Her akşam imza atarak çıkıyorum işten. Bir nevi ‘bugün
yaptığım işlerin altına imzamı atarım’ demek gibi bu benim için. Ama asıl olan
tabii ki öyle değil; kart okuyucu turnikeler yeterli gelmediğinden personeli
kontrol etmeye, bu imza olayından vazgeçemediler bir türlü. Zaten bu ülkede
teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin eski uygulamaların yerini almaktan ziyade,
o eski uygulamaların üzerine gelir. Hem yeniyi hem de eskiyi ebleh bir sentezin
içinde yaşar durur yurdum çakalları. Benim gibi kendini Don Kişot sananlar da sesini
duyuramadığından farklı anlamlar yükler bi müddet sonra yapmak zorunda
kaldıkları saçma sapan prosedürlere. Şimdilik, bu, ‘aslında ben iş yerinden
çıkarken iş yerinden çıkışımın ispatı diye atmıyorum bu imzayı, bu imzayı ben,
gün içinde yaptığım güzel ve başarılı işlerin altına atıyorum’ kandırmacasına
inanmak iyi geliyor bana.
Bu dünyayı, insanın başkasını kandırması batırır, kendini
değil. Kendini kandırmak, dayanma gücü
verir insana, bu, herkesin birbirini kandırmaya teşebbüs ettiği dünyada, iyi bi şey.
Ben genelde dayanma gücüm artsın diye kendimi güzel şeylerle
kandırabilme yeteneğimi geliştirdim. Etrafımdaki canlıların aurasını görecek
kadar ermedim daha ama onların müziğini duyabiliyorum denebilir. Daha doğrusu
kişilere yakıştırdığım müzikler o kişilerin üzerinde çok güzel duruyor. Bir
arkadaşım vardı -ki hala var, ölmedi- onun da yaptığı işten mütevellit asabi
halini örtmek için bir ermeni şarkısı yakıştırmıştım ona, Rena Dallia’nın
Gülbahar’ını. Ben tanrının yerinde olsaydım, ya da tanrı bu işleri bana vermiş
olsaydı, kesinlikle onun Yunanistan’ın bir sahil kasabasında dünyaya gelmesini
sağlardım. Hasbelkader de bir küçük meyhane emanet ederdim ona. Sinirli
olmadığı ya da işlerin yoğun olmadığı zamanlardaki neşesi, gülüşü, o hal ve
tavırlarındaki hafif meşrep çekiciliği her seferinde bana o sahil
kasabalarındaki meyhane işleten eski ermeni kadınlarını hatırlatırdı. Bir sürü sinir
bozucu iş yapardı maaşını almak için ama ben onu Rena Dallia’nın Gülbahar’ı
eşliğinde sanki elinde şarap şişesi ve bardaklarıyla ortalıklarda gezinirken
görürdüm. Sanki gülünce bütün dertler bitecek, şarap öksürüğe ve zulme ve
sömürüye iyi gelecek, kelebekler tanrıdan bir gün daha dileyecek gibi gelirdi
bana. Umarım hiç solmaz saçlarındaki çiçekler.
İnsanın ayakları insanı kendinden bağımsız bi yere götürür
mü? Bunu hep romanlarda olur zannederdim, yanılmışım, götürüyormuş. Sadece laf
olsun diye söylenen bir roman cümlesinden öte, gerçekleşebilirliği olan bi eylemmiş. Benim ayaklarım beni yata
yaramaza değil de o akşam iş çıkışı nedense ağır ağır ve hatta kimi zaman
neredeyse sürüyerek eve doğru götürüyordu. Neydi ki illa eve gitmemi sağlayacak
enerji, bilemedim, uydum ona. Sabahları işe gelirken üç şarkı süresi kadar
evden işe yürüyüş mesafem ama akşamları işten eve gidişim yedi sekiz şarkı
kadar sürüyor. Sanırsın işe gitmeye hevesliyim.. öyle değil! Ama nasıl, onu da
bilmiyorum.
Kulaklığı kulaklarıma yerleştirerek en hantal adımlarla en
tatlı rampaları çıkarak eve doğru yol aldım. Dışarıdaki sesleri duymayayım diye
de mp3 ün sesini sonuna kadar açtım, böyle daha iyi, melodiler bi müddet de
olsa dışarıdaki saçmalığı duymamı engelliyor. Mesela kaldırımda yürürken
arkamdan korna çalan pizacının sesini duymamışım. Yanımdan motoru ayaklarıyla
ittirerek geçerken fark ettim onu. Yarım taktığı kaskın içinden ağzının hareket
ettiğini görüp çıkardım kulaklığı kulağımdan. Sadece cümlenin sonu olan
“…geçemiyoz.” Lafını duyduğumdan, “ ney, anlamadım?” dedim. “Abi bi saattir
kornaya abanıyom duymuyon, yol ver de geçelim..” dedi. “Lan,” dedim, “ben
kimseye yol vermek zorunda kalmayayım diye yürüyorum kaldırımda zaten, senin ne
işin var motorsuz taşıt bölgesinde?”
“E ters yön, nabalım, arabaların üstüne mi çıkalım?”
“Gel benim üstüme çık o zaman. Sana tersini yapan devlet,
düzünü de karşıya yapmış, geçsene ordan.”
