YILMAZ GÜNEY, ORALET NİYAZİ, BOYACI ÇOCUK, SAHAF EFENDİ VE BEN,
HEPİMİZ DE GÜLÜYORUZ, NE GÜZEL
Eskiden bilmezdim yalnızlığı ama özenirdim. Çok istedim ilk gençliğimde iki artı bir bi eve çıkmayı tek başıma. Hayat hep bir kişi eksik bırakıyordu ailemi, gidemedim. Çocukluğumdan beri özendiğim yalnızlık yıllar sonra tepine tepine açtı kapısını. Bu sefer de ben istemiyordum. İstediğim her şeyi hep istemekten vazgeçtikten sonra verdi bana hayat. O yüzden saçma bi dinginlik oluyor içimde. Böyle nereden kaçsam da gitsem bu bünyeden diyen bi huzur. Her şeyin hazır olduğu mükellef bi sabah kahvaltısına yetişemeyen çay gibi. Demlenme süresinden önce hazırlıyorum demek ki hayattan beklentilerimi, hayata dair kahvaltılarımı. Poşet çaya razı olsa gönül, yetişecek de olmuyor işte.
İlk defa görüyorum Yılmaz Güney’ in gülerken ki fotoğrafını. Bi sahafta. Bu zamana kadar hep arka sıralarda kalmış, satılamamış ve bu yüzden hiçbir şeyleri atmalara kıyamayan sahaf efendinin pamuk ellerine düşmüş o eski kitapların da arkasında.
“Benim Oturduğum Mahallenin Yolları Çamurluydu,
Boyalı Ayakkabı Giysem Bile, O Yollardan Geçtikten Sonra
Çamurlanmamaları mümkün değildi. Çünkü hayatım da böyle!..”
Bunlar yazıyordu “Gülen Yılmaz Güney” in fotoğrafının altında.
“İnsan bunu söylerken güler mi lan!” diye düşündüm. “Belki de O başka bir şeye gülüyordu, bu sözü de gülmediği başka bir zamanda söylemişti. İş bilmez kurgucular, başka bi zamandaki acıyı yine başka bi zamandaki neşeyle birleştirmişler.”
İlk defa, çoğu başkalarına ait olan, yokluktan satmak zorunda kalan insanların kitaplarının en arkasında görüyordum Yılmaz Güney’ in başka zamanda söylediği bi söze başka bi zamanda gülerken ki fotoğrafını.
“Amca ne kadar şu kitap?” dedim.
Eskiden mavi olması güzel bir özellik olan ama yaşlandığında bu maviliğin değerli bi ışıltıdan uzak hatta gereksiz olduğunu düşündüğüm mavi gözlü sahaf, gösterdiğim kitaba bile bakmadan,
“Amca mı?” dedi.
Bütün sahafların, daha doğrusu eski ve değerli şeyler satan herkesin aklımda bi fotoğrafı var: Gri saçları yine gri olan ve boynunu kapatacak şekilde uzamış olan sakallarına karışmış, üst dudağını içtiği biraların köpüğünü alsın diye bıyıklarıyla örtmüş, Tekel’ in ya da ülkeye üç kuruş sermayeyle girmiş yabancı sigaraların tadını beğenmeyip ille de pipo, olmadı puro, içen, hafif göbekli ama akşam kayıntılarında rakının yanında yediği mezelerden vazgeçse tığ gibi olacağına inanan, yaz kış kadife pantolon giyen ve üstünde de ceplerine hiçbi şey koymasa da sırf cepleri çok diye yıllar önce alınmış yıpranmış bir yelek olan, üniversite öğrencilerinin başka bir şehre eğitim için taşındıkları ilk yıl odalarının duvarına babasının annesinin fotoğrafını asar gibi astığı Kral Marx tipli biri.
Genelde filmlerde sahaf rolünü bu görünüşe sahip insanlar oynar, o yüzden belki de, aklımda hep Türkçe konuşan bi Karl Marx tasvirim vardır. Ama ne yazık ki benim karşılaştıklarımın hemen hemen hepsi, İsmet İnönü görümünde. Hatta bu, “amca” dediğime bozulan sahaf, bildiğin Erdal İnönü.
“Hee, amca..” dedim, hatta amca dediğime bozulduğunu anlamamazlıktan gelerek, “Ne diyem, Mahmut mu diyem?” diye ısrar da ettim.
