UMUT ADINA İYİ ŞEYLER
BUNLAR, BAŞKA BİR MANASI YOK
Tam bir yıl sonra
seninle ayrıldığımız o sokağa gittim. Yaz akşamları dünyanın en güzel esen
balkonunda içtiğimiz çayları hatırladım başımı yukarı kaldırıp o küçük balkona
bakarken. Hatta inanmazsın, çay kaşıklarının sesini bile duydum bir ara...
…diye anlatırlar ya hani. Bende olmadı öyle bi şey. Olurdu
önceden ama artık geçti. Bu, duygusal iniş çıkışlarımın değişken olduğuna
işaret, bunun dışında başka bir manası yok. Üstelik de tam bir yıl sonra filan da değildi, hatırlamıyorum bile tam olarak
ne kadar geçti üzerinden ayrılmamızın. Biraz düşünsem hatırlarım ama düşünmek
de istemiyorum. Ama çok kişi öldü, ülkece çok garip olaylar yaşadık, birkaç
tane arkadaş sayım arttı, birkaç tanesini de ben çıkarttım hayatımdan (hakı
bokuna denk yani ya da öyle bi şey), birçok da kadın girdi hayatıma (bunu da
hep böyle söyler erkekler, sanki kendisi o kadınların hayatına girmek istememiş
de her şey kendiliğinden olmuş gibi, hep arzulanan bi tipmiş gibi), güneye
göçen kuşlar tekrar geldi havalar ısınınca, sonra tekrar gittiler, falan filan…
Bunlar hayatın devam ettiğine dair iyi işaretler, onun dışında başka bir manası
yok.
Bir arkadaşımın arabasıyla benim senden sonra taşındığım eve
gidiyorduk, mecburen o sokakta durduk. Kaçak sigara mı ne alacakmış. Diyemedim
ben de, buralarda durmayalım başka yerden alalım, diye. Geçmiş bulunduk öyle
işte. Çünkü desem, geçmeyelim buradan, diye, niye ki? diyecek. Sonra işin yoksa
anlat dur. Öyle duygusal bi arkadaş da değil; “Yaa siktiret abi ne kafana
takıyon allasen..” diyecek, ben de gereksiz yere hiç hak etmeyen birine
hüznümden bahsetmiş olacam, ne gereği var.
Ama sokaktan geçerken fark ettim ki bizim balkona değdi değecek olan
ağacın boyu bizim balkonu da geçmiş. Bu, bitkilerin sağlıklı gelişimi açısından
iyi bir şey, onun dışında başka bir manası yok. Hatta o balkon artık bizim bile
değil. Senin. Ya da sen de gittiysen, kiminse artık onun. Balkonun hemen yanındaki
odanın penceresi açıktı ve penceredeki tül salına salına dışarı doğru atıyordu
kendini. Diğer taraftan salonun da penceresini açtılarsa demek ki, cereyan
yapıyor yine.
Ama itiraf etmeliyim ki takılıp kalıyor insanın aklı
hatırası olan bir sokaktan geçince eski hatıralara. Bu, “Ama” ile başlayan
paragraftan bir önce kurduğum cümlenin de senin, benim huzurla bir tuttuğum tül
salınımı teorisini beğendiğin zamanlardan kalma bir hatırası var. “Hafif
aralanmış bir pencereden rüzgar marifetiyle salınan tülün huzurla bir alakası
olmalı.” dediğim zamanlardan. Bu, ekosistem için iyi bi şey, onun dışında artık
başka bir manası yok.