Bi şeyler mırıldanarak geçti gitti yine motorsuz
kaldırımdan. Yemin ettiler ya anasını satiim otuz dakikada herkesi doyuracaz
diye, kural mural hak getire. Tekrar taktım kulaklığı, tekrar kesildi tüm sesler
ve tekrar müziğin akışına bıraktım kendimi ve hantal adımlarımı. Birçok
dükkanın önünden geçtim, sevdiğim bi şarkının sırasını bildiğimden onu da
dinleyeyim diye yolu bi sokak kadar uzattım, ‘Filler satranç sarhoşu, görevi gereği hep çapraz gider. Tavlada
en büyük sayı Dü şeş'tir ama bazen hiçbir işe yaramaz. Bu yüzden ben en çok
Penç-ü Se'yi genç ise severim.’ diye düşündüm, niye bilmiyorum, bazen aklıma
geliyor böyle şeyler, hemen telefonu cebimden çıkarıp unutmadan not aldım.
Tekrar telefonu koyarken cebime, belki güzel bi kıza rastlarım hayatımın en
ilginç anında, söylerim ona. Bu sözü de hak edecek ne yapacaksa artık o güzel
kız, diye de söylendim kendi kendime.
Evdeki
muhtemel eksikleri düşündüm, markete uğrar alırım, derken telefon çaldı. Ekrana
bakmadan, ne zaman elimi atsam bi çırpıda bulamadığım kulaklığın mikrofonundaki
düğmeyi bulamadım, lan cebimden çıkarıp cevaplasam daha az çalacak bu meret,
derken buldum kulaklığın mikrofonundaki şeysini.
“Efendim?”
“Ne zaman
geliyorsun?” diye sordu bi kadın sesi.
O hantal
adımlarım bir anda hızlandı aklımdan arayanın kim olduğuna dair alternatifler
üretirken. Bir an evvel cevap vermem gerektiğinin farkında olmama rağmen bir an
evvel kime cevap vermem gerektiğine dair bi kamyon dolusu olasılık ardı ardına
yığıldı beynime. Bunlar saniyenin onda biri kadar bir zamanda olurken pat diye
aklıma geldi sabah sabah beni öpe koklaya işe yolcu eden o yarı çıplak kız. Bir
önceki akşam saat dokuz gibi aramış, “üşüyorum ben” demişti. En öküz, en Kamil
adamın bile bu lafa en azından ‘gel de sarılak bebeğeem’ diyebildiği bu
coğrafyada ben, “Kombi yanmıyor mu, kombiyi yak ısınır yarım saate kalmaz
içerisi..” demiştim en ruhsuz halimle. Önceden anlardım böylesi sevişilesi
imaları ama artık ya temelli mal oldum ya da yürek de denen kalp, sadece etten
bir organ halini almaya başladı bende. Yılmaz Erdoğan şiirlerinden bu kadar
uzak kalan yürek, etten bir organa dönüşmeye müstahak tabii. Velhasıl, biraz
fırçalayıp, biraz da üzülerek çıkıp gelmiş, geceyi bende geçirmişti bu esmer
kız.
“Sen”
dedim, “gitmedin mi daha?”
“E gideyim
istersen?” dedi, sitemkar. ‘Git’ desem, kırılacak kalbi şimdi, ‘sen bilirsin’
desem, ‘git’ demekle aynı bok, ‘gitme kal’ desem, ben öyle bi şey istemiyorum.
“Ne yiyelim
akşama?” dedim. En temizi bu, acıtmaz, umut vaat eder, sevildiğini hissettirir
karşı tarafa, yalan da sayılmaz üstelik, illa bi şeyler yiyecez.
“ Şarap
aldım ben” dedi, “fırında patates de yaptım. Sen gel sadece, hazırlarım ben her
şeyi.”
Bir kadın,
sevince yapar böylesi dumanı üstünde güzellikleri, alkol mayhoşu lezzetleri. En
yarı çıplak haliyle sabah serinliğinde sadece sevdiği için yolcu eder erkeği.
Sadece sevdiği için gitmek yerine tekrar döner bir önceki geceden arta kalan
şehvetli sıcaklığı saklayan yatağa.
Kendimden
utandım. Sadece ben seviyorum diye sabah benden önce kalkıp benim mavi
gömleğimi çıplak bedenine geçirip üşüdüğünü belli etmemeye çalışarak beni
uyandırıp işe yolcu eden bir kadını, onun beni sevdiği kadar bile sevmekten
korktuğuma kızdım. Gün boyu onu hiç hatırlamadığıma, aramadığıma, dudağının
hemen üstündeki Türkan Şoray beninin hiç aklımdan bile geçmemesine… unutulmak
eyleminin üstünde hiç de güzel durmayışına kızdım.
“E evde
şarap vardı, niye aldın ki?” dedim, sanki az önce kendime hiç kızmamışım gibi.
Sanki bir araba odunluk etmemişim gibi.
“Bu başka,”
dedi bir yandan da hınzırca gülümsediğini tahmin ettiğim, “senin aldıklarınla
aynı fiyat değil.”
“Allah
Allah,” dedim alaycı bi gariplikle üste çıkmak çabası içinde, “nesi varmış
Angora şarabın? 18 lira 95 kuruş kızım o! O kadar da köpek öldüren değil yani.
Üstelik ben o şarabı dün gece alkolün en yasak saatinde ikna ederek aldım
tekelciyi. Suçun günahın hazzı var bi kere onun her damlasında”
Güldü. Daha
doğrusu kikirdedi. Gülmekle kikirdemek arasındaki onlarca farkı anlamamı
sağladı. Bir kadın, bir şeyi daha öğretti bana, “tamam tamam soytarı, senin
aldığından da içeriz. Ne zaman geliyorsun sen onu söyle masayı hazılayacam”
derken.