‘Amca’ diyerek terbiyesizlik etse de içinde eğlenceli bi çocuk var bu haylaz gencin, diye düşünmüş olacak (ki umarım öyle düşünmüştür, küfür etmiş olma ihtimalini aklımdan bile geçirmek istemiyorum) o da esprili bi dille, “Amca demezsen bi şeyler yaparız.” dedi gülümseyerek.
Gösterdiğim kitaba hala bakmıyor.
Yılmaz Güney hala gülüyor.
Uzatmadım, ben de gülümsedim,
“Ne yaparız… hocam?” dedim.
Yılmaz Güney olsa şimdi yanımda, bu kaypaklığıma da güler miydi, yoksa tokadı basar mıydı? Ama neticede devrim için her şey, devirmezdi beni bi tokatla, belki ters ters bakardı, o kadar.
“Ne yapacan sen o kitabı?” dedi Erdal İnönü görünümlü Karl Marx sahaf.
“Haydaaa…” dedim, ama tutamadım kendimi, ne gereği var şimdi bu sorunun? “Bi de ikametgah iste tam olsun! Alacam koyacam yıllanmış kitaplar arşivime hocam.” dedim.
Bak, hocam, diyorum, kıymetini bil, diye de geçirdim içimden. Güldü. Gülmek, geçmişi hakkında ipucu veriyor insanın hayatına dair. Gülerken insan yüzünde oluşan kırışıklıklar geçmişindeki tasalarını ele veriyor insanın. Bunun geçmişinin büyük bi bölümü dişçide geçmiş belli ki, ön dişlerini saymazsak hiç diş yok adamın ağzında.
“Kaç tane yıllanmış kitabın var?” dedi. E sahaf ya, yıllanmış kitap deyince ben, ardındaki yüzlerce yıllanmış kitaplara güvenerek ezecek beni.
“Üç.” dedim, gözlerimi kaçırarak, hafiften mahcup. “Üç tane.”
‘Üç’ ün ardından, ‘Üç tane’ demem iyi oldu, çünkü birincisi hıçkırık gibi çıkmıştı ağzımdan. İkincisi daha kararlı oldu.
Alaycı gülümsedi, yüzüne hocam, içimdense inadına amca dediğim sahaf.
“Buyur otur, bi oralet söyleyim de iç,.” dedi.
Ben de gelmesem demek ki kimse gelmiyor adamın dükkanına, yalnız mıdır nedir? Oturdum. Alaycı gülümsemesinden sebep altta kaldım ya, hemen konuşmaya başladım.
“Aslında,” dedim, “yeni yeni başlıyorum eski kitap biriktirmeye. Ama zamanla çoğalacak tabii. Kokusu başka oluyor o kitapların, yenilerden farklı bi kağıt kokusu var.”
Yine güldü. Sanırsın güleç bi adam ama değil, ben konuştukça gülüyor, bu da benim aklıma benimle dalga geçtiği düşüncesini getiriyor tabii.
“Rutubet kokar eski kitaplar.” dedi, bilmiş bilmiş, “saklama koşulları yeterince iyi olmadığından nemlenirler zamanla evlerde, sonra da rutubet kokarlar. Bi müddet sonra da zaten yaprakları parça parça dökülür.”
Duvardaki diafona yönelirken söylemişti bunları. Hemen yanı başındaydı diafon ama bana laf söylemeden siparişi vermedi ruhsuz sahaf.
“İki oralet getir bize Niyazi!” dedi. Niyazi de anında “Tamam abi.” dedi. Sabah çay ocağını açtığından beri sanki bu siparişi bekliyormuş gibi.
Ben içeri girdiğimden beri elinde uğraştığı bi kitap vardı. Kapak kenarları kıvrılmış bi kitabı daha da kıvrılmasın diye düzleyip bantla yapıştırıyordu. Bi müddet onu izledim sessiz. O da işini bitirdi bitirecek devam etti.
“Oldu gibi he?” diyerek gösterdi bana sonra elindeki kitabı.
Gıcıklık değil mi anası satayım,
“Fena olmamış..” dedim, ben olsam daha iyisini yapardım der gibi.
“Nerelisin sen?” dedi.
“Baba tarafından Bilecikliyim.” dedim. “Ama doğma büyüme Ankaralıyım, anne tarafından da Kırıkkale, Çorum karışık.”
