Ana içeriğe atla

 UMUT ADINA İYİ ŞEYLER BUNLAR, BAŞKA BİR MANASI YOK

Tam bir yıl sonra seninle ayrıldığımız o sokağa gittim. Yaz akşamları dünyanın en güzel esen balkonunda içtiğimiz çayları hatırladım başımı yukarı kaldırıp o küçük balkona bakarken. Hatta inanmazsın, çay kaşıklarının sesini bile duydum bir ara...

…diye anlatırlar ya hani. Bende olmadı öyle bi şey. Olurdu önceden ama artık geçti. Bu, duygusal iniş çıkışlarımın değişken olduğuna işaret, bunun dışında başka bir manası yok. Üstelik de tam bir yıl sonra filan da değildi, hatırlamıyorum bile tam olarak ne kadar geçti üzerinden ayrılmamızın. Biraz düşünsem hatırlarım ama düşünmek de istemiyorum. Ama çok kişi öldü, ülkece çok garip olaylar yaşadık, birkaç tane arkadaş sayım arttı, birkaç tanesini de ben çıkarttım hayatımdan (hakı bokuna denk yani ya da öyle bi şey), birçok da kadın girdi hayatıma (bunu da hep böyle söyler erkekler, sanki kendisi o kadınların hayatına girmek istememiş de her şey kendiliğinden olmuş gibi, hep arzulanan bi tipmiş gibi), güneye göçen kuşlar tekrar geldi havalar ısınınca, sonra tekrar gittiler, falan filan… Bunlar hayatın devam ettiğine dair iyi işaretler, onun dışında başka bir manası yok.

Bir arkadaşımın arabasıyla benim senden sonra taşındığım eve gidiyorduk, mecburen o sokakta durduk. Kaçak sigara mı ne alacakmış. Diyemedim ben de, buralarda durmayalım başka yerden alalım, diye. Geçmiş bulunduk öyle işte. Çünkü desem, geçmeyelim buradan, diye, niye ki? diyecek. Sonra işin yoksa anlat dur. Öyle duygusal bi arkadaş da değil; “Yaa siktiret abi ne kafana takıyon allasen..” diyecek, ben de gereksiz yere hiç hak etmeyen birine hüznümden bahsetmiş olacam, ne gereği var.  Ama sokaktan geçerken fark ettim ki bizim balkona değdi değecek olan ağacın boyu bizim balkonu da geçmiş. Bu, bitkilerin sağlıklı gelişimi açısından iyi bir şey, onun dışında başka bir manası yok. Hatta o balkon artık bizim bile değil. Senin. Ya da sen de gittiysen, kiminse artık onun. Balkonun hemen yanındaki odanın penceresi açıktı ve penceredeki tül salına salına dışarı doğru atıyordu kendini. Diğer taraftan salonun da penceresini açtılarsa demek ki, cereyan yapıyor yine.

Ama itiraf etmeliyim ki takılıp kalıyor insanın aklı hatırası olan bir sokaktan geçince eski hatıralara. Bu, “Ama” ile başlayan paragraftan bir önce kurduğum cümlenin de senin, benim huzurla bir tuttuğum tül salınımı teorisini beğendiğin zamanlardan kalma bir hatırası var. “Hafif aralanmış bir pencereden rüzgar marifetiyle salınan tülün huzurla bir alakası olmalı.” dediğim zamanlardan. Bu, ekosistem için iyi bi şey, onun dışında artık başka bir manası yok.

Ayrıldıktan sonra seni ilk kez gördüğüm yeri sen de hatırlarsın belki. Ama üstümde ki tişörtü hatırlamazsın bile. Nerden hatırlayacaksın ki, ben bile hatırlamıyorum. Hem insan niye üstündeki tişörtü unutamasın ki, onu da anlamış değilim. Kadınlar özellikle, hep anlatırlar, üstümde ya da üstünde şu elbise / ceket / kazak / tişört / her neyse… vardı da onu beraber şurdan almıştık da falan da filan da. Sanki her derdin bitti, her şeyi tatlıya bağladın da bir tek o derdin kaldı çözülmedik. Yazarlar da öyle yazarlar öykülerini. Özellikle yeni yeni türeyen şu ne idüğü belirsiz blog yazarları. Bunlar, edebiyatın gelişmesi ve insanların kendini ifade edebilecek alanların artması açısından iyi bir şey, onun dışında bir manası yok.