“Yoldayım,”
dedim, “on dakika sonra filan evdeyim.”
Aslında
gökyüzü mavi, diye geçti içimden telefonu kapatıp mp3 ü tekrar açarken, şehirler
arası otobüslerde de iki kişilik yer var… Ama yine de yeniden başlamak gelmiyor içimden, bir kadını
gönlümün heybesine atıp şehirler arası gezdirmek, yeniden sevmek, haberleri
sunan güzel kadınların yüzüne sevdiğim kadının yüzünü koyarak sanki ülkenin
altını üstüne getirenlerden bahsetmiyor da yazın gideceğimiz tatil beldelerini
anlatıyor bana bir bir diye düşünmek, oturma odasındaki perdeler sigara koksun
istemiyor diye balkonda sigara içmek, çayı iki kişilik yapmak, kendim için
değil ikimiz için tasarruf etmek, sırf evde o var diye, onun kokusu sinmiştir
şimdi her yana diye koşar adımlarla eve gitmeye çalışmak… hiç içimden gelmiyor. Hiç tanımadığım bi kente gidesim var daha çok, hiç tanımadığım
insanların arasına sıkışabilir miyim diye bi bakasım var.
Hiçbir
kenara o kadar uzakta değilim aslında. Buna rağmen, intiharlara da meylim yok
aslında ama...kim bilir, birçok hüznü deneyimlediğim yettiğinden olsa gerek,
heyecanı sevmeye çalışıyorum belki de.
Onun
aramasıyla istemsiz hızlanan adımlarımı yavaşlattım bu düşünceler beynimi ziyan
ettiğinde. Biraz da masayı hazırlamasına zaman tanımak için. İnat gibi ardı
ardına geldi en hüzünbaz şarkılar kulağıma. Oturduğum sokağa girdiğimde
üstümdeki rehaveti atmak için kapattım mp3 ü. Zeki Müren haklıymış, dedim, Ah
Bu Şarkıların Gözü Kör Olsun!
Kapıya
geldiğimde zili çalıp çalmamak arasında gittim geldim. Ne kadar hazırım ki bi
kadının beni karşılamasına? Kaç zamandır kendim açıyorum bu kapıyı ve girişteki
aynadan kendim karşılıyorum kendimi. Yine girişe koyduğum radyonun içeri girer
girmez çalışmasıyla sıradaki tüm şarkılar sadece bana ait, ne kadarını
paylaşabilirim ki o şarkıların? Hangi şarkıyı seçebilirim ki onun için? Kendimi
neyle kandırabilirim?
İçeriden
süzülen mis gibi patatesin kokusunu içime çekerek, denemeden ne bilebilirsin
ki, deyip çaldım benden önceki salak kiracıların bozuk diye hiç çalmadığı zili.
Bekledim bana dakikalarca uzun gelen zamanı ama dürüst olmak gerekirse birkaç
saniyeyi. Yine çaldım. Yedi aylık doğmuşum zaten, bahanem hazır, ben bu dünyaya
bok var gibi telaşlı geldim, duramıyorum, bekleyemiyorum öyle birkaç dakikalık
zamanları, hep bi yerlere yetişesim olmasın diye plan bile yapmıyorum ben,
akışına bırakıyorum muhtaç olduğum her suyu, anı, zamanı, her bi şeyi.. bu
kadar telaşa mahal yok derken yakalıyorum kendimi çok kereler.
“Ellerim
dolu sen aç kapıyı.” diye sesi geldi içeriden. Hiç gereği yokken içerledim
çelik kapıya cebimden anahtarları çıkarırken. Kaç zamandır olduğu gibi yine
kendim, kendime açtım kapıyı. Ne zamandır yaşayamadığım kapının diğer
tarafındaki güzel kokulu kadının beni kirlenmiş, pas tutmuş, küflenmiş, hır gür
ve şiddete meyil etmiş, piramitlerden tut da gecekondularına kadar yalan olan
bu dünyadan çekip içeri alıp göğsünün tam ortasına yüzümü gömmesinden, sanki
bütün canavarları sadece onun için yenmişliğin verdiği yorgunluğu bağrında
sakinleştirmesinden bir kez daha mahrum kaldım.
“Dom
Pérignon şampanyayı icat ettikten sonra,
‘arkadaşlar hemen gelin, yıldızları içiyorum.’ demiş.” diyerek girdim içeri,
“sen hala benim şaraba laf ediyon.” Aklım hala oralarda kalmış da kapının diğer
tarafında o kadar takmamışım gibi ‘Arzum’ marka ‘Bir Sesli Kanarya Kapı
Zili’ne.
“Şampanya
aldın da Don Périg mi neyse işte ona ayıp mı ettik.” dedi gülümseyerek, elinde
fırında pişmiş patateslerle dolu tabağı masaya yerleştirirken. “Hoş geldin,
hadi geçelim yemeğe soğutmadan.” dedi sonra bir ayağının parmak uçlarında
yükselirken diğer ayağını arkaya doğru atarak ve elindeki şarabı açmam için
elime tutuştururken diğer eliyle de çenemle kulağım arasında kalan ama adına
yanak denmeyen bölgeyi tutarak öperken. Kadınların birçok işi aynı anda
yapabilmeleri ne tuhaf. Eminim bilinçsiz yapıyorlar. ‘Bi daha yap’ desen
yapamaz. Ne yaptığını söylesen kendi de şaşırır. Üstelik büyük bir yüzdesi bunu
fark ettiğime kızar bile ‘nelere takıyorsun Allah aşkına’ diyerek. Sen bu kadar
maymunluğu aynı anda yap, kendine şaşırma, ben bunları gördüm diye bana şaşır,
aferin sana kadın milleti, aferin.