Ayrıldıktan sonra seni ilk kez gördüğüm yeri sen de
hatırlarsın belki. Ama üstümde ki tişörtü hatırlamazsın bile. Nerden
hatırlayacaksın ki, ben bile hatırlamıyorum. Hem insan niye üstündeki tişörtü
unutamasın ki, onu da anlamış değilim. Kadınlar özellikle, hep anlatırlar,
üstümde ya da üstünde şu elbise / ceket / kazak / tişört / her neyse… vardı da
onu beraber şurdan almıştık da falan da filan da. Sanki her derdin bitti, her
şeyi tatlıya bağladın da bir tek o derdin kaldı çözülmedik. Yazarlar da öyle
yazarlar öykülerini. Özellikle yeni yeni türeyen şu ne idüğü belirsiz blog
yazarları. Bunlar, edebiyatın gelişmesi ve insanların kendini ifade edebilecek
alanların artması açısından iyi bir şey, onun dışında bir manası yok.
Ha bu arada, ayrıldıktan sonra ilk karşılaştığımız yerde üstümde
her ne var ise, o çoktan toz bezi olmuştur haberin olsun. Bu, geri dönüşüme
katkım açısından iyi bir şey, onun dışında bir manası yok.
Bizimle aynı ay ve yılda evlenen bir arkadaşım aradı o gün
ama! Bak onu hatırlıyorum. Sen ismen hatırlamazsın ama görsen hatırlarsın. Bir
çocukları olmuş, erkek. İsmini, Nusrettin
Berke koymuşlar. Gülme. Ben yeteri kadar güldüm zaten, ayıp olur şimdi
arkadaşa. “Niye Nusrettin lan?” diye sordum, “Kuranda geçiyor diye mi?”
Dedesinin adıymış, dedesi oğlunun ismiyle yaşayacakmış, o yüzden. Üzüldüm yeni
doğmuş çocuğa; küçükken Nusrettin denmez, dede olunca da Berke denmez, rezil
etmişler afacanın hayatını daha doğar doğmaz. Ama çocuk babasından akıllı
olursa küçükken kendine Berke dedirtir, dede olunca da Nusrettin’i kullanır. Neyse,
bu, demografik açıdan bakıldığında iyi bir şey, onun dışında bir manası yok.
Babaannenin öldüğünü duyunca çok üzüldüm. Elini öpmüşlüğüm,
yetiştirdiği salatalıktan, çilekten yemişliğim, hatta odun ateşinde pişirdiği
kahveden içmişliğim var. Ama seni aramadım, bunu bahane edip yanına gelmedim.
Babanı aradım. Bunu bahane edip babanın da yanına gitmedim. Onun, annesi neticede. Sen haylaz torunsun, üç beş güne kalmaz
unutursun. Sonra kıyamam filan, sarılmak isterim diye de düşündüm. Babana değil, sana. Ayrılığın
seyri açısından kötü gelişmeler bunlar, onun dışında sana sarılmanın artık bir
manası yok. İnsanın kendisine zimmetli ömür, bir bakmışsın bitivermiş. Hiç
ister miydi o kadıncağız ölmeyi, bizim ayrılmamızı bir de, istemezdi. Ama hayat
işte, tükenen, tüketen bir şey. Bu, dünya kaynakları adına iyi bir şey, yükü
azalır gezegenin, onun dışında bir manası yok. Ölümün de mantıklı bir
açıklaması yok zaten. Çok kereler duymuşluğum var, ölüme kurban olayım, lafını ama bakma, hiç kimse o kadar hevesli
değil ölüme. Hatta, ölüm Allah’ın emri,
diyerek kabullenmişler bile. Şu ayrılık
olmasaydı; buna çare bulamıyor insanlar.