Ha bu arada, ayrıldıktan sonra ilk karşılaştığımız yerde üstümde her ne var ise, o çoktan toz bezi olmuştur haberin olsun. Bu, geri dönüşüme katkım açısından iyi bir şey, onun dışında bir manası yok. 

Bizimle aynı ay ve yılda evlenen bir arkadaşım aradı o gün ama! Bak onu hatırlıyorum. Sen ismen hatırlamazsın ama görsen hatırlarsın. Bir çocukları olmuş, erkek. İsmini, Nusrettin Berke koymuşlar. Gülme. Ben yeteri kadar güldüm zaten, ayıp olur şimdi arkadaşa. “Niye Nusrettin lan?” diye sordum, “Kuranda geçiyor diye mi?” Dedesinin adıymış, dedesi oğlunun ismiyle yaşayacakmış, o yüzden. Üzüldüm yeni doğmuş çocuğa; küçükken Nusrettin denmez, dede olunca da Berke denmez, rezil etmişler afacanın hayatını daha doğar doğmaz. Ama çocuk babasından akıllı olursa küçükken kendine Berke dedirtir, dede olunca da Nusrettin’i kullanır. Neyse, bu, demografik açıdan bakıldığında iyi bir şey, onun dışında bir manası yok.

Babaannenin öldüğünü duyunca çok üzüldüm. Elini öpmüşlüğüm, yetiştirdiği salatalıktan, çilekten yemişliğim, hatta odun ateşinde pişirdiği kahveden içmişliğim var. Ama seni aramadım, bunu bahane edip yanına gelmedim. Babanı aradım. Bunu bahane edip babanın da yanına gitmedim. Onun, annesi neticede. Sen haylaz torunsun, üç beş güne kalmaz unutursun. Sonra kıyamam filan, sarılmak isterim diye de düşündüm. Babana değil, sana. Ayrılığın seyri açısından kötü gelişmeler bunlar, onun dışında sana sarılmanın artık bir manası yok. İnsanın kendisine zimmetli ömür, bir bakmışsın bitivermiş. Hiç ister miydi o kadıncağız ölmeyi, bizim ayrılmamızı bir de, istemezdi. Ama hayat işte, tükenen, tüketen bir şey. Bu, dünya kaynakları adına iyi bir şey, yükü azalır gezegenin, onun dışında bir manası yok. Ölümün de mantıklı bir açıklaması yok zaten. Çok kereler duymuşluğum var, ölüme kurban olayım, lafını ama bakma, hiç kimse o kadar hevesli değil ölüme. Hatta, ölüm Allah’ın emri, diyerek kabullenmişler bile. Şu ayrılık olmasaydı; buna çare bulamıyor insanlar.

Bahtiyar’ı hatırlarsın. O da ayrıldı eşinden. Eşi, yani bir benzeri sandığı kadından. İnsan eşini bulsa ayrılır mı hiç? Eşi değilmiş demek ki, sadece dünyada en çok değer verdiği çocuğunu hayata getirmesi için ihtiyaç duyduğu biyolojik ve sarışın bir karaktermiş. O kadar düğüne nişana ne gerek vardı anlamadım. Bu, düğün salonu işletenlerin ekonomiye kattıkları değer açısından iyi bir şey, yoksa bir manası yok. Ama dert etmedi çok. Çabuk atlattı. Zaten güçlü çocuktur, bilirsin. Şiir yazacak kadar duygusallık damıtır içinde. Yeter ona o kadarı. Şiiri biter, hayata kaldığı yerden devam eder. Bu, ileride vereceği kararlardan duygusal açıdan etkilenmeyeceği anlamında iyi bir şey, onun dışında bir manası yok. Ve korkarım ki, her yazıda bir Bahtiyar’la karşılaşman olası artık. Öylesi konuya adapte, öylesi nereye koysan cuk oturan. Korkarım kelimesini de sadece yazıda kullanıyorum, daha entelektüel oluyor diye, yoksa konuşma dilinde mesela, korkarım otobüs geç gelecek Bahtiyar, desem, neyinden korkuyon la otobüsün? der Bahtiyar. Bu, entelektüel ifade açısından gereksiz bir şey, başka bir manası yok.

