BİR ERBANE VAR SANKİ KALBİMİN İÇİNDE
Uzun zaman oldu, kimin kime ne anlattığını anlamıyorum.
Bana anlatılanların birçoğunu da.
Sadece Pazar günleri duyduğum çan sesiyle hatırlıyorum
önceden günde beş vakit duyduğum seslerden korktuğumu.
Tasavvufa meylim artsa da, aldırmıyorum. Öteden beri
severdim Mevlana’yı zaten, Şems’ten nedense pek hazzetmiyorum. Bu da benim
hadsizliğim olsun; insanız, doksandokuz kusurumuzun içinde bu da bulunsun.
Sana gelmişim de sen kapıyı açmadığın için hayatta
kalmışım gibi dünya.
Öyle belirsiz,
öyle nereye gitsem tedirginliği.
Bu yüzden belki de kim çalarsa açıyorum kapıyı.
Kalmasın hayatta diye.
Her sevişmede geçmişe dair unutamadığımız sesleri öldürelim
diye.
Kulaklarım çınlıyor bazen.
Bazen kulaklarım kuşların sesini duyamayacak kadar çok
çınlıyor.
Kalbim delik değil de sanki bir erbane var içinde. En çok
da onun sesi geliyor.
Bazı sabahlar uyanınca Menkul Kıymetler Borsasını havaya
uçurmak istiyorum onun sesi eşliğinde.
Bütün sermaye sahiplerine kızıyorum onlara benzedim diye.
Norveç gibi,
yüksek bi yere çıkıp paylaştırmak istiyorum bütün hisse
senetlerini halka eşit bir şekilde.
Çünkü bu mümkün.
Çünkü bu artık elzem.
Ama anlatamıyorum bunu ne gâvura ne de Türk’e.
Bir tek Norveç anlıyor beni. Onun da hayrı, doğal olarak,
kendi milletine.
Kalbim delik değil de sanki bir erbane var içinde.
Kendimi yalan dünyaya salınmış da
“dur bakalım şimdi ne yapacak” diye ardımdan bakılıyor
sanıyorum onun ritminde.
İlginçtir, sadece trenlere binince huzur buluyorum ve
ıslık çalıyorum içimden.
Varmak istemiyorum bu yüzden gittiğim hiçbir yere.
Sabaha daha çok var
demek, günaydın demekten daha huzurlu gibi.
Böyle şeyler
düşünüyorum.
Bi söz vermiştim çok
kıymet verdiğim birine.
(Belki hatırlar, okursa
bunları ya da ihtiyarlarsa günün birinde)
”İlk bastonunu kendi
ellerimle yontacam,
ben senden önce göçersem
bu dünyadan,
sana destek olsun.”
diye.
O yüzden doluyor içime
rüzgârlar
her iç çektiğimde.
Yok, sözümü
tutamayışımdan değil iç çekmelerim. Büyük bir gayretle bu hâlâ mümkün.
Aynı evde olmasa da en
azından aynı şehirde.
İç çekmek değilse zaten
nedir bu dünya?
Hep yetişememek,
geç kalmak,
yanı başından geçerken
farkına varamamak değilse…
her karar belki de bir
pişmanlık değilse nedir?
Her nasip vaktine esirse
bu telaş, nedir?
Hep sonradan gelmesi
aklının başına!
İşte buna, tekmili
birden hayat denir!
İç çekebilmek
refleksidir aklına başına getiren insan denen cerahatin.
Kalbim delik değil de
sanki bir erbane var içinde.
Birden uzanıp da öpüveren
kadınları sevdim en çok onun sesiyle.
Ansızın, dudağımı ya da
boynumu.
Hepsi benden daha
yürekli çıktılar.
Ne zaman onlar gibi
ansızın öpüversem bir kadını,
sevemedim sonra onları,
o ansızın öpen
kadınların beni sevdiği kadar.
Sonra gittiler, o
ansızın öpebilen kadınlar.
Ya da zaten hep,
hiç gelemeyecek kadar uzaktaydılar.
“Bir gülün tersine
açmasıydı solması..” der ya Edip Cansever…
öyleydiler.

Yorumlar