dikkat
çeken bi yanım olsun istiyorum, akılda kalan."
"Şimdiden aklında bir şey var gibi?"
"Var. Ama rengi değişik." dedi Hayat,
hınzırca gülümseyerek.
Ayaz çok merak ettiği hâlde sormadı, Hayat, anlatmaya
can attığı hâlde anlatmadı. İkisi de biliyordu ki beyin denen bu garip organ,
yapılacak bir planın önceden, hevesle anlatılması durumunda bunu gerçekleşti
sanıp, o plan için oluşturduğu enerjiyi kesiyordu hemen. Bunu aşırı enerji
tüketmemek için yapıyordu. Vücuttaki enerjinin yüzde 20'sini tek başına
kullanan bu, yaklaşık, 2 - 2 buçuk kiloluk organ, enerji tasarrufu için elinden
geleni yapmak istiyordu. İnsanoğlu da beynin bu tasarrufuna karşılık, hâlâ o
enerjiye ihtiyacı olduğu için 'sessizliği' keşfetmişti. Ne kadar sessiz
kalırsa, o enerjiyi o kadar kullanabiliyor, işi gücü büyük oranda rast
gidiyordu.
"Neylersen güzel eylersin sen." demekle
yetindi Ayaz. "Ama.." dedi sonra, biraz da çekimserdi. Buna rağmen
devam etti: "Benim sana dışarıdan baktığımda gördüğüm bir şey yok da..
yine de her ihtimale karşı.."
Ayaz'ın çekimser konuşmasından kendisiyle ilgili bir
eleştiri geleceğini sezdi Hayat. Bununla ilgili bi sorunu yoktu, eleştiriye
açıktı. Ayaz da söylerdi zaten, uygun bir üslupla, onu kırmadan,
incitmeden. Ama şu ayrılık denen meymenetsiz hâl tutuyordu onu şimdi. İfadesiz
yüz, suratsız anlamına gelen bir hâlin tanımıydı İç Anadolu'da ' meymenetsiz'.
Bazen, 'Asık suratlı' deseler de bu doğru değildi; asık surat bir kızgınlık
ifadesiydi hâlbuki. Meymenetsizlikte hiçbir ifade yoktu. Ayrılığı da böyle
tanımlıyordu Ayaz, meymenetsiz. Fotoğraflara bakıyor, bir gülümseme, bir huzur
var gibi yan yana olduklarında ama sanki beraberken ki gibi değil. Daha farklı.
Zoraki değil ama.. kırık. Sanki bir yası tutarken bu arada da çok iyi bi şey
gelmiş gibi başlarına. Öyle belki de. Ayrılığın yasını yaşıyorlarken en azından
hâlâ bir araya gelebilecek kadar birbirlerini temiz sevdiklerinin gülümsemesi
bu. Kırık gibi ama en azından alnı ak, dürüst. Sevmenin ne kadar çok hâli var.
Sonuç ayrılık olsa da böyle sevmek ve sevilmek bile ne büyük nimet.
Hayat, Ayaz'ı cesaretlendirmek istercesine,
"Söyle Ayaz, kıvranma." dedi sakince, "Dışarıdan nasıl
göründüğümü de merak ediyorum. Bunu da en iyi sen tanımlarsın
zaten."
Ayaz daha da rahatlamıştı. "Bu edindiğin, edineceğin
tecrübeler," diyerek bir teklifte bulunmak istedi: "yeni
sorumlulukların filan.. insanı olgunlaştıran şeyler. Bu iyi bir şey ama insanı
olgunlaştıran şeyler insandan duyguyu da alıyor zamanla. Olgunlaşmak güzel,
duygusuzlaşmak tatsız. Sen kendindeki değişimin çabuk farkına varan bir
kadınsın, eminim bundan. Hatta şu an için de herhangi bir değişiklik yok sende.
Manolyalar bunun şahidi. Ama bu alışverişe her maruz kaldığında içindeki çocuğu
korumaktan uzaklaşabilirsin."
"Haklısın." dedi Hayat. Ara sıra kendini
gösteren sabırsız yanı yine öne çıkmıştı. "Ne tavsiye edersin peki?"
diye sordu Ayaz'a, bir an evvel teklifini duymak istercesine.
"Gel seninle bi çocukluk yapalım." dedi Ayaz
gülümseyerek, "İçimizdeki o koca koca insanları en azından birkaç dakikalığına
gömelim."
"Ne yapalım?" diye merakla sordu Hayat.
"Şu toplantın bitsin, sonuç her ne olursa olsun,
seninle İstanbul'da bi eğlence parkına gidelim."
"Lunaparka yani?"
"Yok, lunapark da diyorlar ama biz demeyelim,
eğlence parkı diyelim, eğlence parkına gidelim."
"Tamam!" dedi Hayat sevinçle, hiç
düşünmeden.
"En fazla benim gelme sürem bekletsin
bizi.." sesli düşünerek konuşuyordu Ayaz. O da heyecanlanmıştı. Önce
düşünüp sonra konuşmaya yetecek kadar sabırlı değildi o an için beyni,
düşündüğünü söylemeli, söylerken eksiklikleri tamamlamalıydı. Hayat da ona
eşlik etmeye başladı:
"İzin gününe denk getiririz biletleri."
"Anadolu yakasındaki bi lunapark olursa daha iyi,
uçaktan iner inmez gideriz."
"Öyle ya, ne gerek var bekleyip bir iki gün sonra
gitmeye, plan yapmaya."
"Atlıkarıncaya bineriz, gerekirse akşamına da
dönerim ben."
Sesi düğümlendi Ayaz'ın, geri dönmekten bahsedince.
Hayat, duraksadı biraz geri dönme lafını duyunca, gözleri doldu. Kısa bi
sessizlik oldu her iki tarafta da. Ayaz, telefonun ekranına bakıyor, Hayat,
telefon kulağında olduğu hâlde kendinin de görmediği bir boşluğa
bakıyordu.
"Aman be!" dedi Hayat toparlayarak kendini,
gitmekti kalmaktı bunlar da koca koca insanların işi değil mi?"
Ayaz da toparladı kendini: "Di mi? Çocuk olmayacak
mıyız o an için? Belli mi çocukların ne yaptığı, neye karar verdiği?"
"Aklına eseni yapıyorlar, kedi gibi."
"Hee.. Kedi gibi."
"Bakarız biz de aklımızın estiğine o zaman."
"Neyse ne!"
"Hiç valla."
İkisi de gülüyordu hallerine. Telefonu kapatana kadar
da dönmediler gerçekliğe. Ne gerek vardı ki zaten! Üstelik çok güzel de bir
sinerji oluşturmuşlardı şimdi. Birbirlerine verdikleri güç sayesinde Ayaz da
toplantı süresince sanki Hayat'ın yanında, ona destek olur gibi olacaktı
şimdi.
Sinerji, tek tek unsurların bir araya geldiğinde
unsurların toplamından da daha büyük bir güç üretme durumuna denirdi. Yani bir
anlamda enerjiyi içeride tutma, sıkışan enerjiden güç üretme durumu. Saye de,
gölge demekti. Ama gölgeye 'saye' demezdik. Biz, bize destek verene, "senin
'sayende' oldu." demeyi daha uygun bulurduk. Senin gölgende. Gölge, ışığın
diğer tarafa geçmesine, dağılmasına engel olma durumuydu. Yani bir anlamda
enerjiyi içeride tutma, sıkışan enerjiden güç üretme durumu.
***
Hayat, toplantı öncesi takım elbisesini giymiş,
bilgisayarını hazırlamış, toplantının yapılacağı binaya varmıştı bile. Saatini
kontrol ediyordu. Birkaç saat kalmıştı toplantıya. Kendine bir kahve söyleyip
daha sakin bir yere geçti sırasını beklemek üzere. Henüz, en önemli silahını çıkarmamıştı
daha, arabasında bekletiyordu. Sırası geldiğinde gidip alacak ve tüm kozunu
sürecekti masadakilere.
Gri bir takım elbise ve beyaz bir gömlek giymişti.
Saçlarını topuz yapmış, sunum sırasında oluşması muhtemel ahengi engellemişti.
Dikkati anlatacaklarına vermek istiyordu. Diğer teklif verecekler de benzer
giyinmişlerdi. Elbiselerde renk açısından öne çıkacak bir unsur bulunmuyordu.
Lacivert, siyah ve gri tonlarla sanki hepsi üniformalı gibiydiler. Hayat'ın da
beklediği buydu. Kendini öne çıkaracak unsuru bu yüzden en sona saklamış,
sırası gelene kadar onu görünmez kılmıştı.
Kahvesini yudumlarken vereceği teklifi inceledi. İlk
iş için kâr oranını biraz düşük tutmuştu. Piyasaya bi girsindi de sonraki
işlerde bi şeyler yapardı. Göz ucuyla da bir yandan içeri girip teklifini veren
diğer adayları gözlemliyordu. Tecrübeli olanlar da vardı, kendi gibi henüz yeni
yeni tecrübe edinenler de. Ama herkes çok kısa duruyordu içeride. Oysa süreyle
ilgili bir kısıtlama yoktu. İsteyen istediği kadar kullanabilirdi zamanı. Hatta
teklif vermek üzere kabul edildiğini belgeleyen kağıtta, 'Şirket sahiplerinin
kendilerini ve yaptıkları işe olan tutkularını ayrıntılı bir şekilde ifade
etmeleri'ydi tek bekledikleri. "Anlatacak hikâyeleri yoksa demek ki."
dedi Hayat, kendi kendine. Hayat'ın anlatacak bir hikâyesi vardı. Bir teklifi
ya da bir tavsiyeyi karşı tarafa aktarmak için onu bir hikâyenin içine yayarak
verme fikrini Ayaz'dan öğrenmişti. Ayaz, Hayat'a da, arkadaşlarına da, ailesine
de dümdüz söylemezdi yapmamaları ya da yapmaları gereken şeyleri. Bir hikâye
anlatırdı konuyla ilgili, karşı taraf ilhamı kendi ölçüsü kadar alırdı. Hayat,
Ayaz'ın bu davranışını çok sevmişti. Herkes aynı tecrübeyi yaşamamış
olabilirdi. O yüzden birine doğrudan 'yapma, etme ya da yap' demek, emir
kiplerini ardı ardına sıralamaktan farksız değildi. Ve insanlar bundan hiç
hazzetmezdi. Yapacağı varsa da yapmaz, inadına kendini daha kötü bir duruma
sokabilirdi. Evdeki flamingoya bile bir kez olsun 'uç' dememişti Hayat. Onun
yerine flamingo belgeselleri izletmiş hatta Martı Jonathan kitabını bile
okumuştu ona.