Ben, adına
tirbüşon demek istemediğim şarap açacağını mantara sokarken o da boynuna
taktığı kırmızı fularların uçlarıyla sanki benim o fuları fark etmemi ister
gibi oynuyordu karşımda. Bir önceki gece
söylemiştim, hatırlıyorum, ama niye söylediğimi, konunun niye yine oralara
geldiğini hatırlamıyorum, Selvi Boylum Al Yazmalım filmini seyretmenin bana
artık çok acı verdiğini ve ‘hep boyumuzdan büyük al yazmalı sevdalara
kapıldığımıza şahittir Bahtiyar’ dediğimi. Sabahki mavi gömlek gibi şimdi de
kırmızı fularla bilinç altımda tepiniyor hiç yılmadan vicdansız.
“Yemeğin
sosu filan sıçrar şimdi o fulara, çıkar istersen.” dedim şarabı kadehlere
dökerken. Asıldı yüzü biraz, ağıdına sebep bir acı yaşamış gibi sol yanından, yüreğinin
üzerinden çekerek çıkardı fuları boynundan, koydu masanın yanındaki sandalyenin
üzerine. Hafif çıkıntılı köprücük kemiklerinin gölgesi düştü göğsünün üstündeki
tenine loş oda ışığının altında. Haziran direnişinde bi duvarda okumuştum,
“Senin köprücük kemiklerin var, geçilesi değil, öpülesi” diye yazıyordu, bir
gaz bombası daha genzimi yakıp içimi parçalarken ıslak gözlerimin seçebildiği
kadar. Kim, niye, kime ve hangi hasretle yazar o yazıyı en pahalı renkli
spreyle o duvara bilmem ama, o satırların şimdi, şu anda en çok da karşımda az
önce söylenileni unutup yeniden gülmeye hazırlanan bu esmer kadına yakıştığını
düşündüm.
Bir insan olarak hiç kimseyi üzmeye hakkım olmadığı gibi karşımda içten
olduğuna inandığım bir gülümsemeyi dudağının hemen üstündeki Türkan Şoray benine
konduran bu esmer vefakarı hiç üzmeye hakkım yoktu. Ona en yakışan duvar
yazısını yüzüne karşı en anarşik hislerle söyleyip içinde onlarca çiçeğin
serpilmesini seyredebilirdim.
“Kaç
derecede yaptın bu patatesleri fırında, yumuşacık olmuş ne güzel.” dedim ama,
tabağıma kaşık kaşık doldurduğum sosun üstüne yerleştirirken patatesleri.
“Dikkat
etmedim ki, zaten tedirgin oldum bozarım filan diye fırını, çevirdim öyle, ara
sıra kontrol edip tekrar artırdım ısıyı filan, oldu işte..” dedi, hem konuşmaya
çalışıp hem de sıcak patatesi üflemeye çalışırken.
At kuyruğu
yaptığı saçlarını açtı sonra. Düz fön çekilmiş ve katlı kesilmiş saçları tel
tel döküldü yanaklarını okşayarak. Bir elinde çatal olduğu halde serçe
parmaklarıyla kulağının arkasına aldı saçlarını. Boynunu sardı kulağının
arkasından kıvrılan siyah saçlar. Biraz daha uzun olsa keşke saçları, diye
düşündüm, omzundan köprücük kemiklerine kadar sarksa. O zaman severdim belki,
aşık da olur hatta niye olmayayım. İnce topuklu giymeyi seviyor, mini etek
giymesini gerektirecek kadar güzel bacakları var, ince. Kırmızı oje kısa
tırnaklarında bile güzel duruyor. Gülerken gözleri kısılıyor ki en önemlisi bu!
Türkan Şoray bile kıskanabilir ki bu gülüşü. Daha dudağının hemen üstündeki
beni saymıyorum bile. Onu da saysam kesin aşık olurum, niye olmayayım? Hangi
şarkı çalıyor senin ruhunda, hangi melodilerin enerjisiyle hareket ediyor bu
esmer tenin?
“Niye
bakıyorsun öyle, çok mu özledin beni?” dedi çatalındaki bi parça patatesi
ağzını kocaman açmadan dişleriyle çataldan çekerken ve bir çift çizgiye dönüşen
gözlerinin arasından gülümseyerek bana bakarken.
Toparlandım
birden sanki kötü bi şey yapıyorken yakalanmışım gibi. İçimde ne kadar kan
varsa yer çekimine inat hepsi yüzüme doldu sanki. İnadına esmer olduğuma ilk
defa şükrettim; beyaz tenli bi şey olsam bu kızarıklık dünya basınına malzeme
olurdu zira. Böylesi kadınsı özellikleri olan bir dişiyi gün boyu hiç mi
hatırlamaz insan, diye düşünürken mahcup ettim kendimi kendi ayıbımla.
“Neler
yaptın bugün?” dedim, bakışlarımı o kısık gözlerden zar zor alıp yumuşak
patateslere çevirirken, “sıkılmadın ya evde tek başına?”
“Hiç
aramadın sen de, insan bi merak eder, unuttun sandım bir an beni?” dedi,
kızarak mı yoksa sadece sitem ederek mi söylediğini anlayamadığım bi yüz
ifadesiyle kadehinden bir yudum şarap alarak. Sonra çatalını bırakıp sigaraya
uzanırken yılgın ve kabullenmiş bir halde, “Zaten ne zaman aradın ki, hep ben
arıyorum.” diye ekledi ince dudaklarının arasına koyarken sigarasını.