Bahtiyar’ı hatırlarsın. O da ayrıldı eşinden. Eşi, yani bir
benzeri sandığı kadından. İnsan eşini bulsa ayrılır mı hiç? Eşi değilmiş demek
ki, sadece dünyada en çok değer verdiği çocuğunu hayata getirmesi için ihtiyaç
duyduğu biyolojik ve sarışın bir karaktermiş. O kadar düğüne nişana ne gerek
vardı anlamadım. Bu, düğün salonu işletenlerin ekonomiye kattıkları değer
açısından iyi bir şey, yoksa bir manası yok. Ama dert etmedi çok. Çabuk
atlattı. Zaten güçlü çocuktur, bilirsin. Şiir yazacak kadar duygusallık damıtır
içinde. Yeter ona o kadarı. Şiiri biter,
hayata kaldığı yerden devam eder. Bu, ileride vereceği kararlardan duygusal
açıdan etkilenmeyeceği anlamında iyi bir şey, onun dışında bir manası yok. Ve korkarım
ki, her yazıda bir Bahtiyar’la karşılaşman olası artık. Öylesi konuya adapte,
öylesi nereye koysan cuk oturan. Korkarım
kelimesini de sadece yazıda kullanıyorum, daha entelektüel oluyor diye,
yoksa konuşma dilinde mesela, korkarım
otobüs geç gelecek Bahtiyar, desem, neyinden
korkuyon la otobüsün? der Bahtiyar. Bu, entelektüel ifade açısından gereksiz
bir şey, başka bir manası yok.
Senden sonra İngilizceyi
geliştirdim. Derdimi anlatacak kadar konuşabiliyorum artık. Bir derdim olunca
konuşacam birileriyle, şimdilik kimseyle bi derdim yok, kimsenin de benimle bir
derdi yok ki İngilizce konuşmak için fırsat doğmuyor. Ya da ben birçok şeyi
birbirine karıştırdım, emin değilim. Ama nerde boynu bükük bir turist görsem,
hor görmem garibi, gideceği yeri tarif ederim. Hatta o an için gidecek herhangi
bir yeri yoksa bile gidebileceği bir yerler tarif ederim. Ederim yani, dedim ya
hor görmem. Bu, dilbilimin gelişmesi ve insanların birbiriyle iletişimi
açısından iyi bir şey, yoksa bir manası yok.
Stalklamak diye bir deyim
musallat olmuş bir süredir Türkçeye. İngilizce bir kelimeyle Türkçe eylem
ekinin birleşiminden meydana gelen bu şey, sosyal
medyada birilerine ait olan sayfalara gizlice göz atmak anlamına
geliyormuş. Sosyal medyada birileri o hazırladıkları sayfalara başka birileri
göz atsın diye hazırlıyor zaten o sayfaları. O sayfalara göz atmak zaten olağan
bi şey yani, bunun için yeni bir terim oluşturmak niyedir anlamadım. Belki sen
anlarsın. Benim anladığım, üretmekten kastımız hep böyle bir şeyleri bir
şeylere karıştırarak içinden çıkılmaz hallere sokmak işte. Ben de arada sırada
senin sosyal medya hesaplarını stalklıyorum. Yanlışlıkla bi şeyleri beğenirim
diye de ödüm kopuyor. Bu, stalklamak eyleminde deşifre olduğum anlamına gelir,
onun dışında senin tarafından fark edilmenin artık bir manası yok. Geçenlerde
tek gözü kör bir kedinin eskiden bize ait olan nevresim takımlarında
debelendiğinin videosunu gördüm. Aklıma birçok şey geldi: İnterneti kimin keşfettiği,
internete yüklenen videoların aslında nerede biriktiği, İnstagram’ın piyasa
değeri, akşama ne yesek ki, aslında İnstagram gibi bi şey icat etsek ne zengin
oluruz lan, havuzda yüzen hamile bir kadının içindeki çocuğun o an neler
hissettiği filan gibi garip garip şeyler. Ama özetlersek, bir kediyi tek gözü
kör diye sahiplendiyse ve nevresim takımlarının üzerinde debelenmesinden
eğlenebiliyorsa bu kadın, benimle de miyop olduğum için mi evlendi acaba? çerçevesinde
toplayabiliriz. Üstelik bende astigmat
da var. Tam acınacak haldeyim yani. Ama o an yanımda olan kardeşime videoyu
gösterirken bu aklımdan geçenleri söylemek yerine, aklıma en son geleni
söyledim: Lan benim aldığım nevresim takımlarını kullanıyor bak hala, dedim, en sevdiğim takımlardı bi de bunlar benim,
salmış kediyi üstüne… hallere bak hallere… Ama O, benim baktığım gibi duygusal
açıdan bakmadı olaya tabii her zamanki gibi, İyi etmiş oğlum, akıllı kız, ne gidip para verecek de yenisi alacak,
varken kullansın işte, dedi ruhsuz herif. Bu, senin müsrif olmadığın,
kardeşimin seni takdir ettiği, benim de hala ota boka taktığım anlamına gelen
farklı tepkiler olarak sıralandırılabilir, onun dışında başka bir manası yok. Kedinin
de Allah belasını versin.