"Hayat Hanım? Hayat Çağlayan değil mi?"
Düşüncelerinden sıyrıldı Hayat ismini duyunca.
"Evet, benim?" dedi karşısında dikilen, yaka
kartından orada görevli olduğunu düşündüğü kişiye bakarak.
"Az sonra sizi alacağız içeri. Hazırlıklarınız
tamamsa şöyle alayım sizi."
Gösterdiği yer, bulunduğu salon gibi bir ortamdan iç
bir odaya doğru açılan kapıydı. Oradan da toplantı odasına giriliyordu.
"Çantam var arabada. Onu alıp geleyim o
zaman?" diye soran gözlerle baktı Hayat adama. Bir yandan da
toparlanıyordu. "Tabii, ne zaman hazır olursanız."
Kahvesinden son bir yudum alıp hemen yakında olan
otoparka doğru yöneldi Hayat. Acele etmedi. Sakin adımlarla ulaştı arabasına.
Bagajı açıp çantasına baktı. Kimse görmedi ama çantanın kenarlarını çizerek
ilerleyen bir yıldız parçacığı gördüğüne yemin edebilirdi. Pembe bir evrak
çantasına bakıyordu Hayat. Kapaklı olmayan, üstten bir fermuarla açılan ve her
iki yanına da vermilyon rengiyle kabartmalı bir manolya figürü işlenmiş pembe
bir çantaya. Pembe renk, zihinsel rahatlık verirdi karşı tarafa. Böylece
sabahtan beri birçok teklifi dinlemiş olan heyetin allak bullak olmuş zihnini
biraz olsun rahatlatıp anlatacaklarının karşı tarafın zihninde yer etmesini
sağlayacaktı.
Çantanın kulplarına uzanıp aldı bagajdan. Omuz
askısını kontrol edip astı omzuna. Gri takım elbise ve beyaz gömlekle birlikte
klâsik ve nötr bir tarz oluşturmuştu Hayat, tıpkı diğerlerinin kullandığı
siyah, lacivert takım elbiselerini beyaz gömlekle kullandıkları gibi. Ama
diğerlerinden farklı olarak çantasını pembe seçmesi, bu oluşturduğu tarza
renkli bir dokunuş katmıştı. Pembenin tonu doğru kullanıldığında bu mümkündü.
Çantanın üzerine çini figürüyle ve vermilyon renginde işlenmiş manolya deseni doğru
tonlamayı sağlıyordu.
Vermilyon, Çin kırmızısı olarak da bilinen etkili bir
renkti. Bir erkek gözüyle düz kırmızıydı. Ama pembeden daha koyu, kırmızıdan
daha açık olarak tasvir edilen bir tondu. Zincifre mineralinden üretilirdi.
Zincifre minerali ise yanardağların kenarında, akan lavlardan oluşurdu.
Rönesans resimlerinde de sıklıkla kullanılmıştı.
Hayat, çantasına manolya desenini işletirken bu rengi,
tutkusunu ifade etsin diye seçmişti. Ayrıca Magnolia Tasarım A.Ş. adının görsel
olarak da akılda kalmasını sağlayacaktı. Pembe çanta, sadece diğerlerinin
kendisine yoğunlaşmasını değil, Hayat'ı bir görsel olarak da temizlenen
zihinlerde tutacaktı. Şirketine manolya anlamına gelen 'Magnolia' ismini
vermesi de manolyanın semboller evreninde de güçlü anlamlar taşımasıydı.
Zarafet ve asaleti, sadakati, güzelliğin kalıcılığını, gücü ve direnci temsil
ediyordu manolya.
Bir şeyi seviyorsak, onda kendimize rastladığımız içindi. Hayat da manolyaları kendini ifade ettiği için seviyordu, Ayaz da Hayat'ı bu sebepten, Hayat da Ayaz'ı aynı sebepten seviyordu. Yaşamın her alanında kendini göstermeden edemiyordu denklemler: A=B ise ve B=C ise, A=C idi. Başka bir deyişle 'Zeki Müren yanılıyor olamaz'dı, 'elbet bir gün kendimizle bir diğerimiz vasıtasıyla buluşacaktık.' Bedenimizde her organdan iki tane varken, sadece kalbimiz bir taneydi. Birini sevmek bu yüzden yürek istiyordu belki de; tamamlanmak için. Birini özlemenin, kendini aramaktan farkı yoktu belki de. Birini beklemek, kendinin daha iyi versiyonuna ulaşmaya çalışmaktı. Belki de sadece bu yüzden yanımızda olsun/yanında olalım istiyorduk sevdiğimiz insanın. Biz insanoğlu! Her şey olabilirdik. Ama tek başına kendimiz olmak çok zordu çünkü.
Hayat da yaşantısının Ayaz'la olan bölümünde ve şimdi bu odada bunun için bekliyordu; tek başına her şey olabilmişti, her şeye yetişip bir şekilde yoluna koymuştu işleri ama kendisi olamamıştı bir türlü. Flamingosuyla her zaman huzurlu ve güvende hissettiği kocaman bir evde kendi olabildiği tek yer dışarısıydı. Şimdi bu odaya girecek ve kendisinin en güzel versiyonuna ulaşacaktı.
Görevlinin daha önce gösterdiği odaya yöneldi Hayat.
Aynı görevli kapıyı açık tutarak girmesini sağladı Hayat'ın. Adamın,
"Birazdan çağrılacaksınız, burada bekleyin lütfen." derken ki
bakışları Hayat'ın pembe çantasının üzerindeydi. Onu etkilememiş, sadece
şaşkınlık uyandırmıştı. Zaten etkilenmesi gereken de o değildi. Hayat, şimdilik
kendini kabul ettirmek üzere, oyunun daha önceden kurulmuş olduğu sahalara
sürmeliydi kendini. Her şey bi yolunda gitsin, piyasa onu bi tanısın, oyunu
bizzat kendisi kuracaktı o zaman.
***
Ayaz, izinli olduğu günleri inceledi bilgisayar
ekranında. Hayat'ın toplantısının hemen ertesi günü dört gün izinliydi. Bir gün
sonra yani. Hemen fırsatı değerlendirip uçak biletini aldı.
"1901 yılında, Amerika'da bir adada sergilenmek
üzere 'kanatlı' bir uzay gemisi getirilmiş. Bu gemiye, Latince 'ay' anlamına
gelen 'Luna' adı verilmiş. Bulunduğu alana da Lunapark denmiş."
Ayaz, eğlence parkına en kısa yoldan nasıl
gidebileceklerine bakarken bunlar geçiyordu aklından. "Ama benim en
sevdiğim hikâye Rus siyasetçiyle ilgili olanı." dedi kendi kendine. Çünkü
başka bir kaynağa göre de Anatoliy Lunaçarskiy adında bir siyasetçi ki kendisi
sanat ve edebiyat tarihçisi, 1905 yılında Rusya'dan Fransa'ya kaçmak zorunda
kalınca, yaşamını sürdürebilmek için 12 yılını bir parkta nişan tahtaları,
sallanan tahta atlar, tahterevallilerle oynayan çocuklara sandviç satarak
geçirmiş. Bir şekilde esareti bitip ülkesine döndüğünde de o bölgenin insanları
parkı, 'Luna'nın parkı' adıyla anmışlar.
Ayaz, en sevdiği tanımın Rus siyasetçiyle ilgili olan
tanım olduğunu söylese de sonradan farkına vardığı bir gerçekten dolayı, bu
parklara 'eğlence parkı' demeyi uygun buluyordu. Uzay gemisinin bulunduğu
Lunapark da Rus siyasetçinin 12 yılını geçirdiği Luna'nın parkı da 'geçiciydi'
çünkü. İngilizcede bu parklara eğlence anlamına gelen 'amusement' park
deniyordu. Onlar da Fransızlardan almıştı bu kelimeyi. Fransızlar 'dikkati hoş
bir şekilde dağıtan' anlamına gelen 'amuser' kelimesini kullanmışlar böyle
eğlenceli yerler için. Bu zamana kadar her ülkede parkların ismi farklı farklı
anılsa da içeriği hep aynı kalmış, 1900'lerde kullanılmaya başlayan 'Luna' isminden
ziyade anılmış. Ayaz da bu yüzden Lunapark demek yerine eğlence parkı demeyi
uygun görmüştü; Luna parklar geçiciydi çünkü, anı oluşturamaz, sadece bir
kuşağa hitap eder ve unutulur giderdi. Ama amusement parklar kalıcıydı.
Kendince bir rota belirledikten sonra kalktı
bilgisayarın başından ve bavulunu hazırlamaya başladı.
"Biz Türkçede buna 'yük' demişiz. 'Bavul' demeyi
İtalyanlardan öğrenmişiz. Yanımıza çok fazla bir şey almayıp da bir iki
günlüğüne gittiğimiz yerlere götürdüğümüz yükümüzü de Fransızlardan
öğrendiğimiz 'valiz' kelimesiyle ifade etmişiz. Türkçede yük dediğimiz
tanımlama kap kaçak eşyadan ibaret olsa da başka bir anlamı da gönüldedir.
Birine duyulan özleme, 'gönül yükü' deriz. Belki de bu yüzden materyalin
taşınması için ayrıca kelimeler düşünmek istememişiz. Bizde yük, iki şekilde
taşınır olmuş. Birine gönül yükü diyerek yorulduğumuzu ama bırakmak
istemediğimizi ifade etmişiz, diğerine omuz yükü diyerek yıldığımızı ve
kurtulmak istediğimizi söylemek istemişiz. Ama gönüldeki bir yükün, omuzladığımız
bin yükten daha ağır olduğunu yaşadıkça öğrenmişiz."
Ayaz, kendisinde kalan Hayat'ın eşyalarına bakıyorken
düşünüyordu bunları. Götürmeli miydi? Hayat olsa bu duruma "3" derdi.
Ayaz da "3" demeyi tercih etti gülümseyerek. "Neylediyse güzel
eylemiş." dedi sonra. İçinden çıkılamayan durumların en güzel ifadesiydi
"3".
Biraz öteberi aldı. Bunları valize yerleştirirken
"'küçük önemsiz şeyler' anlamına geliyor öteberi kelimesi. Almasan da olur
yani, yani gittiğin yerde illa ki bir muadili vardır. Yerine konur. Ama hadsiz
kelime, birleşik yazılabiliyor. 'Yan yana' demekten daha önemsizken hem
de." diye düşünüyordu. Gözleri kitaplıkta duran Hayat'ın fotoğrafına
daldı. "Seni Türkçe sevmek... Nasıl desem.."
