Ana içeriğe atla

 



GÜLİSTAN GAZİNOSU 

Kaktüs - Ayna - N'aber

Nehir, telefonuna, "Hissetmek, mucizeleri çeker." diye yazdıktan sonra telefonunu cebine koyarken şöyle bi bakındı etrafına. Tam yolun ortasında durmuştu, insanlar sağından solundan geçmek zorunda kalıyorlardı. Utandı bir an için. İnsanların telaşına mâni olduğundan hemen kendini kaldırımın sağ tarafına attı.

Yirmi bir gündür aynı sokakta aynı insanları izliyordu. Buna 'analiz süreci' diyordu. Bunun bir de bir hafta kadar 'tespit süreci' adını verdiği bir önceki dönemi vardı. Takibine alacağı insanları analiz etmek için tesbit etmeliydi. Ve sonrasında da 'eylem süreci' dediği finale ulaşmış olacaktı. Genellikle bu süreçlerin toplamı otuz günü geçmezdi. Geçmemeliydi de. Çünkü daha uzun sürede farkedilebilir hale gelebilirdi. Kendisi yirmi bir günlük 'analiz sürecini' bilinçli yapsa da insanlar, farkında olmadan, yirmi bir gün sonra vazgeçemez hâle geliyorlardı kendi edindiği alışkanlıklardan. Bir müddet sonra sıradan olan bu alışkanlıkların içinde farklı bir şeyin ya da birinin farkına vardıklarında ilgileri değişiyor ve her zaman yaptıklarını yapmıyor, yeni süreçlere giriyorlardı. Bu da onu fark edilebilir kılıyor ve az sonra gerçekleşecek olayın yaşanmamasına sebep oluyordu. Bu yüzden 'analiz sürecini' her zaman farklı bir noktada bekleyerek yapar, insanların  dikkatini çekmemeye çalışırdı. Böylece bakış açısını da değiştirmiş olurdu. 


Saatine baktı. 

09:11. 


Az sonra yirmi bir gündür aynı güzergâhı kullanan mavi arabalı adam yolun hafif yokuş olması sebebiyle vitesi boşa alıp yine karşıdaki gazete bayiinin önünden geçecek ve aracı kendi salınımına bırakıp kırmızı ışıkta duracaktı. 

Mavi arabadan yaklaşık 1 dakika önce durağa yanaşan belediye otobüsü de yolcularını aldıktan sonra önce sola sonra da sağa yapacağı agresif manevralarla duraktan saatte maksimum 20 km hıza ulaşacak şekilde çıkıp mavi arabanın arkasında kırmızı ışığın yeşile dönmesini bekleyecekti. 

Ardından kurye olarak çalışan motorsikletli çocuk tüm gün trafikte yaptığı gibi yine arabaların ve otobüslerinin en sağında oluşan boşluktan yararlanıp ilerleyecek ve o da kırmızı ışıkta bekleyecekti. Diğer araçların aksine kuryeler her zaman aceleci olurlardı. Bu tesbiti herhangi birine sorması bile yeterliydi Nehir'in ama o, bu kurguda motorcuyu daha riskli bir yere koyduğundan emin olmak istemişti. O yüzden Trafik Denetleme verilerini incelemişti ve bu verilere göre de kendi gözlemlerinde haklıydı. Bu telaş gün içinde hemen herkesi rahatsız etse de bugün oluşan bu örgüde çok işlerine yarayacaktı. Esas oğlan ise kaldırımdan yürüyerek gelecek ve yayalar için yanan yeşil ışığı kaçıracağını düşünüp telaşı da olmadığından, bir sonraki ışıkları bekleyecekti. 

Bu rutin her zaman sabahın bu saatinde olurdu. Günün akışını, gün içinde verdiğimiz kararlarla değiştirsek de  güne başlama rutunimizi çoğu zaman değiştirmezdik. Esas oğlanın dikkatini Gamze'ye çekecek hadise, tam da bu anda, sıradanlıkların alışkanlığa dönüştüğü sabah saatlerinde meydana gelmesi gerekiyordu. 

"Hazır mısın?" dedi Nehir, telefonun diğer ucunda onu bekleyen Gamze'ye. Gamze, heyecandan terleyen avuçlarının arasında sıkı sıkıya tuttuğu boynundaki kolyeyi sık aralıklarla bağrına pıt pıt vururken ve bir yandan da kulağındaki kulaklığı yerine yerleştirirken, "Emin misin Nehir, bak rezil olmayalım?" dedi kaygıyla. Hâlâ Nehir kadar emin değildi planın işleyeceğinden, "Ne bileyim böyle kulaklıklar filan, ajan gibi." Nehir hemen atıldı heyecanla, "Sakın çıkarma kulaklıkları! Onlar kulağındayken kendi sesini duyamadığından daha yüksek sesle bağıracaksın bana. Sonuna geldik Gamze, final sürecindeyiz. Şimdi başaramazsak bile başka bir kapı açmış olacağız. Yani için rahat olsun, bu aşamada başarısızlık bile bir başarı." Gizem, Nehir'in söylediklerinden de bir şey anlamadığından tedirginliği stres seviyesini artırmıştı. "Ne diyorsun kızım Amerikan dizisi aktörleri gibi. Ay vallaha bayılacam şimdi. Giydirdin bu ceketi, şapkayı filan da... Ter bastı iyice." Nehir, derin bir nefes alıp, her şeyi baştan hatırlatmaktan usanmış bir halde, "Gamzecim bak," diyerek sakin sakin girdi söze, "şu an yaptığımız her şey bir bütünün parçası. Üzerindeki elbiseler de kullandığın koku da hatta makyajın bile. Çocuk yirmi bir gündür senin bu hâlini görüyor, seni böyle tanıyor. Hatta az sonra gelecek olan motorcu kuryeye bile teşekkür edeceksin, inan bana." Saatine baktı Nehir, "Saat 09:17." Gamze kabullenmiş, derin bir iç çekerek, "Ay hadi hayırlısı. Allah'ım yarabbim sen utandırma." diyerek o da saatini kontrol etti. 