Bak… eskiden seninle olduğu
gibi… sen yokken bile senden bahsetsem laf lafı açıyor yine. İnternetten bahsetmişken,
önceden televizyonlarda yayınlanan programlara telefonla katılanlar, Adını Vermek İstemeyen Seyirci, diyerek
anılırken şimdilerde, Kendisine, Olmak
İstediği Ama Olamadığı Ve Buna Rağmen Hala Olmak İstediği Şeyin İsmiyle Hitap
Edilmesini İsteyen Kişi olarak değişti internet ortamında. Buna kısaca nickname diyorlar. Çünkü, sen de
takdir edersin ki, her defasında, Kendisine,
Olmak İstediği Ama Olamadığı Ve Buna Rağmen Hala Olmak İstediği Şeyin İsmiyle
Hitap Edilmesini İsteyen Kişi, diye yazmak, söylemek çok zor. Bu, zamanı
tasarruflu kullanmak adına iyi bir şey, onun dışında başka bir manası yok. Her neyse,
bu internet ortamında, nickname’i bende saklı, bir kadınla tanıştım geçenlerde.
Ben öyle konuşmadım, senin ex eşinin
seninle konuştuğu gibi, dedi, hatta
belli bile etmedim ayrılmayı düşündüğümü, diye devam etti. Bak bundan sonrası
çok ilginç ve ürkütücü: Ben sanırım biraz
acımasız davrandım ama o an yapmak istediğim sadece oydu, yoksa intihar
fikirleri gelmeye başlamıştı artık aklıma. Son bir yıldır çok fazla sıkıldığımı
hissettim. Bunaldığımı. Saçlarımı kısacık kestirip, hiç olmadık renklere
boyattığımı. Her sabah uyandığımda yataktan sadece çığlık atmak için çıkmak
istediğimi. Sonra tekrar yatıp uyumak ve tekrar aynı şeyi yapmak. Bu böyle bir
yıl devam etti. Benim eşim de çok iyiydi. Tıpkı senin gibi. Hiç üzmedi beni. Ben
de onu üzmemeye çalıştım, elimden geldiğince. Hatta ben onsuz ne yaparım, aman
başımdan eksik etmesin Allah O’nu benim diyerek uyuyakaldığım zamanlarım bile
oldu. Ama evlilik… ne bileyim… o insana
yüklediği sorumluluk… her şeyle o uğraşırdı hayatın koşturmacasına dair, beni
hiç yormazdı. Ama… benim sanki daha tek başıma yaşamak istediğim yüzlerce şey
varmış gibiydi. Ve hepsine de geç kalmaya başlamıştım sanki. Evlilik… bir tür
hapishane gibi… seni şekilli ve güzel perdelerin arasına tıkmışlar ve kadın
olarak ne çılgınlık yapacaksan bu perdelerin arkasında yap demişler gibi. Hitlerin
acımasız askerleri de bunu yaparmış kıymet verdikleri esirlere; bir odaya
koyar, endişe ve düşünceler içinde boğulmalarını, bunalmalarını sağlarlarmış. Vitrinin tozlarını
alırken ne gibi bir çılgınlık yapabilirsin ki? ya da ne bileyim… yemek
pişirirken? Tomris Uyar’ın dediği gibi, Şeytan diyor ki çek kapıyı ya da ne
bileyim evdeki bütün patlıcanları kızart gitsin, düşünme! gibi bir şey bu. Hiç bitmeyecek gibi bağrıma oturan bu
devingenlikte ne tür bir çılgınlık yapabilirsin ki? Hiç olmayacak şeyi yaptım
ben de. Yani o an bana en olası şey gibi gelmişti ama şimdi düşünüyorum da çok
üzücü bi şeydi yaptığım: Alışveriş merkezine gitmiştik o hafta sonu. Evde sıkıldığımı