Senden sonra İngilizceyi geliştirdim. Derdimi anlatacak kadar konuşabiliyorum artık. Bir derdim olunca konuşacam birileriyle, şimdilik kimseyle bi derdim yok, kimsenin de benimle bir derdi yok ki İngilizce konuşmak için fırsat doğmuyor. Ya da ben birçok şeyi birbirine karıştırdım, emin değilim. Ama nerde boynu bükük bir turist görsem, hor görmem garibi, gideceği yeri tarif ederim. Hatta o an için gidecek herhangi bir yeri yoksa bile gidebileceği bir yerler tarif ederim. Ederim yani, dedim ya hor görmem. Bu, dilbilimin gelişmesi ve insanların birbiriyle iletişimi açısından iyi bir şey, yoksa bir manası yok.

Stalklamak diye bir deyim musallat olmuş bir süredir Türkçeye. İngilizce bir kelimeyle Türkçe eylem ekinin birleşiminden meydana gelen bu şey, sosyal medyada birilerine ait olan sayfalara gizlice göz atmak anlamına geliyormuş. Sosyal medyada birileri o hazırladıkları sayfalara başka birileri göz atsın diye hazırlıyor zaten o sayfaları. O sayfalara göz atmak zaten olağan bi şey yani, bunun için yeni bir terim oluşturmak niyedir anlamadım. Belki sen anlarsın. Benim anladığım, üretmekten kastımız hep böyle bir şeyleri bir şeylere karıştırarak içinden çıkılmaz hallere sokmak işte. Ben de arada sırada senin sosyal medya hesaplarını stalklıyorum. Yanlışlıkla bi şeyleri beğenirim diye de ödüm kopuyor. Bu, stalklamak eyleminde deşifre olduğum anlamına gelir, onun dışında senin tarafından fark edilmenin artık bir manası yok. Geçenlerde tek gözü kör bir kedinin eskiden bize ait olan nevresim takımlarında debelendiğinin videosunu gördüm. Aklıma birçok şey geldi: İnterneti kimin keşfettiği, internete yüklenen videoların aslında nerede biriktiği, İnstagram’ın piyasa değeri, akşama ne yesek ki, aslında İnstagram gibi bi şey icat etsek ne zengin oluruz lan, havuzda yüzen hamile bir kadının içindeki çocuğun o an neler hissettiği filan gibi garip garip şeyler. Ama özetlersek, bir kediyi tek gözü kör diye sahiplendiyse ve nevresim takımlarının üzerinde debelenmesinden eğlenebiliyorsa bu kadın, benimle de miyop olduğum için mi evlendi acaba? çerçevesinde toplayabiliriz.  Üstelik bende astigmat da var. Tam acınacak haldeyim yani. Ama o an yanımda olan kardeşime videoyu gösterirken bu aklımdan geçenleri söylemek yerine, aklıma en son geleni söyledim:  Lan benim aldığım nevresim takımlarını kullanıyor bak hala, dedim, en sevdiğim takımlardı bi de bunlar benim, salmış kediyi üstüne… hallere bak hallere… Ama O, benim baktığım gibi duygusal açıdan bakmadı olaya tabii her zamanki gibi, İyi etmiş oğlum, akıllı kız, ne gidip para verecek de yenisi alacak, varken kullansın işte, dedi ruhsuz herif. Bu, senin müsrif olmadığın, kardeşimin seni takdir ettiği, benim de hala ota boka taktığım anlamına gelen farklı tepkiler olarak sıralandırılabilir, onun dışında başka bir manası yok. Kedinin de Allah belasını versin.