Nehir'in yaptıkları aslında doğa üstü bir şeyler değildi. Aksine doğa kanunlarının ta kendisiydi. İnsan, alışan bir canlıydı. Tıpkı diğer canlılar gibi. Nehir de bu alışkanlıkların rutine dönüşünden faydalanmak istemişti. Gamze ile Hakan'ı bir araya getirmek için üniversitesiteye başladığı yıllarda merak sardığı istatistik ve olasılık hesaplarından edindiği tecrübeyi kullanmıştı. Etrafında gelişen dünyayı izlerken küçük bir etkinin olayları nasıl da farklı hâle getirebildiğine tanıklık etmiş, çok şaşırmıştı. Bi müddet sonra kendini tutamayıp bunlara sebep olmaya da başlamıştı. Arkadaş grupları içinde alınan kararları değiştirmek, ailesinin tatil için seçtiği yerlerin kararında etkili olmak, kardeşinin bankadan çekeceği kredinin onayında rol oynamak gibi irili ufaklı birçok müdahaleleri vardı evrenin işleyişine. Yine aynısını yapıyordu, müdahale ediyordu: uzunca bir süredir kendi halinde işine gidip evine gelen Esas oğlana ilgisi olan Gamze, Nehir'den tavsiye almak istemiş ve "Bana bi akıl ver, nasıl çekerim bu çocuğun dikkatini?" diye sormuştu. Basit bir hoşlanma durumunda genç kadınların birbirlerinden aldıkları sıradan tavsiyelere ihtiyacı vardı aslında sadece Gamze'nin. Ama her zaman birkaç olasılığı bir araya getirip bunu da matematik mantığında kotarıp kararlar almaya gayret eden Nehir, "Öyle çöpçatanlıkla, falan filanla olacak iş değil bu." diyerek Gamze'ye kurgudan, işleyişin mantığından, limbik sistemin aldığı kararlardan bahsetmiş, "Olacaksa böyle olacak, daha doğrusu başlayacaksa böyle başlamalı bu şekilde daha sonra ayrılma olasılığınızı yüzde ellilerde tutabilirsiniz." demişti. Normal hayatını daha az düşünürek ve bu tasarruftan elde ettiği zamanı bakımına harcayarak yaşayan Gamze de "Tamam, ne diyorsan o, bildiğini yap, ben sana uyarım." demişti. Nehir de bildiği yoldan gidip kendi halinde işine gücüne bakan esas oğlanı takibe alıp, bir yandan onu ve çevresindeki değişkenleri gözlemleyerek sıradanlıkların yoğunluğunda bir 'tesadüf' yaratmak istemiş, bir yanda da her gün kendi bastırdığı, üzerinde Gamze'nin fotoğrafları olan ve hatta Gamze'nin kullandığı parfümün kokusu olan broşürlere "Fark et!" , "Gözlerine bak!" , "Koru onu!" gibi sloganlar yazarak, sanki sıradan bir reklam broşürü gibi, esas oğlanın posta kutusuna yerleştirmişti. Amacı, bir reklamcı gibi, ömrü hayatında Gamze'yi hiç görmemiş, 'ürünün' farkında olmayan Esas oğlanda Gamze'yi ilk kez gördüğünde 'onu tanıyormuş' hissi uyandırmak ve bunun da ilginç bir tesadüf sonucu gerçekleştiği izlenimini yaratmaktı. 


Nehir, karşı kaldırımdan ona ürkek gözlerle bakan Gamze'deki tedirginliği göz önüne alarak yapılacakları tekrar etti: "Ben şimdi yürüyorum. Sen de benimle beraber Esas oğlanın arkasından yürü ama ona görünme. Bir iki adım arkasında dur. Ben, ışıkların araçlar için yeşile dönmesine birkaç saniye kala karşıdan karşıya geçerken yalandan tökezleyip düşünce sen Esas oğlanın arkasından at yola kendini adımı bağırarak. Işıkların süresini ben takip ediyorum, sen dediklerimi yapmaya odaklan, hiçbir şey için süre koyma kendine." Gamze'ye duyurmadan, içinden, kendine tekrarladı son bir ayki temennisini: "Motorcu çocuk Gamze'ye çarpmadan Esas oğlan durdursun onu n'olur." 


Esas oğlan, yayalar için yanan ve Nehir'in kullandığı bu yeşil ışığa yetişemeyecek ve sonrakini bekleyecekti. Bu esnada Mavi araba ve otobüs arka arkaya kendileri için yanmış olan kırmızı ışıkta durmak üzereydi. Mavi araba ışıklarda beklememek için rölantide sürmeyi huy edinmişti. Otobüs de vaktinden dolayı hep mavi arabanın ardında kalırdı. Teknik olarak her şey hazırdı. Nehir yavaş yavaş yürümeye başladı yaya geçidinde. Motorcu görünmüştü. Tam Nehir'in hesapladığı gibi en sağda, otobüsü ve mavi arabayı geçerek o da kırmızı ışıkta durmak üzere yavaşlıyordu. Nehir'in hesabına göre kırmızı ışığın yeşile dönmesine beş saniye kala başlatırsa örgüyü, amaca ulaşılacaktı.

Mavi arabaya yaklaştığında birden tökezledi Nehir. Araba zaten kırmızı ışık sebebiyle duracaktı ama genç bir kadının birden bire yere düşmesiyle daha sert fren yaptı. Otobüs de kaza ihtimaline karşı tıslayarak park konumuna aldı kendini. Nehir, kendini yere atarak mavi arabanın ve otobüsün ışık yeşile dönse de hareket etmesini engelledi bu şekilde. Motorun zaten hareket etmesini istediğinden onun önü açık kalacaktı, kalmıştı. Gamze, "Nehir!" diye bağırdığında esas oğlan birden irkilerek arkasına döndü. Nereden tanıyordu bu kızı? Gamze de ona kısa bir bakış atarak tekrar Nehir'e dönüp, "iyi misin? Bi şey oldu mu?" diyerek yola attı kendini. Nehir'in gözleri motorcudaydı şimdi. Emindi, her zaman yaptığı gibi sarı ışıkta kalkışa geçecekti. Tam da Gamze'nin kendini yola attığı sırada. Ve... Evet! Motorcu gidonu tuttuğu sağ elinin bileğini yukarı kırarak motora gaz verdi. Gamze yola inmişti bile ve tam hareket eden motorun önüne gelmek üzereyken Esas oğlan tuttu Gamze'nin kolundan ve kendine çekti. "İşte bu!" diye bağırdı Nehir kendini tutamayıp. Esas oğlanın ve etraftaki insanların şaşkınlığı Nehir'in üzerinde toplanmıştı birden. Nehir hemen durumu kurtarmak istercesine, "İşte bu motorcular tedirgin ediyor insanı. Şuna bak, bastı gitti. Arkadaşıma da çarpacaktı şu arkadaş tutmasaydı." diyerek Esas oğlanı gösterdi. Etraftaki küçük kalabalık nereye bakacağını şaşırdı. Yerde yatan Nehir'e mi yoksa az önce az kalsın motorun önüne düşecek Gamze'ye mi? 


***

Gülüşmeler Kadıköy iskelesindeki kütüphanenin içinde yayılıyordu. Yağmur ve lodos yüzünden burada kalakaldıklarını unutmuşlardı sanki Nehir, Gamze ve esas oğlan Hakan. "Bi de isim takmışlar esas oğlan diye." dedi Hakan gülerek. "O zaman adını bilmiyorduk tatlım," dedi Gamze, "Nehir de esas oğlan deyince, esas oğlan aşağı esas oğlan yukarı kaldı öyle bir ay." Hakan, Nehir'e dönerek, "Valla Nehir, ODTÜ matematiğin hakkını vermişsin, nasıl bi plan o öyle!" dedi etkilendiğini belli ederek. Nehir, mahçup, başını öne eğip boş çay bardağıyla oynarak gülümsedi. 