“Aramıyor
muyum?” dedim yaramaz çocuk gibi gülümseyerek ve aramadığımı bilerek. Ve her
aradığında aslında aklımdan ne güzel cümlelerin geçtiğini ondan gizleyerek,
“Nasıl aramıyorum yaa..” diye ekledim.
“Aramıyorsun
tabii..” dedi sigarasından içine çektiği ilk nefesi üfleyerek.
“Aramıyorum
di mi?” dedim aynı pişkin gülümsemeyi yüzümde koruyarak, “Aramıyorum. Arasam
aslında İŞİD terör örgütü eylemlerine son verecek, sömürü düzeni ortadan
kalkacak, kutuplardaki foklar kürkleri yüzünden öldürülmeyecek… bi arasam,
dünya nasıl da yaşanılası bir yer olacak.”
“Eşşek”
dedi, sigarayı tutmayan diğer eliyle benim şımarık gülüşümü okşarken. Eli
yanağımda kaldı, az önce gülen yüzü yavaş yavaş ciddileşti, gözlerini
gözlerimin içine kenetledi. Yüzümdeki elinin dört parmağı sabit dururken baş
parmağı gözlerimin altında şifa verir gibi dolaştı. Kör olsam, o okşamanın
samimiyetiyle açılır gözlerim. “Bi arasan…” dedi iç çekerek ve elini az önce
şifa dağıttığı yerden çekerek. Yüzümün önünde benden gittikçe uzaklaşan o eli
tutup bileğinden öpmek istedim. Öpmeme izin verdiği hiçbir yeri umurumda
değildi, sadece o bileği böylesi güzel elleri taşıdığı için öpmek istedim.
Çekme o elini, kalsın bu dünyanın dört mevsimine de çıplak tanıklık eden ve
mahcubiyeti, hüznü, gülüşü, kederi ve zamanı onca ağırlıklarına rağmen üstünde taşıyan
yüzümde diyesim geldi. Belli ki muhtaç o ellere, ne kadar büyüyebilir ki bir
erkek o şefkatli ellerin sıcaklığında? Ağzında hep bi süt tadı, o kadar masum
sevebilirim belki seni, çekme o elleri, bu kadar incitme bu teni.
“Gerçi…”
dedim, “ne sıkılacan, bilgisayar var, internet var, tv var… e okumayı da
seviyorsun, kitapları filan incelemişsindir.”
Bu döndüğüm
özümse eğer, buna dönmeden önce kim konuşuyordu benim içimde? İnsanız. Elbet
olacak kusurumuz… pek çok kötü huyumuz… beceremiyoruz düzgün yürümeyi, bu
kadarını tamamlayabildik evrimin, bak işte sağa sola çarpıyoruz, zaten hayat da
izin vermiyor, kendimize yaptığımız kötülüğü hiç kimse bize yapamıyor; o kadar
başarılı olamıyor. Ama ney beni seni sevmekten alı koyan, söyle, ilkin o
huyumdan alayım hırsımı. O ellerin yüzümde bir ömür kalmamasını sağlayan,
içimdeki çocuğu konuşturup dışımdaki adama küfrettiren nasıl bir yaşanmışlık?
Söyle, ilkin o huyumu parçalamaya doyamayayım.
“Yoo,
sıkılmadım, uyanınca bi şeyler atıştırdım, zeytin peynir filan, kahve içtim
sonra, çay da demledim.”
Kreşte
yaptıklarını anlatan bir kız çocuğu bu kadar hevesli anlatmaz herhalde.
Susmasın, devam etsin istedim: “Başka?”
“Balkonda
oturdum biraz. Küçük müçük ama çok sevimli balkonun, hem önünden bir sürü kedi
geçti böyle, pisi pisi yaptım onlara filan.. Feng Shu’ya göre şömine evin güney
batısına denk gelir ve yanmazsa evden sürekli para çıkmasına sebep olurmuş,
paran boşa gitmesin diye balkondaki şöminenin konumunu hesapladım, sanırım
güney batıya denk gelmiyor, yanmasa da olur.” Gülmeye başladı, “ İçerideki
şömine zaten kartondan, güney batıya da denk gelse Feng shu onu ciddiye almaz.”
Gülüştük.
Gülüşü Ege
işte!
Çarşaf gibi
deniz o gözlerinde parlayan, sev işte bu kadını sarıl boynuna!
Herkes gitmez
belki, bu başka belki!
Tanrı o
beni o ince dudaklara boşuna kondurmaz, bu işaretli belki!
Sev işte
lan bunu! Sarıl işte bunun boynuna, tutun ona!
Hiç mi
hatırı kalmadı Türkan Şoray’ın Allahın belası adam!
Ayağa
kalktım. Kendim de ne yaptığımı bilmiyorum aslında, niye ayağa kalktığımı da. O
gülmeye devam ederken gayri ihtiyari açtı kollarını belli belirsiz. Benden
yansıyan sarılma enerjisini mi hisseti ne! Hem gülüyor hem de ağır ağır
kalkıyor elleri havaya. Telaşlandım. Neye sebep olacağımı bilemedim. Sanki az
önce bir binayı yaktım da kaçamadan içinde kaldım gibi hissettim. Hızla aldım
tabağımı masadan ve mutfağa yöneldim. Yüzünü görmedim, yine ve yeniden nasıl bi
hayal kırıklığına düşürdüğümü merak ettim ama. Dizlerine düşen ellerinin sesini
duydum sadece, boşluğa uzandığının farkına varmış çaresizce açılan kollarının
bir gülüşü ağır ağır sonlandırırken o ince bacaklarını sıvazlayışının sesini.
