Ana içeriğe atla


BÜTÜN KIRIK TABAKLAR ve BARDAKLAR ŞAHİT Kİ
O GAMZELERİ SADECE BEN SEVİYORDUM.

Ağlayarak açtığı kapıdan içeri girdiğim gün geldi gözlerimin önüne. Üzerinde sadece banyo havlusu vardı. Saçlarını başka bir havluyla, nasıl yapıldığını hala bilmediğim, bir şekilde sarmıştı. Kapıyı açtı ve ben gelmeden önce etrafa fırlatarak kırdığı bardakların, tabakların üzerine basarak pencerenin önüne, kül tablasında yarım bıraktığı sigarasının yanına gitti. Etrafa, bildik bi manzaraya, bakarak içeri girdim. Tanıdık bi haldi bu benim için çünkü daha önce de iş yerinde aynısını yapmıştı. “Bi şeylere sinirlenince beni ara, yapma bunu!” diye çok kereler dediğim halde yine o laz inadıyla yapmıştı yapacağını. Her şeyi kırıp döküp kendince rahatlamıştı.

Kapıyı kapatıp banyoya gittim. Buğusu hala duran aynanın altından küçük faraşlı süpürgeyi aldım. Aynısından bürosuna da almıştı ve hep bi şeyleri kırıp döktükten sonra beni aradığı için bunlardan benim de bi tane almam gerektiğini düşündüm. Dış kapının ardında biriken cam kırıklarından başlayarak hızlıca süpürmeye başladım. “Allahtan sabit bi yere atıyorsun,” dedim, “en azından bi alanda birikiyor cam, tabak, bardak..” Dönmedi, ama pencereden yansımama baktığına eminim, sigarasından bi nefes daha çektikten sonra sert parmak darbeleriyle söndürdü onu kül tablasının içinde. Ellerini göğsünde kavuşturup dışarıya daldı yine.

Görebildiğim bütün kırıkları birkaç dakika içinde bi market poşetine toplayıp mutfaktaki çöp kovasının içine koyduğu başka bi market poşetinin içene attım. Küçük faraşlı süpürgeyi banyodaki yerine bıraktım, yanına geldim. Havlunun örtmediği omuzlarında hala su damlacıkları vardı. O pürüzsüz teninden kaydı kayacak bir halde tutunuyorlardı etine. Birine dokunsam, diğerlerine karışıp akacaklardı sanki vücudundan. Daha önce dokunsaydım tenine, belki de bu kadar yerinde olmak istemezdim o su tanelerinin.

“Üşürsün böyle” dedim, “git üstüne bi şeyler giy.”

Konuşmadı. Sabit bakışlarının etrafındaki kirpiklerini kırpıştırdı. Ağlamadan hemen önce alt dudağı titrerdi, yine titremeye başladı. Alt dudağının kenarını ısırarak durdurmaya çalışıyordu titremesini dudaklarının. “Sarılsam ağlar mı ki?” diye geçiyordu aklımdan, birden döndü boynuma sarıldı ve ağlamaya başladı. Omuzunda akmayı bekleyen damlacıklar yanağımla birleşti. Kokusunu içime çektim. Sevdiğim biri ağlayınca diğer herkes ölsün isterdim, yine istedim.

“Seni arayacaktım… aldım elime telefonu…” dedi hıçkıra hıçkıra, kurduğu her kesik cümle sonrası burnunu çekiyordu, “bastım numaralara… başkaları çıktı… senin sesin çıkmadı… delirdim… ne bileyim… özür dilerim…”

Daha sıkı sarıldım. Geçti artık, geldim, yanındayım… der gibi. Ama demedim. Denmiyor zaten. Bu zaten sadece filmlerde oluyor, gerçek hayatta pek inanılası bir cümle gibi hissettirmiyor insana. Bir kez daha çektim içime teninin kokusunu. Bebek şampuanı kullanırdı, güzel koktuğundan değil, hiç büyümek istemediğinden.

