GÜLÜMSEYEREK
BAŞKA BİR HAYATA SEKİYORUM.
Akşamları
en çok canım sıkılıyor. Yoksa bi kabahati yok yalnızlığın.
‘Karıncalara
zarar vermesin diye yanlışlıkla attığım sigara izmaritini attığım yerden öte
tarafa atmışlığım, yağmur yağdığında toprak üstüne çıkmak zorunda kalan
salyangozları ezmemek için tedirgin adımlarla yürüyerek işe on dakika geç
kalmışlığım var benim. Nasıl olur da üzerim ben seni? Nasıl olur da fikren
zarar verdiğimi düşünürsün sana? Tamam, küçükken it daşladığım, sapanla
güvercin vurmaya çalıştığım, her zaman telaşlı olan serçeleri ürküttüğüm oldu.
Ama bunlar, vallahi çocukluktan!’ diye düşündüm, nüfus işleri dairesinin nüfusu
en kalabalık olan odasına girerken.
Mahkeme
kararını almak için bile bir araya gelmeyi beceremezken nasıl o kadar zamanı
beraber geçirdik şaşarım. Ya senin işin çıktı ya da benim, alamadık kararı,
başka bir güne sözleştik. Sen sevmezsin plan yapmayı ama yine duramadım gittim
kaymakamlığa, boşanma kararını alınca nüfus cüzdanını yeniletmek için neler
gerekiyor öğreneyim diye. İkinci kattaymış, çıktım. “Lan yine mi bu adam!”
dedim müdürü görünce. Ben kendimi bildim bileli bu adam buranın müdürü, hiç
değişmedi. Nüfus işlerinden anlayan başka memuru yok mu devletin? Liseden beri
türlü bahanelerle gelirim kaymakamlığa, bu adam hep burada arkadaş. Arsa sahibi
sanki, bunun arsasının üstüne yapmışlar kaymakamlığı da bu da ‘çivi neyim
çakmasınlar duvarlarıma’ diye çıkmıyor daireden. Emeklilik diye bir süre
bitiminin farkında değil mi bu? Yaklaştım yanına “Boşanma sebebiyle kimliğimi
değiştirecem” dedim, “ neler getirmem gerekiyor?” Masanın üzerindeki ıvır
zıvırı organizerin içine yerleştirdi, çay kaşığını çay bardağının içine koydu,
kenara çekti, sanırım son yirmi yıldır bunu yapıyor, başka bi iş yaptığını
görmedim “Son halinizi gösterir iki foto, şu an kullandığınız kimlik, bi üst
kattan alacağınız boşanma kararının kütüğe kaydını gösterir belge bi de altı
buçuk lira kimlik ücreti.” dedi. Şaşırdım, “Altı buçuk mu?” dedim, “Kimliği
kaybettiğimde yenisi için elli liramı almıştınız?” Hafiften gülümsedi,
“Kaybetmek sizin suçunuz, boşanmak sizin suçunuz değil.” dedi. Hadi buyur! Bu
fiyatlandırma ikimiz için de uygulanacağına göre, boşanmak kimin suçu o zaman?
“Devletin işine akıl sır ermiyor.” derdi rahmetli anneannem. Haklı! “Uzun sürer
mi işlemler?” diye sordum, o günkü kalabalığa göre değişirmiş.
Çıktım
Nüfus İşleri Dairesinden. Neyi, ne kadar çok düşündüysem artık içeride, dışarı
çıkınca bütün sesler kulağıma doldu birden. Öğleden sonra güneş de sanki o
kapıdan çıkanları karşılar gibi, yığıldı iki kaşımın arasına. “Ahmed Arif’in
sevdiği gibi sevemedim ben bu şehri,” dedim kendi kendime, “şöyle içten, samimi,
‘hasretim, nazlıdır Ankara!’ demek gelmedi içimden hiç.”
