Ana içeriğe atla



BARBAR BERBER

Genelde, abartılı bir fiyat olmadıkça, berberin istediği paranın hesabını yapmam. Çünkü bu dünyada senin tek başına yapamayacağın bir iş varsa o da kendi saçını kesebilmek olmalı herhalde diye düşünürüm. Öyle üçe vurmaktan bahsetmiyorum, güzel bir saç tıraşından bahsediyorum. Yoksa koyunlar da kendi kendini kırpabilir harika bir çoban tarafından eğitildiğinde. Bunu, kendi sırtını keselemek gibi düşün. İlla ki bir aparat uydurursun sırtının elinle ulaşamadığın bölgelerine ama yine de bir tellakla kıyaslayamazsın yaptığın işi, onun gibi.

Bazı berberler işi kaliteye döktüklerini sanarak alışveriş merkezlerinde dükkan açarlar ve normalde orta direk bir çalışanı memnun edecek fiyattan ziyade anasının örekesini isterler. Zaten o para da kendi cebine girmez berberin, alışveriş merkezi sahiplerinin cebine kira adı altında dolaylı olarak girer. Asıl berber mahallede olur. Köşe başı dükkanı kiralamış olana “şanslı”  ya da “uyanık” derler. Köşe başı dükkanı değil de daha sokak içinde hatta tabelasını duvara paralel değil de bir tarafı işlek caddeye bakacak şekilde çıkıntılı asmış olana, “uğraşıyor çocuk ama yeri iyi değil”, derler. Cadde üstünde dükkan açana, “kirayı çıkarıyo mu la bura?” derler. Eğer kirayı çıkarıyorsa, “babadan zengin zaten bunlar.” derler. Eğer çıkarmıyorsa, “haylaz bu,babası döve döve berber yaptı da adam sandı kendini, gitti caddenin üstünde dükkan açtı, batar yakında bu, adam olmaz bundan.” derler. Ama alışveriş merkezinin içinde dükkan açana henüz söyleyecek bir laf bulamaz bu, mahalle berberinin acı çayına alışmış saçlı saçsız, sakallı sakalsız yurdum insanları. Zaten de o dükkana hep bir mecburiyetten, iğreti bir şekilde girerler. Merak ettiklerinden ya da ihtiyaçtan değil, zorda kaldıklarından girerler: Hanım alışverişi uzatmıştır, hanım alışverişi uzattığı için adam çocuğa bakmaktan sıkılmıştır, hanım tuvalete girince çantayı torbayı adamın eline tutuşturup dakikalarca içeriden çıkmayarak o tuvaletin önünde beklemekten sıkılmıştır, hanım denediği bir elbisenin fuşya renginin kendisine daha çok yakışacağını söylediğinde onaylayıp onaylamamak arasında kaldığı tereddütten bunalmıştır. (Ki fuşya, bir renk midir yoksa karatede öldürücü bir vuruş tekniği midir, onu bile bilmiyoruz biz, o derece yani.) Bir anlamda, kısaca, herhangi bir erkek, alışveriş merkezindeki bir berber dükkanını kaçıp sığınabileceği bir yer olarak görür. İşte o yüzden de –biraz da- anasının örekesi olarak istenen o saç tıraşı fiyatının yarısı saç için, yarısı da güvenliği sağladıkları için alınır. Yoksa bir alameti farikası yoktur alışveriş merkezindeki berberlerin. Bildiğin, Muharrem Usta’nın çırağı işte! Ne öyle tabelaya Hair stylist filan yazmalar, manikür bir ihtiyaçtır beyler diyerek adamların kafasını karıştırmalar filan.