görünce gidip bi şeyler alalım sana diye ısrar etmişti. Keyfim yerine gelirmiş,
kadınlar alışverişi severmiş… ki o an belki de benim tek istediğim Endenozya’nın
bir köyünde herhangi bir tarlanın kenarına oturup yoldan geçen bir kağnıyı
seyretmekti belki de sadece. Bilmiyorum. Neticede gittik, bir iki saat gezdik,
yemek yedik, almamı tavsiye ettiği hiçbir şeyi beğenmedim, onun kendine
aldıklarına yorum yapmak istemedim, bir bardak kahveyle çokça sigara içtim,
girişteki barda da bir sürü bira. Geç oldu, hadi kalkalım, dedi. Kalktık,
metroya binmek üzere istasyona girdik. Alışveriş merkezinin de kapanma saati
olduğundan metro kalabalıktı. Benimkinin de böyle zamanlarda tuhaf bi telaşı
vardır, sanki o en sona kalacakmış, onu içeri almayacaklarmış gibi metroyu
kalabalık görünce bi telaşa kapılır. Trenin duracağı yere merdivenlerden
inerken elinde torbalarla benim yanımdan koşup herhangi bir vagonun kapısına
yanaşmaya çalıştı alelacele. Bir yandan da bana acele etmem gerektiğini
söylüyor arkasını döne döne. Ben de hiç istifimi bozmadan ağır ağır iniyorum
merdivenlerden, ne olacak yani, buna binemezsek beş dakika sonra gelecek olana
bineriz, ne bu telaş! Bir sürü kalabalığın arasında durdu tren, bir başka bir
sürü kalabalık da inmeye başladı trenden, ben de hala merdivenlerdeyim. Hatta bir
ara gerçekten inemedim aşağı kalabalık yüzünden. Bu kadar insan evine gitmek
için telaş yaparken bir başka bu kadar insanın da evinden dışarı çıkmak
istemesi… çok garip. Elindeki poşetlerle vagonun kapısında dikilmiş içeriden
inan insanları bana bakarak bekleyen kocamın yanına geldim ağır ağır adımlarla.
Arkasında durdum. İçerdekilerin inmesi bitince diğerleri vagona binmeye
başladı. Tabii ilk başta benimki. Ben hareket etmedim bir müddet, edemedim.Hatta
üzerimde beyaz bir gömlek vardı bol biraz, o bile kıpırdamıyordu. Nolduysa kaldım öyle. Her şey o kadar anlamsız
geldi ki… arkamdakiler söylenerek ve bana çarpa çarpa bindiler vagona. Benim gözlerim
kocamda, kapıdan içeri girince oturacak yer araya araya vagonun ortasına kadar
ilerledi. Elindeki poşetleri yanındaki boş koltuğa koyarak diğer boş koltuğa
oturdu ve kapıya bakarak beni aradı gözleri. Ardımda kalan son birkaç kişi de
vagona binerken, kendi kendime, ya bu trene biner iğrenç hayatıma kaldığım yerden
devam ederim, ya da bu trenin altına kendimi atar bu iğrenç hayatı burada
bitiririm, diye düşündüm. Alkolün de etkisiyle sanırım, aklıma böyle şeyler
geldi. Ama vagona en son binen ve bindikten sonra kalabalıktan dolayı daha
fazla ilerleyemediğinden yüzünü kapıya dönerek duran o yaşlı kadın, bana
bambaşka bir fikir verdi. “Kızım madem kalabalık diye binmeyecen, git dışarıdan
taksi tut, ne eğliyon kendini gapıda?”