Alt
geçide gelince bi sigara yaktım. Yürüyen merdivenler her zamanki gibi
yürümüyordu. Yürütmeyeceksen niye yaparsın ki bunları Bay Başgan! “Kahrolsun bi
çok şey!” dedim o hırsla, ne kadar da desem kahrolmayacağını bile bile. Oğuz
Atay’ın Tutunamayanlar’ını okumasaydım keşke, diye düşündüm, yürümeyi akıl
edememiş merdivenlerden inip evime doğru giderken. Kitaplar mücadele gücü
vermeli. Tutunduğum elimde kalacaksa o kitaba hiç tutunmayım o zaman. Zaten o
kitabı okuyup da tutunabilen görmedim daha ben. Bi arkadaşım vardı, Nil. Şair,
yazar ve İngilizce öğretmeni. Bu unvan üçgeninde boğulup kalmış, çareyi alkol
mayhoşluğunda bulmuş, uzun, ince, siyah saçlı, iri ama çevresindeki tecrübeli
kırışıklar yüzünden iri değilmiş gibi görünen gözlü bi arkadaş. Benim, sadece
sarhoş etmeyen içecekler sattığım cafeme gelir, kendi zulasından ince ince
demlenirdi arkadaşlarıyla. Ruhsatta içki satışım olmamasına rağmen ses
etmezdim. “Hem şair, hem yazar, hem de ingilizcecisin,” derdim ona, “yani hem
anlaşılamayan hem de anlaşılamayanı tercüme eden. Bi de uslanmadan
Tutunamayanlar’ı okumuşun! Zor gelmiyor mu sana bu manyak hayat?” Gülerdi. “Seviyorum seni Gökay.” der, yine
gülerdi. Ücretsiz bi duble votka da benden olsun diyelebilitesi yüksek bi
arkadaştı, kulakları çınlasın.
Tatlı
bi rampa var benim evin olduğu sokağa dönmeden hemen önce. Her gün, ‘ne demekse
bu tatlı rampa?’ diyerek, İşten eve gelmiş, yorgun, gün içinde kalbi bir çok
şeye kırılmış ama bunları eve dönüş yolunda yaktığı sigaranın dumanıyla üfleyen
Sadri Alışık gibi, çıkıyorum orayı. Evet, artık eve gelirken yolda sigara
içerek geliyorum. Seninleyken içmezdim, hoş geldin öpücüğü tütün kokmasın
isterdim.
Ben
seni en Şirin Baba duygularımla korumaya çalışırken bütün Gargamel’lerden, asıl
Gargamel’in sen olabileceğini unutmuşum. Öyle ya, hiç yaşamadığım, tarifini
bilmediğim hüzünler öğrettin bana ayrılırken. Kelime haznem zaten genişti ama
oynayabildiğim o kadar kelimeyle yeni yeni cümleler kurmamı sağladın sen. Kimi
yörelerde “beddua” diye bi anlam kazansa da, ben bu ifadelere sadece, yine de
sana kıyamadığımdan, “olumsuz temenni” demeyi tercih ederim. Mesela ayrılmaya
karar verdiğin zaman, ben yeni bi ev arama sürecindeyken beraber kaldığımız
zamanlarda yatak odamızın kapısını çalarak girmek zorunda kalışım, “yatak odama
kapıyı çalarak girerken ki mahcubiyetim umarım sana da nasip olur.” gibi, uzun
vadeli olumsuz temenniler. Ya da her zaman, içinde bir adet limon dilimi olan
sürahi dinginliğinde ve huzurunda olan evime aceleci ve heyecanlı adımlarla
giderken bu ayrılık lafının dile gelmesiyle adımlarımın ürkek bir hal almasına
sebep oluşun, “Ürkek ve korku dolu adımlarla ulaşabilmen dileğiyle evine.” gibi
bilumum olumsuz temenni. Hak ediyor musun, bilemem, ama bu güneş sisteminin
varsa bi adaleti, o bilgeye kulak vermeli: “Kişi, başkasına yaşattığını kendi
yaşamadan ölmemeli.”
Eve
geldiğimde kapıdan girer girmez yeni aldığım fesleğenlerin kokusu geldi burnuma.
Ben bu fesleğenleri roman kahramanı zannederdim. Hep kitaplarda okuduğumdan
adını, kütüphane bitkisi gibi gelirdi bana adı. Meğer gerçekmiş. Hatta bu
fesleğen bitkisinin garip bi nedeni de varmış yaşamak için: insan suratında
gülümsemeye neden oluyor. Pencere önünde olmalarına ve sadece pencereyi
açtığımda kokusunu almama rağmen, bi parça haylaz fesleğen kokusu kalmış
girişte.
Çiçek
beslemeyi sevmezdim seninleyken. ‘Yapay çiçekler daha iyi’ derdim, ‘ne su
istiyor ne şefkat, yaz-kış aynı renk, uğraş gerektirmiyor.’ Ama bu evde olsun
istedim. Yeni emekli olmuş edebiyat öğretmeni üslubuyla konuşmak için değil
onlarla, sadece bir canlıyı sevme huyum devam etsin diye. Ki sen, az kalsın bu
duygudan mahrum edecektin beni.