Tam bir yıl geçmişti üzerinden Gamze ve Hakan tanışalı. Nehir'in kurgusuyla bir araya gelen bu çift, ilk yılını Hakan'ın Gamze'yi öptüğü ilk yer olan Büyükada'da kutlamak istemişlerdi. Ama lodos yüzünden iptal edilen vapur seferleri buna mâni olmuştu. Nehir'in, "Ben size demedim mi? Hayır demesem, neyse diyeceğim ama dedim. Hadi dedim, eminim gidemeyeceğimizden, niye sizin aklınıza uyup geliyorum. Yok, dahası, hadi her şey yolunda gitti, lodos patlamadı , ben yanıldım diyelim, yıldönümü sizin, bana n'oluyor da ben de size takılıp geliyorum. O kadar matematiğe aykırı ki, o kadar yani, o kadar!" diyerek yarı şaka yarı ciddi söylenirken açılmıştı Gamze ve Hakan'ın nasıl tanıştıklarının konusu. Bir nevi, Nehir ve Gamze itiraf etmişlerdi aslında, Hakan'ın bu zamana kadar 'kendi imkânlarıyla aklını çeldigini' zannettiği Gamze'nin aslında Nehir ile beraber bir olup gerçekliğin sıradanlığında bir delik açarak, olacakları hızlandırdıklarını. Ya da Nehir'in deyimiyle, 'olacakları paralel bir boyuta aktardıklarını.'


Gamze'nin gözü boş çay bardağına takılınca, yandaki masada oturan kadının, "Ay ben bi çay may bi şey alayım, madem kaldık burada." demesiyle neredeyse aynı anda, "bu sefer de ben ısmarlayayım çayları." demesi hoş bir tesadüfle birleşince Nehir'in dikkatini çekti. Gamze'nin ardından bakan gözleri masada duran iki farklı Oğuz Atay kitabına takıldı sonra. Ve gülümseyerek Hakan'a döndü. 

Hakan, "Benim de dikkatimi çekti." dedi Nehir'in baktığı masayı göstererek kısık sesle, "Ama sanki birbirlerini tanımıyorlar gibi geldi bana." Nehir, kendinden emin bir gülümsemeyle, "İnan bana tanıyacaklar ve çok daha samimi olacaklar." dedi. Hakan da güldü. Merakla Nehir'e doğru başını uzatarak, "Bu, 'senaryoda bir silah varsa, muhakkak patlayacaktır' gibi bi şey di mi? Yani demek istediğim, masada iki tane, birbirini tanımayan insanda Oğuz Atay kitabı varsa, Oğuz Atay illa ki bir şeye sebep olacak anlamına geliyor di mi?" 



