ŞEHİRLERE GAZ BOMBALARI YAĞIYORDU HER GECE
VE BEN
ESKİDEN SAÇLARI PATLICAN MORU RENGİNDE OLAN Bİ KIZDAN
NEDENİNİ ANLAMADAN AYRILIYORDUM
“Adliyeye gelince soldaki kapıdan gir, dördüncü kata çık, soldaki koridor.”
Hiç gitmek istemediğim bi yere mecburen gitmek için akşamdan hazırladım takım elbisemi. Buna rağmen geç kaldım ve hiç gitmek istemediğim bi yere geç kalmayım diye koşar adım gittim.
Nazım Hikmet’in ölüm yıldönümüne denk getirmiş yüce adalet mahkeme gününü. “Bir ağaç gibi tek ve hür. Ve bir orman gibi kardeşçesine..” olmak için oradaydık ikimiz de. Normalde kırmızı ışıkta bile yan yana gelmemeye çalışan insanlar, üç yüz metre ötede akşamki direniş için bir araya gelerek sıkı sıkı sarılırlarken birbirlerine, biz bir birimizden ayrılmanın, boşanmanın ‘heyecanıyla’ bekledik bi müddet ruhsuz adliye koridorunda.
Davalı sıfatıyla ikinci kez gelişim bu Adliye Sarayı’na. Birincisinde bilmeden çaldığım elektrik yüzünden, ikincisi ise bu: bilerek çaldığım bi yürek yüzünden. Delikanlıyken yaptığımız haylazlıkları nöbetçi mahkemeler affettiğinden, o günleri anmanın bi manası yok.
Gereksiz konuştuk sıramızı beklerken. Onun söylediklerine sinirlendiğim de oldu bi ara ama hiç kötü söz söylemedim, ağzımda dilinin tadı kaldığından olsa gerek, içimden gelmedi. Saçlarını neden kahverengine boyadığını anlamadım, sormadım da. Patlıcan Moru diye bi renk olduğunu ben ondan öğrenmiştim, yakışıyordu çünkü ona. Ve patlıcan moru renginin kendine yakıştığını bile bile saçlarını neden kahverengine boyadığını anlamadım, yakıştıramadım da.
Mübaşir, duruşma salonunun kapısından isimlerimizi söyledi sonra, “İçerdekiler çıkınca sizi çağıracam.” dedi. “Tamam” dedik. “Hakim ayrılmak istiyor musun dediğinde ‘evet’ de, espri yapma!” diye uyardı beni. Aklımda espri yapmak yoktu ki benim, doğaçlama yapacaktım. Mesela ‘yetiş Tatar Ramazan, boz şu oyunu da görelim!’ diye bağırasım vardı. Oyun gibiydi çünkü her şey, hiçbir mantığı olmayan ama bünyeye bolca adrenalin ve heyecan katan absürt bi oyun. “Tamam,” dedim, “yapmam.” Zaten Hulüsi Kentmen bi yanı da yoktu hakimin, şaka kaldırmazdı belli ki. Benden daha kır saçları vardı, hafif tombul, dolma parmaklı, özünde yok ama işi gereği olsa gerek, gereğinden biraz fazla çatılmış iri kaşları vardı. Parmağında yüzük yoktu. Ya yüzük takmaya ihtiyaç duymayan yıllanmış bi evliliği vardı ya da günde bin kişiyi çatır çatır boşarken arada kendini de boşamıştı bilmeden, bilemem. Ama yolda görsen çekinmeden “saat kaç abi?” diyebileceğin bi tipi vardı.