Birkaç dakika sonra ayrıldı omzumdan, ağlamanın verdiği mahcubiyetten sebep, bakamadı ilkin yüzüme. Bu sefer de ağlamaktan titreyen çenesinden tutup hafifçe kaldırdım yüzünü. Belli belirsiz bakışlarla kaçırırken gözlerini benden, “Bu gamzeleri gözyaşıyla dolduruyorsun ya, çok alacağı var onların senden.” dedim. “Sadece sen seviyorsun gamzelerimi.” dedi, yanağıma akan su damlacıklarını eliyle kuruturken. “Gamzenin kıymetini bilmez herkes,” dedim, “o çukur boşuna oyulmaz insan yüzüne, bi bildiği vardır yaradanın.”  Diğer omzuma yanağını koyup pencereye döndü. Ağlamıyordu artık. Dışarıyı seyrederek yatıyordu, omzumdaki  o  en sevdiğin sığınsın diye açılan boşlukta. Dış kapıya dönük başımı daha da çevirdim ki rahat etsin, hiç ayrılmak istemesin oramdan. Süpürürken gözden kaçırdığım bir iki cam kırığı gördüm kapının yanında. Şu anın hissiyatına zeval gelmesin diye çevirdim bakışlarımı ama duvardaki çakma Van Gogh tablosuna takıldı bu sefer de  gözüm. Sonra masadaki sigara paketine, halının desenlerine, masa örtüsünün masaya simetrik serilmediği haline, dün ayağında gördüğüm gri, ince topuklu ayakkabılarının bi köşedeki yorgun haline…  Kapattım gözlerimi, bi sürü bok püsüre aklım kaymasın diye.

“Sen böyle güzel laflar ediyorsun ya, senin de kıymetini bilen olmaz.” dedi, “Varsın bilmesinler,” dedim, “ben aklımdakini söylemekle şairim, yoksa şiir niye var?” 

“offff Gökay….” diyerek iç çekti. Daha sıkı sarıldı. Kadın hissiyatı! İçine doğduysa demek ki, ileride kıymetimi bilmeyeceklere kızar gibi, daha sıkı sarıldı.

Sevdiğin biri adını söyleyince adın sanki başka bi anlam kazanıyor. Yıllarca herkese söylediğin isim, sanki kutsanıyor sevdiğinin ağzında. Şarkı oluyor, şiir oluyor, hoş kokulu bi şey oluyor… kendini daha da sevmene neden oluyor. Adın ‘Satılmış’ olsa da bu böyle, ‘Gökay’ olsa da böyle.

Bıraksalar bütün gece orada, o pencerenin yanında, öylece, sarmaş dolaş kalırdım ama hafiften titremeye, üşümeye başladığını fark ettim. “Hadi,” dedim, “git üstüne bi şeyler giy. Sinirli halin çekilmiyor, bi de hasta halinle uğraşmayalım.” Yavaşça ayırdım omzumdaki o pofuduk boşluktan havluya sarılı başını. Mahcup baktı yine ama gülümsedi bu sefer.

“Dolapta şarap var,” dedi, “onu çıkar da sana zahmet, efkar dağıtalım biraz ha?”

“Oldu!” dedim, “Beyazlarla renklileri de şuraya ayır onları da çitileyivereyim elim değmişken.”   

“Yaaaa, hadiii…” dedi ellerimi tutarak bir iki adım ayrılırken benden.

Kadınlar böyle yapınca, sanki son isteğiymiş gibi geliyor insana. Sanki gidiyor da bu dediğini yapsam gitmeyecek gibi. Ya da bana hep öyle geliyor. Ya da bana, kadınlar hep vakitsiz gidecekmiş gibi geliyor artık.

“Tamam tamam afacan.” dedim, vakitsiz gitmesin diye, belki de gitmek için bir vakit bahane etmesin diye.    

Yatak odasına gidene kadar arkasından seyrettim onu. Havlunun bir insana ne kadar da yakışabileceğine şaşırdım. Yürüdüğü birkaç adımlık mesafede cam kırığı olmamasını diledim. Sonra gidip az önce gözüme takılan bir iki cam parçasını aldım kapının yanından. Masa örtüsünü masaya simetrik bi şekilde gelecek şekilde düzeltip mutfağa girdim. Cam parçalarını çöpe attım. Dolabı açıp şarabı çıkardım. Bardakların en üst rafta olduğunu bildiğime sevindim, ben koymuştum onları oraya, ki bardakları görüp de her daim içmek aklına gelmesin, diye.