Hakan, veri uzmanı olarak özel bir şirkette çalışıyordu. Ama yaptığı iş, onun için sadece geçimini idameden öte başka bir şey değildi; oluşan verileri ayıklarken onlarla ilgilenmiyor, ayrışan verilerin nelerle ilgili olduğuna dikkat etmiyor, neyin habercisi olabileceğine kafa yormuyor, biraz dikkatini çekse de devamını getirmiyor, daha da kötüsü veriyi hiç değerlendirmiyordu. Sanki bir yapbozun içinde birbirine benzeyen şekillere aldırmadan ve o şekilleri bir araya getirince ortaya çıkacak resmi hiç umursamadan aynı renkli parçaları bir araya getirmekle mükellefmiş gibi davranıyordu yaptığı işe karşı. Oysa veri, yaşadığımız yüzyılın en önemli 'emtiası' hâline gelmişti bile. Şirketlerin , hükümetlerin, irili ufaklı organize grupların dahi oluşan bir veriden ne elde ettikleri önemliydi. Veriyi nasıl değerlendirdikleri veriden önemli hâle geliyor ve bu edinim, veriye ilgiliyi daha da artıran bir döngüye sebep oluyordu. Hakan, yaptığı işe biraz ilgi göstermiş olsaydı sadece mesleki refleksle bile posta kutusunda her gün yenilenen Nehir'in bastırdığı broşürleri fark edebilirdi. Ama fark etmemişti bile. Sadece beyninin limbik sistemi Gamze'nin görüntüsünü ve kokusunu kaydetmişti, o kadar. Bu hâliyle tam da Gamze'ye göre bir sevgiliydi. Nehir, bizzat kendisinin bir araya getirdiği bu çiftin tam olarak neye ilgi duyduklarını bilmese de çoğu şeye ilgisiz olduklarından birbirlerine ilgi gösterdiklerine inanıyordu.
Nehir, birçok kere Hakan'a yaptığı işin ne kadar heyecanlı olduğunu anlatmış hatta birkaç kez de onu iş yerinde ziyaret etmiş, kendisinin merak duyduğu verileri bile incelemişti. Bu ziyaretlerinde Hakan'ın yaptığı işi önemsemeyişini garipsemişti. O yüzden Hakan'ın şimdi masada duran kitapların neye sebep olacağını merak etmesine de bir anlam verememişti. "Şaşırdım bak sen böyle sorunca." dedi Hakan'a, "Senin böyle şeylerle ilgilenmediğini sanıyordum?" Geri çekti Hakan kendini. Sanki yapmaması gereken bir şeyi yaparken yakalanmış gibi. Nehir, Hakan'ı rahatlatmak istercesine, "Yani, Gamze'ye duyduğun ilgiden dolayı, onu daha fazla nasıl mutlu edebilirim diye de soruyor olabilirsin tabii." diyerek onun ilgisini tekrar konuya çekti. Hakan, "Merak etmiyor değilim aslında. Yani neticede bir kurgu yarattınız ve ben o kurgu sayesinde..." Avuçlarını yukarı kaldırıp gülümseyerek, "çok şükür." dedikten sonra devam etti: "... Gamze'yle tanışabildim. Ama merak ettiğim... Hani derler ya, alnına yazılmışsa illa ki olur, diye. Yani... Zaten olacaktı da siz mi acele ettiniz acaba?" Yine sesini kısarak ve Nehir'e yaklaşarak, Gamze'nin elinde çaylarla masaya geldiğini görünce hızlıca, "Gamze geliyor, sakın o bilmesin böyle sorduğumu, sen üstü kapalı anlat ben sormamışım gibi." dedi ve kendini geri çekti. Nehir, kısa bir tedirgilikten sonra, Gamze'nin de, "Yağmur dinecek gibi görünmüyor, birkaç saat daha buradayız gibi gençler." diye yakınmasına, "Öyle gibi." diyerek karşılık verdi ve Hakan'a dönerek, "Eğer en başından anlatarak açıklamak gerekirse, ki bu bazen konunun tamamını anlamak için elzem olabiliyor, kaos teorisi diye bi şey var." diye söze başladığında yıllardır Nehir'i tanıyan Gamze sözünü keserek araya girdi ve gülümseyerek: "Hah, sen de uğraş biraz bakalım Nehir'in kafa yapısının olaylara bakışıyla. Ama baştan söyleyeyim, kendini kaptırırsan bakkala ekmek almaya gidemezsin olasılıkların doğuracağı sonuçlar yüzünden." Gamze'ye dönerek gülümsedi Hakan. "Ayrıntıyı merak ettim de bizim tanışmamızla ilgili, onun üzerinde konuşuyoruz." Bi şey demedi Gamze. Çayından bir yudum alarak o da Nehir'i dinlemeye koyuldu. Nehir, ortamın kendinden bir şey beklemeye hazır olduğunu görünce devam etti anlatmaya: "İnsan davranışları ve sosyal etkileşimler bir kaotik sistem içindedir. Karmaşık gibi görünse de gözlemlendiği zaman istatistiksel desenler çizdiğinin farkına varılabilir. Sen," Hakan'ı göstererek, "Cihangir'de oturuyorsun, Gamze de Ataşehir'de. Bunu iki tren gibi düşün. Biri seni alıp Cihangir'e gidiyor diğeri Gamze'yi alıp Ataşehir'e gidiyor. Ya da ikinizin iki farklı şehirde yaşadığınızı düşün. Sen kendi şehrinde bildiğin gibi yaşıyorsun, Gamze de kendi şehrinde. Bu böyle devam ettiği sürece yani siz kendi rutininizi koruduğunuz sürece sizin bir araya gelme ihtimaliniz deterministik açıdan neredeyse sıfır. Kendi rutininizi koruyup aynı yerde bulunsanız, mesela bu farklı yönlere gitmek için bile olsa ortak bir merkez istasyon gibi, ya da farklı şehirlerden yine farklı şehirlere gitmek için bile olsa ortak bir havaalanında bulunmak gibi, bu sefer olasılık bire çıkıyor." Hakan memnuniyetsiz söze girdi: "Yani aynı yerde yaşıyor olsak da en fazla yüzde bire çıkıyor?" Nehir, şaşkın bir edayla, "Hayır. Olur mu öyle? Sıfır ve bir, iki birer uç. Yani ya olur ya olmaz. Bir, burada en yüksek değer. Ama insan davranışları bilgisayarlar gibi sıfır ve bir olmak üzere ikili sistemlerle çalışmaz. O yüzden burada devreye determinizmden ziyade ergodik denen bir teori giriyor. Ergodik teoriye göre, sistemin rastgele gibi görünen hareketleri aslında bir düzenin sonucu olabilir ve bu düzen uzun vadede tahmin edilebilir, gözlemlenebilir hale gelir. Yani sizin ortak bir tren istasyonuna ya da ortak bir havaalanına gelme ihtimalinizi de değerlendiren bir teori. Bunun için daha fazla veriye ihtiyacım vardı ama..." Gamze'ye bakıp gülümseyerek, "çok da fazla bekletmeyip risk aldım." diyerek devam etti Hakan'ın mimiklerinden de şimdi daha iyi anlamış olduğunu düşünerek: "Bunu da bir labirent gibi düşün. Labirentler tren rayları gibi katî değildir, esnetilebilir, yeni bir çıkış yolu konabilir. Hatta bunlara da gerek duymadan Gamze senin labirentinde bir köşeye yerleştirilebilir. Dolayısıyla sizin tanışma ihtimalinizi sizin dışınızda bir üçüncü etki artırabilirdi. Bu bir telefon uygulaması olabilir, bir iş olabilir, kaza olabilir... Labirentin içinde olması koşuluyla birçok şey olabilir yani. Ama hayatı normal akışına bıraktığımızda bunların ne zaman olacağını bilemeyiz. Gamze'nin seni görmesinden itibaren bir gün sonra da olabilir, on bin yıl sonra da olabilir." Nehir, Hakan'ın, 'alnına yazılmışsa illa ki olur' cümlesini hatırlatmak istercesine, "illaki olur olacağı varsa deriz ya hani, illaki olacaksa bu belirsizlik içinde olur. Bu da sizin için ya çok erken ya da çok geç olur." 

