Ana içeriğe atla

SABAHLARI UYANDIKTAN SONRA
TOK KARNA ATILAN SLOGANLARIM VAR BENİM.

Bazı sabahlar telefonun alarmından beş-on dakika erken uyanıyorum. O süre içinde mal mal telefona bakıyorum. Alarm sesi olarak en sevdiğin şarkıyı bile koysan bi müddet sonra tiksiniyorsun o sesten. O yüzden sevdiğim şarkıları alarm sesi yapmıyorum.
Aynı anda uyandığın birine ya da senden önce uyanmış olan birine günaydın demek çok güzel bi şeymiş. Böyle bi imkanın olmadığında anlıyorsun bunun değerini. Birine günaydın diyebilmenin ruhani bi yani varmış, zen bi huzuru.  Senden önce uyanan kişi, ya da seninle aynı anda uyanan, sanki sabahın o loş bilinmezliğinin şöyle bi tozunu alıyor, hayatı sana ballı reçelli bi kahvaltı kıvamında hazırlıyor. Tek başına uyanmak, uyanmak değil, ayılmak sadece. Yığıldığın bi gecenin sabahına ayılmak.

“Günaydın yumurtalar! Bu sabah hanginizden omlet yapayım, söyleyin?”

Otuz beş yaşındayım. Her sabah yüzümü yıkarken aynaya baktığımda artık büyümediğimi, yaşlandığımı hissediyorum. Yüzümde vaktinden önce belirginleşen kırışıklıklar, saçlarımda sürekli artan beyazlar, hepsi bu otuz beş yılın yeminli şahitleri. Hiç sevmediğim, üstelik hiç sevmediğim halde her sabah altı buçukta yetişebilmek için yola koyulduğum liseyi bitirdikten sonra iki tane üniversite kazandım. Birine gitmedim, uzak diye, diğerini de yarıda bıraktım. Matematik ağır geldiğinden değil, saçma sapan eğitim sisteminin bi matematiği olmadığından. Gönlüm hep ODTÜ’deydi benim aslında. Ama onun da başlık parasını çok istediler: 500 puan!
Bi çok işe girdim, bi çok işten çıktım. Kendi iş yerimi açtım, kapattım. İstemeye istemeye askerlik yaptım, çok kereler kaçmayı düşündüm ama kaçanların geri geldiklerindeki hallerini görünce vazgeçtim. Askere gitmeden önce severdim bu ülkeyi. Ben biraz da askerlikten sonra sevmekten vazgeçtim bu ülkeyi. Evlendim, ayrıldım. Hala sebebine bi anlam veremiyorum, neden evlendim, neden ayrıldım? Başka başka, güzel güzel ve daha bir çok ikilemeyi hak eden ülkelere gittim, sevdim oraları.

“Ketıl gibi bi aleti icat edene kurban olayım ben!”

Kaynar suyun çayla birleştiğinde yaydığı koku ve müzik sesiyle zihnim açılıyor. Onlarsız başladığım her gün zihin yetersizliği gibi.
Tost makinesi deyince böyle seri üretim yapan, devasa bi şey geliyor aklıma, ama şu kadar bi şey işte. Ben olsam buna ‘ekmek sıkıştırıcı’ derdim. Çaya şifa, peynire canını yerim derdim. Tek derdim, zeytine sempatik bi isim yakıştıramayışım. Siyah bi şey, keçi boku gibi.

Yirmi üç dakika sürüyor kahvaltım her sabah. İki tane kaşarlı tost, bir yumurta, yüz gram kadar peynir, bal, iki çeşit reçel ve ona yakın zeytin yiyorum. Pişman değilim, hep yerim. Bi yerde okumuştum, tavuğun kıçından çıkan bi şeyi yemek ilk kimin aklına geldi, en çok da bunu düşünüyorum. Yedi - sekiz tane şarkı dinliyorum bunları yaparken. Bazılarını seviyorum, bazılarını sevmesem de dinliyorum. Haber dinlemeyi bıraktım kahvaltı ederken. Ben burda lezzetli bi şeyler yapıyorum onlar sürekli yalan söylüyorlar. Küstüm. İnternete giriyorum, Facebook, Twitter, borsa, altın, döviz… ülke ne alemde anlıyorum. Ülkenin hala beni ve benim gibileri anlamadığını da anlıyorum.

Kahvaltıdan hemen sonra yıkıyorum bulaşıkları, akşama hallederim deyip masada bırakmıyorum öylece. Elimi yüzümü sildikten sonra da düzenli bi şekilde asarım mesela havluyu. Aceleyle asamadıysam da döner düzeltirim. Takıntı değil bu. Ya da obsesif bilmem ne filan. Bu sadece, zaten yeteri kadar dağınık olan gezegenin en azından kendime ait olan bölümünün derli toplu kalmasını isteme arzusu. Herkesin böyle bi arzusu olduğunu düşünsene!