Bak… eskiden seninle olduğu gibi… sen yokken bile senden bahsetsem laf lafı açıyor yine. İnternetten bahsetmişken, önceden televizyonlarda yayınlanan programlara telefonla katılanlar, Adını Vermek İstemeyen Seyirci, diyerek anılırken şimdilerde, Kendisine, Olmak İstediği Ama Olamadığı Ve Buna Rağmen Hala Olmak İstediği Şeyin İsmiyle Hitap Edilmesini İsteyen Kişi olarak değişti internet ortamında. Buna kısaca nickname diyorlar. Çünkü, sen de takdir edersin ki, her defasında, Kendisine, Olmak İstediği Ama Olamadığı Ve Buna Rağmen Hala Olmak İstediği Şeyin İsmiyle Hitap Edilmesini İsteyen Kişi, diye yazmak, söylemek çok zor. Bu, zamanı tasarruflu kullanmak adına iyi bir şey, onun dışında başka bir manası yok. Her neyse, bu internet ortamında, nickname’i bende saklı, bir kadınla tanıştım geçenlerde. Ben öyle konuşmadım, senin ex eşinin seninle konuştuğu gibi, dedi, hatta belli bile etmedim ayrılmayı düşündüğümü, diye devam etti. Bak bundan sonrası çok ilginç ve ürkütücü: Ben sanırım biraz acımasız davrandım ama o an yapmak istediğim sadece oydu, yoksa intihar fikirleri gelmeye başlamıştı artık aklıma. Son bir yıldır çok fazla sıkıldığımı hissettim. Bunaldığımı. Saçlarımı kısacık kestirip, hiç olmadık renklere boyattığımı. Her sabah uyandığımda yataktan sadece çığlık atmak için çıkmak istediğimi. Sonra tekrar yatıp uyumak ve tekrar aynı şeyi yapmak. Bu böyle bir yıl devam etti. Benim eşim de çok iyiydi. Tıpkı senin gibi. Hiç üzmedi beni. Ben de onu üzmemeye çalıştım, elimden geldiğince. Hatta ben onsuz ne yaparım, aman başımdan eksik etmesin Allah O’nu benim diyerek uyuyakaldığım zamanlarım bile oldu.  Ama evlilik… ne bileyim… o insana yüklediği sorumluluk… her şeyle o uğraşırdı hayatın koşturmacasına dair, beni hiç yormazdı. Ama… benim sanki daha tek başıma yaşamak istediğim yüzlerce şey varmış gibiydi. Ve hepsine de geç kalmaya başlamıştım sanki. Evlilik… bir tür hapishane gibi… seni şekilli ve güzel perdelerin arasına tıkmışlar ve kadın olarak ne çılgınlık yapacaksan bu perdelerin arkasında yap demişler gibi. Hitlerin acımasız askerleri de bunu yaparmış kıymet verdikleri esirlere; bir odaya koyar, endişe ve düşünceler içinde boğulmalarını,  bunalmalarını sağlarlarmış. Vitrinin tozlarını alırken ne gibi bir çılgınlık yapabilirsin ki? ya da ne bileyim… yemek pişirirken? Tomris Uyar’ın dediği gibi, Şeytan diyor ki çek kapıyı ya da ne bileyim evdeki bütün patlıcanları kızart gitsin, düşünme! gibi bir şey bu.  Hiç bitmeyecek gibi bağrıma oturan bu devingenlikte ne tür bir çılgınlık yapabilirsin ki? Hiç olmayacak şeyi yaptım ben de. Yani o an bana en olası şey gibi gelmişti ama şimdi düşünüyorum da çok üzücü bi şeydi yaptığım: Alışveriş merkezine gitmiştik o hafta sonu. Evde sıkıldığımı görünce gidip bi şeyler alalım sana diye ısrar etmişti. Keyfim yerine gelirmiş, kadınlar alışverişi severmiş… ki o an belki de benim tek istediğim Endenozya’nın bir köyünde herhangi bir tarlanın kenarına oturup yoldan geçen bir kağnıyı seyretmekti belki de sadece. Bilmiyorum. Neticede gittik, bir iki saat gezdik, yemek yedik, almamı tavsiye ettiği hiçbir şeyi beğenmedim, onun kendine aldıklarına yorum yapmak istemedim, bir bardak kahveyle çokça sigara içtim, girişteki barda da bir sürü bira. Geç oldu, hadi kalkalım, dedi. Kalktık, metroya binmek üzere istasyona girdik. Alışveriş merkezinin de kapanma saati olduğundan metro kalabalıktı. Benimkinin de böyle zamanlarda tuhaf bi telaşı vardır, sanki o en sona kalacakmış, onu içeri almayacaklarmış gibi metroyu kalabalık görünce bi telaşa kapılır. Trenin duracağı yere merdivenlerden inerken elinde torbalarla benim yanımdan koşup herhangi bir vagonun kapısına yanaşmaya çalıştı alelacele. Bir yandan da bana acele etmem gerektiğini söylüyor arkasını döne döne. Ben de hiç istifimi bozmadan ağır ağır iniyorum merdivenlerden, ne olacak yani, buna binemezsek beş dakika sonra gelecek olana bineriz, ne bu telaş! Bir sürü kalabalığın arasında durdu tren, bir başka bir sürü kalabalık da inmeye başladı trenden, ben de hala merdivenlerdeyim. Hatta bir ara gerçekten inemedim aşağı kalabalık yüzünden. Bu kadar insan evine gitmek için telaş yaparken bir başka bu kadar insanın da evinden dışarı çıkmak istemesi… çok garip. Elindeki poşetlerle vagonun kapısında dikilmiş içeriden inan insanları bana bakarak bekleyen kocamın yanına geldim ağır ağır adımlarla. Arkasında durdum. İçerdekilerin inmesi bitince diğerleri vagona binmeye başladı. Tabii ilk başta benimki. Ben hareket etmedim bir müddet, edemedim.Hatta üzerimde beyaz bir gömlek vardı bol biraz, o bile kıpırdamıyordu.  