Duraksadı biraz Nehir, daha bilimsel ve soğuk anlatmaktansa daha samimi ve mistik anlatmayı tercih etti. Bu anlatanın kendi olmadığının farkına vardı bir an. Aklı yine kurguyu oluşturduğu zamanlarda olduğu gibi daha matematiksel konuşturuyordu onu. Üstelik bu anlatılanlar da kendi fikrinden ziyade öğrenilenlerin aktarılmasıydı, ruhsuzdu. Oysa yaşanan her şeyin insan yüreğiyle de harmanlanması, düpedüz mantık soğukluğundan ayrıştırılması gerekiyordu sanki. Bir çiçeğin büyümesi düz bir tabiat olayıydı. Ama bir çiçeği birinin hatrına büyütmenin emeği bir hikâyeydi. O yüzden daha kendi olmak isteyip düşündüklerini de konuya katarak devam etti: "Her şeyin kendiliğinden olması en makbulü benim için de. Ama o zaman mücadele gücümüz ziyan olmaz mı? Bilimde yeri var mı bilemiyorum ama... Ben, hayatımızdaki birçok olayın kendi kurgusunda ilerlerken bize de ihtiyaç duyduğuna inanıyorum. Yani başımıza gelecek iyi yada kötü bir şeyin bir şekilde süreci başlamıştır ve kendi senaryosunda ilerliyordur. Bu ilerleme bir sonuca vardığında olması gereken olacaktır. Tamam. Ama burada kurguyu değiştirmek yada daha da güzelleştirmek veya daha da yakınlaştırmak için bize verilen ikinci bir şans var gibi, hayatta yaptığımız en azından bir tanecik iyiğilin hediyesi gibi bir ipucu. İki insan, farklı şehirlerde yaşıyor olsalar da kendi rutinleri, alışkanlıkları sayesinde birbirleriyle bir şekilde tanışabilir. Yani sistemin rastgele gibi görünen hareketleri içinde oluşan rutinleri, alışkanlıkları aslında bir düzenin sonucu olabilir. Bunun farkına varmak bir veridir. Ve bunu değerlendirmek gerekir." 
Gamze de konuya dahil olmasına rağmen Hakan gibi o da anlamamış gözlerle bakıyordu Nehir'e. Hakan, "Şu başta söylediğin... Neydi o... Determinizm. Hani şu trenlerin sabit bir hat üzerinde gitmesi. Buna göre Gamze'yle ben aynı rutini başka yerlerde yaşadığımız sürece karşılaşma olasılığımız sıfır, dedin. Ama Gamze, sen labirentlere..." Hakan hatırlayamadı teorinin adını. "Neydi o teori?" Nehir devreye girip, "Ergodik teori." dedi. "Hah, sen ergodik teoriyle durumu ele alıp benim labirentime Gamze'yi yerleştirmeden önce, Gamze, benimle bir şekilde karşılaştı ve kendi kaderine dahil etti. Yani olasılık sıfırsa, bu nasıl oluyor?" Gamze, Hakan'ın bu sorusuyla Nehir'in az önce anlattıklarını birleştirdi birden zihninde. Gamze'nin beynindeki sinapsların bir yerlere tutunmasıyla irileşen gözlerinin farkına varan Nehir, Gamze'ye bakarak gülümserken Gamze, "Ben anladıııım." dedi heyecanla, "Nehir'in az önce dediği 'ikinci şans' bu işte!" Nehir, "Evet." derken, Gamze, "Ne diyordun ona sen, güzel bi ad takmıştın?" diye sordu Nehir'e. "Gülistan Gazinosu." dedi Nehir gülerek, daha sonra açıkladı: "Aslında doğrusu 'kritik eşik.' Sosyal etkileşimlerde küçük değişimlerin büyük sonuçlar doğurabilmesi. Ben 'gülistan gazinosu' diyorum çünkü göründüğü yerler dikkat edilmesi gereken yerler, mesaj içeren yerler." Gamze, Hakan'a dönerek, "Yani Nehir'in deyimiyle, 'Gülistan Gazinosu iftiharla sunar!" dedi gülümseyerek. Hakan da gülümsedi Gamze'nin sempatik hallerine ama yine de açıklama bekler gözlerle Nehir'e döndü. Nehir kaldığı yerden devam etti: "Gamze genelde Ataşehir'de ya da Kadıköy'de olur, işi için de Üsküdar'a gider. Ama nedense (!) bir evrak işi için üç gün üst üste Cihangir'e gitmek zorunda kaldı ve orada da seni gördü. İşte bu kırılmaya ben, 'kritik eşik aşaması' diyorum. Bundan sonra olacakları Gülistan Gazinosu iftiharla sunmaya başladı yani. Ve bunun bir şeyleri değiştirmek için ya da yakınlaştırmak için bize verilen ikinci bir şans olduğuna inanıyorum. Ve mücadele denen uğraşımızın tam da burada başladığına inanıyorum: Gamze ve sen kendi hayatınızın kontrolünden sorumluyken Gamze tesadüfen seni gördü, determinizm bozuldu. Bunu, Gamze'nin treninin kullandığı hatta bakım çalışması varmış da Ataşehir treni üç günlüğüne Cihangir istasyonundan aktarma yapacakmış gibi düşün. Hiç olmayacak bir şey yani, mantıksız. Ama oldu. Yani ergodik teori başladı ve kritik eşik aşaması oluştu. Başka bir deyişle bir veri oluştu ve bu veri değerlendirildi. Ben Gamze'yi senin hayatına enjekte ettim, karşılaşmanızı normalde olmayan bir zamanda, konumda gerçekleştirdim."

Şimdi daha iyi anlamıştı Hakan. Gerçekten de mücadele dediğimiz uğraş, bu demek değil miydi zaten: bir şeyler çabuk olsun, daha güzel olsun, öyle olmasın böyle olsun diye. Sıfırdan mümkün olduğunca daha büyük olsun diye? Hayatımızda kırılmalarla oluşan ipuçlarının farkına vardığımızda devreye giriyordu mücadele gücümüz. Çünkü akışı değiştiren birileri hep vardı şu kalabalık dünyada. Senin istediğin zaman değil, benim istediğim zaman uçsun o kelebek diyen, müdahale eden birileri. Ve başkalarının uçurduğu kelebeklerin kanatlarından oluşan rüzgârlar bizim hayatımızı da etkiliyordu. Herkesin kendi sevdiği oyunu tek başına oynamak istediği kocaman bir oyun parkıydı dünya. Mücadele, bu karmaşayı daha adil kılıyordu. Zamansız uçan kelebeklerin olacaklara müdahalesi sonrası en azından olacakları eski sıradanlığına sokmak için bile, mücadele bir ihtiyaçtı. Ya kelebekleri sen uçurup ortalığı karıştıracaktın ya da başkalarının uçurduğu kelebeklerden faydalanıp kendine daha güzel hayatlar kuracaktın. Her ikisi de mücadele olarak kabul edilebilirdi bu dünyada. Aksi takdirde kelebeklerin rüzgârının hayatını altüst etmesini bekleyecektin.

Zihinlerde oluşan berraklık Gamze'yle Hakan'ı daha duygusal hissettirmişti şimdi. Birbirlerinin bakışlarında kayboluyorlar, bedenen şu anki mekânda olsalar da zihnen sanki Büyükada'da, ilk öpüştükleri yerde bir yıl önceki ânı yaşıyorlardı. Nehir için buna vesile olmak zaten güzeldi şimdi bir de şahit olabildiğine seviniyordu. En önemlisi de buydu Nehir için, her şeyin yolunda gitmesi. Çünkü bir akışın değişmesi başka akışları da etkiliyordu ve onların sorumluluğu da eninde sonunda buluyordu kendisini. Hakan ile Gamze'nin bir araya gelmesi için değiştirdiği akış bile o gün, o an için orada olan herkesin hayatının farklı paralellere kaymasına neden olmuştu. Iyi tarafı ise kimse bunun farkında değildi. Ne mavi araba, ne otobüs ne de motorcu çocuk. Herkes, adına sonradan 'kader' diyeceği süreci yaşamaya fazlasıyla gönüllüydü zaten. Sadece 'kaderlerinin' güzel olmasını diliyorlardı, o kadar. Bilimin doğa yasalarını izah eden fizikle ya da biyoloji ile biraz ilgilenen hatta sadece gözlem yeteneği güçlü olan biri yaşadıklarımızın bir sürecin sonucu olduğunu görebilir ve isterse akışı değiştirebilirdi de. Ama seçtiğimiz olasılıkların sonuçlarına katlanmak zordu. Değiştirdiğimiz akışın sebep olduğu/olacağı karşılaşmaları görmezden geliyorduk. Bu da hayatımızı bir paradoks olarak yaşamamıza neden oluyordu. Biz galiba yolda olmayı seviyorduk, ulaşmayı değil.