Bir şey bulamadı diyecek. Birini Türkçe sevmenin bir
tarifi elbette vardı. Ama bilindik sevgi sözcükleriyle değildi bu sevmek. 'Ben
tavuk çorbasını çok seviyorum. Ben seni çok seviyorum.' bu ikisini birbirinden
ayıran bir his vardı Türkçede. Buna dikkat etmezsen sevdiğin kişinin tavuk
çorbasından bir farkı kalmıyordu. Tavuk çorbasının kendisine onu sevdiğini
söylediğinde onun içini yakan bir şey olmuyordu. Bir sevgiliye onu sevdiğini
söylediğinde dünya daha katlanılabilir oluyordu. Çok sevdiğin birinin sana
'seni seviyorum' demesi, hayatında kazandığın ve emeğinin karşılığını tam
olarak ilk kez aldığın ve onunla da sevdiğin için bir şeyler yapabildiğin bir
kazancı andırıyordu. Birini Türkçe sevmek, fırından az önce çıkan ekmeğe,
akşama kadar gülümseyerek çalışmaya, çok uzak yollardan yürüyerek gelip de bir
yere varmaya, kana kana su içmeye, denizin serin sularına girmeye, mışıl mışıl
uyumaya, huzurlu bir şekilde uyanmaya, dişinden kovuğundan artırdığınla bir
şeyler almaya benziyordu.
Yavaşça doğruldu valizin başından Ayaz. Kendine bir çay koyup, bir de sigara alarak balkona çıktı.
***
"Buyurun Hayat Hanım."
Çok fazla bekletilmeden içeri davet edilmişti Hayat.
Kocaman bir salondu davet edildiği yer. Kapıdan girdiğinde bir paravan
aralanmış ve bir iki adım atarak o paravanın diğer tarafına geçmişti. Ardından
paravan kapanmış ve tam karşısında duran heyetle baş başa kalmıştı. Oval bir
masanın gerisine oturmuş, ikisi kadın diğer ikisi erkek olan ve bu kadar büyük
salona az gelen dört kişi ona bakıyordu. Kadınların yüzleri ifadesizdi ama
erkekler biraz sıkılmışa benziyordu.
"Hayat Hanım?" dedi gözlüklerinin üzerinden
bakarak soran kadınlardan bir tanesi. Elinde Hayat'ın daha önceden gönderdiği
özgeçmişi duruyordu.
"Evet." dedi Hayat. Kısa bir kelimeydi ama
beğenmedi kendinde duyduğu sesi. Duruşunu dikleştirdi. Yere daha sağlam bastı
ve tekrar konuştu: "Evet, ben Hayat Çağlayan." Değişen ses tonunun
farkına varmış olacak ki ona bakmayan diğer kadın da bakışlarını Hayat'a
çevirdi. Hayat, kendisi için hazırlandığını düşündüğü masaya yöneldi. Bilgisayarını
açıp onu şimdi tam arkasında kalan büyük ekrana bağladı. Notlarını çıkartıp
önüne koydu. Ve pembe çantasını tüm bu hazırlığı kapatacak şekilde masanın
önüne, Magnolia yazısı görünecek şekilde bıraktı. Sıkılmış olan iki adam dâhil,
herkesin gözü bir anlığına pembe çantaya takılı kaldı. Seyrek bulutların
arasında kalan güneş ışıklarını tam da bu anda camdan içeri yansıtıp çantaya
vurmuştu. İstese de böyle bir şey yapamazdı Hayat, tabiat da ondan yanaydı.
"İsterseniz perdeyi biraz kapatabilirsiniz." dedi, erkeklerden biri.
Hayat, güneş ışıklarının çantayı istediğinden de daha fazla ön plana
çıkardığını fark edip, perdeyi biraz kapatmaktansa tekerlekleri olan büyük
ekranı biraz daha geriye çekmeyi uygun buldu. "Tabiatın bize verdiğini
engellemektense bizim tabiattan kendimizi sakınmamız daha kullanışlı
sanki." dedi pencereden giren güneşi göstererek. Kadınların yüzünden
memnun bir gülümseme geçti. Erkeklerden biri, "Hayat Hanım, bize
kendinizden bahsedin lütfen." diyerek bir an evvel konuya girmeyi tercih
etti. Bunu derken de diğerleri gibi bir Hayat'a bir de pembe çantaya bakıyordu
sık aralıklarla. Demir Ender ve Vârisleri anlamına gelen DEV Holding
adında, 47 ülkede üretim ve satış tesisleri bulunan çok büyük bir firmaya
hizmet ediyordu kuruldaki bu seçici kişiler. Hayat, bunları etkileyebilirse
onun da tasarımları, fikirleri 47 ülkeye dağılacaktı. Birçok şeyin
kullanıldığı, fikir olarak harcandığı, merdiven altı tezgâhlarda dokunduğu
zamanlardı şimdiler. Koca koca firmaların ihtiyaç duyduğu tek şey yeni fikirler
ve bu fikre adanmışlıktı artık. Bu yüzden bu büyük şirketin yönetim kurulu
faaliyet gösterdikleri ülkelerde kendilerini kendi fikirlerine adayan yeni
insanlar peşindeydiler. İstanbul'a da bu yüzden gelmişlerdi.
Bilgisayarında bir tuşa basarak ilk slaydı yansıttı
ekrana Hayat. Ekranda kocaman harflerle "Hayat Çağlayan, Magnolia Tasarım
A.Ş." yazıyordu.
"Sizden, elinizde tuttuğunuz o benim özgeçmişimi
gösteren kâğıtları şimdilik kapatıp, beni dinlerken onlara bakmamanızı rica
ediyorum." diyerek konuya girdi Hayat. Kurul, şaşkın bir hâlde
birbirlerine baktı. Sabahtan beri içeri giren herkesi kendileri yönlendirirken
şimdi pembe çantalı bir kadın gelmiş ve yönlendirmeyi ele almak
istiyordu.
Erkeklerden biri, "Ben, siz konuşurken arada
merak ettiğim yönlerinize bakmak istiyorum." diyerek kabul etmedi bu
teklifi. Ama gözleri hâlâ Hayat ve Hayat'ın pembe çantasında gidip geliyordu.
Kadınlardan biri, "Bu sizin kendinizi ifade edişinizi nasıl
etkileyecek?" diye sordu. Hayat, köşeye sıkışmış hissetmekten ziyade, daha
da memnun kaldı böyle bir tepki gelmesine. Aksi takdirde sorulmadan bir
açıklama yapmak durumunda kalacaktı ve bu da ya reddedilecekti ya da
zoraki bir kabullenmeyle sonuçlanacaktı. "Ben size, o kâğıtlarda yazan
özelliklerimin dışında tarihin nasıl tekerrür ettiğiyle ilgili bir hikâye
anlatacağım. Ve bu hikâyede sadece günümüzün eğitim anlayışına yer yok. Aksine,
bir işe soyunmanın eğitimle birlikte tutkuya da ihtiyacı olduğunu ve günün
sonunda akılda sadece tutkunun verdiği ilhamla üretilenin akılda kaldığını da
göstereceğim." dedi Hayat, kendinden emin bir şekilde. Soruyu soran kadın
elindeki kâğıtları ters çevirip biraz da eğilerek masanın önüne, kendinden
mümkün olan en uzağa koydu ve "Hadi bakalım!" dercesine geriye
yaslandı. Ardından diğer kadın da aynısını yapınca erkeklerden itiraz eden
hariç diğeri de ters çevirip koydu kâğıtları. Kâğıtlara bakmak istediğini
söyleyen adam dışında üçü de kâğıtları bırakmıştı şimdi. Hayat, diğer adamı
umursamadı. Diğerlerine teşekkür edip bilgisayarında bir tuşa daha basarak
ikinci slayda geçti. Ve anlatmaya.
Ardı ardına bir sürü hikâye, fikir ve adanmışlık anlatmaya başladı Hayat. Pencereden yansıyan güneş ışıklarının arasına karışıyor, oradan ekrana geçip ayrıntıları gösteriyor, bu arada sorulan sorulara cevap veriyor, hiç susmamak için karşı tarafın soru sorduğu anda bir iki yudum su içiyordu. Sahne, fonda çalan, Hayat'ın salonun içindeki ritmine uyan bir müzik eşliğinde gösterilse ve söyledikleri hiç duyulmasa bile çabasına imrenmemek elde değildi.
İki adam ve iki kadından oluşan heyetin bakışları artık yargılayıcı olmaktan ziyade hayranlık doluydu. Hayat konuşmaya başladıktan bir müddet sonra da hâlâ elinde Hayat'ın özgeçmişini tutan adam da diğer dosyaların yanına bırakmıştı elindekini. Bütün dikkati artık Hayat'taydı. Hatta Hayat'ın anlattıklarına kayıtsız kalamıyor, koca cüssesiyle üşenmeden kalkıp ekrandaki görsellere daha yakından bakıyor, sonunu tahmin ettiği tümevarımları Hayat'la birlikte aynı anda tamamlıyordu. Hayat, anlattıkları gereği heyete fiziksel olarak biraz daha yakınlaştığında kadınlar kendini tutamayıp konuşma esnasında Hayat'ın omzuna, koluna dokunmaktan kendilerini alamıyorlardı. Ciddi ve gergin geçen diğer adaylarla mülakatın aksine, odada zaman zaman kahkahalar, gülücükler uçuşuyordu. Enerji de bulaşan bi şeydi. Karamsar enerjiden daha çabuk bulaşan ise iyimser olanıydı. Ağlayan birine hemen eşlik edemezdik ama gülen birinin neye bile güldüğünü bilmeden eşlik edebilirdik. Hayat'ın yaydığı iyimser olanıydı. Gülen, kendisine çabucak eşlik ettiren, alıştıran. Ayaz söylemişti bi ara, "İnsanın kendi evine gitmesinin, evine varmasının tadına diyecek bir şey yok. Ama senden ayrılarak eve gitmenin şu kadarcık bile tadı yok."