Bu yaşıma kadar yıllarca farklı berberde tıraş oldum. Farklı şehirlerde, farklı semtlerde, farklı mahallelerde. Hepsinde de uyudum o berber koltuğunda. Uyurum arkadaş! Birincisi, o ritmik makas ve makine sesi çok huzur verici bir melodi gibi geliyor bana. İkincisi, o koltuklar çok rahat. Hatta bir tık daha rahat olsa dişçi koltuğu olacak. Ki dişçi koltuğunun bir tık üstü de bildiğin sedye. Ama o berber koltuğu, o sedyeden de rahat. Üçüncüsü, o televizyonda haberler yoksa, illa ki müzik kanalı vardır. Televizyonu olmayan berberlerde ise en fazla birkaç tane frekansı yakalayabilen eski bir radyo vardır. Berber de işten güçten sebep o radyonun frekansını değiştirmeyi akıl edemediğinden en bayık şarkıların çaldığı frekansta takılıp kalmasına aldırmaz bile. Bir de bu konfora, buharı tüten bir çaydanlık ve çay kokusu ekle. Şimdi sıkıysa sen gel de uyuma. İşte bu konsept yüzünden çocukluğumda kaç sefer “Amerikan tıraşı olsun abi” diyerek oturduğum berber koltuklarından “alaburus tıraşla” çıktım. Kaç sefer, “üstelerden çok alma” diye tembihleyerek oturduğum koltuklardan kalktığımda “üst” diye bir şey kalmadığını gördüm. En çok da annemin çalıştığı devlet kurumunun berberinden türlü türlü hüzünlerle çıktığımı bilirim. Mahalle berberlerine kıyasla üçte bir fiyatına tıraş olurduk orada. Annemin de tüm geliri memur maaşı olduğundan tabii, bizi sürekli orada tıraş ettirirdi. Kardeşimle ben tv’de gördüğümüz artizlerin saçını bir ay boyunca aklımızda tutar, heyecanla berbere nasıl kesmesi gerektiğini anlatırdık. Ama şimdi adını hatırlayamadığımdan kısaca, Adı Batasıca Herif, diyerek andığım o berber, bizim saçları üçe vurur gönderirdi. Biz ne dersek diyelim o Adı Batasıca Herif, “hadi bakalım, saatlerossun, böyle daha eyi yeğenim” der konuyu kapatırdı. Be vicdansız, madem Arnold Şvartzenigır’ a benzetemedin bari Ferdi Tayfur’a benzet. Bu ne hal! Gidip şimdi tekrardan toplamaya başlasam hayal kırıklıklarımı geçmişimden, ilkin o berberin dükkanından başlarım.

Birçok farklı nedenden berberimi değiştirdim büyüdükçe. Kiminin makası keserken saçımı çekiyor dedim, kiminin dükkanını beğenmedim, kiminin dükkanına gelenleri beğenmedim falan filan... Hiç öyle sabit bir berbere bağlı kalmadım. Hatta bir müddet sabit bir dükkana bağlı kaldığım zamanlarda bile bir gelişimde kalfaya diğer bir gelişimde ustasına kestirdim saçlarımı. Çok azından memnun kaldım. Ama hepsinde de uyudum ya da uyukladım. Sonra... hayatı kırklamaya şunun şurasında birkaç yıl kala, şimdi oturduğum semtte bir berber dükkanı keşfettim. Cadde üstünde. İşleri iyi. Babadan zenginse demek ki. Dükkanı temiz. Eli hızlı. Ama benim asıl dikkatimi çeken, o berber dükkanında oturduğum koltukta kaç tıraştır hiç uyumamam. Koltuk aynı koltuk, makas aynı makas, makine desen öyle, müzik kanalı illa ki açık, kışın içerisi sıcak, yazın hafif hafif esiyor, serin…

Hah işte! Can alıcı nokta, uyumamaya sebep ayrıntı burada: Berber, o berber değil. Berber bambaşka bir şey. Berber, ne olacak bu memleketin hali muhabbetini  kendine düstur edinerek evrilmemiş. Ustasından sanatı kapmış sadece. Üstüne de müşterisinin ne istediğini anlama, nasıl bir kesimden hoşnut kalabileceğini tahmin edebilme ve istenilen tıraşın seyrini müşterinin kafa yapısına göre farklılaştırabilme yeteneği ekleyerek geliştirmiş kendini. Hiç kimsenin hayallerini, yere dökülen o kırpık saçların arasında süpürüp çöpe atmıyor yani. Böyle daha iyi oldu demiyor, nasıl oldu, memnun kaldın mı diyor. Gündemi sadece haberlerden ibaret sayıp, iktidardakilerden yakınmıyor, gündemi internetle takip ediyor. Filmiydi, dizisiydi, sosyal medyasıydı vs. harmanlayıp bir genel kültür oluşturuyor. Game Of Thrones  hakkında konuşabiliyorsun mesela; fikir yürütüyor, senaryoya müdahale ediyor. Spoilerın hassasiyetinin farkında, öyle her şeyi dan dun anlatmıyor, sana soruyor bilmem kaçıncı sezonun bilmem kaçıncı bölümünü izledin mi diye. Shamelles’taki Fiona’ya o da hasta oluyor benim gibi ama napalım, iyi olan kazansın. Ulan bu zamana kadar girdiğim berber dükkanlarında Çalıkuşu dizisinden bile bahsetmediniz be, utanın! Sadri Alışık’la Kenan Kalav’dan vazgeçtim de insan Aydan Şener’den de bahsetmez mi bir defa be ruhsuzlar! Ondan güzel kadın mı vardı o dönemde?  