Günün ilk sigarasını uyandıktan ne kadar zaman sonra içersen, gün içinde içtiğin sigaralar, o zaman aralığında tekrarlanırmış. Yani uyandıktan yarım saat sonra içersen ilk sigaranı, gün içinde de yarım saatte bir sigara içersin, bir saat sonra içtiysen, her bir saatte bir sigara. O yüzden ilk sigarayı erteleyebildiğim kadar erteliyorum. Üç dakika filan sürüyor genellikle bu. Çok iradeliyim! İrademi irdeleyim.

Üniforma giymeyi gerektiren bi işim olduğu için, bugün ne giysem, diye bi derdim yok. Her gün aynı renk ve model pantolon gömlekle, ama ceplerinde hep yeni umutlarla, telaşla çantamı alıp koyuluyorum yola.

“Bu kaldırımları kırmızıya boyayan belediyeye, ne güzel belediye! Afferim size!”

Yürüme mesafesinde olduğundan ,işe yürüyerek gidiyorum. Hemen hemen her sabah da  -küçükken TRT’de çokça seyrettiğim Amerikan filmlerinden ve Perihan Abla dizisinden olsa gerek-  esnafa en güleç yüzümle selam veriyorum. Aklımdan her daim geçen Türkiye’de mahsur kalmış Amerikalı Deyvid’in ve ailesinin adaptasyon sürecini anlatan güldürüklü temaşanın senaryosuna içten içe kahkahalarla gülüyorum:
“Günaydın Bayan Meneviş Teyze, bugün nasılsınız?
“Sağol Deyvidim, soranın eksik olmasın, sen nassın?.”
“Teşekkür ederim, işe gidiyorum.”
“İyi git yavrum, anangile selam söyle.”

Herkesten önce çiçekçilerin açtığını görüyorum dükkanlarını. Akşama kadar aldıkları dükkan içi oksijen fazlalıklarının erken uyanmalarına sebep olduğunu düşünüyorum. Tabiatı bi daha seviyorum.

İşe her gün farklı yollardan gidiyorum. Birinin beni sürekli takip ettiğini sanan bi paranoyak olduğumdan değil, değişiklik olsun diye, farklı insanlar göreyim diye. Yazın güneşin olmadığı, kışın güneşin olduğu kaldırımlarda yürüyorum. Karşıdan karışa geçerken üst geçitleri kullanmıyorum. Zaten biçoğu biz kullanmayalım diye abuk sabuk yerlere yapılmış; öyle ki geçidi kullanmak için otobüse binmem gerekiyor. Buna bi de kentsel dönüşüm diyorlar. Ne güzel! Beni güldürmek için bunun gibi biçok neden bulabiliyorlar. Küfür etmek istiyorum ama sonra vazgeçiyorum:

” Küfür etme, itiraz et!”

Hınca hınç dolu otobüs duraklarının önünden geçerken otobüs bekleyen insanları görüyorum. Kimileri işe gidiyor, kimileri işten evine gidiyor. Bu kavurucu yaz günü, ten rengi daha açık olanlar gece mesaisinden dönenler, belli. Daha koyu renkli olanlar, gün boyu güneş topluyorlar, Umutların arasından Kirpiklerin karasından Döşte bıçak yarasından, sevdikleri için. Yorgun insanlar. Taze bi sabaha uyanmalarına rağmen gerçekleşmeyen hayallerinin yorgunluğunu üstlerinde taşıyan o güzel insanlar. Gülün artık arkadaş yaa, bi gülün artık! Kalkın bi silkinin, yalnız bırakmayın beni şu somurtuk kentin ortasında.
Yok. Gık yok.

“Ezilmiş lan ey halkım üzüm gibi, bundan sonra sizden sirke olur ancak!”

Yeni evli ya da sevgili çiftler görüyorum. Henüz hayattan sıkılmayan, tutunacak dalı bol olan cicili bicili çiftler. Allah sevenlerin yolunu ayırmasın, diye başlayan bi temenni edindim, aynı yolda akıl fikir de versin, diye devam eden. En azından bunu yapsın, her şeyi kulundan beklemesin. Çünkü seven kulun, o bi gram aklı da gidiyor.

Son zamanlarda sıkça planladığım ama bi türlü desenine kara veremediğim koltuk kılıfı satan dükkanın önünden geçerken, Marilyn Monroe desenli mi olsun yoksa Avrupa başkentlerinin önemli mimari yapılarının resmedildiği mi? Ya da siyahbeyaz gazete desenli mi yoksa kahve fincanları desenli mi? Olmadı, eski araba modelleri de fena değil… çıkmazına bi daha düşüyorum. Bir türlü karar veremediğime kızıyorum. Annemden aldığım koltukların üstünde ne kadar mevlüt okunduysa artık, bi tevekkül hissiyatı çöküyor içime koltuklara her uzandığımda. Bu yüzden, yüzünü değiştirmek istiyorum koltukların. Bekar adamız neticede, o koltuklarda günaha girme ihtimali var, enerjik bi kılıf bulmalı cami avlusu hissiyatlı koltuklara.