Ayrı masalara aldılar bizi. Garip, evlendirirken aynı masalarda oturtan devlet, ayırırken ayrı masalarda tutuyor. Kimlik bilgilerimizi okudu sonra ‘yaz kızım’la birlikte. Ama üslubu bi hakimden ziyade bi sünnetçiyi andırıyordu, böyle hızlı hızlı, kelimeleri tam tamamlamadan, amaaan hadi, oldu da bitti maşallah kıvamında. Bi ara gaza gelip de alkışlayasım gelmedi değil hani. Mübaşir de ortada halay başı gibi duruyordu ki sorma, bi pilavımız eksik. Toplamda üç beş dakikada bitirdi yedi yıllık ilişkiyi zalım hakim! ‘Yaz kızım’ın yazdığı karar, daha dumanı üstünde yeni çıkmışken yazıcıdan ikimiz de imzaladık. Ben, ‘Hah oldun mu şimdi bir ağaç gibi tek ve hür’ mısralarını aklımdan geçirirken o ne düşünüyordu bilemedim. Mübaşir “On beş gün sonra gelin, kararı elden alın” derken kimliklerimizi tutuşturdu elimize. Belli ki halaya yetişecek, ne ki bu acele!
Çıktık, karşılıklı ayrı masalarda duruştuğumuz duruşma salonundan. Tatar Ramazan hala yok ortada! Mahpusken oyun bozması kolay, sayılı gün nasılsa! Ya ayrılık? Boz da görelim Tatar efendi!
“Ben sana haber veririm karar çıktığı zaman.” dedi, kararını zaten çoktan vermiş olan eski karım. “Şimdi napacaz?” dedim ben de, “Teminat için yatırdığımız parayı alacaz mı?” dedim. Hala parayı düşünüyor diye geçirmiş olabilir aklından. Ama sen de elimden gittikten sonra başka ne düşüneyim ki ben, di mi? “Çay nerde içeriz biz burda” diye devrik yamuk bi cümle kurdum. Kantini tarif etti dışarı çıkarken. O yöne doğru döndüm gidiyordum ki “Vedalaşmayacak mıyız?” dedi sitemkar. Elbet vedalaşmalı, şu son yaptığın abuk sabuk ayrılma telaşın dışında onca zaman üzmedin beni, bunun hatırına elbette vedalaşmalı, diye düşündüm ama bunu dile getiremedim. Uzattığı eli son kez tuttum, artık göğsüme alamayacağım başını uzatıp iki yanağımdan da öptü. Ben öpmedim onu. İçimden gelmedi. Sevgilim olmayan kızları nedense öpesim gelmiyor. Adriana Lima hariç tabii.. “Kendine iyi bak, hayatta başarılar.” dedi, hayatta tek başarım olduğunu sandığım kız.
Marketten yirmi beş kuruşa aldığım kahveyi bir buçuk liraya satarken bana kantinci, muhtemelen o çoktan gitmişti ardına bile bakmadan. Gerçi ben de bakmadım onun ardından, bi keresinde baktım da Demirtepe’den Ulus’a kadar koşmak zorunda hissetmiştim kendimi onu bi kere daha göreyim, fikrini değiştireyim diye. Yine aynısı olmasın diye bakmadım zaar.
Derin bi nefes çektim sigaradan. Meret, böyle zamanlarda ne iyi geliyor bünyeye! Durumu bilen bi arkadaş aradı sonra, “N’aptın?” dedi. “Ben bi şey yapmadım, her şeyi o yaptı, benim bi suçum yok!” diyesim geldi, sustum. “Üzme kendini,” dedi arkadaş ben oldu da bittiyi anlatırken, “hayırlısı neyse o olsun.”
Kahveyi ve sigarayı içtikten sonra bi kez daha çaldı telefonum. Annem. E, üzüldü tabi. Zaten sonucu biliyordu ama yine de bi daha üzüldü. “Patates köftesi yaptım sana, patates de kızarttım, çay da demlerim, çık gel hadi!” dedi. “Tamam,” dedim, “geliyorum. İstediğin bi şey var mı?” Yeni evin yedek anahtarlarını yaptırıp yaptırmadığımı sordu, “Gelirken onları da getir, bi tane de bende dursun.” dedi. Mahkeme muhabbetinden anahtar olayına nasıl geçiş yaptı anlamadım. Ben çok çok, gelirken ekmek al, der diye bekliyordum, o anahtar al, dedi. Kadınları anlamak çok zor.