“Siktiret Feng Shu’yu” dedim, tabağımı
lavabonun içine koyarken, “Başka neler yaptın?”
Masada
kalan diğer ıvır zıvırı toplarken, “Öyle işte..” dedi, “sıkılmadım yani.”
Nasıl bu
hale geldim? Bi kadına içimden geldiği gibi sarılmaya korkar olmak ne demek? Hangi
psikolojik bilimde saklı bu odunsu duygunun cevabı?
“Madem
şarap var, Zeki Müren dinleyelim.” derken ben, mutfaktan bi Zeki şarkısı mırıldanarak eski Türk filmlerindeki
Hülya Koçyiğit yürüyüşüyle her attığı adımda ardında kalan ayağını yerden
kaldırmadan sürüyerek yaklaştı yanıma:
“Sırılsıklam
seviyorum / Dudağından öpüyorum / Sanki şarap içiyorum / Başım dönüyor,
dönüyor, dönüyor…”
1969,
Sırılsıklam Seviyorum şarkısı Zeki’nin. En sevdiklerimden biri. Söyledim mi ki
daha önce ona bunu, hatırlamıyorum.
Ellerlini boynuma
atıp gülümseyerek öptü dudaklarımdan. “Bana uyar.” dedi.
Hiçbir şey
hissetmemek ne kötü. Bir kadının seni öperken içinin yanmaması, senin de onu
öpme isteğiyle kavrulmaman… ne kötü.
Bilgisayardan,
az önce mırıldandığı şarkıyı listenin en üstüne koyup diğer sevdiğim Zeki
şarkılarını sıraladım media playerın altına. İçeri odaya geçtik, yatak
odasından uzak kalmak şimdilik en iyisi. Sehpa mı, tabure mi, kutu mu ne olduğunu
ben de bilmediğim şeyin üstüne şarap kadehlerini ve bir tabak peyniri
yerleştirirken izledim onu. Şişeye tekrardan taktığım mantarı çıkarıp kadehleri
doldururken çalmaya başlayan ‘sırılsıklam seviyorum’ şarkısına eşlik ediyordu
bi yandan. Doldurduğu kadehin birini bana uzatıp diğerini de kendine alarak
sokuldu yanıma. Bacaklarını altına katlayıp boştaki eliyle pikeyi kucağına
çekerken bir yudum aldı şaraptan. Yine birçok şeyi bir arada yapıyordu. Başını omzuma
yaslayıp iki eliyle kavradı kucağındaki kadehi. Bir erkek göğsü ya da omuzu
güzel bir kadının başını muhafaza etmek için yoksa, niye var? Tüm şehirler
arası otobüs terminallerinde satılan o nefesinle şişirmek suretiyle yastık
kıvamına gelen boyunluk, eminim ki hayatında hiç sevgilisi olmamış bi angudun
icadı. Senin göğsün ya da omuzun varken yanındaki sevgilin niye onu şişirip de
yaslasın ki başını? Daha mı rahat? O icadın sahibine bi kız ayarlayıp üç
saatlik de olsa bi otobüs yolculuğuna göndererek yanındaki kızın göğsüne
yatmasını sağlayıp, ‘gördün mü lan eşek sıpası, bu huzurdan vazgeçmeye sebep
icadınla utandın mı şimdi?’ demek geldi içimden.
Başı omzumda,
elleri kadehinde bakışları tam karşısındaki kitaplarımdayken, “Senin tarzın
olmayan kitaplar da var bunların arasında.” dedi, “Niye aldın ki onları, merak
mı ettin?”
“Eski
karımın marifeti,” dedim, “ kendine ayırmış güzel kitapları, bunları da bana
göndermiş ayrılırken.” Kitaplıktaki bir kitabı işaret ederek, “Şuna bak!”
dedim, “İş Adamının Çince El Kitabı’nı napiim lan ben!”
Gülüştük.
“Senin
yazdıklarını da okudum bugün, yani hepsini değil de şöyle üstünkörü inceledim
biraz, güzel şeyler, yayımlasak ya bunları.” dedi, “Ziyan etme böyle kıyıda
köşede.”
“Var
aklımda aslında öyle bi şeyler. En azından birinci baskısı 1000 adet
basılıyormuş, bu dünyadan göçüp gitmeden o 1000 kişiden yarısını etkilesem,
onların da her biri en azından o kadar kişi etkileseler… neticede istediğimiz
kötü bir şey değil, güzel olur.” dedim.
Üşenmedi kalktı,
elindeki kadehi sehpa mı, tabure mi,
sandık mı hala ne olduğunu anlayamadığım şeyin üstüne bırakıp bağdaş kurarak
oturdu kitaplığın önüne. Yerin soğuk olduğunu düşündüm, üşüyeceğine kıyamadım,
ama yine bi şey söylemedim, ayağımla yerdeki
ısıtıcıyı ona doğru çevirirken Zeki Müren, Kutupta Yaz Gibi’yi
söyleyerek seslendirdi beni. Mecnun’a Ferhat’a Kerem’e romantizmde kafa tutan
ben, bu kadar romantik olabiliyordum artık. Bir kadını sevmek uğraşı bir kadını
sevmekten daha yüceydi eskiden benim için. Şu halime bak şimdi, şu ısıtıcıya
görev yükleyen romantizm anlayışıma bak. Bir sevgili, dünyadaki en sevdiğin kadın,
‘senin için ölürüm’ dediğinde o an ölmeli bence. Sonra bak erkeği ne hale
getiriyor. Sonra bak, işler nasıl da boka sarıyor.