“Cafede işler nasıl?” diye sordu içeriden. Sesindeki titreme geçmiş, normale dönmüştü.
“Cafe değil o, Safinaz!” dedim, herkesin orayı ‘Safinaz’ olarak bilmesini istediğimden. “Fena değil. Sabah yine askerler geldi, yediler içtiler, günü kurtarırız.”
“Aman, iyi olsun da…” dedi, bana mı kendi kendine mi söylediği anlaşılamayan bi ses tonuyla.

Bardakların şöyle bi tozunu alırken ben, mutfak kapısında belirdi elindeki havluyla saçlarını kurulayarak. Ayakları hep üşüdüğünden yaz kış hep kışlık çorap giyerdi, yine giymişti. Bi eşofman altının üstüne başka bi eşofmanın üstünü giymişti düzensiz yaramaz. Ama bu eşofman üstünü severdim; dekoltesi hayal gücümü geliştirmeme yardımcı olduğundan değil, o da bi sebep sevmeme ama daha çok o eşofman üstüyle uyuyakaldığından çok zaman dizimde, severdim.
“Yer sofrası yapalım mı yine?” dedi, heyecanlı heyecanlı.
“Yapalım.” dedim, onun heyecanına ben de kapılarak.

Dolabı açtı, kaşar peynirini nereye koyduğunu hatırlamaya çalışarak arandı biraz, sonra buldu, bulduğuna sevindi. Sofra bezi gibi bi şey serdim yere, pencerenin hemen yanına. Akşam güneşi hafiften içeri süzülecekti bir iki saat sonra. Güneş yüzene yansır, daha bi güzel olurdu bu saatlerde. Sonra kalkar perdeyi çekerdi, güneş loş bi kızıllıkla sıvardı kendini onun yüzüne. Ben de hemen yanına otururdum, bi sürü şey anlatırdı ben onun kızıl güzelliğini seyrederken, ama ben hiç birini duymazdım. Ses tonuna göre, “Tabi canım, olur mu öyle şey, hadi yaa, hıı haklısın…” filan der geçiştirirdim.

Koltukların üstünden minderleri alıp attım yere o elinde doğranmış kaşar peyniri dolu tabak ve iki çatalla girdiğinde içeri. 
“Yine böyle mi oturacaz?” dedi, kendi minderini kendine göre düzeltirken.
“Heee…” dedim, “öylesine işte, fark etmez, oturalım da bi yere..”

İstediğim yere oturdu. Benim de bi sevdada  yapıp yapabileceğim en büyük üçkağıtçılık bu işte: masum bi yalan söylemek, güneş tenine yansısın diye. Hemen yanına kıvrıldım ben de. Şarabı açtım, bardaklara doldurdum, peynirden bi tane aldım, kadehi kaldırıp “Gamzelerine!” dedim, tatlı tatlı gülümseyerek. “Safinaz’a!” dedi o da, benden de tatlı gülümseyerek. “Gamzeli Safinaz’a o zaman!” diyerek kaldırdık kadehleri, şerefi olan bi şeyler bulduğumuza sevinerek.

Sonra…
Bir şişe şarap bitti,
peynir tükendi,
güneş battı,
karanlık hafiften kapladı ortalığı.
“İyisin di mi?” dedim, dizimde yatan yüzüne eğilerek.
“İyiyim.” dedi. Bakışlarını bana çevirmek için başını dizimde döndürüp sırt üstü yattı.
“Sen bana iyi geliyorsun.” dedi, “Niye sevgili olamıyoruz biz?”
“Sen kabul etmiyorsun ki.” dedim, kadehimdeki son yudumu da içerek.