Kim sorsa böyle söylerim memleketimi. Ülkenin dört kentiyle üstüne yürürüm nerdeyse soranın. Al sana memleket muhabbeti işte! Seç birini! Bilecik, Ankara, Kırıkkale, Çorum. İlla bi yerden kız alıp vermişliğiniz vardır, olmadı Bilecik’te tanıdık biri askerlik yapmıştır. Cevap vermek istemem çoğu zaman da, “Finlandiya’nın aşağı köylüğündenim ben,” derim, “bilmezsin oraları.” Ama oralet söyledi şimdi adam, kırmayayım dedim.
“Ankara’nın yarısı Çankırı, Çorum zaten.” dedi. “Biz de aslında Girit göçmeniyiz.” dedi. “Ama zamanında bizimkiler gelmiş buraya yerleşmiş, o gün bugündür buralı olduk.”
İyi, n’apiim, ben mi göçün dedim, bok mu var Ankara’da, gibi bi çok söz ağzımdan çıkmamak için zor tutuyordu kendini.
Daha gösterdiğim kitaba hiç bakmamıştı.
Yuh! İnsan bi merak eder, ne istiyo bu çocuk, der, diye düşünüyordum ki,
“Hangi kitabı soru…” demeye kalmadan Niyazi girdi içeri.
“Abi kusura bakma, kazana su çektiydim de gecikti biraz.” diyerek, bi oraleti bana diğerini sahafa verdi.
“Önemli değil,” dedi sahaf, “biz de muhabbet ediyorduk.”
Muhabbet mi? Ya sabır!
İki şekeri de attım çay bardağının onda bir oranında küçültülmüş bardağa. Hızlı hızlı karıştırdım Niyazi çıkarken dükkandan.
“Niyazi de Yozgatlıdır bak,” dedi geveze sahaf, “o da iç Anadolu’nun insanı. Çocukluğunu bilirim Niyazi’nin. Niyazi’nin babası aldı zamanında bu ocağı, şimdi onlar işletiyor. Bu Niyazigil iki kardeş aslında, bi de bunun küçüğü var.”
Hay s.kiim Niyazi’yi! Arkadaş kime çattık yaa, susmadı ya lan adam! O değil, oralet söylemese, basıp gidecem, olmadı Yılmaz Güney’in hatırına katlanılır biraz daha ama, benim dükkana geliş amacım bu kadar mı değişir arkadaş! Yılmaz Güney’in gülüşüne kandık başımıza neler geldi. Hızlı hızlı içtim oraletimi, deli sahaf Niyazi’yi anlatırken.
“…meslek lisesine gitti de Niyazi, bıraktı sonra okulu. Bırakmazdı da babası…”
“Hocam kusura bakma, sözünü kesecem ama, ben aslında oralet içmem, çay severim ben, olmadı kahve içerim.” dedim, hafiften gülümseyerek sussun diye.
“E çay söyleyim o zaman?” diyerek diafona dönüyordu ki, yine girdim araya,
“Söyleme! Niyazi’yi yormayalım şimdi, sen bana şu Yılmaz Güney’in gülen fotoğrafı olan kitabının fiyatını söyle de alıp gideyim ben.” diyerek ayaklandım.
“Haaa, kitabı şey yaptın di mi sen…” diyerek oturduğu yerden kitabın olduğu yere doğru döndü. “Kafanı da şişirdik, kusura bakma..” diyerek uzandı aldı kitabı, “On lira versen yeter.” dedi.
Çıkardım hemen cüzdandan uzattım parayı. Parayla kitap aynı anda el değiştirdi. Kitap elime geçer geçmez, “Sağol amca, hadi hayırlı işler.” diyerek kapıya yöneldim. Gayri ihtiyari çevirdim ki kitabın sayfalarını, aha! Bu ne lan!
Hızla döndüm tekrar üçkağıtçı sahafa. “Amca bu ne?” dedim, ‘amca’ olduğunun üstüne basarak. “Boş bu kitap?”
“Nasıl boş yaa?” dedi Erdal İnönü görünüşünde olan ama ağzında diş olmayan tuhaf sahaf.
“Basbayağı boş işte!” dedim, “İçinde çiçek var böcek var, at var, tavuk var ama bi tane laf yok. Ne bu?”
Aldı kitabı eline, orasına baktı, burasına baktı, evirdi çevirdi, gülen Yılmaz Güney’in fotoğrafına diğer yerlere baktığından biraz daha uzun baktı..
“Şey yapmışlar yaa…” dedi, dolandırılmanın mahcubiyetiyle, “Boyama kitabının kapağına Yılmaz Güney’in fotoğrafı olan bi kapak yapmışlar ki kitap sanalım diye.”
“Sanmışın işte, almışın sen de bu boyama kitabını Yılmaz Güney’in kitabı diye.”