“sizi düşündüm biraz
sizi ve sözcüklerinizi
üşümemek için kendime sarıldım
ve silkinip attım üzerime yapışan yufka yürekli vedaları “
sizi ve sözcüklerinizi
üşümemek için kendime sarıldım
ve silkinip attım üzerime yapışan yufka yürekli vedaları “
Dirseklerimi dizlerime koyup elimdeki kadehe her iki elimle sarılırken
bu dizeler geçti aklımdan. Bi internet sitesinde okumuştum, altındaki isim,
şiirin Pelin Batu’ya ait olduğunu söylüyordu. Ünlü olan Pelin Batu mu yoksa bu
bir başka Pelin Batu mu, bilmiyorum. Tek bildiğim, en sevdiğim ateistsin sen
Pelin Batu, tanrının özene bezene yarattığı!
“Yolculuklar
var aklımda,” diye okudu elindeki eski bi kağıt parçasından yüksek sesle,
“sırra
kadem bastı diye tabir edilen. Çıkıp gitmeliyim başka bir hayatın sayfalarına,
bir paragraftan aşağı bırakarak kendimi. Tek kişilik bir senaryoda aramalıyım
belki de mutluluğun yerçekimini”
Başını kaldırıp
bana baktı, “Tek kişilik bi senaryoda” diye tekrar etti. Devamında ne
diyeceğini merakla bekledim. Yine tek kişilik sözcükler yüzünden fırça atacak
sandım bana. Ama bir yandan da bu şiirin sanki bana ait olmadığı gibi bir his
geçti içimden. Unutuyorum ben yazdığım cümleleri çoğu zaman. O yüzden yirmi
yıldır Bahtiyar en iyi arkadaşım; o unutmuyor benim yazdıklarımı. Aradan ne
kadar zaman da geçse söylüyor bana ara sıra yazdıklarımdan birkaç satır,
hatırlatıyor. O, “Senin yazdıklarından bu satırlar..” diyene kadar ben sadece
hissedebiliyorum bana ait olduğunu o satırların. Emin olamıyorum öyle bir
çırpıda. Yaşadıkların aklında kalmıyor çünkü, unutuyorsun bir zaman sonra,
bilinç altına itiyorsun, kendini mutlu edecek, kandıracak benzetmelerle devam
ediyorsun yaşamaya. Yaşadığın ülkeden farklı olunca beyin yapın, eski
yaşanmışlığı yeninin üstüne koyup da o anlamsız sentezin içinde debelenmek
istemiyorsun. Ama hisler öyle değil. Yaşadıklarının sana hissettirdiklerini unutamıyorsun.
En ufak bir kıvılcım, en ufak bir kafiye içinde bir şeylerin kaynamasına sebep
oluyor. Emin olamasan da acıyor için.
Her şeye
rağmen riske girip, “Ben yazmadım onları!” dedim. Şaşkın baktı yüzüme. “Burdaki
her şeyi sen yazdın bunu sen yazmadın öyle mi?” dedi.
“Bazen Bahtiyar’la
beraber yazıyoruz, bu da onlardan biridir, Bahtiyar’ın sözleridir bunlar.” dedim.
Yaptığım odunluklarla yeteri kadar üzdüm zaten kızı, diye geçti aklımdan, bari,
dedim, bu kadar kafiyeli üzmeyeyim. Daha da olmadı, ben bile yazdıysam, suçu
Bahtiyar’a atarım. Zaten lisede Muhiddin Hoca’ya sigara içtiğimi söylemişti eşek,
ödeşiriz.
“Yaa bırak Allah
aşkına,” dedi elindeki eski kağıtları hızlı hızlı birbirine karıştırarak.
Dışarıdan aleni
yaptığın hıyarlıklar bi şekilde sinesine çekiliyor kadının ama konu hislere
geldiğinde o sine dolup taşıyor sanki, bağrına basacak taşı kafana kafana
fırlatıyor.
“Bak hak
verecen şimdi bana,” dedim aklıma Bahtiyar’ın bi beceriksizliği gelince, “Bahtiyar
bağlaçlara dikkat etmez, içinden bi şeyler hissetmeye başlayınca deli gibi
yazar, çoğu zaman ben düzenlerim onun bağlaçlarını, imla kurallarını filan.”
Karıştırdığı
sayfaların arasından o satırların olduğu sayfayı bulmak için elindeki sayfaları
tekrar karıştırırken, “Nasıl oluyor o bağlaç?” dedi, -dahi anlamına gelen –de –da
ekinden haberi bile olmayan ama bu yetersizliğini esmer yüzündeki mahcup
gülüşüyle önemsiz kılan, köprücük kemikleri ille de bir duvara direniş altında
değil de güzel günlerde resmedilmesi gereken afacan.
“Bak yaa…”
dedim, sanki az önce onun yanına gelerek bağdaş kurduğu dizlerine uzanırken
aklımdan köprücük kemiklerini en pahalı renkli spreylerle duvarlara resmetmemişim
gibi, “daha bağlaç ne onu bilmiyon, bana kızıyon.”
Aldım elinden
kağıtları o bana lisede Türkçe derslerinin ne kadar kötü olduğunu anlatırken.