Dizimde yatmış bana bakıyordu, düşünceli. Ben de onu seyrettim bi müddet. Bakışlarında bi anlam yoktu. Sadece sorulan bi matematik sorusuna cevap bulmaya çalışan liseli gibi bakıyordu. Hissetmiyordu bakarken yani, problem çözüyordu sanki. Parmaklarını yüzümde gezdirdi. Yanağımdan başlayarak önce çenemin altında sonra boynumda daha sonra kulağımda dolaştı o öjesi yer yer dökülmüş uzun ince parmakları. Saçlarımda dolaştırdı ve en son ensemde gezindikten sonra orada durdu. Gülümsedim. Kendine doğru çeksin, öpsün beni istedim. Çünkü yüzümde, saçlarımda gezinen o parmaklar hiç çıkmayacaktı aklımdan. Dokunduğu her yanım, o aklıma geldikçe alev alev yanacaktı.
Öpmedi. “Offff…” diyerek düşürdü elini pat diye yanına. Bakışlarını karanlık pencereye çevirdi. Kafasında tahayyül ettiği bi şeyleri izler gibi baktı bi müddet oraya.
“Belki de bu yüzden sevgili olamıyoruz biz.” dedim. ‘Nasıl?’ der gibi baktı.
“Belki de sen bana öylesine bakarken, ben seni seyrediyorum.”
Şaşkın gözleri yumuşadı. Göz kapakları uyku mahmuruymuşçasına hafifledi. Yüzüne hafiften bi tebessüm neşeyle yayıldı.
“Çok sevdiğin Türk filmlerini seyreder gibi, Türkan Şoray’ı seyreder gibi, di mi?” dedi.
“Evet.” dedim.
“Yok!” dedi, yüzü değişti. Kararlı bir ifade yapıştı gözlerinin ortasına. Kalktı dizimden, koltuğa sırtını dayadı. Ellerini göğsünde kavuşturdu. Az önce hissettiği duyguya küsmek isteyen yaramaz bir kız çocuğu gibiydi. “Olmaz!” dedi. Çatık kaşlarıyla o kadar çok karşılaşmıştım ki hiç yabancı gelmiyordu bu asabi surat bana, şaşırtmıyordu.
Bir dizimi kendime doğru çekip kolumu üzerine koyduktan sonra, “Burada bitiyor işte bizim sevgili olma ihtimalimiz.” dedim, “Senin bu küskün halin ağzımızı gözümüzü dağıtıyor.”
Sakindim, bu hallerine birçok kez sinirlendiğimden olsa gerek, artık sinirlenmekten sıkılmıştım.
“Ama…” dedi, “bi sürü hayalim var benim! Onları daha gerçekleştirmedim. Senin de var üstelik, onlarca cafe açacaksın daha.”
“Tamam, yine açarım ben. Sen de gerçekleştirebilirsin hayallerini. Bunun bizim sevgili olmamızla ne alakası var?” dedim. Hala sakindim.  
“Olmuyor işte!” dedi, “Ben sevince birini başka bi şey düşünmüyorum, işi gücü bırakıyorum. O duyguya kaptırıp gidiyorum kendimi.”
Kadınlar, iki işi bir arada yapabilecek kadar yetenekli değiller, eminim bundan. Ama bu beceriksizlikleri yapabildikleri tek bir işi mükemmel yaptıkları için göze batmıyor. Biz erkekleri de bu durum şaşırtıyor işte, yapabildikleri tek işi bu kadar mükemmel yapabilen kadın, neden çıtasını yükseltip bir iş daha yapmaya hırslanmıyor? Anlamak mümkün değil!
“Bende de tam tersi…” dedim, “birini sevince sanki bana ölümsüzlük geliyor, gözümü kırpmadan her şeyle, herkesle çarpışabiliyorum.”
“Uymuyoruz biz birbirimize işte!” dedi. Oyunu yarıda bırakıp bi kenara oturan mızıkçı kız çocuğu gibi.
Güldüm.
“Gülme!” dedi.
Yine güldüm.
“Yaa gülmesene!” dedi.
“Tamam.” dedim.
Yine güldüm.
“Bak yaa…” diyerek kesti inatlaşmayı, tekrar dizime koydu başını.

Bazen bu kısır döngüyü düşünürüm, benim gülmelerimden mi sebep başını dizime koyuyor, yoksa  benim gülmelerim hep bundan mı sebep? diye.
Keşke öyle olsa! Keşke, başını dizime koyuşunun ve benim gülmelerimin sebebi olsa.