Gamze, Hakan'ın koluna girip sıkıca sarılmıştı simdi başını onun omzuna koyarak. Kadınların "çok şükür" deme şekliydi bu. Yanında olanın, elini tutabildiğinin verdiği güvene bir minnet ifadesi. Gün içinde binlerce kelimeyle kendilerini ifade edebildikleri hâlde, böylesi anlarda hiç konuşmazlar, en sessiz halleriyle bu huzuru yaşamak isterlerdi. 
Nehir, imrenerek baktı onların hallerine. Hakan da şimdi Gamze'ye dönmüş ve onun saçlarını okşuyordu. Babasız büyüyen çocukların saçlarının sevilmeye ihtiyacı olduğunu kendinden biliyordu. Gamze'yle Nehir'in arasındaki arkadaşlıktan öte bağın tek sebebi de buydu zaten, ikisi de annelerinin bir figür olarak babanın da yerini almaya çalıştığı zor bir modeli gözlemleyerek büyümeye maruz kalmışlardı. Dokuz yıl önce aynı iş için görüşmeye çağırıldıklarında tanışmıştı Nehir ve Gamze. Bir odanın önünde yan yana iki sandalyede oturmuş mülakata çağırılmayı beklerken Gamze'nin çok heyecanlı olduğunu fark etmişti. Elinde tuttuğu metal bir şeyi o kadar çok sıkıyordu ki bu baskıdan dolayı parmakları kızarmıştı. Nehir, Gamze'nin eli tutup, "Yanında olmasını istediğin birinin boşluğunu bu elinde tuttuğun dolduruyor muhtemelen." diyerek biraz olsun rahatlamasını sağlamıştı Gamze'nin. Daha sonra bunun bir kolye olduğunu fark etmiş ve onu müsade ister gözlerle Gamze'ye bakarak elinden yavaşça almıştı. Yeşil, yer yer çiçekleri olan ve üzerinde gülen yüz olan bir kaktüs kolyesiydi bu. Ayağa kalkıp kolyeyi Gamze'nin boynuna asarken, "Türkçede 'bağrı dövmek' denir. Insanlar kayıplarının haberini aldığında bu acıya dayanaz, istemsizce bağrına vururlar. Bu, içsel bilgeliktir. Acıyla başa çıkmak için kendi vücutlarından aldıkları bir komut. Sonradan fark edilmiş ki timüs bezinin tam olduğu yer orası. Bağışıklık sistemimizin olduğu yer... tam da orası. Timüs bezine yapılan masajların insanları rahatlattığı görülmüş sonra. Bu kaktüs kolyesini boynuna takıp bağrına basarsan yanında olmasını istediğin her kimse o sana katlanma gücü vermiş olur." demişti. Gamze ne diyeceğini, ne yapacağını şaşırmıştı. Hiç tanımadığı birinin bu denli kendine yakın olmasına, böyle davranmasına o kadar çok şaşırmıştı ki öylece kalakalmıştı bi süre. Ama Nehir'in samimi enerjisi onu rahatlamıştı da. "Babam..." demişti Gamze, kolyesini göstererek, "...bizim evimizde bir sürü kaktüs vardı. Babam onları çok severdi. Askerde komutanının odasında tanışmış kaktüslerle. Bakımını üstlenmiş, zahmetsiz, sessiz sakin bitkiler olduğunu fark etmiş, heves etmiş. Annem, ona her doğum gününde yeni bir kaktüs alırdı. Her seferinde farklı bir tür olmasına dikkat ederdi. Babam beni de 'çiçekli Kaktüs'üm' diye severdi. Çok zormuş bir kaktüsün çiçek açması ama çok uğraşırsan açarmış bir gün. Babam ölünce... Bana verdiği en son doğum günü hediyesiydi bu kolye. Hep yanımda tuttum, hiç ayırmadım yanımdan." 
Nehir, Gamze'nin saçlarını saçlarını okşamış, "Devri daim olsun." demişti fısıltıyla. 
O gün ikisi de iş görüşmesinden olumlu sonuç almış ve bir hafta sonra da Karayolları Trafik Denetleme Merkezi'nde işe başlamışlardı. Nehir, trafik ışıklarının kontrolünün yapıldığı alana, Gökçe ise raporlama alanına. Gökçe de Hakan gibi, yaptığı işi sadece iş olsun diye yapıyor, Nehir'in trafik ışıklarına duyduğu ilgiyi hayretle izliyordu. "Şuna baksana Gamze," diyerek heyecanla anlatıyordu her seferinde Nehir, ekranları göstererek, "yüzlerce araç. Birbirini takip edercesine ama bir o kadar da karmaşık yeşil, sarı, kırmızı ışıklar. Biri birkaç saniye geç yansa kim bilir kimlerin hayatı değişecek." 

Yağmur hâlen yağmaya devam ediyordu. Nehir, düşüncelerinden sıyrılıp, "Bana müsade arkadaşlar," diyerek toparlanmaya başladı, "sizin geceniz güzel, benim de birçok dileğim kabul olsun, amin." Gamze'yle Hakan'ın, "Dur, nereye? Taksi filan, bu yağmurda üstelik..." gibi sözlerine aldırmadan "Görüşürüz." deyip, gülerek çıktı kütüphaneden. Gamze, Nehir'in ardından, "Deli kız." diyerek Hakan'a döndü ve "Otur otur, o şimdi trafik ışıklarını seyrede seyrede gider, merak etme." dedi. 


Nehir, kapüşonunu başına çekip yağan yağmura, esen rüzgara aldırmadan yürüyordu. Gamze'nin dediği gibi dışarı çıkar çıkmaz gözü hemen trafik ışıklarına takılmıştı. Neredeyse tüm hareketleri tahmin edebiliyordu: kavşakta duran araçlara yanan kırmızının yayalar için yeşile dönmesini beklerken yayalardan bağımsız diğer kavşakta bulunan ışıkların da sarıya ve sonrasında yeşile dönmesi, bunlar olurken diğer yaya geçitlerinde de farklı renklerin yanması... Arabaların bu direktifleri yerine getirirken oluşturduğu ışıklarla renk cümbüşünün daha da artması.. yağmurun bu görüntüleri daha bulanık ve hüzünlü bir hâle getirirmesi.. bunlar Nehir için çok eğlenceli görsellerdi. Bu yüzden yürümeye devam etmek istedi Nehir. Zaten evi çok uzakta değildi, Kadıköy Boğa Heykeli'ni geçtikten hemen sonra başlayan Kuşdili Caddesi'nin başlarında oturuyordu. Rıhtım - Kuşdili arası mesafeyi her sabah yürüyerek kateder, sonrasında da bir toplu taşıma aracına biner işine giderdi. Alışkındı. 
Kendine bir ev ararken bir arkadaşının anlattığı bir hikâyeden çok etkilenmiş ve Kuşdili Caddesi'nde bir ev bulmaya karar vermişti. Nedenler ve sonuçların etkileri her zaman Gamze ve Hakan gibi mutlu bir sonla bitmiyordu. Kuşdili'nde yaşananlar daha hüzünlüydü. Ama Nehir, nedenler oluşmadan önceki Kuşdili'ne hayran kalmıştı. 
İşe başladığı ilk zamanlarda Kadıköy trafik ışıklarının bir bölümünün yanma ve geçiş sürelerinde zamanlama hatası tespit edilmiş ve kontrol için gönderilmişlerdi. İşleri bittikten sonra, arkadaşı ona yemek yiyebilecekleri bir yer önermiş, beraber Kuşdili Caddesi'nde bir yere gitmişlerdi. 
Nehir'in, "Ne güzel bi adı varmış bu caddenin." demesi, arkadaşının Kuşdili hikâyesini hatırlamasına sebep olmuştu. "Buraların adı önceden Kuşdili Çayırı'ymış." diyerek anlatmaya başlamıştı arkadaşı Nehir'e: "Aslında önceden bildiğimiz Kurbağalıdere diye anılırmış bu, şimdilerde kanala dönüşmüş dere. Kaynağını Küçükbakkalköy'den alarak Küçükçamlıca'dan gelen sularla da birleşerek büyüdükten sonra Marmara Denizi'ne dökülürmüş. Dereye adını veren kurbağalar ilkbaharda ötmeye başlarmış. O zamanların kuşbazları, kuşlarını üç otuz fazla paraya satabilmek için, içinde saka, florya, iskete cinsi kuşların bulunduğu kafesleri derenin kenarına getirir, üstünü de bir bezle örterlermiş ki kurbağalarlar vırakladıkça kuşlar da göremediği ama irkildiği sese tepki versinler. Kuşların duydukları sesleri bastırmak adına daha yüksek öttükleri bu duruma 'kurbağa makarası' denirmiş. Bir müddet sonra bu makarayı öğrenen kuşlar artık o gazelden ötermiş ve çok para edermiş. Yani bir nevi kuşların konservatuarıymış buralar. Kuşlara yeni bir dil öğreten bu çayıra da Kuşdili Çayırı denmiş." 