On iki dakikada ulaşıyorum çalıştığım yere sallana sallana yürüyerek. Günaydın, diyerek içeri girdiğimde beni görünce gülümseyen arkadaşlarım var çok şükür. Gülümsemeyenlerin bi kabahati yok, daha beni tanımıyorlar, ondandır. Her koşulda doğruyu söylemenin bi dert olduğuna inanılan bu ülkede, her koşulda doğruyu söyleyebilmek gibi bi derdim var benim,. Hatta bi de sloganım var:

“Yalan söyleme, şarkı söyle!”

Ama hızlıca söyleyince dilim sürçüyor, şarkı şöyle, diyorum yanlışlıkla. Üç harfli ve hıçkırık gibi bi adı olan arkadaşıma attım sadece bu sloganı bu zamana kadar. Biçok kez fırsat oldu ama dilim sürçüyor diye söylemedim, ona nasip oldu sadece. Etkili olmadı haliyle, komik oldu. Herkesle beraber illa ki o da sorardı ama herkes gittikten ve her şey bittikten sonra bi daha sorardı, Nasılsın? diye. Bu sadece bi rutin hal hatır sorma değildi. Bu, bana anlatabilirsin, ben seni dinlerim, demekti. Bu, yalan söylememek için eksik söylediklerini tamamla, söylediğin şarkıları sus, gerçekleri anlat, demekti. Onu da özledim, hiç yalana ihtiyaç duyulmayan, hep şarkılar söylenen ülkeleri özlediğim gibi. 

Sabahları uyandıktan sonra atılan sloganlarım var benim. Hepsini kendim buldum. Daha güzel ülkelerde neşeli şarkılar yazılırken, bana düşen, neşeli şarkılar yazılan ülkeler gibi olabilmek için, kaybetmeyi göze alarak sloganlar bestelemek. Ve avazım çıktığı kadar bağırmak:

Bu keder sana zül, dert etme hadi gül!

10 Temmuz 13

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL, KUANTUM KURTARACAK Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım. *** İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı. Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen yarısının yaşadığı ayr...
  BİR ARAYA GELMEYİ SEVEN ŞEYLER Baston . Bavul . Birlik     Afife, arkadaşı Jale ile birlikte Fenerbahçe marinadan Yoğurtçu Parkı'na hızlı adımlarla giderken önünden geçen kalabalık bir grup, bir tekneye doğru koşuşturuyordu. Kalabalığın önünden koşan adam bir yandan da telefonuyla bulundukları yeri tarif ediyordu nefes nefese. Çok geçmeden siren sesleriyle bir ambulans geldi ve tekneden yarı baygın bir adamı alarak ambulansa yerleştirdiler. Hemen ardından beyaz bir elbise giymiş bir kadın ağlayarak atladı ambulansa ve kapıları kapatıp aynı siren sesiyle çıktılar marinadan.  "Marina, denizden gelen demekmiş." dedi Afife, dalgın gözlerle ambulansın arkasından bakarken. Jale anlamadı Afife'nin ne demek istediğini. Yaşanan ile o an söylenenin birbiriyle bağdaşmamasındandı Jale'nin anlamadığı. Jale, "Hı?" diyerek şaşkınlığını ifade ederken Afife, eliyle az önce kalabalığın toplaştığı tekneyi göstererek, "Marina, diyorum, denizden gelen demekmiş...
ATLIKARINCA   Manolya - Pembe Çanta - Geyik Atıştıran yağmura aldırmadan başını hafifçe öne eğip telefonunun tuş kilidini açtı Hayat. Bir yağmur damlası telefonunda saati gösteren yere düşmüştü. Ekran açılınca saatin dakika göstergesinin üzerine düştüğünü fark etti o damlanın. Damla, gökten yere doğru düşerken yağmur adıyla anılsa da düştüğü yerdeki 3 rakamını büyüterek gösterdiğinden artık bir de mercek sıfatını alabilirdi. Zamanı gösteren diğer rakamlardan daha büyük duruyordu 3 şimdi. Gülümsedi. Duruma değil, aklına gelene. İçinden çıkamadığı anlara 3 diyerek güler geçerdi. Ama gülümsediği şey bu değil, bunun artık şimdi çok uzaklarda olan sevgilisi Ayaz'ı hatırlatıyor oluşuydu.  Ayaz, Hayat'ın içinden çıkılmaz durumları 3 ile ifade edişine çok güzel gülerdi. 'Seni düşünmek... bir yağmur damlasına varana dek.' diye geçti aklından Hayat'ın. Sonra da 'Nazım böyle de devam edebilirmiş şiire. Bence güzel.' dedi. Bunları düşünürken parmaklarının arasındaki sig...