Dışarıdan da yüzüme yansıdı mı bilmiyorum ama içimin
gülümsediğini hissettim o anda. Üzerimdeki o gömlek kanatlanmaya başladı sanki.
Az önce bağrıma çöken taşların her biri neşeli serçelere dönüştü bir anda. Vagon
kapılarının kapandığını ifade eden o sesle birlikte çıkışa doğru yöneldim. Göz ucumla
da kocamın birden oturduğu yerden kalktığını ve kapıya doğru yöneldiğini. Hiçbir
şey için durmak istemiyordum, sadece gitmek istiyordum. Merdivenlere kadar
hızlı adımlarla yürüdüm, bir ayağımı merdivenlere attım ki istemsiz bir şekilde
dönüp baktım vagonda cama endişeyle vuran eşime. Ama öyle bomboş baktım, içimde
ona karşı hiçbir şey olmadan, veda bile etmek istemeden, yaptıkları için, bana
katlandığı onca şey için teşekkür bile etmek istemeden. Son dersin bitiş zili
çalmış da uzun bir yaz tatiline başlamış bir ilkokul çocuğu gibi hissettim
kendimi dışarı çıktığımda. Havayı içime çektim, öyle sert çektim ki sanki suyun
altından çıkmış gibi. Yoldan geçen ilk taksiyi durdurup bindim. Nereye gideceğimi
ne yapacağımı hiç bilmiyordum ama bindim taksiye. Kısa bir süre sonra telefon
çalmaya başladı. Arayan kocamdı. Tren tünelden çıkar çıkmaz arar, duramaz. Açmadım
telefonu, meşgule düşürdüm, bi daha aradı, yine meşgule düşürdüm. Muhtemelen bir
sonraki durakta inmiştir diye düşündüm. Bu arada da taksicinin sürekli nereye
gidiyoruz abla, sorusunu, bi dakka, diyerek geçiştiriyorum. Çocukluk arkadaşım
vardı, en son, eşinden boşandığında
konuşmuştuk, annesiyle babasıyla aynı apartmanda oturuyordu ama o, bir kat aşağıdaki
dairede yalnız yaşıyordu, onu aradım, taksiyle geldiğimi, durumu ona gelince
anlatacağımı söyledim, adresi teyit ettim tekrar ve bu arada da şoföre
söyledim, kapattım telefonu. Telefonu kapatır kapatmaz çalmaya başladı telefon
yine. Kocam arıyordu yine. Yine meşgule düşürüp tamamen kapattım ve o an nerden
estiyse bilmem camı açıp var gücümle de dışarı fırlattım telefonu. Şoför garip
garip baktı yüzüme, “Gartı alaydın abla, içindeki gart önemli.” dedi, hiç unutmam, hala esprisini yaparız o, o
gün evine gittiğim arkadaşımla.