Bu hikâye bile tek başına, Nehir'in olasılıkları kullanarak yarattığı sonuçlarda önceden beri yalnız olmadığını, insanların bu müdahaleleri yapmadan duramadığını gösteriyordu. Ve hâliyle müdahale sonrası dönüşen kurgunun bir veri gibi işlenip değerlendirildiğini tabiki de: 

"Adı Kuşdili Çayırı olarak geçmeye başlayan bu bölge sonrasında hâliyle insanları da etrafına çekmeye başlamış, bir mesire alanına dönüşmüş. Hatta İstanbul'un ilk sokak lezzetleri burada tezgahlara konulup satılmaya başlanmış. Zamanın kabadayılarından Galatalı Hamdi de bu, insanların artık uğrak yeri hâline dönen çayıra bir gazino açmış. Ama ne o kabadayı bildiğimiz kabadayılardan ne de gazinosu bildiğimiz gazinolardan. İçinde dönemin en bilinen ûdilerinin, ses sanatçılarının, gazel okuyanlarının bulunduğu bir 'temaşa merkezi'ymiş adeta. Galatalı Hamdi ise, sözünün eri, hak hukuk bilen hatta doğa dostu bir külhanbeyi. Muhitte yaşayan insanlar tarafından Hamdi'nin Gazinosu olarak bilinse de tabeladaki adı Gülistan Gazinosu'ymuş bu içinde yazlık sinema bile bulunan, kendi elektriğini kendi üreten, hatta çocukların sünnet düğünlerinin bile yapıldığı gazino. Külhanbeylikten Hamdi Bey'liğe geçişle birlikte Hamdi Bey de zamanla gazinosunun etrafını akasya ağaçlarıyla doldurmuş. Kurbağalıdere tam anlamıyla hiç ıslah edilemese de o dönem, içinde sandallarla hanımefendilerin gezdirildiği bir göl hâlini bile almış."

Sadece kuşların güzel ötmesini sağlamak için kurbağaların her bahar gerçekleştirdiği rutinden yararlanan insanoğlu, deterministik yapıdaki kritik eşiği aşarak bir anlamda, o dönem, o sandallarda göl sefası yapan bir hanımefendinin gönlünün civarda gezinen bir beyefendi tarafından çelinmesine karşı koyamamış ve hayatının geri kalanını birlikte geçirme kararı almış olabilirdi. İleride çocuklarına anlatabilecekleri tek düz mantık, masalsı ve komik olsa da, 'bir kurbağanın bir kuşa ötmeyi öğretmesiyle başladı babanla tanışma sürecimiz' olabilirdi pekâlâ. Ama içinde bulunduğumuz coğrafyada hikâyeler bu kadar güzel nadir biterdi. Burada bitse belki de her şey daha güzel olabilirdi ama bazı hikâyeler devam ediyordu. Neticede olaylar devam ediyorsa sonuç da hâlâ şekillenebilir ya da şekilllendirilebilir demekti.

"Gel zaman git zaman, Kuşdili Çayırı'nın insanlar tarafından daha fazla rağbet görmesi beraberinde kentleşmenin de buralara kadar yayılmasını sağlamış. Hamdi Bey bu fırsatı da değerlendirip jaz müziği ile dans eden revü kızlarını bile getirmiş gazinosuna. Akasya ağaçları büyüdükçe onların gölgesinde ve serinliğinde dans eden güzel kadınların şavkını yansıtmış Kuşdili Deresi bir ayna gibi."

Bir kurgunun nerede başladığından tam anlamıyla emin olamayan insanoğlu, o kurgunun içindeyken sonuçlarının farkına varmaya başlayabilir ve genellikle dayanamadığı, kontrol edemediği nokta da tam bu fark ettiği nokta olur. Kuşdili Deresi'nin de tam olarak nerede kendini Kurbağalıdere'den ayırdığını bilemeyen insanoğlu bu derenin Marmara Denizi'ne aktığını ve gelişen muhitin bütün giderlerinin de bu dereye verildiğini, dolayısıyla insanların çoğalmasıyla oluşan kirin, pasın denize karıştığını çok sonraları, kendileri de kendi ürettikleri pislikten rahatsız olmaya başladıklarında anlamış. Nehir'in korktuğu da buydu. Müdahale ederek daha erkene ya da başka bir paralel zamana aktardığı olasılıkların doğurduğu sonuçlar çok kötü şeylerin yaşanmasına da sebep olabilirdi. Nitekim, arkadaşı anlatmaya devam ettikçe bu sonuçların daha hüzünlü hikâyelere evrildiğini üzülerek dinlemişti: 