Nolduysa kaldım öyle. Her şey o kadar anlamsız geldi ki… arkamdakiler söylenerek ve bana çarpa çarpa bindiler vagona. Benim gözlerim kocamda, kapıdan içeri girince oturacak yer araya araya vagonun ortasına kadar ilerledi. Elindeki poşetleri yanındaki boş koltuğa koyarak diğer boş koltuğa oturdu ve kapıya bakarak beni aradı gözleri. Ardımda kalan son birkaç kişi de vagona binerken, kendi kendime, ya bu trene biner iğrenç hayatıma kaldığım yerden devam ederim, ya da bu trenin altına kendimi atar bu iğrenç hayatı burada bitiririm, diye düşündüm. Alkolün de etkisiyle sanırım, aklıma böyle şeyler geldi. Ama vagona en son binen ve bindikten sonra kalabalıktan dolayı daha fazla ilerleyemediğinden yüzünü kapıya dönerek duran o yaşlı kadın, bana bambaşka bir fikir verdi. “Kızım madem kalabalık diye binmeyecen, git dışarıdan taksi tut, ne eğliyon kendini gapıda?”
Dışarıdan da yüzüme yansıdı mı bilmiyorum ama içimin gülümsediğini hissettim o anda. Üzerimdeki o gömlek kanatlanmaya başladı sanki. Az önce bağrıma çöken taşların her biri neşeli serçelere dönüştü bir anda. Vagon kapılarının kapandığını ifade eden o sesle birlikte çıkışa doğru yöneldim. Göz ucumla da kocamın birden oturduğu yerden kalktığını ve kapıya doğru yöneldiğini. Hiçbir şey için durmak istemiyordum, sadece gitmek istiyordum. Merdivenlere kadar hızlı adımlarla yürüdüm, bir ayağımı merdivenlere attım ki istemsiz bir şekilde dönüp baktım vagonda cama endişeyle vuran eşime. Ama öyle bomboş baktım, içimde ona karşı hiçbir şey olmadan, veda bile etmek istemeden, yaptıkları için, bana katlandığı onca şey için teşekkür bile etmek istemeden. Son dersin bitiş zili çalmış da uzun bir yaz tatiline başlamış bir ilkokul çocuğu gibi hissettim kendimi dışarı çıktığımda. Havayı içime çektim, öyle sert çektim ki sanki suyun altından çıkmış gibi. Yoldan geçen ilk taksiyi durdurup bindim. Nereye gideceğimi ne yapacağımı hiç bilmiyordum ama bindim taksiye. Kısa bir süre sonra telefon çalmaya başladı. Arayan kocamdı. Tren tünelden çıkar çıkmaz arar, duramaz. Açmadım telefonu, meşgule düşürdüm, bi daha aradı, yine meşgule düşürdüm. Muhtemelen bir sonraki durakta inmiştir diye düşündüm. Bu arada da taksicinin sürekli nereye gidiyoruz abla, sorusunu, bi dakka, diyerek geçiştiriyorum. Çocukluk arkadaşım vardı, en son,  eşinden boşandığında konuşmuştuk, annesiyle babasıyla aynı apartmanda oturuyordu ama o, bir kat aşağıdaki dairede yalnız yaşıyordu, onu aradım, taksiyle geldiğimi, durumu ona gelince anlatacağımı söyledim, adresi teyit ettim tekrar ve bu arada da şoföre söyledim, kapattım telefonu. Telefonu kapatır kapatmaz çalmaya başladı telefon yine. Kocam arıyordu yine. Yine meşgule düşürüp tamamen kapattım ve o an nerden estiyse bilmem camı açıp var gücümle de dışarı fırlattım telefonu. Şoför garip garip baktı yüzüme, “Gartı alaydın abla, içindeki gart önemli.”  dedi, hiç unutmam, hala esprisini yaparız o, o gün evine gittiğim arkadaşımla.
Vel hasıl, 6 ay ulaşamadı bana. Ben ara sıra haberini alıyordum, perişan olmuş başıma bi şey mi geldi diye ama o süre zarfında o kadar çok aklıma geliyordu ki tekrar dönme fikri, kapılır da tekrar o evlilik denen cehenneme dönerim diye korkumdan aramadım ben de onu. Sonra aynı endişe aileme de bulaşınca aramak zorunda kaldım onları. Anneme babama Antalya’da olduğumu söyledim, açık adres vermedim. Kocama ondan boşanmak istediğimi söylemelerini istedim. Çok mutlu olduğumu benim için endişelenmemeleri gerektiğini tembihledim. Bir 6 ay daha geçti bunun üzerinden, ben o arada bir iş buldum, küçük bir apartman dairesi bir de. Arkadaşım sağolsun çok yardım etti. Bir gün, bi iş çıkışı, kocamın bir arkadaşına rastladım yolda tesadüfen. Kocamın beni çok merak ettiğini, ayda iki defa hafta sonları Antalya’ya gittiğini söyledi. Dayanamadım artık, akşam eve dönünce onu aradım. Şu gün şu saatte şurada buluşalım dedim. Ben bağırır kızar filan diye düşünüyordum ama hiçbir şey demedi. Buluştuk. Her şeyi tek tek anlattım. Artık o kadar yılmış ki, sadece sitem etmekle yetindi. Bana hak vermedi tabii, laf aramızda hak verilecek de bir tarafı yoktu yaptığımın. Boşanma işlemlerini başlatacağını ve bir daha da yüzümü görmek istemediğini söyledi. Ama hala arada bir görüşürüz. Ben bekar olmaktan mutluyum ama o benden daha mutlu sanırım. Hatta erkekliğine yediremediğinden söylemiyor ama nerdeyse iyi ki kaçmışın diyecek, o derece yani.