Saçlarını okşadım. Kurulayıp öylece bıraktığı, taramadığı saçlarını parmaklarımla taradım. Böyle de garip bi durum vardı aramızda, sevgililerin birbirlerine yaptığı bi çok şeyi birbirimize yapacak kadar sevgili,  ama sevişecek kadar sevgili olamıyorduk. İçindeki, dışındaki, ayağındaki bütün elbiselerinin numaralarını, ölçülerini, sevdiği renkleri, sevmediği filmleri, dinlediği şarkıları, korktuğu rüyaları, lezzetli bulduğu içkileri, gezmek istediği şehirleri, ülkeleri ve hatta aşık olmak istediği yabancı oyuncuları bile bilirdim ama bunların hiçbiri sevgili olmamızı gerektirmez diye düşünürdüm. Çünkü sevgili olmak bunları bilmemeyi gerektirirdi. Sevgili olmak her zaman merak edilen birkaç sırrın cevabının olmamasını gerektirirdi. Merak arzusunun sonlandırılmadan devam etmesini, her gün sevgililerin birbirleri hakkında öğrenebileceği yeni bir şeyler olmasını gerektirirdi. O da öyleydi, hakkımda birçok şey bilirdi. Bildiklerini aklında tutmaya özen gösterirdi.
“Senin hiç üzülmeyeceğin bi ülkede yaşamak isterdim.” dedi, mırıldanır gibi.
“Kim istemez ki?” dedim.
Aslında daha güzel laflar da söylerdim bu cümlesinden sonra. ‘Ellerinin arasına al yüzümü, ben orada yaşarım, ülkem bilirim o sıcaklığı.’ derdim mesela. Demedim ama. Her şeyi bi kişi söyleyince umut olmuyor o, yakarış oluyor. Yalvarır gibi seviyor insan sonra başka bi insanı. Tadı olmuyor.

Gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. Elim hala karışık saçlarının arasında dolaşıyordu. Koltuğun üstündeki diğer minderlerden ikisine uzanıp sırtına dayadım, üşümesin diye. “Uyuyanın üstüne kar yağar.” derdi rahmetli anneannem. Onun üstüne nur yağıyordu sanki. Yıldızlar, gece, ay… ne varsa güzel olan geceye dair, onun üstündeydi. Gamzesi belli belirsiz duruyordu yanağında. Sadece orada olduğunu bilenlerin bildiği bi yerde. Eğilip öptüm gamzesinden. Uyanır gibi oldu, tekrar uyudu.
Başımı geriye atıp tavana baktım. Gelecekle ilgili bin tane hayal kurdum. Yanımdaki suyu şarap niyetine sigaraya katık ettim. Onun başının olduğu ayağımı hiç kıpırdatmadım. Tuvalete gidesim geldi gitmedim. Romantizm uğruna altına eden ilk insan ben olmayım diye diledim. Şarkı dinleme arzumu bastırıp aklıma en duygusal şarkıları getirmeye çalıştım, olmadı; gün boyu cafede müzik kutusundan dinlediğim şarkılar geldi aklıma, daha slow parçalar seçmeli diye düşündüm, lazım oluyordu işte!
Paketteki son sigaradan bir önceki sigarayı da dibine kadar içtim. Son sigarayı sabah kahveyle içsin diye ona bıraktım. Kapattım gözlerimi. Evin içinden yerine yerleşen ve yerine yerleşmeyi yıllarca tamamlayamayan eşyaların çıt pıt sesi geliyordu ara ara. Onları dinleyerek uyumaya çalıştım. Aklımda Sistem Of a Down’un  türlü türlü şarkılarına Linkin Park eşlik ediyordu. ‘Bu kız beni sevsin diye daha kaç gece mesaneme hükmedecem ben arkadaş!’ diye sitem ederken, uyudum.

Sabah oldu.
Yıllar geçti üstünden, başka başka sabahlar oldu.
Mevsimler değişti.
Birçok kez dizimde uyudu. Birçok kez suyu şarap niyetine içip sarhoş oldum.
Ne ben onlarca cafe açabildim, ne de o hayallerini gerçekleştirebildi.
Yetim bıraktığımız bir aşk ikimizin de ardından baktı durdu öyle. Bir sürü acı çektik farklı coğrafyalarda. Bi sürü insana aşık olduk. Olmadık işler geldi başımıza. Hepsini atlattık.
Her şeye yetti de gücümüz, bu birbirimizi sevme işini bir türlü beceremedik.
Her gamzeli kadının yüzünde onun gözyaşı varmış gibi hissediyorum bazen, uzanıp silesim geliyor.
“Tamam.” diyorum, yine gülüyorum.