Çabuk unutuyor
gibi kadınlar ama aslında unutmuyorlar, sadece erteliyorlar kızgınlıklarını,
göğsünün bi köşesine sıkıştırıyorlar o duyguyu, bu yüzden ‘dolup taşmak’ deyimi
onlara has Türkçede. Erkeklere değil.
“Bak!”
dedim, haklı çıkmanın gururuyla, “belkide mutluluğun yerçekimi, yazarken –de’
yi bitişik yazmış eşek, yazarken dünyanın en güzel benzetmelerini yapar ama şu
boka bi dikkat etmez.”
Elimden kağıdı
alıp incelerken, “Hem yazı da benim değil, ordan da mı anlamadın?” dedim.
“Ne bileyim
yaa…” dedi, bir eliyle kağıtları yerine koyarken dizlerindeki başımı diğer
elinin avucunun içine alıp alnıma bi öpücük kondururken, “özür dilerim.”
Kadınların birçok
şeyi aynı anda yapabilmeleri mi tuhaf, yoksa benim bunun farkına varmam mı? Bu aslında
küçük bir ayrıntı da ben mi abartıyorum? Kadınlar bunu hep yapıyor da ben ne
yaptıklarını kafamda takip edince mi ayrıntıya dönüşüyor bu? Çok garip! Belki de
bu yüzden dünyadaki mutsuzluğun sebebi; her şeyi sindire sindire yapmaktan
ziyade her şeyi bir anda yapmak ya da her şey aslında bir anda yapılacak kadar
kolay da bu ayrıntıya takılmak. Bilmiyorum.
Kağıdı yerine
koyan diğer eli de dizlerinin üstündeki başımı avuçlarken, “Kızmadın di mi
bana?” dedi.
Kızamıyorum
ki ben kadınlara. Gitmelerine, sever gibi yapmalarına ya da deli sevmelerine, bir müddet sonra
sebepsiz hayattan sıkılmalarına, benim için öldüğünü söylerken buna inanacağımı
düşünmemelerine, böylesi sözleri tekerleme gibi söylemelerine… kızamıyorum ki
ben. Sadece ardımda kalan bir çift gözün zihnimden, kokusunun genzimden
kaybolmasını diliyorum. Bunları da onlara söyleyemiyorum. Sadece, “Ne kızacam
yaa” dediğim gibi bu başımın üstünde köprücük kemiklerinin geçilesi değil,
öpülesi olduğuna inandığım esmer kıza tüm odunluğumla.
‘Söyleyemem
Derdimi Kimseye’ yi söylemeye başladığında Zeki, uzanıp bilgisayardaki media
playerdan diğer şarkıları sildi, sadece o şarkıyı tekrarlayacak butona bastı. Elleriyle
başımı hafifçe kaldırıp dizlerini çekti başımın altından, bir bacağını benim
bacaklarımın üzerine atarak kıvrıldı yanıma, göğsüme sarılıp sıkıca sıktı, ‘ölürüm
sana’ der gibi, ama demedi, iyi ki demedi, deseydi çünkü orada ölsün isterdim,
her şey boka sarmasın diye, bak ne hale geliyorum diye, ölsün isterdim, iyi ki
demedi.
Bir elimi az önce yumuşacık dizlerine bıraktığım başımın altına alıp
diğer elimle yüzüne dökülen saçlarını
kulağının arkasına atarken yüzünü okşayarak kapattım gözlerimi. Benim de bi çok
şeyi aynı anda yapabildiğimi düşündüm, sadece kadınlara özgü değil miydi bu? Evet,
diye geçirdim aklımdan gerçeğin farkına vararak, hala sadece onlara özgü çünkü
onlar, birçok şeyi aynı anda yaparken bir de aşık olabiliyorlar, ben
olamıyorum, bir zamanlar aşık oluşu yüzüne bir suç gibi söylenmiş erkekler
olamıyor.
Başını göğsümden
hafifçe kaldırıp bana baktığını hissettim kapattığım gözlerimi açmadan ve göz
kapaklarımın titreşmesine aldırmadan. Uzandı, boynumdan öptü. Dudaklarının
sıcaklığı boynumdan geçen her bir kılcal damarımı ısıtırken kulağıma doğru
kıvrıldı dudakları, “Seni seven bir kadına aşık olmaktan korkmaman gerektiğini
öğretebilirim sana,” dediğinde kırpışan kirpiklerimi ayırıp birbirinden yüzüne
baktım. “İzin ver sadece.” dedi, “ yüreğinin nereye gittiğinin farkında
değilsin.”
Kısa bi
süre seyrettim onun yalvaran gözlerini. Vücudumdan gezinen elinin sıcaklığında
yanmak isteyip küllerimden tekrar doğmak istedim, bir anka kuşunun havalanıp
şehirler arası gökyüzünde süzüldüğünü düşündüm, en iğrenç haberleri sunan en
güzel kadınlara yüzünü yerleştirmek istedim, perdeler sigara kokmasın, ben yine
evime koşa koşa geleyim istedim. Kendimi
o kısık gözlere kaptırıp delice aşık olmayı diledim bütün tanrılardan, kabul
olmadı dileğim.
Gözlerimi kapatıp başımı tekrar koyarken elimin üzerine, “O
değil de…” dedim, göz kapaklarımın tekrar titreşmesine ve sesimin boğazımda
düğümlenmesine aldırmadan,
“bu herif yeter ki bağlaçlara dikkat etmesin ama en
azından yeniden yazsın. Yoksa benim yaptığım edebiyat, kimseyi aşık etmeyecek
birbirine. Dünya bombok olacak.”

Yorumlar