“Dikkat etmeyince, işte,” dedi. Ama hala mahcup, ne dese gitmeyecek mahcubiyeti, biliyor. “...getiriyorlar çocuklar, biz de topluca alınca tabii, tek tek incelemiyoruz…”
Nereye koyacağını bilemedi kitabı, elinde öylece kaldı Yılmaz Güney kitabı görünümlü ilkokul birinci sınıf boyama kitabı, İsmet İnönü görümlü Karl Marx’ ın elinde ve hayatında ilk defa gülen bir Yılmaz Güney fotoğraflı kapağı olan ve eski bir Yılmaz Güney kitabı bulduğuna sevinen ama yanıldığını anlayan ağzı oralet buruşuğu benim, gözümün önünde.
Niyazi girdi içeri sonra birden, “boşları alayım mı abi?” dedi, bi yandan da bizi ve elimizdeki abuk kitabı süzerken.
“Şuna bak Niyazi,” dedi Niyazi aşığı garip sahaf, “boyama kitabını kitap diye kaktırmışlar bana iyi mi?”
Niyazi de aldı eline kitabı, evirdi çevirdi sonra da gülmeye başladı. Gülmek bulaşıcı bi şey gerçekten, ben sinirli, sahaf efendi kandırılmış olduğumuz halde hemen uyduk Oralet Niyazi’ye, kendiliğinden görünmeye başladı benim dişler. Sahafın ağzında zaten diş yok ama o da buna rağmen gülüyor.
“Yılmaz Güney de bu halinize mi gülüyor?” dedi Niyazi gülmeye devam ederek.
Ben, tuhaf sahaf, Oralet Niyazi ve Yılmaz Güney… hepimiz gülmeye başladık sonra. “Lan olacak iş mi, şuna bak yaa..” dedi keriz sahaf, “bu yaştan sonra bunu da gördüm ya!”
Beş liramı geri verdi sahaf amca, sahaf amca dememe artık aldırmadan. Elimde Yılmaz Güney’in halimize gülen fotoğrafını üstüne örtmüş boyama kitabı. Hatıra olsun diye beş liraya aldığıma sonradan pişman olarak, nasıl olsa bulurdum internette aynı fotoğrafı, niye aldım ki? diye söylenerek yürüdüm biraz. Neyse, dedim sonra, sadece saf sahaf dolandırılmış olmasın, yükünü biraz da ben almış oldum.
Çay değil de ikram diye oralet içtik ya, aklımda kaldı bi bardak çay. İlk gördüğüm kahvehaneye oturdum. Sevmem kahvehaneleri. Bilhassa bu semtin, hafta sonları düğün salonu, geceleri kumarhane, gündüzleri de çayına pişbirik oynan kahvehanelerinden nefret ederim. Ama çay sevdasına bi sigara içimi katlanmayı göze aldım.
Birçoğunda birçok suçun aynı anda işlenmesine göz yumulurken içeride sigara içilmemesi yasağına özellikle dikkat ettiklerinden dışarıda bi yere iliştim, bi çay istedim. Allahtan askıcı, Niyazi değil. Geldi çayım, şekerleri attım karıştırmaya başladım. On üç, bilemedin on dört yaşında bi çocuk geldi yanıma,
“Boyayım mı abi?” dedi.
“Boyama.” dedim, “Çorabı da boyuyonuz siz, al bunu boya.” diyerek elimdeki halimize hala gülen Yılmaz Güney’in hiç satan boyama kitabını uzattım.
Kitabı aldıktan sonra kahvehanenin çağırılınca hemen koşup geliverilecek bi köşesine oturdu boyacı çocuk. O, kitabın sayfalarını karıştırırken ben de bi sigara yaktım. “İyi bari,” dedim, “en azından bi çocuğu sevindirdi ne idüğü belirsiz kitap.
Çayımı içtim, kurtuldum ağzımdaki şekerli tuz ruhu kıvamındaki oralet tadından. Ben kahvehaneden çıkarken boyacı çocuk kitap yerine bi adamın ayakkabılarını boyuyordu. Boya sandığının yanında duran Yılmaz Güney Niyazi’ye, gıcık sahafa, bana ve şimdi de boyacı çocuğa gülmeye devam ediyordu. Gülmenin çok bulaşıcı bir şey olduğunu düşünürken aklımda tek bi soru kalmıştı nedensiz:
Oralet Niyazi meslek lisesini niye bıraktı?
22 Haziran 13

Yorumlar