Vel hasıl, 6 ay ulaşamadı bana. Ben ara sıra
haberini alıyordum, perişan olmuş başıma bi şey mi geldi diye ama o süre
zarfında o kadar çok aklıma geliyordu ki tekrar dönme fikri, kapılır da tekrar
o evlilik denen cehenneme dönerim diye korkumdan aramadım ben de onu. Sonra aynı
endişe aileme de bulaşınca aramak zorunda kaldım onları. Anneme babama Antalya’da
olduğumu söyledim, açık adres vermedim. Kocama ondan boşanmak istediğimi
söylemelerini istedim. Çok mutlu olduğumu benim için endişelenmemeleri
gerektiğini tembihledim. Bir 6 ay daha geçti bunun üzerinden, ben o arada bir
iş buldum, küçük bir apartman dairesi bir de. Arkadaşım sağolsun çok yardım
etti. Bir gün, bi iş çıkışı, kocamın bir arkadaşına rastladım yolda tesadüfen. Kocamın
beni çok merak ettiğini, ayda iki defa hafta sonları Antalya’ya gittiğini
söyledi. Dayanamadım artık, akşam eve dönünce onu aradım. Şu gün şu saatte
şurada buluşalım dedim. Ben bağırır kızar filan diye düşünüyordum ama hiçbir şey
demedi. Buluştuk. Her şeyi tek tek anlattım. Artık o kadar yılmış ki, sadece
sitem etmekle yetindi. Bana hak vermedi tabii, laf aramızda hak verilecek de
bir tarafı yoktu yaptığımın. Boşanma işlemlerini başlatacağını ve bir daha da
yüzümü görmek istemediğini söyledi. Ama hala arada bir görüşürüz. Ben bekar
olmaktan mutluyum ama o benden daha mutlu sanırım. Hatta erkekliğine
yediremediğinden söylemiyor ama nerdeyse iyi ki kaçmışın diyecek, o derece
yani.
Bu, bir kadının gerçek
anlamda sıkıldığında neleri göze alabileceğine dair, hata dolu ama bir o kadar
da azimli ve sıra dışı hikayesinden payımıza düşen öğretileri almamız açısından
iyi bir şey, bunun dışında başka bir manası yok. Ben de üzerime düşeni almaktan alıkoymadım
tabii ki kendimi. İlk önce senin de benzer bir şey yapmadan konuşarak bu işi
sonuçlandırmış olmana sevindim. Ardından, söz
veriyorum ben seninle bir ömür oynarım, diyen bütün kadınların bir müddet
sonra oyuncaklarını da alıp kaybolup gidebileceğine inanarak beklentisiz
yaşamanın en doğrusu olacağına inandırdım kendimi. Evliliğin, sistemin bir
ürünü ve sistemin bir kutsalı olduğuna ve bu şekilde insanları daha rahat
kontrol altına alabileceklerine, somatik işaretleyicilerle insanları daha rahat
borçlandırıp, köle gibi çalıştıracaklarına, vaat ettikleri kerametin aslında
bir ömür de sürse hiç oluşmayacağına dair fikirler oluşturdum ki bunlar,
kişisel bilinçlenme ve politik kültürün artması açısından iyi bir şey, yoksa
başka bir manası yok. Ve en önemlisi, hiçbir erkek, bir kadının saçlarını
kestirmesine sebep olacak kadar dahil olmamalı bir kadının hayatına ve hiçbir
kadın da kendi saçlarından bezecek kadar dahil etmemeli hiçbir erkeği hayatına düsturunu
benimsedim. Toplumsal yapıda kadın ve
erkeğin birbirlerine karşı tek görevleri bu olmalı, yoksa saçlarının konumuzla
bir alakası yok.
Şimdi başka ülkelere yelken
açmak için planlar yapıyorum kendimce. Plan
yok, plan bu! diye de kendimi teselli etmeyi uygun gördüm. Karanlıkta kalınca
gözlerimizi kapatmamız biraz da bu yüzden zaten; ancak gözlerini kapattığında
aydınlığı görürsün. Bu, umut adına iyi gelişmeler, başka bir manası yok. Çünkü hayat
önüne bir şeyler koyuyor, ne kadar teslimiyetçi olmadığını iddia etsen de
istemem diyemiyorsun, alıp yaşıyorsun, yaşıyoruz. Sonra bir bakmışsın, teselli
kesmiyor artık, tecelli edilsin diye bekliyoruz, öyleyiz çünkü: biraz sempatik,
biraz kararlı, biraz korkak ama ille de insan; aciz ve muhtaç.
Bütün bunlar, bir hayalin
içinden baktığında dünyanın epeyce güzel bir yer olduğuna dair güzel işaretler,
yoksa inan, hiçbir şeyin sandığımız kadar bir manası yok.

Yorumlar