Ulus’a kadar yürüdüm adliyeden. Attila İlhan’ın şiirleri geldi aklıma. ‘Git Başımdan Aysel’ şiirindeki kadın sarışın olmasa aynı bizim hikayemiz. Zaten o kadına muhtemelen patlıcan moru rengi saç yakışmazdı.
‘Ayrılık da Sevdaya Dahil’ şiiri geldi sonra aklıma, ‘Ayrılanlar Hala Sevgili…’ Ama hep güldüm ben bu şiiri her hatırladığımda, ‘Balkon da mutfağa dahil’ diyesim geliyor her seferinde, 'Pimapenler Hala Etkili..'
Ayıp ediyoruz Attila İlhan’a.
“Şurdan bi kişi alsana kaptan!” dedim, “Son Durak mı?” diye sordu, “Hee Son Durak, bundan sonra yalnız devam edecem hayatıma.” diyecek oldum, vazgeçtim. “Son Durak” dedim sadece.
Yol boyunca her zaman düşündüğüm şeyleri düşündüm yine. Sevmiyorum ben bu adı güzel kendi bi garip Şentepe’yi. Her şeyi burada kaybetmeye başladığımdan olsa gerek, Ankara’nın en ferah yeri olan ve çocukluğumun geçtiği bu yer beni bunaltıyor. “Işıklarda inelim kaptan!” dedim. Eskiden senin söylemene gerek bile yoktu, dolmuşçu bilirdi zaten nerede duracağını. Sen sadece ayağa kalkardın, o kendine göre en müsait yerde dururdu. Ben çocukken tatlısu balığı satan Kızılcahamamlı balıkçı Nurettin’in yeri olan yer şimdi ‘ışıklar’ adını almış. ‘Tatlısu balığı satan Kızılcahamamlı balıkçı Nurettin’in yeri’ de kentsel dönüşmüş.
Samimiyetini yitirip şirketleşerek Çamlıdere Süpermarket adını alan ‘Mustafa Bakkal’ın yanındaki yokuşu tırmandım. ‘Varlığı,’ diye düşündüm, ‘kenar süsüydü hayatımın. Yokluğuna bi kaza süsü vermeli.’
Otomata yedi defa bastı annem bana kapıyı açmak için. İlkinde zaten açılmıştı ama, açılmamış olsa gerek diye yedi defa basarken bir yandan da “Açıldı mı oğlum?” diye soruyordu. Kadınları anlamak hep zor.
Sıkı sıkı sarıldım patates kızartması ve köfte kokan ana yüreğine. Böyle zamanlarda, bi yenilgiye uğranıldığı zamanlarda, anneye daha sıkı sarılıyor insan. Sevgilisi, eşi, dostu, arkadaşı, sırdaşı… her şeyi oluveriyor bir anda anne. “Gel oğlum.” dedi, sonra da telaşla “amaaaaaaanıııın, ben çayı koymayı unuttum.” diye haykırdı. Sütten kesileli tahminen otuz üç buçuk yıl oldu. O gün bugündür aşama aşama çayyaş olma yolunda emin adımlarla ilerlerim ama annem her zaman çayı koymayı unutur. Güldüm. “Ben de anahtarları yaptırmayı unuttum,” dedim, “ben gidip yaptırana kadar olur çay.”
Ayakkabılarımı bile çıkarmadan tekrar kapıdan çıkarken, “Saçlarını…” dedim, “kahverengine boyatmış, patlıcan moru daha çok yakışıyordu ona.”
“iki tane yaptır anahtarı,” dedi annem, “birini de kardeşin geldiğinde ona verirsin. Zaten sen patlıcan yemeğini olursa yersin olmazsa arayıp sormazsın bile küçüklüğünden beri.”
‘Doğru,’ diye düşündüm ailemden kalan son iki kişiye anahtar yaptırırken, ‘zaten yedi yıl öncesine kadar hayatımda patlıcan moru diye bi renk yoktu, bundan sonra da varsın olmasın.’

Yorumlar