Bu, bir kadının gerçek anlamda sıkıldığında neleri göze alabileceğine dair, hata dolu ama bir o kadar da azimli ve sıra dışı hikayesinden payımıza düşen öğretileri almamız açısından iyi bir şey, bunun dışında başka bir manası yok.  Ben de üzerime düşeni almaktan alıkoymadım tabii ki kendimi. İlk önce senin de benzer bir şey yapmadan konuşarak bu işi sonuçlandırmış olmana sevindim. Ardından, söz veriyorum ben seninle bir ömür oynarım, diyen bütün kadınların bir müddet sonra oyuncaklarını da alıp kaybolup gidebileceğine inanarak beklentisiz yaşamanın en doğrusu olacağına inandırdım kendimi. Evliliğin, sistemin bir ürünü ve sistemin bir kutsalı olduğuna ve bu şekilde insanları daha rahat kontrol altına alabileceklerine, somatik işaretleyicilerle insanları daha rahat borçlandırıp, köle gibi çalıştıracaklarına, vaat ettikleri kerametin aslında bir ömür de sürse hiç oluşmayacağına dair fikirler oluşturdum ki bunlar, kişisel bilinçlenme ve politik kültürün artması açısından iyi bir şey, yoksa başka bir manası yok. Ve en önemlisi, hiçbir erkek, bir kadının saçlarını kestirmesine sebep olacak kadar dahil olmamalı bir kadının hayatına ve hiçbir kadın da kendi saçlarından bezecek kadar dahil etmemeli hiçbir erkeği hayatına düsturunu benimsedim.  Toplumsal yapıda kadın ve erkeğin birbirlerine karşı tek görevleri bu olmalı, yoksa saçlarının konumuzla bir alakası yok.