Birçok şeyi, pişman olacak kadar çok denemişti Hayat
şu genç yaşında. Bir o kadar da başardıkları vardı. Metanoya, kişinin kendini
aşması anlamına gelen psikolojik bir kavramdı. Bir şekilde kendini bu sürece dâhil
eden kişinin kendi içindeki potansiyelini keşfetme çabası. Bazı dış etkenlerle
mücadele ettiği sırada arınması, ferahlaması. Hayat, kendindeki bu sürecin
farkında olmasa da Ayaz'da bunu fark etmişti. Ayaz da aynı durumdaydı. O da bir
şekilde bu psikolojik süreci yaşadığının farkına varmadan Hayat'ın yaşantısında
imrendiği belki de tek şey buydu. Kendilerini birbirlerinde fark etmeleriydi bu
kadar mesafeden gönül yorgunluğunu göze almaları. Yoksa, karşılıklı çay içmek
bile yoktu, her ikisi de başka şehirlerde mücadele ederlerken nasiplerinde. Ama
kalktılar bir de birbirlerini sevdiler. Türkçeye inat hem de, hiçbir ikilemenin
'yan yana, diz dize, omuz omuza' gelemediği bir dilde.
Başarılar, pişman olmayı göze aldırıyordu insana. Hayat'ın başarılarının çoğu da İstanbul'da gerçekleşmişti. Pişmanlıkları, İstanbul'un hesabı tahsil etmesiydi sadece. Çünkü İstanbul, verdiğini geri alan 8000 yıllık bir tahsildardı. Ama Hayat, bunun da farkına varmıştı artık. Daha sonra kendisinden geri alınacağını bildiği her şeyi İstanbul'un dışında tutmak istiyordu. Bu yüzden kurduğu şirketin işlerini İstanbul'un dışından almaya çabalıyor, bu yüzden flamingosunun uçmasını istiyor ve bu yüzden başka bir şehirde kendinden bir parça bulduğu adamı seviyordu. Hayat, İstanbul'u, anne ve babasıyla yaşadığı o kocaman evdeki küçük odasına, koltuklardan birine sığdırıyor ve sevdiği her şeyi dışarıda tutarak tahsilatın önüne geçip böylece kendi olabiliyordu belki de.
"Bana verilen süreyi fazlasıyla aştım,
farkındayım. Ama gönlümüzce geçtiğine inanıyorum sizin adınıza da bu
zamanın." Hep bir ağızdan, "Elbette, evet, tabii ki..."
karşılığı bularak kesildi Hayat'ın sözü. Kısa bir sessizliği yakaladığı an,
devam etti Hayat, "Aksi olsaydı Melih Cevdet'in iddiası kabul görürdü
zaten: 'Bu akşam da gönlümüzce bitmediyse gün, suçun yarısı bizim yarısı
günün.'
Hayat, konuşmasını tamamlayacağı zamana şairin bu satırlarını
bilinçli eklemişti. Böylece, heyetin, olumsuz bir sonuçta, kendilerini de
yargılayacaklarına ya da nötr bir durumda acele karar veremeyeceklerine
inanıyordu. Şimdi olduğu gibi olumlu bir durumda ise hikâyelerle, kıssalarla
kendilerinin bir şekilde manipüle edilmediklerini düşünecekler ve doğru bir
karar verdiklerine inanacaklardı. Kelimeler... ne kadar da özenle seçilip
kullanılmalıydı.
Hayat'ın bu sözleriyle mülakatın da sonuna
geldiklerini kabullenmişti DEV Holding'in seçici kurulu. "Çok güzel
hazırlamışsın kendini Hayat," dedi, mülakatın başında Hayat'ın öz
geçmişini elinden bırakmak istemeyen adam. "Bizi gerçekten çok
sevindirdin." Kadınlardan biri hemen söze girerek, "Ve çok şaşırttın,
hiç beklemiyorduk." dedi etrafındakilere bakınıp onay alarak. İstediği
tepkiyi almıştı Hayat, artık oyunu kendi kuruyordu. En azından bu aşamada,
bitişe kendi kurgusuyla getirebiliyordu hedefini.
Hayat, heyete sezdirmeden kendisini çantasının,
bilgisayarının ve notlarının olduğu masanın önüne doğru sürdü bir iki adımla.
Bedeni, kendisine ait bütün materyalleri kapatıyordu bu hâliyle. Melih
Cevdet'in satırlarını kendi aralarında tekrar etmeye çalışan iki kadın ve iki
adama, "Sizden son bir ricam var. Belki de bunca zamandır konuştuğumuz
şeylerin bir özeti niteliğinde. Katılırsanız sevinirim." dedi Hayat, soran
bakışlarla. Fazla beklemeden devam etti sonra, "Maria Puder ya da Raif
Efendi.. Bu isimleri hatırlıyor musunuz?" Birbirine baktı yine heyet.
Hiçbiri de hatırlayamamıştı. "Peki ya Kürk Mantolu Madonna'yı anımsayabildiniz
mi?" Yine hep bir ağızdan, birbirleriyle yarışırcasına çıkmıştı sözler:
"Sebahattin Ali'nin kitabı değil mi o?, Tabii yaa Sebahattin Ali!,
Hatırlanmaz mı, Sebahattin Ali'nin kitabı."
Finali yapmak üzere devam etti Hayat kaldığı yerden: "Maria Puder ve Raif Efendi, Sabahattin Ali'nin yazdığı Kürk Mantolu Madonna kitabının iki ana karakteri. Hatırlamamak çok normal; bugün aklımızda kalan, sosyal medyanın da etkisiyle, Sebahattin Ali ve Kürk Mantolu Madonna. Yani eser ve eserin sahibi. İçeriği çoktan unuttuk bile. Belki Sebahattin Ali yaşasaydı o bile hatırlayamazdı kendi kitabının içeriğini. Ama Kürk mantolu Madonna, Sebahattin Ali'ye kendisini bulması açısından, kendisine 'ben bir yazarım' dedirten bir eserdi. Sizden benim özgeçmişimi içeren kâğıtları bırakmanızı rica etmiştim. Şimdi o kâğıtlara bakmadan benim soyadımı söyleyebilir misiniz lütfen?" Heyetin yaşadığı şaşkınlık artık son noktasına kadar gelmişti. Hayat da bunun farkındaydı. Aralarından biri Hayat'ın soyadının Ali olup olmadığını bile düşündü yüksek sesle. "Peki," dedi Hayat, çantam ne renkti?" Beklediği cevap yine hep bir ağızdan ve yine birbirleriyle yarışırcasına geliyordu Hayat'ın. Kendisini bir anaokulu öğretmeni gibi hissetmişti. Bu duyguya kendini fazla kaptırmadan, "Pembe!", "Pembe bir çantaydı.", "Üzerinde Magnolia yazan pembe bi çanta." sözlerinin arasına karışarak, "Evet, ben o pembe çantalı kadınım. Adım, Hayat. Buraya kendim olabilmek için geldim. Bunun için de çok mücadele ettim. Ve pembe çantanın, sanılanın aksine, konumuzla bir hayli alakası var."
***
Salondan çıktıktan sonra adeta koşar adımlarla
otoparka doğru yöneldi Hayat. İşin kendisine kalıp kalmadığı hakkında herhangi
bir şey söylenmemişti kendisine ama o kadar emindi ki bu işi kaptığından, bir
an evvel gidip bu sevincini ailesiyle de paylaşmak istiyordu.
Arabanın kilidini uzaktan açıp koşturarak bagaja
yöneldi, çantaydı, bilgisayardı, kâğıtlardı hepsini bagaja attı ve arabanın
koltuğuna oturdu. Kapıyı kapatıp dış dünyanın seslerinden arındığında yüzündeki
gülümsemesini kontrol edemiyordu. O kadar mutluydu ki, Ayaz'ı arayıp anlatacak
durumda bile değildi. Buna rağmen telefonu aldı eline, derin bir nefes aldı,
kendini toplamaya çalıştı. Bu esnada boğazında bir yumru hissetti. Göz
kapakları hızlı hızlı açılıp kapanıyordu. Ağlamak üzereydi. Bir an telefonu
kapatıp bu duygunun geçmesini ve daha sonra aramayı düşündü Ayaz'ı ama telefon
çoktan çalmaya başlamıştı bile. Şimdi kapatsa, ardından Ayaz hemen arardı.
"Bitanem." diyen Ayaz'ın sesini duydu telefonun diğer tarafından.
Hemen kulağından çekti telefonu ama kapatamadı da. Bu kadar heyecandan sonra
yaşadığı bu olumlu sonuç sonrası güvendiği bir sesi duymasıyla birlikte otonom
sinir sistemi devreye girmişti Hayat'ın. Otonom sinir sistemi, solunum,
sindirim, kalp hızı, terleme ve cinsel uyarılma gibi istem dışı fonksiyonları
kontrol ediyordu vücudumuzda. Yani kontrol, artık bilincimizle yaptığımız bir
eylem olmaktan çıkıyor, reflekslere dönüşüyordu adeta. Biz buna 'sinirlerim
bozuldu' diyerek normalde vermediğimiz tepkileri verdiğimizden dolayı bir
anlamda anlayış beklerdik karşımızdakilerden. Hayat'ın o an için ne yapacağını
bilememesi, telefonu kulağına bir götürüp bir çekmesi bu yüzdendi. Bu durum,
neşeli bir olay yaşandığında da, acılı bir durum yaşandığında da vücudumuzun
kendini stres altında hissetmesiyle daha fazla oksijene ihtiyaç duyduğu ve bunu
da kendi kendine ürettiği bir süreçti. Sonuç, insanın 'elinin ayağının
boşalmasıyla' biter, vücuttaki aşırı oksijenin sinüslere yönelip kendini dışarı
atma isteğiyle ağlama durumu başlardı.
Ayaz, Hayat'ın sesini duyamayınca, tekrar etti:
"Duyuyor musun beni bitanem?"
'Bitanem', Türkçede sevgi göstergesi olarak kullanılan
ve 'yegâne, tek, benzeri olmayan' gibi anlamlara gelen bir hitap şekliydi. Türk
Dil Kurumu, bu ne güzel anlamlar ifade eden sözcüğe de kıymış ve bunun da ayrı
ayrı yazılmasını emir buyurmuştu. Ama Hayat'ın gözlerinin bendinde artık
tutunamayan, Ayaz'ın sesiyle yanaklarından süzülmeye başlayan gözyaşlarını
bitişik yazmak zarurîydi. Yaş ortalaması 60 ve üzeri olan bu sanki sevgisiz
büyümüş insanlardan oluşan kurumun da yaptığı fazlaydı. Ayaz, inadına bu
sözcüğü birleşik yazar, küfrü de (yine de milli değerdir, ayıp olur diye)
ekranda yanlış yazıldığını ifade etmek üzere kelimenin altını kırmızıyla çizen
Microsoft Word işletim sistemine ederdi. Karadenizliler Türk Dil Kurumu'nu da
kırmak istemediklerinden ve Ayaz gibi inat edip birleşik yazmaya da
uğraşmadıklarından olsa gerek, 'efulim' demeyi uygun görmüşler bitanem
kelimesine. Rize'de sevseydi Ayaz, Hayat'ı, o da efulim derdi ama İstanbul'da
sevmişti. Ve İstanbul Türkçesi diye de bir şey vardı. En azından eskiden,
Beyoğlu'na takım elbisesiz çıkılamayan zamanlarda. Ayrıldıktan sonra bile
bırakmadı Ayaz, Hayat'a 'bitanem' demeyi. Çünkü bunları her demediğinde bir
fazla yalan söylemiş olacaktı Hayat'a; başka 'bitanesi' olmadığı için.