"Oluşan kirlilik zamanla Kuşdili Çayırı'nı kullanılmaz hâle getirmiş. Önce deredeki sandallar çekilmiş, daha sonra sinema kapanmış, dönemin ünlü ses sanatçıları gelmez olmuş, kağıt helva, allı güllü ve bilumum lezzetler satan sokak satıcıları birer birer kaybolmuş, civarda oturan hanımefendiler kendilerini daha sayfiyeye çekmiş, yerini alt sınıf, Anadolu'dan binbir umutla göçen ve jaz müziğini geçtim, dönemin en popüler müziklerinden bile habersiz, eğlence anlayışı olmayan bir nüfus almış. Eski günlerden kalakala bir tek Hamdi Bey, onun diktiği akasya ağaçları ve Galatalı Hamdi adıyla imzalanan Gülistan Gazinosu'nun borçları kalmış. Hamdi Bey, dedim ya, bildiğimiz huzursuzluk veren magandalardan değil, eski efendi külhanbeylerinden, orta boylu, şişman, çok temiz giyinen, sözünü sohbetini, adamına göre konuşmasını bilen, mert, özü sözü bir, çok da sevimli bir adammış. İşler kötüye gitmeden durumu farketmiş aslında. Bu yüzden belki durumu kurtarır umuduyla Kadıköy'ün daha içlerine bir de 'zevki selim gazinosu' açmış. Başta kışlık mekân demiş müşterilerine ama zamanla işlerini oraya kaydırmayı düşünürmüş. Ama borçları çok sıkıştırmaya başlayınca durum iyice kötüye gitmiş. Eski İstanbullularda ahde vefa, borca sadakat anlayışı çok güçlüymüş tabii. Birine Galatalı Hamdi adıyla söz verdiği halde ertesi gün borcunu ödeyecek parayı bulamayınca, en son kendi cansız bedeninin şavkını yansıtmış Kuşdili Deresi bir ayna gibi. Kendi diktiği, büyüttüğü, elleriyle budadığı akasya ağaçlarının birine aşmış kendini."

Kuşdili Caddesi'nde biraz daha yürümek istedi bir an Nehir. Yağmur dinmemişti hâlâ. 'Ya fırtına çıkmasaydı da Büyükada'ya gitseydik... Neler değiştirdi hayatımda?' diye düşündü. 'Ya o kuşların, gazeli kurbağalardan öğrenebileceğini fark etmesiydi insanlar... Galatalı Hamdi hangi sebepten ölürdü?'
'Gamze ile Hakan, hiç tanışmamış olsalar, ben şimdi hangi caddede yürüyor olacaktım?' 
Derin bir iç çekip dışarı verdi nefesini Nehir. "Çok karmaşıksın dünya, hiç gerek yok!" derken evine döndü. Vazgeçti yürümeye devam etmekten.
'Ama yine de olasılıkları zorlamak, yaşadığımız dünyada en mantıklı azim olabilir.' diye düşündü Nehir, evine geldiğinde. Kapıdan girip üstünü başını silkelerken mırıldanmıştı bu cümleyi. Aklına 'gülistan gazinosu albümü' diye adlandırdığı çalma listesi geldi sonra. Hemen açtı. Birçok şarkı vardı içinde. Nehir bu listeyi oluştururken, yaşadığı dünyanın hevesine kapılmadan, farkında da olduğu bir dünya anlayışını sürekli hatırlaması için oluşturmuştu. Bu yüzden 'mesaj verdiğine' inandığı şarkılardan oluşturmuştu bu listeyi. İlk sıradaki şarkıyı oynattı. 
"Bir çiviyi çakar gibi, vura vura günlere..."
Şarkı evin içinde yayılmaya başlamıştı. Üzerindeki ıslak giysilerden kurtulup çay koydu ocağa.
"Dört nala gidiyoruz bizi bekleyen yere..."
Kendi de eşlik etmeye başlamıştı şarkıya kütüphaneden günlüğüne uzanırken: 
"İşte geldik gidiyoruz bilinmeyen bir diyara..."
Yazmadan olmuyordu. Bu kadar karmaşık bir dünyayı kelimelere dökmeden sıralanmıyordu yaşadıklarımız. 
"Bir girdapta dönüyoruz yaşamadan günlerimizi..."
Ve bir sona geldiğimizde neyi niye yaşadığımızın hiç farkında olmuyorduk. 
Kaleme uzanıp aklına ilk gelen sözü yazdı ve herkes tarafından 'çok farklı' görünen imzasını attı altına adını da yazarak. 


"Bir kuşun çok güzel ötmesiydi Galatalı Hamdi'nin ömrünü kısaltan. "

3 Temmuz 2025
Nehir Alya Ber














Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL, KUANTUM KURTARACAK Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım. *** İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı. Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen yarısının yaşadığı ayr...
  BİR ARAYA GELMEYİ SEVEN ŞEYLER Baston . Bavul . Birlik     Afife, arkadaşı Jale ile birlikte Fenerbahçe marinadan Yoğurtçu Parkı'na hızlı adımlarla giderken önünden geçen kalabalık bir grup, bir tekneye doğru koşuşturuyordu. Kalabalığın önünden koşan adam bir yandan da telefonuyla bulundukları yeri tarif ediyordu nefes nefese. Çok geçmeden siren sesleriyle bir ambulans geldi ve tekneden yarı baygın bir adamı alarak ambulansa yerleştirdiler. Hemen ardından beyaz bir elbise giymiş bir kadın ağlayarak atladı ambulansa ve kapıları kapatıp aynı siren sesiyle çıktılar marinadan.  "Marina, denizden gelen demekmiş." dedi Afife, dalgın gözlerle ambulansın arkasından bakarken. Jale anlamadı Afife'nin ne demek istediğini. Yaşanan ile o an söylenenin birbiriyle bağdaşmamasındandı Jale'nin anlamadığı. Jale, "Hı?" diyerek şaşkınlığını ifade ederken Afife, eliyle az önce kalabalığın toplaştığı tekneyi göstererek, "Marina, diyorum, denizden gelen demekmiş...
ATLIKARINCA   Manolya - Pembe Çanta - Geyik Atıştıran yağmura aldırmadan başını hafifçe öne eğip telefonunun tuş kilidini açtı Hayat. Bir yağmur damlası telefonunda saati gösteren yere düşmüştü. Ekran açılınca saatin dakika göstergesinin üzerine düştüğünü fark etti o damlanın. Damla, gökten yere doğru düşerken yağmur adıyla anılsa da düştüğü yerdeki 3 rakamını büyüterek gösterdiğinden artık bir de mercek sıfatını alabilirdi. Zamanı gösteren diğer rakamlardan daha büyük duruyordu 3 şimdi. Gülümsedi. Duruma değil, aklına gelene. İçinden çıkamadığı anlara 3 diyerek güler geçerdi. Ama gülümsediği şey bu değil, bunun artık şimdi çok uzaklarda olan sevgilisi Ayaz'ı hatırlatıyor oluşuydu.  Ayaz, Hayat'ın içinden çıkılmaz durumları 3 ile ifade edişine çok güzel gülerdi. 'Seni düşünmek... bir yağmur damlasına varana dek.' diye geçti aklından Hayat'ın. Sonra da 'Nazım böyle de devam edebilirmiş şiire. Bence güzel.' dedi. Bunları düşünürken parmaklarının arasındaki sig...