17/9/2013



  


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

BİZİ SÜPHANEKE DEĞİL, KUANTUM KURTARACAK Kırk altı yıllık ömrüne rağmen, otuz beş yaşın yolun yarısı olduğuna inanması şairin kendi talihsizliği. Hissetmiş olmalı ki kısa bir zaman sonra gelecek ölümü, yaşadığı yıllar kadar bir ömür daha dilemiş sanki Cahit Sıktı, yaratıcısından. Benim öyle bir limitim yok; yani yolun tamamının süresi ne kadar olur, neresi bu ömrün yarısı olsun filan… hiç düşündüğüm yok. Zaten o şiiri de oldum olası sevmem. Paradoksları sevmem ben genelde, içinden çıkılmaz durumların çaresizliğini sevmem. Bu şiiri de hep edebi bir paradoks olarak algılarım. Benim otuz beş yaşım, Cahit Sıtkı’nın ki kadar şiirsel olmasa da anlatılası bi “başlangıç” daha çok. Acının insana verdiği bilgiye kavuşmanın o tarifsiz mutluluğu benim otuz beş yaşım. *** İki bin on dört yılının sıradan bir temmuz ayı. Çok gereksiz anlamlar yüklediğim ve hatta ‘berbat, pis ve ezik ayrılık hikayem’ dediğim, aslında içinde yaşadığım toplumun hemen hemen yarısının yaşadığı ayr...
  BİR ARAYA GELMEYİ SEVEN ŞEYLER Baston . Bavul . Birlik     Afife, arkadaşı Jale ile birlikte Fenerbahçe marinadan Yoğurtçu Parkı'na hızlı adımlarla giderken önünden geçen kalabalık bir grup, bir tekneye doğru koşuşturuyordu. Kalabalığın önünden koşan adam bir yandan da telefonuyla bulundukları yeri tarif ediyordu nefes nefese. Çok geçmeden siren sesleriyle bir ambulans geldi ve tekneden yarı baygın bir adamı alarak ambulansa yerleştirdiler. Hemen ardından beyaz bir elbise giymiş bir kadın ağlayarak atladı ambulansa ve kapıları kapatıp aynı siren sesiyle çıktılar marinadan.  "Marina, denizden gelen demekmiş." dedi Afife, dalgın gözlerle ambulansın arkasından bakarken. Jale anlamadı Afife'nin ne demek istediğini. Yaşanan ile o an söylenenin birbiriyle bağdaşmamasındandı Jale'nin anlamadığı. Jale, "Hı?" diyerek şaşkınlığını ifade ederken Afife, eliyle az önce kalabalığın toplaştığı tekneyi göstererek, "Marina, diyorum, denizden gelen demekmiş...
ATLIKARINCA   Manolya - Pembe Çanta - Geyik Atıştıran yağmura aldırmadan başını hafifçe öne eğip telefonunun tuş kilidini açtı Hayat. Bir yağmur damlası telefonunda saati gösteren yere düşmüştü. Ekran açılınca saatin dakika göstergesinin üzerine düştüğünü fark etti o damlanın. Damla, gökten yere doğru düşerken yağmur adıyla anılsa da düştüğü yerdeki 3 rakamını büyüterek gösterdiğinden artık bir de mercek sıfatını alabilirdi. Zamanı gösteren diğer rakamlardan daha büyük duruyordu 3 şimdi. Gülümsedi. Duruma değil, aklına gelene. İçinden çıkamadığı anlara 3 diyerek güler geçerdi. Ama gülümsediği şey bu değil, bunun artık şimdi çok uzaklarda olan sevgilisi Ayaz'ı hatırlatıyor oluşuydu.  Ayaz, Hayat'ın içinden çıkılmaz durumları 3 ile ifade edişine çok güzel gülerdi. 'Seni düşünmek... bir yağmur damlasına varana dek.' diye geçti aklından Hayat'ın. Sonra da 'Nazım böyle de devam edebilirmiş şiire. Bence güzel.' dedi. Bunları düşünürken parmaklarının arasındaki sig...