"Ayaz.." diyebildi sadece Hayat, akan
gözyaşlarını da eliyle silerek.
Ses tonunun her bir frekansını ezberlemiş biri için,
birinin ağladığını anlamak onun yanında olmayı gerektirmezdi. Ayaz da ezber
ettiği seslerin arasından birkaç saniye içinde bulup çıkararak anladı Hayat'ın
ağladığını. "Niye ağlıyorsun, ne oldu?" dedi merakla. Hayat'ın
bugünkü toplantısı geldi sonra aklına. "Dur bi dur, dur ben tahmin edeyim.
Hatta şöyle umut edeyim, her şey çok güzel geçti ve sen mutluluktan ağlıyorsun,
di mi?"
"Evet." dedi Hayat bir yandan da gülerek ve
inanın o an için kendinin değil, Ayaz'ın da onunla ilgili umutları
gerçekleştiği için daha da ağlayarak.
Sevinci paylaşmanın, acıya nazaran, katlanan, çoğalan bir etkisi vardı. Biriyle acını paylaştığında acın azalmıyordu, dile geliyordu sadece. 'Aman benden uzak olsun' diyerek daha önce duyduğun ama yaşamadığın bir acıyı artık yaşamış oluyordun ve bunu kabullenmek, sindirebilmek için anlatarak dile getiriyordun sadece. Acı geçsin diye değil, acıya alışalım diye. Çünkü yaşadığımız her acıya kendimizi alıştıramazsak o acı dinsin diye zarar verme potansiyelimiz vardı çevremize. Bir şeye kızıp sağa sola vurmaları bu yüzdendi insanların; alışamıyorlardı, herkesin ve her şeyin de kendileri gibi olmalarını istiyorlardı. Yıkık dökük.
Ama sevinç, paylaşıldığında katlanarak büyüyordu.
Gülmek gibi, nedensiz bulaşabiliyordu. İlham veriyordu karşındakine, ben de
yapabilirim gücü. İmrense de karşındaki kişi bu böyleydi, hasedinden çatlasa
da.
Ayaz'a da hemen bulaşmıştı. Sabah uyandığında kendisini gece vardiyasına hazırlamaya çalışmış ama bir yandan da evde yapılacak işleri olduğunu hatırlamış bundan sebep de hayatına, yalnızlığına gocunmuştu. 'Alınmak, işkil etmek' anlamına gelirdi gocunmak. 'İşkil etmek' ise şüphe duymaktı. Bir başka anlamı da 'elem etmek' idi gocunmanın, 'acı duymak' anlamına gelen. A=C'ydi yine. Bu yüzden de kendinden işkillenip kendini sorgulamış, sonra böyle yaptığı için kendine alınmış sonra da elem duymuştu bu halinden. Ve bu hissettiği de anlatılarak azalacak bir şey değildi. Hayat'ın sevincine katılarak, onu çoğaltarak günü tamamlamak daha iyiydi. Zaten elinde değildi, o kadar mutluydu ki Hayat, bu mutluluk imrenilecek kadar güzeldi.
Sabah, gece vardiyası bittikten sonra ilk uçakla
geleceğini söylemişti Ayaz. "Unutma! Eğlence parkına gidecez."
"Tamam, gidelim. O zaman sana manolya
göndermiyorum, sen gelince elden teslim ederim çiçeklerini?" demişti Hayat
da.
Ayaz kendini elinde çiçeklerle düşündü bi an. "Elimde çiçeklerle mahalleden geçtim ben. Bir delikanlı için bu ne demek, nereden bileceksin." repliği geçti aklından bir filmde duyduğu. Ama Hayat'a söylemedi, "Tamam." dedi sadece gülümseyerek. Elinde çiçeklerle mahalleden geçmeyi göze almıştı, seni seviyorum demese de olurdu. Ya da bu zaten, bir delikanlının sözlüğünde Türkçe seni seviyorum demekti.
Hayat, Ayaz'la konuştuktan sonra eve uğramadan bir
çiçekçiye gitti. Annesine, babasına hatta flamingosuna bile manolyalar aldı. Çiçekçinin
çırağını da yanına katıp eve doğru yol aldı. "Önce sen çal kapıyı, ben
geride duracağım, çiçekleri ver hemen git." diye de tembihledi çırağı.
Çiçekçiye verdiği paranın yarısı kadar da yüklü bir bahşiş verdi çırağa. Lütfundan
sual olunmayacak kadar mutluydu.
Kendini göstermeden çırağın çiçekleri vermesini bekledi apartmanın bir köşesinde. Annesinin sesi duyuluyordu, "Ay bunlar kimden oğlum? Yoksa bizim kızın işi mi? Ay bu kız yine neler becerdi de böyle... Amaaaaan şunlara bak, bir değil iki değil.." Çok geçmeden İlhami Bey'in de sesi duyuldu, "Yine dünyanın parasını vermiş ota çiçeğe, lafla anlamıyor muyuz biz Hayriye, ne bunlar her seferinde her seferinde." Çırak çiçekleri teslim eder etmez çekilmişti sahneden. Hayat da daha fazla duramadı yerinde. Saklandığı yerden çıkıp kapıda manolyalarla boğuşan ailesine, "Herkese benden manolyaaaaa." diye bağırdı sevinçle. Flamingo, Hayat'ın birden görünüp sevinçle bağırmasıyla kanatlarını çırparak geriye doğru havalandı bir an. İlhami Bey, Hayat'tan akan sevince kayıtsız kalamadı ve yüzüne bir gülümseme yayıldı. Hayriye Hanım zaten anneydi, manolyalarla dolu kollarını yine de açarak Hayat'ı da kattı bağrına.
***
İş yoğun geçmişti ama bu son gece vardiyası Ayaz için
o kadar da yorucu sayılmazdı; gocunmuş ruh hâli Hayat'tan aldığı güzel haberle
yerini bir serçenin kanatlarına taşımış, uçmaya hevesli bir hâle getirmişti.
Sabahın ilk ışıklarıyla paydos etmiş, valizini omzuna attığı gibi doğruca
havaalanına gitmişti. Havaalanına vardığında o sevinçle yapmayı unuttuğu
check-ini yapmış, koltuğunun F olduğuna sevinmişti: "Oh, hem cam kenarı
hem de İstanbul!"
Cam kenarı olması çok iyiydi. Bulunduğu şehri sevmiyor
değildi. Ama bulunduğu şehirden İstanbul'a gitmek üzere dışarıyı seyretmek daha
keyifliydi. Tam olacak gibi olup da bir türlü olmayanlar, yokluğun patates ve
yumurtaya dönüştüğü öğünler, bir yere varmak için yürümeyi göze almalar,
birileriyle tanış olabilmek için verilen uğraşlar, kurulan ve çok geçmeden de
yıkılan hayaller, kimi zaman yetsin diye kimi zaman da artsın diye bi köşeye
sıkıştırılan kazanımlar ve onlara duyulan ihtiyaçla sanki bir zeytin ağacını
kökünden söker gibi hissedilen duygular... Hepsi geride kalıyor, git gide de
uzaklaşıyordu cam kenarından bakınca.
Bir kahve alıp apronu gören bir cam kenarı daha buldu
kendine. "Biz böyle büyük alanlara, 'apron' demeyiz, 'büyük alan' deriz.
Şehrin içindeyse 'meydan' deriz. İngilizler buna 'apron' demiş, biz de sadece
havaalanındaki böyle büyük alanlara 'apron' demişiz. İngilizler de Fransızların
'naperon' sözcüğünden evirmiş bu kelimeyi. 'Önlük' demekmiş 'naperon' eski
Fransızcada."
Az önce konan uçaktan sırayla inen yolculara ve az
sonra kalkacak uçağa bir an evvel binmeye çalışan yolculara bakarken düşündü
bunları Ayaz. "Bence İngilizler iyi demiş; bir nevi bu yolcular uçuş
bitince 'uçak artığı' oluyorlar ve daha farklı yerlere savrulmak için bir
önlüğün/apronun üzerine dökülür olmalılar." dedi kendi kendine
gülümseyerek.
Saatine baktı. Daha sonra bir yudum daha alırken
kahvesine. Bir kahve içiminden daha fazla zaman vardı uçağın kalkmasına.
Valizindeki kitaba uzandı. "Sadece altını çizdiğim yerleri tekrar okusam,
uzağı yakın ederim kendime." diyerek yerleşti yerine. Kitabını açıp altını
çizdiği ilk cümleyi okudu: "Öyle deme, en iyi duruşlarım hep tek
başımaykendi. Tamam, dehşeti dehşet ama orada açanı da başka yerde deremem.
(...) Başka bir tesir de yalnızken geliyor. Bir duvar var, o aşılıyor. (...)
Bunu kaç kez yaşadım ve o tada ucunda ölüm olsa delirme olsa paha biçemem.
Sonra insanın yalnızken duyduğu mahzunluk çok bereketli. O vakit kulağıma
dolanın (aklıma gelenin) zerresini kimse fısıldayamaz. Bunu da yaşadım, halen
söyleyebildiklerim, anlayabildiklerim, (anlatabildiklerim) o halde iken
duyduklarımdır."
Aprona çevirdi bakışlarını. Hayat'ı düşündü. Tek
başına kaldığı zamanlardan bahsetmişti Ayaz'a bir keresinde. O da hemen hemen
böyle benzer sözler söylemişti.
"Muhabbetin tesiri dinlerken." diye
hayıflandı Ayaz, dönüp tekrar ne dediğine bakamadığına üzüldüğü için,
"Kitap gibi değil ki okurken olsun, ki altını çizebilesin duyduklarının.
Dönüp sonra bakabilesin."