Bi
kahve suyu koydum. Genzimde fesleğen kokusu. Karşısına oturup suyun kaynayışını
seyrettim. Aslında sen yokken ben, bana rağmen, değiştim de sayılır. Mesela
Meksika’da ve Brezilya’daki fabrikalara
ortak olmak ve hatta çoğunluk hissesini alabilmek için para biriktirmeye
başladım. Oradaki biber gazı bombası üreten fabrikaların yönetimini ele geçirip
karar verme yetkisine talibim. Aynı üretime yine devam edecem ama o genzi
parçalayan, zihni allak bullak eden, içinde korku dolu yeni bi ruh oluşturan
acı biber yerine, menemene can veren, her mevsim tatlı, narin, tezgah süresi
uzadıkça daha da lezzetli bi buruşmayı hedefleyen, anaç ruhlu, anneanne duruşlu
köy biberiyle yapacam o bombaları. Her ülkede lobi oluşturup bütün toplumsal
olaylarda kullanılmasını sağlayacam. Katılımcıların (eylemci de diyollaa)
sadece birer yumurtayla gelmesini tavsiye ederim. TOMA’lardan meyve suyu
sıkılacağı için, ekmeği Büyükşehir Belediyeleri halk için dağıtacak. Halk
Ekmek, ismiyle müsemma bir eyleme bandırılacak. Tüm dünyada mükellef bir yemek
eşliğinde karşılıklı talepler dile getirilecek ve herkes, “çok şükür, bugün de
doyduk.” huzuruyla ayrılacak meydanlardan. Tabii bu fikrin beynimde
dalgalanmasına son zamanlarda ülkede yaşananların da etkisi oldu ama yaparım,
bilirsin, ikna kabiliyetim yüksek benim.
Kaynayan
suyla papatya çayı yaptım kendime, kahve kusura bakmasın yorgunum biraz. Dedim
ya, bana rağmen, değiştim ben. Sen yokken verdiğim dokuz kilonun ikisini geri
aldım. Fazlasında zaten gözüm yok, böyle daha bi yakışıklı oldum da sayılır
hatta. Başka bir hayatı seçmekle biri tarafından başka bir hayata itilmek
arasında çok fark var. İkincisi genelde beni karamsarlığa iterdi ama artık
değil. Bir başkası tarafından itildiğim bu hayatı imrenilesi bir hale getirme
çabasına girdim tam tersine. Evimin kot altında olması ve gelip geçen
insanların sadece ayaklarını görüyor olmamla birlikte bir de üstüne demir
parmaklık konularak yarı açık, kaçık bi cezaevi görünümünde olması benim hayal
gücümü daha da kuvvetlendirdi. Demir parmaklıklı pencerelerime Fransız Balkon
diyorum mesela, sadece, burayı yapan müteahhit laz olduğundan, Fransa’yı
Giresun’da bi köy sanıyor garibim, ne yapsın, mimariyi de ona benzetmiş. Sadece
ayaklarını gördüğüm insanları da mesela, sadece ayaklarını görerek birbirinden
ayırt edebiliyorum. Zaten binadaki sakin sayısı az olduğundan fazla istatistiki
veriye de ihtiyacım yok. Ama şu yaklaşık kırk üç numara topuklu ayakkabı giyen
kadının yüzünü merak etmiyor değilim. Yok, benim artık kullanmadığım
ayakkabılarım bi işe yarar hiç olmazsa, o sebepten.
Zeki
Müren dinlemiştim Giresun mimarisini andıran Fransız balkonumun demirlerini
boyarken. “Zeki Müren’den vazgeçmem arkadaş!” diye inatlaşmıştım kendimle,
“O’nu hatırlatıyormuş! Hatırlatırsa hatırlatsın! Sen de diren, zihnimdeki Zeki
Müren!”