Şimdi başka ülkelere yelken açmak için planlar yapıyorum kendimce. Plan yok, plan bu! diye de kendimi teselli etmeyi uygun gördüm. Karanlıkta kalınca gözlerimizi kapatmamız biraz da bu yüzden zaten; ancak gözlerini kapattığında aydınlığı görürsün. Bu, umut adına iyi gelişmeler, başka bir manası yok. Çünkü hayat önüne bir şeyler koyuyor, ne kadar teslimiyetçi olmadığını iddia etsen de istemem diyemiyorsun, alıp yaşıyorsun, yaşıyoruz. Sonra bir bakmışsın, teselli kesmiyor artık, tecelli edilsin diye bekliyoruz, öyleyiz çünkü: biraz sempatik, biraz kararlı, biraz korkak ama ille de insan; aciz ve muhtaç.

Bütün bunlar, bir hayalin içinden baktığında dünyanın epeyce güzel bir yer olduğuna dair güzel işaretler, yoksa inan, hiçbir şeyin sandığımız kadar bir manası yok.  

    







Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL, KUANTUM KURTARACAK Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım. *** İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı. Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen yarısının yaşadığı ayr...
  BİR ARAYA GELMEYİ SEVEN ŞEYLER Baston . Bavul . Birlik     Afife, arkadaşı Jale ile birlikte Fenerbahçe marinadan Yoğurtçu Parkı'na hızlı adımlarla giderken önünden geçen kalabalık bir grup, bir tekneye doğru koşuşturuyordu. Kalabalığın önünden koşan adam bir yandan da telefonuyla bulundukları yeri tarif ediyordu nefes nefese. Çok geçmeden siren sesleriyle bir ambulans geldi ve tekneden yarı baygın bir adamı alarak ambulansa yerleştirdiler. Hemen ardından beyaz bir elbise giymiş bir kadın ağlayarak atladı ambulansa ve kapıları kapatıp aynı siren sesiyle çıktılar marinadan.  "Marina, denizden gelen demekmiş." dedi Afife, dalgın gözlerle ambulansın arkasından bakarken. Jale anlamadı Afife'nin ne demek istediğini. Yaşanan ile o an söylenenin birbiriyle bağdaşmamasındandı Jale'nin anlamadığı. Jale, "Hı?" diyerek şaşkınlığını ifade ederken Afife, eliyle az önce kalabalığın toplaştığı tekneyi göstererek, "Marina, diyorum, denizden gelen demekmiş...
ATLIKARINCA   Manolya - Pembe Çanta - Geyik Atıştıran yağmura aldırmadan başını hafifçe öne eğip telefonunun tuş kilidini açtı Hayat. Bir yağmur damlası telefonunda saati gösteren yere düşmüştü. Ekran açılınca saatin dakika göstergesinin üzerine düştüğünü fark etti o damlanın. Damla, gökten yere doğru düşerken yağmur adıyla anılsa da düştüğü yerdeki 3 rakamını büyüterek gösterdiğinden artık bir de mercek sıfatını alabilirdi. Zamanı gösteren diğer rakamlardan daha büyük duruyordu 3 şimdi. Gülümsedi. Duruma değil, aklına gelene. İçinden çıkamadığı anlara 3 diyerek güler geçerdi. Ama gülümsediği şey bu değil, bunun artık şimdi çok uzaklarda olan sevgilisi Ayaz'ı hatırlatıyor oluşuydu.  Ayaz, Hayat'ın içinden çıkılmaz durumları 3 ile ifade edişine çok güzel gülerdi. 'Seni düşünmek... bir yağmur damlasına varana dek.' diye geçti aklından Hayat'ın. Sonra da 'Nazım böyle de devam edebilirmiş şiire. Bence güzel.' dedi. Bunları düşünürken parmaklarının arasındaki sig...