Hayat, o zamanlarda o yalnızlığın içinden çıkmış ama o
yalnızlığa kendisini iten hiç kimseyi de sağ bırakmamıştı zihninde. Tek
başınalığın kulağına fısıldadıklarıyla geçmişti yaşamındaki o zorlu
sahneyi.
Kendini düşündü sonra Ayaz, hâli vakti yerinde,
kazancının bereketi çok olsundu. Hâlâ gidecek yolu vardı ama buraya kadar olana
da şükürdü. Ama buralara gelirken de benzer bir süreçten geçmişti Hayat gibi.
Yolda bulduklarımızı yanımıza alıp almamaya onların
yaralarına bakarak karar veriyorduk. Ne kadar yaramız varsa sırtımızda,
bağrımızda, yüreğimizde o kadar benzerini arıyorduk yarende. Yaren, dost
demekti çünkü. Hatta daha öteye gidersen 'yardım eden' anlamına gelen
sözcüklerden evrildiğine bile şahit oluyordun hayretle. Bir tercih meselesinden
çıkmış oluyordu bu durumda yolda bulduklarımızı yanımıza alıp almamamız, bir
ihtiyaç haline geliyordu. Kırılan cesaretimizi sarıyor bizi hazırlıyordu yaren.
Biz de onu elbette. Bir canlının, şu dünyada, bir diğeriyle karşılaşması basit
bir tesadüften öte, elzemdi. Elzem, 'en gerekli olan' demekti, 'bitane'
olan.
***
İrkilerek uyandı Hayat. Öyle güzel uyuyakalmıştı ki huzur içinde. Sanki bin yıldır biriken uykusuzluğunu gidermişti. Hemen telefonuna baktı. Ekranında iki bildirim vardı. Ayaz'ın mesajını okudu önce. "Uyuyorsundur diye aramadım. Biniyorum uçağa ben, Sabiha Gökçen'de görüşürüz. Oradan da eğlence parkına :)"
Gülümsedi Hayat. Doğruldu hemen yataktan. Bu sırada da
posta kutusunu açmıştı telefondan. Gelen e-posta DEV Holding'dendi. Gözlerini
kapatıp, "N'olur beklediğim gibi olsun, n'olur n'olur." diye
mırıldandı. Korkarak aralayıp gözlerini okudu e-postayı. Okudukça dudakları
kendinden bağımsız kıvrılarak çok tatlı bir gülümseme oluşturuyordu yüzünde.
Hayat'la çalışmayı çok istediklerini, kendisiyle beraber iki kişi daha
seçtiklerini ve hem onlarla hem de şirketin diğer yönetim ekibiyle
tanışmak için birkaç gün sonrasına falan filan yere gelmesi yazıyordu e-postada.
"İşte bu, oh çok şükür." dedi kendini bir zerreden daha hafif
hissederek. "Her şey ne güzel de sıralı sıralı geliyor. Ayaz geliyor,
şirket işliyor."
Zıplayarak fırladı yataktan. Flamingo da Hayat'ın
heyecanıyla birden doğruldu tünediği yerde. Hayat sevincini hemen onunla
paylaşıp sarıldı, öptü kuşu. Kanatlarını elleriyle kaldırıp havalandırdı onu
odaya gülücükler yayarak. Ne güzeldi bir sabaha böyle uyanmak.
Hemen tuvalete yöneldi sonra. Flamingo da peşinden
geliyordu. "Günaydın anne." diyerek seslendi dış kapıya doğru
mutfağın olduğu yere, Hayriye Hanım'a. Hayriye Hanım'ın, "Günaydın
kızım." diyen sesini duyduktan sonra girdi tuvalete. Flamingo gelip
kapının önünde durdu, uzun ince boynunu kapıya yaslayıp bakışlarını yere
çevirdi. Üzgün gibiydi. Hayriye Hanım, çoğu sabahın da alışkanlığıyla, Hayat
uyandıktan sonra onun ardından pıtır pıtır mutfağa gelmesi gereken flamingonun
gelmediğini görünce mutfak kapısından başını uzatıp baktı koridora. Flamingonun
o mahzun hâlini görünce yanına gitti, "N'oldu kuzum, niye büktün öyle
boynunu?" diyerek sevdi ve mutfağa doğru götürmek istedi arkasından
hafifçe iterek. Gelmediğini görünce, "Anneyi mi bekleyecen burada, onunla
mı gelecen?" gibi küçük sevgi cümleleriyle bıraktı kendi hâline.
İlhami Bey, salonda, her zamanki yerinde günlük
gazetesini okurken bir yanda da etraftaki sesleri dinliyordu elbette.
Kendisinin müdahale edeceği herhangi bir durum olmadığından sessizliğini
koruyordu her zamanki gibi. Ama bu demek değildi ki hiçbir şeye karışmıyor
olsun. O an bile aklından Hayat'ın işlerinin açıldığını fark etmesi, bundan
sonraki süreçte ona nasıl destek olabileceği, bu arada da evin ihtiyaçlarını
aksatmamayı geçirmeden edemiyordu. Dışarıdan bakılsa Hayat'taki bu değişime
sevinmemiş gibi görünebilirdi ama bu doğru değildi. Hatta en az Hayat kadar
sevinmişti ama bir evdeki mutluluk dağılımının dışa vurumu her zaman o kadar
eşit olmuyordu. Bu yoğun mutluluk hâlinin dışa vurumu en küçükten başlayıp en
büyüğe doğru akan bir hâlde ilerliyor, her zaman daha büyük olanın
sorumluluklarını sorgulamasını da gerektiriyordu.
Ailelerin, "Siz mutlu olun da, ben zaten mutlu
olurum." demesi, onların zaten dünyevi mutluluk evrelerinin çoğunun
heyecanına vardıklarını, o mutlulukları zaten deneyimlediklerini ama o alışılan
mutluluk anlarının en sevdiklerindeki tezahüründen sebepti. Ve o tezahürün bize
ne kadar çok yakıştığını gördüklerinde o kadar çok sorgulamaya başlıyorlardı
sorumluluklarını. Bu anne babalarda da böyleydi, abilerde de, ablalarda da,
eşlerde de.
Hayat, Ayaz'a göre bu konuda daha şanslıydı; babası
bir figür olarak, çok şükür, yanındaydı. Ondan gördüğüyle oluşan sinapslar,
aynı durumu kendi yaşadığında tutunabilecek yerler buluyor ve doğru ya da daha
doğru kararlar verebiliyordu. Aksi hâlde eksik olmak, eksik büyümek, başıboş
sinapslarla boğuşmak demekti.
Hayat, tuvaletten çıktığında flamingonun boynu bükük
hâlini görünce sevgi sözcükleriyle öpe koklaya kucağına aldı. Uzun boynunu
sardı flamingo da Hayat'ın boynuna. Mutfağa giderken babasına da günaydın
diyerek geçti salonun kapısından. "Neyi var onun?" diye sordu İlhami
Bey, flamingoya bakarak oturduğu yerden. Gün zaten aydındı, şükür, ev ahalisi
de mutlu mesuttu. Tek sorun, flamingo gibi görünüyordu. İlhami Bey'in hakkında
konuşabileceği tek garip durum da buydu. "Bilmiyorum ki." dedi Hayat,
"Bi kahve alayım balkona çıkarayım da kendine gelsin, bunaldı herhalde
gece."
Çok geçmeden bir elinde kahvesi kucağında da
flamingosuyla salondan geçerek çıktı balkona Hayat. Kahvesini masaya,
flamingoyu da balkon demirlerinin hemen gerisine, temiz havaya en yakın yere
koydu. Balkon parmaklıklarına çıkmak istese de, uçmayı bilmediğinden, geri
çekiyorlardı onu düşmesinden sakınarak. Sandalyeye oturduktan sonra göz göze
geldiler flamingoyla Hayat. Flamingo bir çırpıda çıktı balkon demirlerine. Uzun
ince boynunu çevirip tekrar baktı Hayat'a.
Hissikablelvuku diye ifade edilen bir an vardı.
Hayat'ın bu yönü kuvvetliydi. O, "olacaklar şuramdan geçer benim
önce." diyerek başının arkasını gösterirdi ama o yaşadığı duruma denirdi
hissikablelvuku. Bir olayın gerçekleşmeden önce gerçekleşeceğini hissetme
durumu. Bir olayın gerçekleşmeden önceki hâlinin onca versiyonundan birini
bilme durumu yani başka bir ifadeyle. Ve bu durum, müdahale refleksini de
elinden alırdı insanın. 'Olacak olmakta olan' kudretiydi bu, insanoğlunun
gücünün yetemediği.
Hayat da sezmişti; 'şurasından geçmişti' az sonra
balkon demirlerinden kendini aşağı bırakacağı flamingonun. Ama ne hareket
edebiliyor, ne de konuşabiliyordu. Eli ayağı bağlanmıştı adeta. Zaman gelmiş
miydi? Oluyor muydu günün birinde olacak olan? Gözünden bir damla akan yaş
diğerlerine de yol oldu, salıverdi göz pınarlarından gözyaşlarını kalakaldığı
yerde. Boynunu büktü flamingo. Konuşmuyordu ama ne çok şey anlatıyordu vaktin
geldiğine dair. Ne çok minnet duyuyordu Hayat'a, kendisine annelik ettiğine
dair, besleyip büyüttüğü, özünü hiç unutturmadığına dair.
İlhami Bey'in içeriden balkon kapısını açmasıyla
bıraktı kendini flamingo aşağıya. Eli ayağı çözülen Hayat da tiz bir çığlıkla
hemen kalktı yerinden ama yetişmesi mümkün değildi. Olmuştu günün birinde
olacak olan. İlhami Bey'in nedensiz balkona çıkışı bir fırsat oluşturmuştu
sadece uzun geniş kanatlarını bu zamana kadar biriktirdiği özgüvenle çırpması
için flamingonun. Rüzgârı kanatlarının altına alarak yükselmeye başlamıştı
kendini bıraktığı boşluktan. Yükseldi yükseldi tekrar balkona kadar ulaşıp
Hayat'ın nemli gözlerine bakarak uçurdu kendini gökyüzüne doğru. Hayat'ın görüş
açısında süzüldü bir müddet. Sanki ona neler öğrendiğini gösterir gibi, aslını
bulmuş, kendisinin en iyi versiyonunu hak eder gibiydi.