Sizin sosyal medya dediğiniz, mahallede kim kiminle kavga etmiş, kim kimin kızını kaçırmış, kimin düğünü varmış ya da kimin oğlu askere gitmiş de bilmem ne! Bu çocuk, Twitter’da şunu okudum, Ekşi Sözlük’te bundan bahsediyorlardı diyerek bir hashtag ya da entry ile o gözlerinin kapanmasını engelleyebiliyor. Youtube’taki vidolara yorum yapıp, beğenip, youtuberların emeğine saygı gösteriyor. İş çıkışı, dükkanı kapatınca yani, spor salonuna gidip sporunu yapıyor. Yazın şort giymekten, küpe takmaktan, dövme yaptırmaktan çekinmiyor, bunları yapmayanı da yargılamıyor. Ya siz? Yazın kısa kollu gömlekten öteye geçemeyen, ille de o aynı pantolonla emekli olmayı gözüne kestiren, dövme yaptırmayı geçtim, vücudunuzdaki doğum lekesinin üzerinde oluşan kılları bile kesmeyi delikanlılıktan saymayan, yaptığı işi kıl doktorluğu olarak ciddiye bile almayan kırpıcılar, ya siz? Hala o koltuğa oturan insana vergi dairesinden, hayat pahalılığından, sgk primlerinden bahsetmekten sıkılmadınız mı? Varsa yoksa siyaset, olmadı ekmek kaç kuruş oldu onun derdi, sonbaharda daha havalar soğumadı diyerek doğalgaz masrafını kısmak için sıcak suyu açmadan soğuk suyla saç yıkama çakallıkları filan… sizin yüzünüzden gelecek kaygıları oluşturdum ben zihnimde. Hiçbir şey yetmeyecek, ekmek fiyatı sürekli artacak, emekli olmak hayallerde kalacak, Allah belamızı verdikçe verecek diye düşünerek büyüdüm ben. Hiçbir zaman da sıhhatler olmadı. Genzimde ucuz bir limon kolonyası kokusuyla üstümü başımı gereksiz yere fırçalayan bebelere ne kadar bahşiş bırakmam gerektiği ile allak bullak oldum ben.

Ankara, Yenimahalle, Ragıp Tüzün Caddesi’ndeki Hakan Berber’ e hayırlı işler, geri kalan alayınıza da el insaf dilerim.  

     

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL, KUANTUM KURTARACAK Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım. *** İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı. Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen yarısının yaşadığı ayr...
  BİR ARAYA GELMEYİ SEVEN ŞEYLER Baston . Bavul . Birlik     Afife, arkadaşı Jale ile birlikte Fenerbahçe marinadan Yoğurtçu Parkı'na hızlı adımlarla giderken önünden geçen kalabalık bir grup, bir tekneye doğru koşuşturuyordu. Kalabalığın önünden koşan adam bir yandan da telefonuyla bulundukları yeri tarif ediyordu nefes nefese. Çok geçmeden siren sesleriyle bir ambulans geldi ve tekneden yarı baygın bir adamı alarak ambulansa yerleştirdiler. Hemen ardından beyaz bir elbise giymiş bir kadın ağlayarak atladı ambulansa ve kapıları kapatıp aynı siren sesiyle çıktılar marinadan.  "Marina, denizden gelen demekmiş." dedi Afife, dalgın gözlerle ambulansın arkasından bakarken. Jale anlamadı Afife'nin ne demek istediğini. Yaşanan ile o an söylenenin birbiriyle bağdaşmamasındandı Jale'nin anlamadığı. Jale, "Hı?" diyerek şaşkınlığını ifade ederken Afife, eliyle az önce kalabalığın toplaştığı tekneyi göstererek, "Marina, diyorum, denizden gelen demekmiş...
ATLIKARINCA   Manolya - Pembe Çanta - Geyik Atıştıran yağmura aldırmadan başını hafifçe öne eğip telefonunun tuş kilidini açtı Hayat. Bir yağmur damlası telefonunda saati gösteren yere düşmüştü. Ekran açılınca saatin dakika göstergesinin üzerine düştüğünü fark etti o damlanın. Damla, gökten yere doğru düşerken yağmur adıyla anılsa da düştüğü yerdeki 3 rakamını büyüterek gösterdiğinden artık bir de mercek sıfatını alabilirdi. Zamanı gösteren diğer rakamlardan daha büyük duruyordu 3 şimdi. Gülümsedi. Duruma değil, aklına gelene. İçinden çıkamadığı anlara 3 diyerek güler geçerdi. Ama gülümsediği şey bu değil, bunun artık şimdi çok uzaklarda olan sevgilisi Ayaz'ı hatırlatıyor oluşuydu.  Ayaz, Hayat'ın içinden çıkılmaz durumları 3 ile ifade edişine çok güzel gülerdi. 'Seni düşünmek... bir yağmur damlasına varana dek.' diye geçti aklından Hayat'ın. Sonra da 'Nazım böyle de devam edebilirmiş şiire. Bence güzel.' dedi. Bunları düşünürken parmaklarının arasındaki sig...