Sen
yokken, seni özlediğim de oldu. Burnumda tüttüğün zamanlara dayanamadığım
günler ardı ardına saldırdı duygusal yapıma. İşte o zaman da iyimser bi kalkan
buldum kendime. “durabiliyorsun bak, gidip de huzur bozucu bi saçmalık
yapmıyorsun, dayanabiliyorsun…” dedim kendi kendime. Haylazlıktan, tepişmekten,
boğuşmaktan incinen kolunu kırıldı zanneden mahalle bebelerini çok bilmiş
teyzelerin “kırık olsa duramazsın” diye sakinleştirdikleri gibi, “Aşk değil,
hazdır o. Aşk olsa duramazsın.” diye avuttum kendimi. Afferim bana!
Son
yudumda papatya çayının poşetini çay kaşığıyla ezip bir son yudum daha
çıkartmayı seviyorum. Ana paranın faizi gibi iniyor kursağımdan. Önceki akşam
okuduğum, 1999 yılında yani henüz seni tanımadığım zamanlarda yazdığım oyunun
senaryosunu kaldırdım yerine. Yağmur Perisi Trude! Oyun için güzel de bi slogan
bulmuşum: Eski zamanlardan gelir bazen yağmur gibi sevgili. O zamanlar Adriana
Lima’yı tanımadığıma göre muhtemelen Türkan Şoray’a aşıktım. “Hep boyumuzdan
büyük sevdaların peşine düştük Bahtiyar!” diye nidalarım o zamandan kalmadır,
Bahtiyar bilir.
Sonra
diğer yazdığım oyunları karıştırdım biraz. Bavulun İçindeki Özgürlük ve Tencere
Kapağını Bulsun mu? Hepsini de mutlu sonla bitirmişim. Hayalini kurduğum
aşkları mutlu sonlandırmak yeteneği var kalemimde ama mutlu bir son için ben en
az iki kişilik olmalıyım. Oysa ben dediğim (artık) bir kişi kalmış canavar.
Bilgisayarın
başında açılmasını beklerken Bill Gates’in, telefonumun hızlı aramalar
bölümündeki yerini sildim. Öyle ya, artık hızlıca arayıp, heyecanla söyleyeceğim
bişey kalmamıştı sana. Sen de artık herkes gibiydin; rehberden isminin baş
harfiyle aranan herkes gibi. Düşünsene, Abdürrahim’i aramak istediğimde
yaptığım şeyin aynısını seni aramak istediğimde de yapacam. Abdürrahim’den bi
farkın yok yani. Ama bi yandan da yerine kimseyi koymadım, herkesten tek farkın
da bu oldu. Zaten temelli unuttum dersem yalan olur, onca zaman, onca yaşanan…
öyle bi çırpıda, olacak iş değil. Ama illa ki başka kadınları seveceğim
zamanlarda gelecek. Başka sesleri, başka elleri, başka gülüşleri… Tek dileğim,
onları senin hatıranla incitmemek.
Aklımda
tepinen onca kelimeyi, cümleyi en italik harflerle yazmaya koyuldum. Akşam
güneşi zaten öyle bi yerden konuyor ki evime, yazmasam tufan! “Bu son yazı”,
dedim kendi kendime, “öyle bi cümle kur ki, kurduğun bütün hayalleri yıkan
kadını buğulu bi camın arkasına it beyninde.” Ama öyle düşününce olmuyor işte,
birden bire oluyor. Ama bu birden bire olan durum da zamanla oluyor. Böyle
karışık bi iş anasını satayım.
Sonra
birden aklıma, bana göre birçok şeyi Sezen ve Bilen bi kadınla sohbet ettiğim
geldi. Birkaç gün önce. Daha önce yüzünü görmediğim ve muhtemelen de hiç
göremeyeceğim bir kadın. Seni anlattım ona. Herkesin söylediğinden farklı
şeyler söyledi; “aslında bu böyle, aslında bunu sen bu sebepten yaptın, bunu
yapmasaydın nolurdu…” gibi. Birçok insanın beni “hayırlısı olsun” diyerek
soktuğu çıkmazlardan pat diye çekip çıkardı bir anda diyemem ama, en azından
çıkış kapısını gösterdi. “Aha hacı,” der gibi anlattı, “şu kapıdan çık, dosdoğru
git.” Sokak jargonu edebiyatıyla ifade ettiğim bu, ama o, gerçekte işin
bilimsel boyutuna gebeydi. Ben onun için hazırladığı bir tezde denektim sadece.