İlhami Bey, kızının omzuna attı elini. "Şuna bak baba," dedi Hayat, gözyaşlarının akmasına aldırmadan, gözünü flamingodan hiç ayırmadan, "Ben iyice cesareti kırıldı sanıyordum ama.. bak, uçuyor." Kızının saçlarını eliyle taradı sırtına doğru İlhami Bey. Gözyaşlarını sildi yanaklarından. "Sen iyileştirdin onun cesaretini kızım." dedi, gözlerinin önünden Hayat'ın flamingo için yaptıkları, koltuktan uçar gibi atlaması, beraber belgesel izlemesi, ona kitap okuması geçerken. "Bak, kırılmış bir cesaret, iyileşince kanat olmuş. Tıpkı senin gibi." Babasının omzundan tutup kendine çekmesiyle İlhami Bey'in bağrına koydu başını Hayat, hâlâ gözlerini ayırmadan flamingonun gökyüzünde salınışını seyrederken.
Gitmek, bir anlamda tamamlanmaktı aslında. Gitmek
isteyenin rüştünü ispatı. Bu ispatın, yanında kalmayı en çok istediğine
edilmesiydi gitmeyi zor kılan. İspat, görünmeyen bir yerde gerçekleşeni görünür
kılma demekti.
Ne çok benziyordu Hayat'la flamingonun yaşantısı,
Hayat bunun farkına henüz varmamış olsa da.
***
"Duende!"
Ayaz, daha yüksek sesle söylemek istedi bu kelimeyi
ama yeri müsait değildi; şimdi de kendisi bir uçak kırıntısı olmuştu İstanbul
apronuna dökülen.
Sabiha Gökçen Havaalanın bulunduğu Pendik, Kurtköy'ün
insanı heyecanlandıracak bir silueti yoktu ama İstanbul'un verdiği enerjiden
dolayı kendini tutamayıp söylemişti bu kelimeyi. Daha doğrusu böyle
söylendiğini okuduğu bi kitaptan öğrenmişti. Biz, kendimizi çok
heyecanlandıracak şeyler gördüğümüzde, yaşadığımızda, hissettiğimizde bu
kelimeyi kullanmazdık. Ayaz da öyle. Biz, daha çok, 'ne diyeceğimizi
bilemezdik' böyle durumlarda, 'dilimiz tutulurdu'. Dünyanın geri kalanı da
öyle. İspanyollar hariç ama.
Çok genç yaşta, Franco döneminde katledilen İspanyol
şair ve oyun yazarı Federico Garcia Lorca'nın bulduğu bir kavram bu, Duende.
Lorca, bunu insanın taşkın hâli olarak tanımlamış. Müzik, edebiyat, resim,
mimari, yaşam... Tasarım ve yaratıcılık gerektiren her işte bir 'duende'
noktası bulmak mümkünmüş. Süregelen bir disiplin sonrasında kendiliğinden
gerçekleşen sonucun verdiği o heyecan, o yoğun taşkın hâl, duende anları olarak
ifade edilmiş İspanyollar tarafından da. Ayaklarla ritim tutulan flamenco
gitar resitalinde edilen dansın verdiği hazzı tarif için mesela.
Ayaz'ın aprona bir kırıntı misali dökülme hâli,
Hayat'ın, bir gün önce mülakat sonrası yaşadığı duende noktasının yanında hiç
kalırdı ama insan zaten bir hiç değil miydi bu koca evrende, bu kadar heyecan
bile hiç yoktan iyiydi.
A noktasından B noktasına ulaşmayı biz belki de
içgüdüsel olarak 'gelmek' eylemiyle ifade ediyoruz. A noktasındaki yalnızlıktan
B noktasındaki sevgiliye ulaşmayı ise 'varmak'. İkisi arasında çok büyük fark
var. Belki de bu yüzden Hayat, Ayaz'ın uçağının indiğini varsayıp aradığında,
"Vardın mı?" diye sormuştu. "Geldim ama varamadım daha."
demişti Ayaz da, "Aprondayım, sen neredesin?"
"Bekliyorum ben seni hemen çıkışta."
"Havaalanları, bir insanı binlerce hatıra biriktirdiği
bir coğrafyadan alıp, ya hiç hatırası olmadığı ya da çok az hatırası bulunduğu
başka bir coğrafyaya götürmekle mükellef. Ya da tam tersini yapmakla. Tek işi
bu. Ama buna rağmen sürekli bir, içyapıyı değiştirme telaşı var. Ana giriş
çıkışlar sabit bırakılıp ona ulaşan koridorlar çeşitli bahanelerle daha zora
evriliyor. İnsanoğlu belki de bu yüzden ilkel özelliklerini kaybetmekten
alıkoyuyor kendini." Nereden çıkacağını bilemediği çıkışa iç içe eklenmiş
koridorlardan geçerek ulaşmaya çalışırken aklından bunlar geçiyordu Ayaz'ın.
"Koku.." diye düşündü sonra, "şu an bilerek ulaşmaya
çalıştığım tek güven veren durum bu." Hayat'ın kokusunu yanına varmadan
alamazdı elbette Ayaz ama beyni bir şekilde tanıdık bir şeyleri fark ediyor ve
ona doğru sürüyordu onu.
İşte oradaydı Hayat. Bir duende etkisi daha her
ikisinde de. Elinde manolyalarla el sallıyordu Ayaz'a. Beklenen görsel ile
duyulan kokunun farkına varıldığında ona ulaşmaya çabalarken nasıl da silueti
kayboluyordu etraftaki her şeyin. Diğer yolcuların, dükkânların, görevlilerin
ve hatta dikkatli bakana kadar İstanbul'un bile. Hayat'ın Ayaz'ı Hava Yolları,
Ayaz Hayat Havalimanına inmiş de sanki, H-A Çıkışında buluşmuşlardı Hayat ve
Ayaz. Öylesine herkesten bihaber, öylesine dünyanın canı cehenneme, banane
sinerjisiyle.
Sarıldılar birbirlerine. Manolyalar bu sarılmanın fiziksel
etkisiyle Ayaz'ın ensesinden Hayat'ın kolu vasıtasıyla dolanıp ikisinin de
yüzüne serpilir gibi kalmıştı öyle kısa bi süre. Ayaz, Hayat'ın kokusunu
ciğerlerini doldurana dek.
"Hoş geldin."
"Hoş bulduk."
Beraber birer kahve ve sigara içip ayrı ayrı
kaldıkları zaman dilimlerinde neler yaptıklarını anlattılar birbirlerine. Kısa
aralıklarla telefonda zaten görüşüyor olsalar da ne kadar çok konu birikiyordu
anlatılmadık.
Ardından, Ayaz'ın manolyalarını valize, valizi de
arabanın bagajına koyup eğlence parkına doğru yola çıktılar daha fazla
beklemeden. İki yakası birbirine kavuşmama durumunun en yakıştığı yer olan
İstanbul'un aynı yakasındaydı zaten havaalanı ve eğlence parkı. Çok geçmeden
vardılar.
"Eee?" dedi Hayat, merakla gözlerinin içine
bakarak Ayaz'ın, "Gelelim, dedin, geldik lunaparka?"
Gülümsedi Ayaz. "İnternetten baktım biraz ama tam
yeri nerede anlayamadım, şöyle içeriye doğru gidelim de buluruz elbet."
dedi Hayat'ın elinden tutup çekiştirerek. "Sorsaydık birilerine bari.. hem
ne arıyoruz söylesene bi bana da."
"Olmaz, tadı kaçar, kıvamı az olur, demi tutmaz,
sürpriz bozulur."
"Bak yaa.."
"Buluruz şimdi, dert etme. Zaten nerede olacak?
Ha buralardadır ha şuralar... Aha orada, buldum!"
Daha da hızlanmıştı Ayaz'ın adımları oyuncağını
bulunca. Hayat'ı da koşar adım peşine takmış hedefe doğru gidiyordu. Bir iki
eğlence aletini geçince durdu, Hayat'a da göstererek müziğin en çocuksu geldiği
yönü işaret etti: "Bak, orada."
"Atlıkarınca?" dedi Hayat, yüzüne büyük bir
gülümseme yayarak. "Atlıkarıncaya mı bineceğiz?"
"Evet." dedi Ayaz, biraz da tedirgin ama
onun da yüzünde gittikçe büyüyen bir gülümsemeyle, "İzin verirlerse
tabii."
"Niye izin vermesinler canım? Gel bi
soralım."
Her ne kadar içindeki çocuğu koruma çabası olsa da
büyümek biraz da kendini geri çekmekti Ayaz'a göre, daha ağır başlı olmak, daha
az eğlenmek. Bu yüzdendi belki de bu korumayı eyleme dökmek istemesi. Ama
Hayat, Ayaz'da büyürken oluşan bu deformasyonu kapatıyor, onun kendini geri
çektiklerinden alıkoymuyordu ikisini de. Nitekim dediği gibi de oldu,
"Buyurun abi, binebilirsiniz tabii." dedi biletçi.
Atlıkarıncanın bekleme platformuna çıktılar. Çok yavaş
da olsa, görsel olarak müziğe de uysun diye, az bir devinimle dönüyordu
atlıkarınca. Ayaz'ın 'atlıkarınca müziği' dediği müzik de, Castle in the sky
çalmaya devam ediyordu.
"Hangisine binecez?" dedi hayat etrafındaki
uçaklara, atlara, Noel Baba geyiklerine, bedeni at ama başı tavşan şeklinde
yapılmış maketlere heyecanla bakınırken. "Sen," dedi Ayaz, Noel
babadan bağımsız, beyaz attan da biraz uzak kalmış karaca maketini göstererek,
"kirpikleri göz kapaklarından büyük olan karacaya, ben de şu beyaz
ata."
Bunları heyecanla söylemişti ama yine de Ayaz'ı
tedirgin eden bir şeyler vardı. Atlıkarınca, onların çocukluğunda olduğu gibi
tek bir zeminde aynı yöne dönen ve birbirinin ardı sıralı formda değil, biri
dışta biri içte kalacak şekilde iki sıralı ve birbirinin tersi istikamette
dönen bir platforma kurulmuştu. Platforma karşıdan bakıldığında beyaz at
dış çemberde, atlıkarıncanın sağında, yüzü sol cepheye dönük hâlde dönüyor,
karaca da iç platformun solunda, yüzü de sağa dönük kalarak dönüyordu. Üstelik
dış çemberin daha büyük olması sebebiyle dönme esnasında oluşacak devinimle iç
platformdaki karacanın olduğu çember, dış çembere göre daha hızlı dönecekti.
Görsel açıdan albeni oluşturur ve çok mantıklıydı ama Ayaz ve Hayat için hiç
iyi olmamıştı bu. Atlıkarıncanın bu şekilde çalışacak olması Hayat ve Ayaz'ı
sürekli birbirlerinin tersi istikamette döndürecek ve çok kısa süre bir araya
gelebilmelerini sağlayacaktı. Tıpkı yaşadıkları mesafeli aşkta olduğu gibi.
Tıpkı yılın belli zamanlarında Ayaz'ın İstanbul'a gelip Hayat'ı kısa bir
süreliğine görebilmesi ya da Hayat'ın da bazen Ayaz'ın yanına gelip onu kısa
bir süreliğine görebilmesi gibi.
Sembolizm, yaşamın içinden alabileceğimiz yegâne mesaj
kaynağıydı. Bazen neyin neden yapıldığı söze gelmezdi bu karmaşık yapıda. O
yüzden sembollere ihtiyaç duyardı. Fatih'in İstanbul'u fethi sırasında gemileri
karadan yürütmesi bağıra çağıra anlatılamayacak bir tutkunun sembolüydü. Mimar
Sinan'ın Mihrişah Sultan yapıtı, imkânsız aşkın sözle ifade edilemediği bir
durumda sembol olarak vardı. Ayasofya'nın müze olarak kaldığı zamanlar sözle
anlatılamayan bir saygı sembolüydü. Hayat'ın sevdiklerine gönderdiği
manolyalar, dikkati üzerinde toplamak için mülakatta kullandığı pembe çanta ve
hatta az sonra üzerine bineceği karaca... Bunların hepsinin hissettirdikleri
kelime kelime karşı tarafa aktarılamayacak kadar zordu ve sembollerle ifade
edilmeliydi. Şirketinin adını Manolya koyması bile ileride başarılarından
dolayı tüm rakiplerine aynı anda göndereceği bir buket manolyayı sembolize
ediyordu.
Hayat'a baktı. Kendisini tedirgin eden şeyin o da farkına varmış mıydı? Ayaz kadar net değil ama kendi ifadesiyle 'şurasından bir şeyler geçtiği' belliydi. İkisinin de kendilerini kelimelerle ifade ediş tarzı iyiydi ama bu ilişkinin sözcüsü genelde Ayaz'dı. Ayaz, yine bir vesileyle bu durumu Hayat'a anlatacak ve Hayat da "Ben öyle düşünmemiştim ama şuramdan bir şeyler geçmişti." diyecekti başının arkasını göstererek.
Yine de akıllarından ya da başlarının ardından geçen
fısıltılara aldırmadan, "Hazırsanız geçin abi, çalıştırayım?" diyen
biletçiyi dinleyip bindiler atlıkarıncaya. Ayaz beyaz bir ata, Hayat da
karacaya.
Karaca, kirpikleri göz kapaklarından büyük olan, zarif bir geyik türüydü. Türk kültüründe geyik kutsal bir semboldü. Gök tanrıya ulaşmada yol gösterici/rehberlik edici olduğuna inanılır. Bu yüzden halılara, kilimlere motif olarak işlenirdi. Yaralı bir geyik kaderin bir işareti olarak görülür ve yaralı bir geyiği takip edenlerin, bu takibin sonucunda büyük bir sırra ulaşacaklarına veya zorlu bir sınavdan geçeceklerine inanılır. Hayat da Ayaz da birbirleri için zorlu bir sınavdılar. Her biri kendi hayatlarının mücadelesi içindeyken yaralanmış ve birbirlerine görünmüştü. Kadim bilgiye göre birbirlerini takip ederek bu sınavdan geçecekler ve bir yere ulaşacaklardı.
Türk Dil Kurumu'nun ikilemelerin ayrı ayrı yazılmasını
zorunlu kılmasına hak verdi Ayaz. "Baksana, adamlar haklı, atlıkarıncada
bile yan yana gelemiyoruz." diye düşünürken Hayat'ın sesiyle dağıldı
düşünceleri. "Neler geçiyor aklından yine, de bakayım." demişti heyecanlı
sesi gülümseyen dudaklarından yayılarak. Platformda birbirlerinden uzak ve ters
istikamette olmalarına rağmen birbirlerinin sesini duyacak ve konuşabilecek
kadar yakındılar çok şükür. Ayaz, bu aklından geçenleri normalde anlatırdı
Hayat'a. Anlatacaktı da zaten bi zaman sonra. Ama şimdi buna gerek yoktu. O
yüzden, "Atlıkarıncada karınca olmadığı hâlde biz buna neden atlıkarınca
diyoruz biliyor musun?" dedi gülümseyerek. Platform dönmeye, Castle in the
sky çalmaya başlamıştı. Müzik önce yavaş bir tempoda başlıyor, tıpkı atlıkarıncanın
dönüş hızında olduğu gibi, daha sonra artan bir tempoda devam ediyordu.
Atlıkarınca da yavaş yavaş dönmeye başlamıştı.
"Sahi bak, deyip geçiyoruz ama hiç düşünmedim.
Niye diyoruz?"
İlk turda birbirlerinin yanından geçmek üzereydiler. O
sırada Ayaz, "İngilizler de buna Carousel diyorlar, biliyorsun?"
diyebildi aceleyle. Yavaş bir dönüş hızıyla ilk turda yüzleri birbirlerine
dönük karşı karşıya geldiler. "Evet, İngilizcesi Carousel bunun."
dedi Hayat da o sırada. Ayaz'la Hayat sırt sırta gelmişlerdi şimdi. Hayat'ın
kulağı Ayaz'da, Ayaz da başını geriye atarak devam etti: "Aslında ortalığı
karıştıran İtalyanlar." Şimdi yine karşılaşmak üzereydiler. Tam omuz omuza
hizalandıklarında Hayat, gülerek, "Niyeymiş o? Ne yapmışlar da karıştırmışlar?"
dedi. Tekrar sırt sırta gelmişlerdi. Daha anlaşılır olsun diye biraz
bekledikten sonra Ayaz, yüz yüze geldiklerinde, "Carazzo, İtalyanca araba
anlamına gelirmiş. İtalyanlar herhalde bu oyuncağı ilk yaptıklarında arabalı
yapmışlar ve adına da Carazzo demişler." Birbirlerinden ayrılmış, arka
arkaya ilerlerlerken Hayat'ın iyice meraklanmış sesi duyuluyordu: "Eee? Du
bakalım nereye varacak konu." Elini uzattı Ayaz, Hayat'a doğru. Hayat da
yan yana geldiklerinde tuttu tekrar ayrılana kadar. El ele oldukları sırada
Ayaz, "Carazzo kelimesinin telaffuzu, 'karatço' gibi duyuluyor bize. Ve
karaca kelimesini andırıyor. Ama ana dili İngilizce olana 'karose' gibi bi
sesle duyuluyormuş." Atlıkarıncanın başlangıçtaki yavaş yavaş dönüş hızı
ve müziğin temposu artmaya başlamıştı. Ellerini birbirlerinden ayrı ayrı
kalacak şekilde bırakıp sırt sırta geldiklerinde devam ediyordu Ayaz:
"Hâliyle İngilizceye karose, o da zamanla karusele dönüşerek, bize de
Karaca olarak kalmış bu kelime." Dönüş tamamlanıp yüz yüze geldiklerinde,
"Karusel kelimesi de İngilizcede, başta bu oyuncakta olmak üzere, birçok
alanda kullanılmış." dediğinde Ayaz, Hayat da, "Nerelerde
mesela?" diyebildi o sırada. Arka arkaya geldiklerinde sesi duyuluyordu
Ayaz'ın: "Mesela sosyal medyada bir şeylere bakarken aşağı doğru
kaydırıyoruz ya.." Şimdi Hayat'ın sesi geliyordu tekrar karşı karşıya
gelmek üzereyken: "Evet, videolara filan bakarken." Yüz yüze
geliyorlarken Ayaz devam etti, "İşte kodlamada ona Carousel fonksiyonu
diyorlar. Ayrıca havaalanında bavulu bekleyip aldığımız o dönen banda da
Karusel demişler. Daha da ilginci, senin mülakat için hazırladığın slaytları
bile Karusel diye ifade ediyorlarmış." Sırt sırta gelmişlerdi ve arka
arkaya devam ediyorlardı dönmeye. Hayat, "Hadi ya!" dedi şaşkınlıkla
ve devam etti: "E bizdeki durum ne peki?" Tekrar yüz yüze gelmek
üzerelerdi. Ayaz, "Bizde de bu oyuncağın yapımına, 'madem karaca diyorlar,
karacalardan yapalım.' diyerek başlanmış ama bizde at önemli bir figür
olduğundan at da eklenmiş bir de." dedi, Hayat'ın gülüşünü seyrederek. Yüz
yüze geldiklerinde devam ediyordu: "Eğlence parklarında ilk
kullanıldığında 'at ile karaca' olarak bilinirmiş bu. Sonra zamanla 'atla
karaca', en nihayetinde de başka başka figürler eklendikçe 'atlıkarıncaya'
dönüşmüş." İkisi de gülüyorlardı şimdi bazen yüz yüze, bazen sırt sırta,
bazen omuz omuza, karşı karşıya, yan yana, el ele her geldiklerinde.
Atlıkarıncada anlatılan atlıkarıncanın hikâyesi, ilişkileri boyunca
sürekli gerçekleştirmek istedikleri ama bir türlü beceremedikleri bütün
ikilemeleri aynı anda yaşatmıştı onlara.
Yaşam, net bir şekilde mesajını veriyordu: Aynı
istikamette değil, farklı istikametlerde dönüyorsunuz ama yan yana da gelebilme
ihtimaliniz var. Yapacakları tek şey atlıkarıncadan inmekti. O da şimdi her
ikisi için de mümkün değildi.
Bu anlatılan Hayat ile Ayaz'ın tek hikâyesi değildi.
Her birinin de fikri sorulduğunda anlatacak çok hikâyesi vardı. Bazen
hayatımızdaki hikâyelerden birini anlattığımızda sanki başka hikâyemiz yok gibi
gelir dinleyene. Bütün olay bu mu yani, dedirten. Vardır elbet daha başka
hikâyelerimiz de. Ama uzatmaya gerek yoktur.
Biz, uçmayı yeni öğrenen flamingonun yükseldiği gökten üç elma düşürdüğünü var sayalım. Biri Ayaz'ın başına, biri Hayat'ın başına biri de atlıkarıncanın biletçisinin başına düşsün. Hikâyenin tümüne bakıldığında ne çeşit bir atlıkarıncanın içinde olduğumuzu fark edersek, sanılanın aksine bir oyun kurucu sıfatından mülhem, konumuzun biletçiyle çok alakası var.


Yorumlar