Psikopat, psişik birçok bilim insanı gibi Hipokrat’ı hiçe sayıp sinsice
yaklaşıp bendeki bilgiyi bi tüpe enjekte edip kaçmayı düşünmedi. Aslan gibi
söyledi derdini, “konuş benimle, inceleyim seni, tez yapayım senden, üzerindeki
kırılgan gevrekliği alayım.” dedi. E alay konusu olmayacaktık ya, tez konusu
olacaktık, “tamam” dedim. Seni, beni, bizi anlattım ona sabaha kadar,
saatlerce. Ne çok söylemek istediğim mevzuu varmış bilimin huzurunda, ben de
şaşırdım. Hepsini de dinledi, arada sorular sordu, hatta bi ara tezi, ödevi
unuttu, film izler gibi dinledi, heyecanlandı, şaşırdı, güldü, meraklandı… yani
öyle geldi bana, belki de benim daha çok şey anlatmam için yapması gerekeni
yaptı, bilemem. Onun sormadığı, benim anlatmadığım daha bi kamyon yükü
yaşanmışlık vardı ama gece kısa, hemen sabah oluveriyor ne yaparsın. Aslına
bakarsan o gecenin sabahında karaladığım bir şeyler vardı: “Böyle olacak demek
ki,” diye yazmıştım, “önce yüzü olmayan kadınlar sonra adı olmayan ve en
nihayetinde bir ruhu olmayan kadınlar unutturacak bu yürek sızısını.” Bu
yazdıklarımla zaten buğulu bi cam oluşturmaya başladığımın farkına vardım.
Geriye kalan, sadece seni o camın arkasına itmek. Her şeyi Sezen ve Bilen’e
borçlu sayılırım. Kendisine ayrıca bir başka hikayede başrol sözüm olsun o
zaman. Umarım yazdığım oyunlar gibi mutlu sonla bitecek bi hayat yaşar, amin!
Çay
demledim. Çay demlemekten çocukluğumdan beri vazgeçmedim, ne güzel. Zihnimin en
Ege sahillerinde bi tatil düşündüm bu yaz için. Datça olabilir. Can Yücel’in de
mezarına bi şişe şarap bırakmalı. Gerçi nice zamandır akrabaların mezarını bile
ziyaret etmezken Can Yücel geçiyor aklımdan, ayıp ediyoruz, ama bizimkiler
şarap içmezdi ki.
Çaydanlıktaki
kaynayan suyun çaydanlığın dışına damla damla taşışını izledim. Daha önce sana,
“Bunlar Çaydanlığın Gözyaşları.” demiştim, “Bi yazıda kullanmalı.” Gülümseyip
geçmiştin. On yüz bin baloncuk yuttum demiş gibi hissetmiştim kendimi. Tuhaf,
sana nasipmiş o yazı.
Çayımı
karıştırırken bi sigara yaktım. Akşamları yemek yemiyorum, canım istemiyor.
Akşamları en çok canım sıkılıyor, yoksa bi kabahati yok pirinç pilavının. Doğum
günümdü geçen hafta, ararsın diye düşündüm, aramadın. Yazdığıma bakma, dert de
etmedim zaten. Doğum günlerinin sadece iki kişi arasında kutlanılmasından yana
olduğumu söylemiştim sana. Anneyle çocuk arasında sadece. Çünkü sadece ikisi
için önemli, sıra dışı bi gün o gün. Ha zamanla senin iyi ki doğduğuna sevinen
insanlar biriktiriyorsun etrafında ama yine de o günün tek sahibi anne ile
çocuk olmalı.
Hava
karardı iyice. Birazdan tepkisini dile getirme yanlısı duyarlı mahallem
tencere-tava senfonisini sunmaya başlar. İnsanların kendi hayatları için
mücadele etmesi ne güzel! Belki senin de mücadele anlayışın benden ayrılmaktı,
kendi hayatının daha güzel olması için. Ama bu, sana kıyamayan birine kıyınca,
mücadele değil bencillik oluyor. Tencere-tava sesleri gelmeye başladı, ben de
gülümsemeye. Kendimi bi orkestra şefi hissediyorum, bir isyan senfonisini
yöneten. “Oğlum bu olmaz, seramiği düşer, makarna yaptığımız tencereyi getir.”
dediğini duydum üst komşunun mutfak penceresinden. Bi daha gülümsedim. Gülmek
değil de gülümsemek yakışıyor bana, penceremdeki yansımamdan bunu fark ettim.
Bir
temenni daha geçti içimden:
“Gülüşüm
kalsın aklında, iflah olmak için çaba sarf edesin.”
18
HAZİRAN 13

Yorumlar